Shelby, Ohio. 2019.
Virüs hakkında ilk haberler Ekim ayının sonunda geldi. CDC açıklama üstüne açıklama yapıyor, hükümet "kontrol altında" diyordu. Marcus Reed o zamanlar otuz iki yaşındaydı. Karısı Claire, sekiz yaşındaki oğlu Danny ile birlikte kasabanın dışındaki küçük çiftlikte yaşıyorlardı. Komşular, kilise, hafta sonu barbekü — sıradan bir hayat. Güzel bir hayat.
Marcus o gece ahırda traktörün motorunu tamir ediyordu. Radyodan fon müziği gibi akan haberler kulaklarına çarptı:
"...Vakaların yüzde seksen beşinde organ yetmezliği görülmekte... Atlanta, Chicago ve Detroit'te sokağa çıkma yasakları ilan edildi... Yetkililer panik yapmamalarını tavsiye ediyor..."
Marcus: "Panik yapmayın." (Anahtarı yere fırlattı.) "Her zaman aynı şit."
Eve girdiğinde Claire mutfakta durmuş, telefona bakıyordu. Yüzü bembeyazdı.
Claire: "Marcus… annem aramıyor. Üç saattir."
Marcus: "Cleveland'da mı hâlâ?"
Claire: "Evet. Komşusu mesaj atmış, ambulanslar gelmiş ama… kimse çıkmamış içeriden."
Marcus bir şey söylemedi. Omzuna dokundu sadece. Danny o sırada merdivenlerden seslendi:
Danny: "Baba! Televizyonda askerler var, niye?"
Marcus: "Uyu Danny. Her şey yolunda."
Yalan söylemek bu kadar kolaydı. Henüz.
İlk hafta kasabaya fazla bir şey olmadı. Marketler boşaldı, okullar kapandı. İkinci haftada şehir merkezinden dumanlar yükseldi. Marcus çiftliğin etrafına tahta çaktı, depoyu doldurdu, tüfeği temizledi. Claire itiraz etmedi. O da görüyordu.
Üçüncü haftada komşuları Gary, çitlerin önünde belirdi. Gözleri kan çanağıydı, elleri titriyordu.
Gary: "Reed… karım… o bende değil artık. Gözleri… gözleri başka bir şeye dönmüş. Beni tanımıyor."
Marcus: "İçeri gel Gary."
Gary: "Hayır." (Başını salladı, geri çekildi.) "Hayır, ben… belki ben de taşıyorum. Uzak dur benden Marcus."
O gece Gary'nin çiftliğinden ateş yükseldi. Marcus pencereden baktı. Claire'in eli koluna sıkıştı.
Claire: "Yapma. Gitme."
Marcus: "Gitmiyorum."
Ama içinde bir şeyin kırıldığını hissetti. Dünyanın kırıldığı gibi.
Kasım ayının ikinci haftasında onlar geldi.
Marcus tam olarak kim olduklarını bilmiyordu. Belki eski mahkumlar, belki sadece çaresiz insanlar çaresizliğin canavarlaştırdığı. Belki her ikisi de. Kamyonetler sabahın dördünde kasabaya girdi. Ateşli silahlar, baltalar, çığlıklar.
Marcus tüfeği kapıp aşağı indiğinde kapı zaten kırılmıştı.
Üç adam. Ellerde silah.
Adam: "Yiyeceğin var. Biz de açız. Basit."
Marcus: "Çıkın evimden."
Adam: (Güldü.) "Kahraman mı oynuyorsun?"
Sonrası bulanık. Bir silah sesi. Sonra bir çığlık — Claire'in sesi. Marcus ateş etti, düştü biri, diğerleri koştular ama geç kalmıştı. Çok geç.
Claire mutfak duvarına yaslanmış yatıyordu. Göğsünde kırmızı bir leke büyüyordu. Gözleri Marcus'ı arıyordu.
Claire: "Danny'yi… al ve git. Söz ver."
Marcus: "Claire, dur—"
Claire: "Söz ver Marcus."
Marcus: (Sesi kırıldı.) "Söz veriyorum."
Claire'in gözleri kapandı. Dışarıdan hâlâ ateş sesleri geliyordu.
Marcus üst kata koştu. Danny'nin odası boştu. Yatak dağınıktı, pencere açıktı.
Marcus: "Danny! DANNY!"
Bahçeye fırladı. Karanlıkta koştu, bağırdı. Komşu çitleri aştı, tarlalara girdi.
Danny'yi bulamadı.
Sabah olduğunda kasabanın yarısı yanıyordu. Marcus, Claire'in yanına döndü. Onu gömdü. Tek başına, donmuş toprağa, arka bahçeye.
Mezarın başında uzun süre bekledi. Ağlamadı. Artık ağlayamıyordu.
Sonra döndü içeri, sırtına çantasını vurdu, tüfeği aldı.
Ve yürüdü.
20 yıl sonra.
Marcus Reed, elli iki yaşında, saçları ağarmış, yüzü yara izleriyle dolu, Missouri eyaletinin yanmış ormanlarında yürüyordu. Tek başına. Her zaman olduğu gibi.
Ama bu, değişmek üzereydi.

