Yola çıkmamın üzerinden yaklaşık yarım gün geçmişti.Hava karamış,ay gökyüzündeki yerini almıştı.Ben ise ay ışığının etrafı yer yer aydınlattığı bir sokakta yürüyordum.Hanı bulmama çok az kalmıştı ama ben şuracıkta bayılabilirdim.
Dayanamayarak mataramı çıkardım ve mataranın dibinde kalan son yudumu içtim.Mataramı yerine koydum.Sonra da yürümeye devam ettim çünkü o hanı bir an önce bulmalıydım yoksa yorgunluktan ölecektim.
Sokaklar birbirinin tıpatıp aynısıydı.Ne kadar yürüsem de sanki dönüp dolaşıp aynı yere geliyordum.Bu iş böyle olmayacak diye kendi kendime mırıldandım.Bu hanı kendi başıma bulamayacaktım.Bu yüzden sırtımdaki içinde pek bir şey olmayan çantadan haritayı çıkardım.Özenli bir şekilde katlanmış haritayı pek de özenli olmayan bir şekilde açtım.Güzel ve nerenin nerede olduğunun kolayca anlaşılabileceği bir harita ydı.Gerçi haritalardan pek anlamazdım.Ama haritalar hakkında hiçbir fikri olmayan biri bile bu harita ile gideceği yere kolayca ulaşırdı.Tabi nerede olduğunu biliyorsa.Sıkıntı da buydu.Ben nerede olduğumu da bilmiyordum.Bu durumda harita tamamen işlevsizdi.Sahiden ben neredeydim? Bir ihtimal nerede olduğumu belli eden bir şey vardır diye etrafa bakınmaya başladım.Etrafta birbirine çok benzeyen evler vardı.Neredeyse aynı olan ama hepsinin birbirinden farklı bir özelliği olan evler.Malesef nerede olduğumu belli edebilecek bir çöp bile yok.
Tam hayal kırıklığı ile haritayı katlayıp çantama koyacaktım ki biraz uzağımda esen rüzgar ile hafifçe sallanan bir tabela fark ettim.İşte işimi görebilecek bir şey.Yavaşça tabelaya doğru ilerledim.Yeterince yaklaştığımda durdum.
Tabelanın sallandığı dükkan bir giysi dükkânıydı.Sallanan tabelanın üstünde-biraz zorlansam da okuyabilmiştim-ise hoş bir el yazısı ile “Lusia” yazıyordu.Haritayı yırtarcasına tekrar açtım ve “lusia” yı aramaya başladım.” Haritanın üzerinde gezdirdiğim parmağım bir noktada durdu.Lusia.İşte ben tam buradayım.Parmağımı bulunduğum yerden biraz daha yukarı üzerinde “zincir” yazan bir yere doğru hareket ettirdim.Han da işte tam burada.Araları o kadar da uzun değildi.Yani hana varmam o kadar da uzun sürmeyecekti.Haritayı katlayıp yüzümdeki kendimden gurur duyan gülümseme ile çantama geri koydum.Ama orada durmaya devam ettim çünkü yorgunluktan ölüyor olsamda durup bir düşünmeliydim
Düşünelim.Şimdi hana gidebilir ve rahat bir uyku çekebilirim.Ama kıyafetlerim kan ve ölüm kokuyor.Bu koku ile beni bırak bir hana almayı ahıra bile almazlar ve direkt krallığa teslim ederler.Bu benim sonum olur.Kasap olduğumu söyleyebilirim ama bu yalana kimse inanmaz.Ben bile.Sonuçta kasap bir kız niye bir handa kalsın.Yani üstümü değiştirmeliyim ama yanımda bir bez parçası bile yok.Yakalanıp kendi sonumu getirmek istemiyorsam kendime yeni kıyafetler almalıyım.
Kararımı vermiştim.Yavaşça dükkanın kapısına doğru ilerledim.Evet ilk olarak kendime bir kaç parça kıyafet alacaktım.Kapının önünde durduğumda kirli olmasa da ellerimi üstüme sildim ve kapıyı ittim.Kapıyı itmemle beraber kapının arkasındaki çanın çalması bir oldu.Bu sesi duyan dükkan sahibi gelene bakmak için kafasını gömdüğü kitaptan başını kaldırdı ve inceleyen gözlerle bana bakmaya başladı.Ben de aynı bakışla onu incelemeye başladım.
Orta yaşlarında hafifçe tombul bir kadındı.Üzerindeki mürdüm elbiseyle oldukça tezat gözüken yanakları ile oldukça samimi gözüksede sıkıca toplanmış saçları ve altın kemerli gözlüğü ile otoriterliğini belli ediyordu.Yine de sıcak gülümsemesi yuva gibi hissettiriyordu.Sanki kaybolmuşsunuz da evin yolunu o gülümseme de bulmuşsunuz gibi.Sıcak bir yuva gibi.Kış gününde içinizi sıcacık yapan bir ateş gibi.Ve tüm bu özellikler birleşince ortaya otoriter,aynı zamanda oldukça sevecen,şefkatli,gülümsemesi yuva gibi hissettiren bir kadın çıkıyordu.Aynı sizi azarlayacak ama bunu sizin iyiliğiniz için yapacak bir anne gibi.
İncelemem bittiğinde dükkan sahibinin gözlerine baktım.O zaten bana bakıyordu.Sanırım beni incelemeyi çoktan bitirmişti.Zaten ben onun kadar detaylandırılacak bir insan değildim.Sıradan bir müşteriydim.Gece gibi kara uzun saçlarının sağ perçeminin parlak beyaz renk olması,ölümü ile anlaşma yapmış gibi soluk beyaz yüzü ve üstüne sinmiş kan ile ölümün hazin kokusu dışında oldukça sıradan normal bir müşteri.
“Ben de tam kapatıyordum.Kitaba dalmışım.Özellikle aradığın bir şey var mı?”
Dükkan sahibinin sesi ile hafifçe irkildim ama kendimi toparlamam kısa sürmedi.Bu sırada kadın Çoktan kalkmış,elbiselere doğru yönelmişti.Kadının ağır ama oldukça zarif adımları bir askılıktan diğerine gidiyor,yaşlı gözleri her rafı süzüyordu.Her elbiseye dokunuyor,hangisinin en uygun olduğunu kafasına ölçüp biçiyordu.En sonundakadın rengarenk kabarık elbiselerin olduğu bir askılığın önünde durdu.Ardından bana baktı.Sanki bedenimi ölçüyormuş gibi beni baştan aşağıya süzdü ve askıdan bana uyacağını düşündüğü bir elbise çıkardı.
Çıkardığı elbise kabarık,toz pembe bir elbiseydi.Göğüs kısmı parlak adlarını bilmediğim taşlarla süslenmişti.Oldukça güzel,gösterişli,prenseslere layık bir elbiseydi.Ama ben bir prenses değildim.
Kadın yüzümün ifadesini görmüş olacak ki toz pembe elbiseyi bir kenara bıraktı ve askıdan açık mavi renk kabarık başka bir elbise çıkardı.
“Bak bu da çok güzel bir elbise.Tam bedenine uygun ve rengi de sana çok yakışır.”
Sözünü kestim, “Evet bu elbiseler çok güzel ama ben böyle bir elbise aramıyorum.Ben kabarık olmayan,tülsüz,rahat,siyah kumaş bir elbise arıyorum.Rahat hareket edebileceğim tarzda bir elbise.”Mümkünse koşup kaçabileceğim.
Kadın anladığını belli edercesine başını salladı.Ardından daha renksiz,kumaş elbiselerin olduğu bir askıya doğru ilerledi.Kumaş elbiseleri karıştırırken derin sessizlikten rahatsız olmuş ve bir konuşma başlatmak istemiş gibi ağzını açtı.
“Adın ne senin güzel kızım?”
Arimionel.Kısaca arimi.karanlığın beden bulmuş hali.Lanetin kendisi.Siyahın en koyu hali.
Hafif bir duraksamanın ardından “Mione” diye mırıldandım.
Gerçek adımı söyleyemezdim.Arimi ismi buradaki herkesi korkutur kaçırırdı.Çünkü Arimi karanlıktı,lanetti.7 kader kartından olan mâ’nın ta kendisiydi.Ve herkes lanetten kaçardı,korkardı.
Kadın ne dediğimi duyamamış olacak ki “Tekrar söyle güzel kızım,bu yaşlı kulaklar her söyleneni duyamıyor.” dedi.
Ben de sesimi bir tık yükselterek tekrar ettim.“Mione.”
Mione;karanlıkta açan,ay gibi parlayan,beyaz parlak yapraklı bir çiçek.Hiç kimseye bir zararı olmayan saf,masum bir çiçek.Ama benim için daha manalı bir çiçek.Annemin küçüklükten beri bana isim olarak taktığı hatta ismimden daha çok kullandığı çiçek.Annemin son nefesine kadar parlaklığı devam eden ama benim kanlı ellerim ile karanlığa gömülen çiçek.Annemin karanlıkta açan masum çiçeği.Annemin Mione’si.
“Mione kızım,yaşıtların rengarenk kabarık elbiseler giyerken sen niye siyah elbiseler istiyorsun?Onlar prenses olmak isterken sen niye karanlığı istiyorsun?”
Onlar normal kızlar.Tek düşünceleri kendilerine beyaz atlı bir prens bulmak,geceleri zevki tadıp sabahları sıcak kollarda güvenle uyanmak.Benim tek düşüncem ise verdiğim sözü tutmak ve huzura kavuşmak.Onlar ölümden korkabilirler ama ben zaten ölümüm.Onlar prenses olmak isteyebilirler ama ben bir suikastçıyım.Onların ulaşmak istemeyecekleri ve ulaşamayacakları noktadayım.Onlar normaller,ben onlardan tamamen farklıyım.
“Siyahın daha asil olduğunu düşünüyorum.”Elbette ki aklımdan geçenleri söylemedim.Bu karşımdakini korkutup kaçırır.Bunu istemiyordum benden korkmasını,beni onu tehdit etmek zorunda bırakmasını istemiyordum.Şu an masumdum.Her normal insan gibi alışveriş yapacak,ücreti ödeyecek ve gidecektim.Bir kaç güne unutulacak,belki de bu dükkana hiç gelmemiş olacaktım.
Kadın raftan siyah tam istediğim gibi bir elbise çıkardı.Yavaşça önüme bıraktı.Hafifçe gülümsedi ve “İşte tam istediğin gibi asil ama rahat bir elbise.”dedi.Bende mesele çıkardım.Elbiseyi göz ucuyla inceledim ve ardından elimdeki para kesesini kadınIn önüne bıraktım.Kadın keseye uzandı,keseden 8 aqres* çıkardı ve keseyi bana geri uzattı.
*aqres:Yakamoz krallığının para birimi.
“Sen yakamozdan mısın?”Kadının sorusu ne kadar iğneleyici olsa da soruyu oldukça samimi bir şekilde sormuştu.
Burası ne kadar hava krallığının en ucu,krallıklarının ortası olsa da krallık ayrımcılığı yapılıyordu.
Yakınız krallığının kraliçesi,oldukça kibirli ve bencil bir yönetici olduğu için diğer krallıkların halkı yakamozun tüm halkının kibirli ve bencil olduğunu düşünüyordu.Sanılanın aksine yakamoz krallığının halkı o kadar bencil ve kibirli değildi.Yöneticinin kibirli ve bencil olması halkıda öyle yapmazdı ki.
“Gel de bunu insanlara anlat.” diye mırıldandım.Kadın anlamamış olacak ki sorgularcasına baktı.
“Bir şey mi dedin mione kızım?”
Hafifçe kekeleyerek “e-evet yakamozdanım.” dedim.
Kadının beni yargılamasını,kınayan gözlerlerle bakmasını bekledim.Ama o bunun aksine önündeki çekmeceden bir kese daha çıkardı.Anlamamıştım.Boş gözlerle ona baktım.O ise elimdeki keseyi aldı ve elindeki keseyim bana doğru uzattı.Çekinerek keseyi aldım.
“Çekinme al kızım.Bildiğin gibi yakamozdan olanlar burada pek hoş karşılanmaz.Bu kesenin içinde ihtiyacını görecek kadar haris* var.İşine yarar umarım.”
yine iyi insan zırvalığı.
“Teşekkür ederim.”
Kadının bana uzattığı keseyim ve masanın üstünde duran elbiseyi aldım.Elbiseyi üstüme tuttum.Sonra bende nasıl duracağına baktım.Hoş bir elbiseydi.Kadına minnettar bir şekilde gülümsedim.Ardından kapıya doğru ilerledim.
“Kendinize iyi bakın.” diye veda ettim.Kapıyı açtım.Tam dışarı çıkacakken kadının kulağa bir melodi gibi gelen sesi ile duraksadım.
“İyi bir kıza benziyorsun Mione.Nereden olursan ol yine de iyi birisin.Herkes tanıdığı insana bir dilek diler.Benim de sana bir dileğim var.Kader ağlarının sana bağlanması dileğiyle.Yolun açık olsun Mione kızım,ulular seni korusun ve kutsasın.”
Başımı “sizinde” diyerek salladım ve kapıdan dışarı çıktım.Kapının önünde duraksadım.Kadına hitaben “iyi biri olsam niye kan kokayım?”diye mırıldandım.
Şuan derdim o değildi.Keşke o olsaydı hemen bu kıyafetlerden kurtulma.Yavaşça yürümeye başladım.Gündüz vakti olsa çok güzel olurdu diye düşündüm.Bu karanlıkta dışarıda dolaşacak insanları biliyordum.Bu karanlıkta eğer dışarıdaysanız olabileceğiniz 2 şey vardı.Ya sarhoş bir sapıktınız ya da benim gibi bir suikastçi.Ve eğer benim gibi üstünüzü değiştirmeniz gerekiyorsa biraz zordaydınız.Çünkü her an heryerden her şey çıkabilir.Ve en savunmasız anınızda başınıza kötü şeyler gelebilir.
Bu yüzden hana gitmeyi,üstüme handa değiştirmeyi düşündüm.Ama bu koku ile hana gidersem değil bana bir oda vermeyi içeri bile almazlar.Of nasıl değiştireceğim ben üstümü.
Sokaklar arasında dolanmaya başladım.Boş bir ara sokak bulmalıydım.Arayış biraz uzun sürdü ama sonunda boş bir ara sokak bulmuştum.Hızlıca çantamı yere attım.Yeni elbisemi kenara koydum.Üstümde kirli elbiseyi çıkardım Ve yeni olanı üstüme geçirdim.Mükemmel hazırdım ve artık hana gidebilirdim.Şükürler olsun.
Çıkardığım elbiseyi katladım.Ardından çöplerin olduğu bir yere attım.Ayağımla belli olmaması için ittirdim.Harika sonunda dinlenebileceğim.Elbisenin belli olup olmadığını görmek için eğildim ve çöplerin arasına baktım.“Ben bile elbise olduğunu anlayamıyorum kim anlasın artık.” diye mırıldandım.
Tam eğildiğim yerden kalkacakken bir ayak sesi işittim.Bir adım ve bir adım daha.Ardından boş sokakta yankılanan tok bir ses.“Yakmazsan anlarlar.”