
Londra'da yağmurun yağmadığı günler vardı.
En azından insanlar öyle söylüyordu.
Ben ise yirmi altı yıllık hayatım boyunca buna pek şahit olmamıştım.
...
Gözlerimi açtığımda ilk duyduğum şey pencereye vuran yağmur damlalarının sesi oldu. Birkaç saniye tavana bakarak öylece yattım. Alarmım üçüncü kez çalarken iç çekip yatağımdan kalktım.
Saat sabah yediyi on geçiyordu.
Mükemmel.
Yine geç kalacaktım.
Banyoya gidip yüzümü yıkadıktan sonra aynadaki yansımama baktım. Dağınık koyu kahverengi saçlarım omuzlarıma dökülüyordu. Gözlerimin altında hafif morluklar vardı.
Son zamanlarda pek iyi uyuyamıyordum.
Ama bu yeni bir şey değildi.
Kendimi bildim bileli zihnim susmayı pek beceremezdi.
Mutfağa geçip kahve makinesini çalıştırdım. Kahvenin kokusu küçük dairemi doldururken telefonumu elime aldım.
Bir mesaj vardı.
Emma.
En yakın arkadaşım.
"Bu akşam çıkıyoruz. Sakın bahane üretme."
İstemsizce gülümsedim.
Emma'nın enerjisi bazen bir kasırgaya benziyordu. Benim aksime insanlarla konuşmayı, kalabalıkları ve spontane planları seviyordu.
"Düşünürüm."
Mesajı gönderir göndermez telefonum çaldı.
Emma.
Şaşırmadım.
Aramayı açtım.
"Violet Blackwood."
"Şimdiden hayır deme."
"Hayır demedim."
"Düşünürüm yazdın."
"Bu da teknik olarak hayır demek değil."
Karşı taraftan bir homurdanma duyuldu.
"Bazen seni anlamakta gerçekten zorlanıyorum."
"Bazen mi?"
Emma güldü.
"Akşam yedi. Hazır ol."
"Bunu kabul ettiğimi hatırlamıyorum."
"Ben ettim."
Telefon kapanınca başımı iki yana salladım.
Emma'nın bir insanı ikna etmek için kullandığı yöntemler oldukça sıra dışıydı.
Kahvemi bitirip montumu giydim. Çantamı alarak evden çıktım.
Soğuk hava yüzüme çarptığında istemsizce ürperdim.
Londra sabahları her zaman aynı görünürdü.
Gri gökyüzü.
Islak kaldırımlar.
Aceleyle yürüyen insanlar.
Ve her köşede yükselen kahve kokusu.
Metro istasyonuna doğru yürürken şemsiyemi açtım.
Kalabalığın arasına karışmak bana her zaman tuhaf bir huzur verirdi. Kimse kimseyle ilgilenmezdi. Herkes kendi hayatının merkezindeydi.
Belki bu yüzden bu şehri seviyordum.
Kimse sizden açıklama istemezdi.
Kimse geçmişinizi sorgulamazdı.
Kimse gerçekten kim olduğunuzu merak etmezdi.
İşe vardığımda saat sekize yaklaşıyordu.
Bir yayınevinde editör olarak çalışıyordum.
Çocukken kitapların içinde yaşamayı hayal ederdim.
Büyüyünce onların arasında çalışmaya başlamıştım.
Fena sayılmazdı.
Ofise girdiğimde resepsiyondaki kadın bana gülümsedi.
"Günaydın Violet."
"Günaydın."
Masama geçip bilgisayarımı açtım.
Sonraki birkaç saat sıradan geçti.
Dosyalar.
Toplantılar.
Düzeltilmesi gereken metinler.
Öğle saatlerine doğru gözlerim ekrana bakmaktan yorulmuştu.
Bir kahve molası vermeye karar verdim.
Ofisin birkaç sokak ötesindeki küçük kafeye gitmeyi seviyordum.
Sessizdi.
Kalabalık değildi.
Ve kahveleri gerçekten güzeldi.
Kapıdan içeri girdiğimde içeride hafif bir caz müziği çalıyordu.
Tam sipariş vermek üzereyken telefonum titredi.
Emma yine bir şey yazmıştı.
Mesajı okumaya çalışırken önümdeki kişiye çarptım.
Elimdeki telefon neredeyse yere düşüyordu.
"Tanrım, özür dilerim."
Başımı kaldırdım.
Karşımda uzun boylu bir adam duruyordu.
Koyu renk saçları hafif dağınıktı.
Yüzünde şaşkın ama sakin bir ifade vardı.
"Önemli değil."
Sesi beklediğimden daha yumuşaktı.
"Gerçekten üzgünüm."
"Görünüşe göre telefonunuz dünyadaki her şeyden daha önemliydi."
Kaşlarımı kaldırdım.
Bu bir şaka mıydı?
Adamın dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu.
Tamam.
Şakaydı.
"Sanırım birkaç saniyeliğine öyleydi."
"Mesajın önemli olduğunu umuyorum."
Telefonuma baktım.
Emma'nın mesajı ekranda duruyordu.
"Akşam için kıyafet seçmeye başla."
İç çektim.
"Hayır."
Adam güldü.
Gerçek anlamda güldü.
Ve bunu beklenmedik şekilde çekici buldum.
Bu düşünce beni rahatsız etti.
Çünkü yabancılar hakkında böyle düşünmezdim.
En azından normalde.
Siparişimi verdim ve kenara çekildim.
Birkaç dakika sonra kahvemi alıp çıkmaya hazırlanırken aynı adamın pencere kenarındaki masaya oturduğunu fark ettim.
Önünde açık bir dizüstü bilgisayar vardı.
Bir şeyler yazıyordu.
Benim baktığımı fark edince başını kaldırdı.
Göz göze geldik.
Hemen başka tarafa baktım.
Harika.
Şimdi kesinlikle garip görünüyordum.
Kafeden çıktığımda yağmur yeniden başlamıştı.
Şemsiyemi açarken az önceki karşılaşmayı düşünmemeye çalıştım.
Sonuçta sadece bir yabancıydı.
Londra milyonlarca insanın yaşadığı bir şehirdi.
Onu bir daha görme ihtimalim oldukça düşüktü.
İşe döndüm.
Ama gün boyunca birkaç kez aklıma geldiğini inkâr edemezdim.
Bu durum can sıkıcıydı.
Çünkü ben insanları merak etmeyi pek sevmezdim.
Merak beraberinde hayal kırıklığını getirirdi.
En azından benim deneyimlerim bunu söylüyordu.
Akşam olduğunda ofisten çıktım.
Emma'nın onlarca mesajı vardı.
Pes ederek ona yazdım.
"Tamam. Geliyorum."
Cevap üç saniye içinde geldi.
"MUCİZE."
Gözlerimi devirdim.
Eve uğrayıp üstümü değiştirdim.
Normalde siyah kıyafetler giymeyi severdim ama Emma'nın sürekli şikâyet etmesinden dolayı bu kez koyu lacivert bir elbise seçtim.
Saçlarımı serbest bıraktım.
Aynaya baktığımda kendimi tanıyamayacak kadar değişmiş görünmüyordum.
Bu yeterliydi.
Restorana vardığımda Emma çoktan gelmişti.
Beni görür görmez ayağa kalktı.
"Sonunda!"
"Sadece beş dakika geç kaldım."
"Benim için bir saat gibi geldi."
Masaya oturdum.
Emma beni birkaç saniye dikkatlice süzdü.
"Neden öyle bakıyorsun?"
"Bir şey olmuş."
"Olmamış."
"Olmuş."
İç çektim.
"Bugün birine çarptım."
Emma'nın gözleri büyüdü.
"Ve?"
"Ve hiçbir şey."
"Violet."
"Gerçekten."
"Bana o bakışı atma."
"Nasıl bir bakış?"
"Birini ilginç bulduğunda attığın bakış."
Gülmemek için dudağımı ısırdım.
"Birini ilginç bulduğumu nereden çıkardın?"
"Çünkü seni tanıyorum."
Belki de sorun buydu.
Emma beni gerçekten tanıyordu.
Konuyu değiştirmeye çalıştım ama başarılı olamadım.
Gece boyunca birkaç kez aynı konu açıldı.
Ben de her seferinde geçiştirdim.
Çünkü anlatacak bir şey yoktu.
Sadece birkaç dakikalık bir karşılaşma yaşamıştım.
Hepsi buydu.
En azından öyle olduğunu düşünüyordum.
Gece eve döndüğümde saat on biri geçmişti.
Ayakkabılarımı çıkarıp kendimi koltuğa bıraktım.
Dışarıda yağmur hâlâ yağıyordu.
Pencereden görünen sokak lambaları ıslak asfaltın üzerinde yansıyordu.
Sessizlik daireyi doldurmuştu.
Telefonumu masanın üzerine bıraktım.
Sonra nedense aklıma yine o adam geldi.
Kahverengi gözleri.
Sakin tavrı.
Ve gülüşü.
Başımı koltuğun arkasına yasladım.
Bu saçmalıktı.
Onu bir daha görmeyecektim bile.
Londra böyle bir yerdi.
İnsanlar gelir, birkaç saniyeliğine hayatınıza dokunur ve sonra kaybolurdu.
Yine de içimde açıklayamadığım bir his vardı.
Sanki bu hikâye henüz bitmemişti.
Sanki asıl başlangıç daha yaşanmamıştı.
O gece uykuya dalarken aklımdan geçen son düşünce buydu.
Ve bilmediğim şey, kaderin çoktan harekete geçmiş olduğuydu.
