Çocuklar masum ruhlardı doğdukları andan itibaren dünyanın kötülüğünün bile onlardan uzak durması gerekir aslında. Ama dünyanın kötü ruhları bazen erken büyümeye zorluyordu onları, ya erkenden öğreniyorlardı nefes aldıkları dünyanın gerçekliğini ya da o masum ruhlar büyüdükçe öğreniyord. Ama ne demiş işte Necip Fazıl Kısakürek; Dünya güzel olsaydı doğarken ağlamazdık yaşarken temiz kalsaydık ölürken yıkanmazdık. Bu dünyada kimse temiz kalamıyordu herkes hata yapıyor ve o kötülüğün pisliğine bulanıyordu. Herkesin avucunda kan vardı. Sadece birinin canını aldığında katil olunmazdı, duygularını yok eden de katil olurdu, hayallerini yok edende. “Bir daha!” dedi sert bir ses tonu ile. Elimde ki silahı kaldırdım ve yerde acı içinde kıvranan adamın bu acısına son vermek adına alnının ortasını nişan alarak ard, arda bastım tetiğe. Silahtan çıkan kurşunlar adamın alnında üç yerini delmişti, üzerimde hissettiğim ıslaklık yerde yatan adamın bedeninden sıçrayan kan olduğunu biliyordum. “Bu kadar yeter” dedi aynı ses silahı indirdim ve tuttuğum nefesimi yavaşça dışarıya verdim. Bakışlarımı gözlerini kısmış şekilde beni izleyen adama çevirdim. Otuzlu yaşlarının sonuna gelmişti saçlarında çıkan yer yer beyazlık ve yüzünde zamanın, yaşadığı onu olduğundan daha yaşlı gösteriyordu. Bedeni yaşlansa da onda değişmeyen iki şey vardı sert duruşu ve aynı şekilde olan bakışları. Karşımda ki adam Ahmet Ülgen’di tüm ülkenin konuştuğu bir çok şirkete sahip olduğu adam. Ama işin aslı çok daha farklıydı yer altında da ismini duyurmuştu. “Biraz dinlen, yarım saat sonra devam edeceğiz” dedi sağ tarafımda duran adam. Cevap vermedim bakışlarımı tekrardan yerde kan içinde yatan adama çevirdim. Bu onun yakın korumalarından biriydi, ihaneti sonucunda getirilmişti buraya. Yanımdan uzaklaşan adım seslerini duydum ama tepki göstermedim. Burnuma dolan kan kokusu rahatsız etmemişti beni, oysa bir çocuk kandan ve kan kokusundan korkmalıydı. Fakat ben normal bir çocuk değildim. Geriye doğru bir kaç adım attım ardından arkamı dönerek cesetten olabildiğince uzaklaştım. Ormanda sessizce dolaşırken omuzlarıma çöken ağırlık zihnimde ki geçmişin hayaletlerini açığa çıkartıyordu. Gözümün önüne inen perde ve birden zihnimde canlanan tiyatroda henüz küçüktüm ama bu kimsenin umrunda değildi. İnsanların çocukluğunda ki anılar ya onlara gelecekte bile karşılarına çıkacak travmalar bırakırdı. Ya da düşündüğünde bile gülümsetecek anılar verirdi. Benim çocukluğumda ki anılar aban hiç gülümsetecek anı parçaları vermemişti. Komik olansa benim hala çocuk olmamdı. Ama büyümek zorunda kalmıştım, dakikalar önce elime verilen silah bile bir çocuğun ellerine ait olmadığını kanıtlamak ister gibi tutukluk yapmıştı. Fakat, eğitmenim ve Ahmet aynılarını düşünmemişti elime bir başka silah vermişlerdi. Elimde ki silah varlığını ağırlığı ile hatırlatıyor ben buraya ait değilim diyordu, ama dönüp dolaşıp tekrar avuçlarımın içine düşüyordu. Kaderim buydu, kaçamıyor ya da saklanamıyordum. Dünya durdurmaya çalışsa bile kaderimde çoktan yazılmıştı ve her şeyin önüne geçiyordu. Bir tenin sıcaklığı kundakta ki bebekler için en güvenli alan olması gerekmez miydi? Ben bir tenin sıcaklığını ya da o tende ki güveni hisetmek için elimi uzattığım an an ölümün soğukluğu sadece avuçlarımın içinde kalıyordu. Düşüncelerimin içine o kadar çok dalmıştım ki duyduğum çığlık sesi beni onlardan koparan tek şey olmuştu. Kafamı kaldırıp sesin geldiği yöne çevirdim, bu bir kızın çığlığıydı. Koşar adımlarla sesin geldiği yöne ilerledim, her adımım çığlık sesinin daha yakından gelmesini sağlıyordu. Sonunda ulaştım oraya ve gördüğüm görüntü beni kaskatı kesmişti. Belki dokuz, belki de on yaşlarında küçük bir kız çocuğu ve kötü niyetle bakan adam. Kızı kolundan sürükleyerek bir yere götürmeye çalışıyordu. “Kes sesini” diye bağırdı en sonunda küçük kıza. Kız duyduğu gür ses yüzünden sus pus olmuştu, hıçkırıyordu sadece “Patron seni gördüğüne çok sevinecek” O an girdi aklıma olacaklar. Bedenim anında kor bir alev ile yanı verdi. İçimde ki öfke avuç içlerimin karıncalanmasına neden oldu. Avucumun içinde ki silahı sıktım, içimde ki öfke gittikçe daha çok alevleniyordu. Küçük kızı kaçırıp kendi pis işlerinde kullanmak istiyorlardı. Bu düşünce aklımdan geçtiği an sanki bedenimde ki zehir ellerime hücum etmişti. Silahı kaldırdım ve namlunun ucunu adama doğrulttum. Hiç düşünmeden ard arda bastım tetiğe, silahtan çıkan kurşunlar adamın ayaklarını delip geçmişti, acı bir haykırış koptu dudaklarının arasından ardından küçük kızın kolunu bıraktığı gibi büyük cüssesi anında yere yığıldı. Sadece onun haykırışı değil küçük kızın da dudakları arasından bir çığlık firar etti. Boynumda olan boyunluk ile sadece gözlerim görünecek şekilde kapattım ardından kapüşonumu kafama geçirdim. Beni tanımamaları gerekiyordu, saklandığım yerden çıktım. Görüş açımdan yerde acı içinde kıvranan adam vardı sadece. Ağır adımlarla yaklaştım ona. Kurt misali sessiz ve sakince ilerledim, kaçmaya çalışırsa yakalayacağımı biliyordum ismimin tılsımında bile liderlik vardı. Bu yüzden Ahmet isminin hakkını ver derdi. Bir kaç ay önce Ahmet'in evine gelen yaşlı bir kadın vardı. Ben bahçede yakın dövüş dersi için hazırlanırken usulca yanıma yaklaşmıştı. Deli bir gülümseme ile yüzüme baktıktan sonra bana adımın tılsımından bahsetmişti. "Batu isminin anlamı türkçe kökenli; Sağlam, güçlü ve dayanıklı demek. Enerjin ateş gibi güçlü ve cesaretli. Fakat Veznedar'ın enerjisi Toprak istikrarlısın dengeyi ne olursa olsun bulursun. Tılsımın sana ne demek istiyor biliyor musun?" dediğinde başımı hayır anlamında salladım. Bu saçmalıklara asla inanmazdım ama o zamanlar kadının anlatımı bedenimi bile diken diken etmişti. "Adının numerolojik sayısı sekiz. Karmik bir dengedesin sana yapılanın karşılığı almak için yanıp tuttuşsan bile içinde ki kontrol ve yönetme yetileri sana izin vermiyor. Tılsımın sana 'Gücü doğru kullan' diyor sevgili oğlum." bu sözlerin hemen ardından kadın gitmişti bir daha görmemiştim onu. Gücümü doğru kullanma yolunda mıydım pek emin değildim, ama tek bildiğim iç güdülerime güvenmem gerektiğiydi. O adamın tepesinde durdum ve silahın namlusunu anlının ortasına doğrulttum. Adam açtı gözlerini ve koru içinde baktı bana, ama niyetim onu vurmak değildi daha çok acı çekmesini istiyordum. Küçük kıza bunu yapacak düşüncelerinin yok olmasını. Bedenin her zerresinin acıdan kıvranmasını, böyle amaçlar uğruna gelecek karartan insanların yok olmasını istiyordum. Eğildim ve boynunu kavradığım gibi sertçe sıktım. Tek bir temas onun saniyeler içinde ağzından köpükler çıkmasını ve acı kıvranışlarının artmasına sebep oldu. Gücüm buydu işte, daha doğrusu lanetim di bu. Kiminle temas kursam ölüyordu, Ahmet bunun nedenini araştırmak için bir çok profesör işe almıştı ama hiç kimse bunun cevabını bulamamıştı. Tek bildiğim bu lanet yüzünden bir çok kişinin öldüğüydü. Sıcak bir tene dokunmak yasak bir meyveydi benim için. Bir tene dokunmak birinin hayatını, ruhunu her şeyini çalmak demekti. Bu yüzden kendime koyduğum ilk kural buydu. Kural 1: Temas kurma. Gözleri yavaş yavaş beyazlamaya başlarken hareketleri bir anda kesiliverdi. Kafası sol tarafa düşerken dudakları arasından son nefesini verdi. Elimi boynundan çekerek yerde hareketsiz şekilde yatan adi herife baktım. Dünyadan böyle bir pislik daha silinmişti. Bir hıçkırık duydum arkamda, yavaşça döndüm arkamı ilk gördüğüm şey korku içinde bana bakan bir çift gök yüzü mavisi göz olmuştu. Bakışlarım yavaş yavaş gezindi üzerinde kahverengi uzun saçları ve çamur içinde olan beyaz elbisesi vardı üzerinde. Kuş gibi titriyordu karşımda, dudakları arasından hiç hıçkırık daha firar etti. Korkuyordu, çok korkuyordu. Az önce yaşadıklarını ve gördüklerini hazmetmeye çalışıyordu büyük ihtimalle, ama unutacağını sanmıyordum. Dizlerimin üzerine çöktüm ve kafamı biraz sola yatırarak saçlarının kapadığı yüzüne baktım. “Ailen nerede senin?” dedim sesimi yumuşak tutmaya çalışarak. Küçük kız bakışlarını gözlerimden çekip elimde ki silaha baktığında mavi renkte ki gözlerinden ard arda yaşlar boşalmaya devam etti. O an anladım silahtan korktuğunu, silahı belime yerleştirdim ve ellerimi teslim olur gibi havaya kaldırdım. Benden korkmamalıydı ona yardım etmeye çalıştığımı anlaması gerekiyordu. Bakışlarını tekrardan gözlerime çevirdiğinde yaptığım hareketten dolayı şaşırmıştı. “Benden korkmana gerek yok, sana zarar vermem” dedim gözlerini kırpıştırarak baktı yüzüme. Az önce olanların şokundaydı sanırım hala. Haklıydı böyle bir görüntüye her gün rastlamıyordu sonuçta. Bakışlarını tekrardan o adama çevirdi ve sesli şekilde yutkundu. “Öldü mü?” dedi titreyen bir ses tonu ile. Boğazıma ilk kez bir yumruk oturdu ne kadar yutkunsam gitmedi. Normalde bu sorunun cevabını kolayca verebilirdim fakat şimdi olmuyordu. Dürüst olmak istemedim, neden bilmiyorum ama ilk kez dürüst olmak omuzlarımda bir ağırlığın oluşmasına sebep oluyordu. Bu yüzden yalanın yarattığı o duvarların ardına saklandım. “Hayır, o bayıldı. Hem sadece bacaklarından vurdum onu, ölmez ki hemen” dedim tatlı bir ses tonu ile. Kız gözlerini bana çevirdi ve gülümsedi, bu gülümseme boğazımda ki yumrunun yok olmasını sağladı. Bakışlarım onun tatlı gülümsemesinde takılı kaldı. Sanki olduğum karanlığa ışık oluyordu gülümsemesi ya da bana öyle geliyordu. Ayağa kalktım, ardından bakışlarımı hızla etrafta gezdirdim. Eğer Ahmet kızı görecek olursa onu öldürmekten çekinmezdi, arkasında asla bir iz bırakmazdı. “Kalk hadi” dedim etrafa bakmaya devam ederek. Elimde hissettiğim sıcaklık ile bakışlarımı hızla küçük kızın olduğu tarafa çevirdim. Elimden tutmuş ve ayağa kalkmıştı, korku bedenimi ele geçirirken sıkıca kapadım gözlerimi. Bir kaç saniye diye geçirdim içimden, bir kaç saniye sonra o adam gibi yerde ölü biçimde yatacaktı. İlk kez birine yardım etmek istemiştim bunu da elime yüzüme bulaştırmıştım.
Kız öldükten sonra ailesinin hali gözlerimin önüne serildi. Perişan olacaklardı, yıkılacaklardı ve bir kez daha katilin bulunması ve onun canavar olduğunu haykırıp duracaklardı. Oysa ben sadece onu kurtarmak istemiştim, o kötü adamın eline geçmesini değil ailesinin sıcak kolları arasında olmasını istemiştim. “İyi misin?” diyen tatlı sesini duymamla hızla açtım gözlerimi ve karşında ki kıza baktım. Gök yüzü mavisi gözleri aynı canlılıkla duruyordu. Nefesim anında kesilirken elim ayağım buz tutmuştu. İyi de bu nasıl olurdu? Ölmesi gerekiyordu onun. Yıllardır değişmeyen bir şeydi bu, kime dokunursam veya kim bana dokunursa anında ölüyordu. Ellerimde biriken bu zehir tek bir temasım ile herkesin son nefesini vermesine sebep oluyordu. Ten tene temastan hep kaçınırdım, hiç bir tenin sıcaklığını şu ana kadar öğrenmemiştim ama hep merak etmiştim. Şaşkın bakışlarımın altında rahatsızca kıpırdandı küçük kız. “Beni aileme götürmeyecek misin?” dedi masum bir ses tonu ile. Sesli şekilde yutkundum ve gözlerimi kırpıştırarak ona bakmaya devam ettim. İlk kez birinin sıcaklığını hissediyordum avuçlarımın içinden. Ne zaman ölecek korkusu yoktu, ölecek mi korkusu yoktu. Sadece sıcaklık vardı masum küçük bir kızın sıcaklığı. “Götüreceğim, ne taraftan geldiğini hatırlıyor musun?” dedim kekeleyerek kafasını hevesle aşağı yukarı salladı. Ardından beni çekiştirerek geldiğim yönün tam tersine doğru yürütmeye başladı. Ben ise hala olayın şokundaydım, o elimi tutuyordu ve hala nefes almaya devam ediyordu. Az önce ellerim sayesinde öldürmüştüm bir adamı oda bunu görmüştü. Ama korkmadan tutmuştu elimi ne için bunu yapmıştı? Korkmuyor muydu benden? Bir canavar olduğumu düşünmüyor muydu? Çığlık atarak kaçmayacak mıydı yanımdan? “Kendini nasıl hissediyorsun?” dedim zar zor konuşarak kız durmadı ilerlemeye devam etti, bir yandan beni çekiştiriyor diğer yandan ise önüne gelen çalılardan geçmeye çalışıyordu. Bunu yaparken zorlanıyordu, her geçtiğimiz çalının dalları kollarını ve bacaklarını çiziyordu. Sanki evren de bugünü unutmaması için bedenine izler bırakıyordu. Hızla kendime geldim, çok az vaktim vardı onu hemen ailesinin yanına götürmem gerekiyordu. Elini sıkıca tutarak küçük kızın önüne geçtim. Yolumuzda ki çalıları kenara çekerek onun geçmesini için yolu açtım. Evren ne kadar bugünü hatırlamasını istese de ben istemiyordum. Küçük olduğu için canavar olduğumu düşünmese de büyüdüğünde bu durum değişecekti. Bedeninde ki izlere baktıkça aklına gelecektim, tüyleri diken diken olacaktı belki de bir daha karşına çıkmamam için her gün dua edecekti. “Sayende iyiyim” dedi ses tonundan anladığım kadarıyla mutluydu. Titrek bir nefes verdim dışarıya, oraya kadar nasıl gelmişti bilmiyorum tek düşündüğüm ailesinin onun bu kadar uzaklaşmasına nasıl izin verdikleriydi. Hiç mi dikkat etmemişlerdi kızlarının uzaklaştığını? Ya orada olmasaydım o adam ne yapardı düşünmek bile tekrardan öfkelenmeme sebep oluyordu. “Adın ne senin? Benimki Melodi” dediğinde içimde ki tekrardan öfkelenmek gibi şeylerin hepsi yok oldu. İster istemez gülümsemeden edemedim, Melodi. Sesi bile insana huzur verirken adının bu olmasına şaşmamalı. Omzumun üzerinden melül melül bana bakan kıza baktım. Neden ismimi bu kadar merak etmişti ki? Bir katilin, bir canavarın ismini merak etmesi ne kadar doğruydu? Cevap vermeden geri döndüm önüme, bir an önce kurtulmam gerekiyordu bu kızdan. “Neden yüzün kapalı? Neden adını söylemiyorsun ki? Adın mı yok senin? Ama beni o kötü adamdan kurtardın o zaman ban adını söyleyebilirsin değil mi? Annem her zaman yabancılarla konuşmamam gerektiğini söyler ama sen bana yardım etsin hala yabancı sayılıyor musun ki?” dedi çok hızlı konuştuğu için kelimeler birbirine girsede ne dediğini anlamıştım. Hızımı daha da arttırdım sadece on beş dakikam kalmıştı, eğer orada olmazsam hiç iyi olmayacaktı. Ahmet dakik ve zamanında gelen bir kişiliğim olduğunu bildiği için işkillenecekti. En sonunda piknik yapılan yere geldiğimizde durdum ve önümüzde ki koca çalının ardından bakındım etrafa. Melodi’de beni taklit ederek bakındı etrafa. Gözlerimi kıstım, oda benim gibi gözlerini kıstı. Yaptıklarımın aynısını yapması ister istemez gülmeme sebep oldu. Bir kaç dakika sonra parmağı ile bir noktayı gösterdi. “Ailem orada!” dedi heyecanla bakışlarımı parmağı ile gösterdiği noktaya çevirdim. Panik içinde etrafa bakan genç bir kadın ve adam gördüm. Anlaşılan kızlarının yokluğunu fark etmişlerdi. Melodi oraya gitmek için hareketlenmişti ki elimi canını yakmayacak şekilde kolunu sardım ve onu durdurdum. Kafasını hızla benim olduğum tarafa çevirerek meraklı şekilde baktı gözlerime. “Orada gördüklerini kimseye anlatma, tamam mı?” dedim, ses tonunu yine tatlı tutmaya çalışarak. Anlamayarak baktı yüzüme, büyük ihtimalle bunun nedenini düşünüyordu. Emindim, bunu ailesine anlatacağına, ama ona inanmazlardı. Ellerim ile birilerini öldürdüğüm kısma inanmazlardı, daha doğrusu. Silahla bir adamı vurduğuma inanma ihtimalleri vardı ve Melodi, onları adamın cesedinin olduğu noktaya götürme ihtimali de öyle. Önlemimi almam gerekiyordu; buradan gider gitmez Ahmet’e bir yalan uydurup o cesedi yok ettirebilirdim. Bu durumu bir oyunu çevirdim, gülümsedim ve yüzüne baktım “Bu bizim aramızda küçük sırrımız, tamam mı, gökyüzü perisi” “Gökyüzü perisi mi?” dedi şaşkın bir şekilde. Gökyüzü mavisi gözlerine baktım. Gökyüzü perisi diye geçirdim içimden; bu ona tam uyuyordu. Peri gibi bir kızdı; dokunuşu, hareketleri sanki beni iyileştiriyor gibi hissediyorum. Gülümsedi ve hiç beklemediğim bir şey yaparak kolunu elimden kurtardı. Ardından kollarını sıkıca belime doladı. O an bedenim baştan aşağıya titredi; teması içimde bir şeylerin kıpırdanmasına neden oluyordu. Veya bunu ilk kez yaşadığım için garip hissediyordum. Kollarını belimden çekti ve mavi gözleri ile yüzüme baktı. “Tamam, ölüm meleği” dedi, ardından geriye doğru bir kaç adım atarak uzaklaşmaya başladı benden. Aklımın içinde dönen soru dudaklarımın arasından bir anda dökülü verdi. “Ölüm meleği mi?” dedim, ister istemez. Adımları bıçak gibi kesildi. Yüzünde ki gülümseme büyürken, onun gülümsemesi bir hastalık gibi benim de yüzüme bulaştı. Bende ister istemez gülümsedim, ama titrek bir nefes vermeden de edemedim. Yüzünde ki gülümseme asla silinmesin, hep böyle gülümsesin. İçimden geçirdiklerimin gerçek olması için dualar edecektim. “Evet, öldürüyorsun ama yardım da ediyorsun,” dedi, ardından arkasını döndü ve koşarak ailesinin yanına doğru ilerledi. Öylece baktım arkasından; ne hareket ettim, ne de bakışlarımı başka bir yöne çevirdim. Öldürüyor muyum? Yani söylediğim yalana inanmamış mıydı? Güldüm. Küçük zeki kız, bu yalana inanmayacağını tahmin etmeliydim. Son beş dakikam kalmıştı ama bu umurunda bile değildi. O mavi gözlerin gidişi benim içimde bir boşluk oluşturmuştu. Tarih 16 Ağustos 2009.. Bu tarih, bir çift gökyüzü mavisi göz uğruna cinayet işlediğim gündü. Bu tarih, ilk kez bir tenin sıcaklığını hissettiğim gündü. Tarih, saat, saniye, hatta salise... Aklıma kazınmıştı ve asla unutmayacaktım.
___________________________________
Hellooooo nabersiniz?
Ölüm meleği & Gökyüzü perisi.
Bölümü beğenmeyi, bol bol yorum yapmayı unutmayın 🫶
Seviliyoruz 💙💙