Büyük dalda oturdum ve kendimi yapraklarla kamufle ettim. İki siyahi adamları dinlemeğe koyuldum.
Koyu kahverengi saçı olan adam konuştu "Anlamıyosun Grod! Bir şey var ve bizden iki yüz kişiyi öldürdü"
İki yüz kişi mi? Nasıl öldüler? Neden öldüler? Bunlar kimlerden! Kafamdaki sorular dönerken siyah saçlı adam yani kahverengi saçlı adamın söylediği Grod ismi olmalıydı. Konuşmaya başladı "İki yüz kişinin bir salgından öldüğünü düşünüyorum. İçimden bir ses..." çok sakin konuşuyordu. Arkadaşı yüksek tonla konuşmasına rağmen nasıl bu kadar sakin ola biliyordu?
Bir dakika! Ne dedi o? Salgın mı! Ne salgınıydı bu? Salgın mı olacaktı! Hadi söyle! Ne biliyosan söyle. Salgın olursa çok kötü olurdu. Yine salgın yine savaş yine kan yine vahşet yine adaletsizlik. "Adaletsizlik" neden düşündüm bilmiyorum ama aklımda adaletsizlik geçti. Kafamdaki sesler durmuyodu. "Suçlu sensin" "bunlar senin yüzünden olacak" HAYIR SUS! "Katil!" "Herkes senin yüzünden ölecek" "Öldür onları" "senin yüzünden dünya kana bulanacak" Hayır hayır hayır hayır! Öyle bir şey yok! Ben karıncaya bile dokunmam. Sus! SUSUN! Susun SUSUN!
*
Gözlerimi açtığımda bir yerde uyandım. Kalbim hızla atıyordu. Tekrar tekrar nefes alıp veriyordum. Bu bir kabusmuydu? Hayır yaşadığım bir gerçekti...
❦
Etrafıma baktım. Buranın güzelliğine valeh oldum. Cennettemiydim? Ayağa kalkıp etrafı incelemeğe koyuldum. Vücudum uyuşmuştu. Her yerim ağrıyordu. Güç bela ayağa kalktım.
Etrafta gördüğüm çiçekleri orda görmüştüm. Ama çiçekler aynı olsada olduğum mekan farklıydı. Galiba ölmüştüm ve cennete gitmiştim. Bu kadar kendimle konuştuğum yeter, etrafa bakmalıydım.
Güllerin ve çiçeklerin bulunduğu bu büyülü bahçede, renklerin ve kokuların dansı insanın ruhunu okşuyordu. Göz alabildiğine uzanan yeşil çimenlerin üzerine, rengârenk çiçeklerin serpilmiş olduğu bu yer, adeta bir masaldan fırlamış gibiydi. Yolu takip ederken, sol yanda göz kamaştıran kırmızı güller, sağda ise zarif beyaz zambaklar size eşlik etti.
Bahçenin ortasında, mermerden yapılmış bir çeşme duruyordu. Çeşmenin etrafında dairesel olarak düzenlenmiş güller, adeta suyun sesiyle dans eder gibi bir ahenk içindeydi. Çeşmenin etrafında gezinirken, hafif bir rüzgarın taşıdığı güllerin ve lavantaların tatlı kokusu etrafı sardı. Çiçeklerin arasında dolaşan arılar ve kelebekler, bu eşsiz güzelliğe hayat veriyordu.
Taştan yapılmış dar patikalar, bahçenin derinliklerine doğru kıvrılarak devam ediyordu. Patikaların her iki yanında, begonvillerin ve yaseminlerin dalları birbirine karışmış, sanki bir çiçek tüneli oluşturmuştu. Bu tünelin sonuna geldiğimde, karşıma büyük bir gül pergolası çıktı. Pergolanın altında, ahşap bir bank duruyordu. Burada oturup manzarayı seyrederken zamanın nasıl geçtiğini anlamazsınız.
Bahçenin bir köşesinde, çiçeklerle çevrili küçük bir gölet vardı. Göletin etrafındaki nilüferler ve suyun yüzeyinde yavaşça süzülen su zambakları, huzur dolu bir atmosfer yaratıyordu. Göletin kenarına oturup suyun hafif dalgalarını izlerken, insan kendini bu renk cümbüşü ve kokular arasında kaybolmuş bulur.
Bu bahçede, doğanın ihtişamı ve sadeliği bir araya gelmiştir. Sanki, her bir çiçeğin, her bir yaprağın ve her bir kokunun kendi hikayesi vardı. Burası, insanın hem gözlerine hem ruhuna hitap eden bir cennetti.
Bilmiyorum neden ama içimde huzur ve mutluluk vardı. Sanki ömrüm boyu bu manzarayı görmeme ihtiyacım varmış ta sonunda görmüş ve rahatlanmıştım. Bulutlardan süzülmüş kadar rahat hissediyorumdum kendimi. Tam bu huzuru ve mutluluğumu hiç bir şey bozamaz dedim ve karşıma o lanet olası kırmızı çiçek çıktı. Cennette bile rahat bırakmıyor. Sinirlenmiştim. Sanki ömür boyu bu çiçekten nefret etmiş ve ona her gece lanet okumuştum. Tüm huzurumu ve mutluluğumu almış yerine nefret ve kin getirmişti. Bu çiçeği görmeğe tahammül bile edemiyordum.
Karşıma saçı açık kumral renkte yüzü pürüzsüz bir erkek berildi. Bu kimdi? Sahi ya cennetdeydim ben o yüzden. Kumral saçlı erkek alaycı sesle "Cennet mi? Gerçekten cennet de olduğunu mu düşünüyorsun" dedi
Nasıl ya? Benimle dalga mı geçiyordu bu?! Öldüysem ya cehenneme yada cennete giderim. Burası da hayal ettiğimden daha güzel yer olduğu için tam düşünürken kumral saçlı erkek konuşmaya başladı "Bak ne burası cennet ne cehennem ne de başka bir yer" Anlayamıyorum ama ama nasıl? "Sen şuan benim huzurumdasın" "Kısa keseceğim. Ben senin tanrın sana güçlerini verecek olan Asklepios La Bandro" Olamaz. Ne! Yani yani şimdi ben hayata geri mi dönmüş oluyorum? "Benimle konuşa bilirsin Dry Eduard Drafton. Zaten aklında düşündüklerini duya biliyorum" Tabii ya o tanrıydı. "Peki güçlerini dediğinde neyi söylemek istiyordun? " diye merakla sordum. Bir yandan güçlerini sözü aklımda takılı kalmıştı. Asklepios alaycı bakışlarla "Güçlerini diyorum. Annenin bile senden sakladığı o güçlerini" Kalbim durmadan atıyordu. Annem benden ne saklamış ki? Benim özel bir gücüm falan mı vardı? Hayır, hayır hayır annem benden hiç bir şey saklamazdı. Peki o gün neden anneni öldürdüler? Aklım darmadağın olmuşdu. Aklımda onlarca fikir, düşünce geçiyordu. Bu nasıl benim aklıma girip benimle konuşa bildiki? Nasıl yani annemi niye öldürdüler? Hepsi hepsi o lanet gül yüzünden değil miydi? "Annen bir büyücüydü. Sende öyle Drafton. Sadece annen seni bu işlere bulaştırmamak için güçlerini senden alıp bana yani sizin tanrınız olan Asklepios'a verdi. Evet annen o çiçek yüzünden öldü. Ama sadece çiçek değil yapamadıkların bedeli olarak. Şimdi o bedeli sen ödeyeceksin"
"Bedel ne ki?" diye sordum. Sanki az önce söylediklerini düşünmüyormuş gibi ama söyledikleri aklıma takılmıştı. Aklımda kalan yarım yapbozları tamamlamaya çalışırken Asklepios konuştu "Merak etme aklına her takılan soruları yavaş yavaş bir gün öğreneceksin. Ama şimdi ödeyeceğin bedele gelelim." nefesini verdi ve "Tüm insanlığı yok ediceksin..."