Yılın en hüzünlü mevsimi sonbahar gelmişti. Güzün hiçbir şeye değişmeyeceğim havası beni büyülemiş ve dışarı çıkarmıştı. Ayaklarımın beni götürdüğü yere gidiyordum. Botlarımın altında ezilen yaprak sesleri bana eşlik etmiş ve rahatlatmıştı.
Diğer mevsimler gibi değildi sonbahar. Ne çok sıcaktı ne çok soğuktu, ne de polen gibi dertler vardı. Sonbahar rahatlatırdı diğer mevsimlerin aksine.
Bakışlarımı bastığım yapraklardan çekip yola diktim. Nerede olduğumdan pek emin olmasam da evden çok uzaklaşmadığımı biliyordum. Vitrinlere baktım. Paltolar, kabanlar ve neredeyse hepsi aynı olan botlardan başka bir şey yoktu. İlgi çekici bir şey göremediğimden adımlarımı hızlandırdım.
Bir süre daha yürüdükten sonra bilmediğim bir yerde olduğumun farkına vardım. Her ne kadar burayı bilmesem de insanların tuhaf bakışlarına maruz kalmamak için tekrar ezdiğim yapraklara bakmaya başladım. Yürüdüm, yürüdüm, yürüdüm...
Beni durduran şey ise bir kuyruktu. Botuma dolanmış olan kuyruğun sahibi kulağa melodi gibi gelen miyavlamalarıyla botuma yapıştı. Eğilip onu biraz sevdim.
Kedinin rengi siyahtı ve gözleri enteresan bir şekilde kırmızıydı. Bana dik dik bakan gözlerini bir süre sonra çekti ve önünde durduğum dükkana dikti. Bir antikacı dükkanıydı. Muhtemelen göz gezdirdiğim yerler arasından en ilginç duranıydı. Kedi kuyruğunu botumdan çekti ve antikacı dükkanına girdi.
Antikacının kapısını hafif araladım, içeriye bir göz attım. Yavaş adımlarla içeri girdim. Raflar eski eşyalarla doluydu. Bez bebekler, tahta oyuncak arabalar, dikiş makinesi, daktilo...
Dikkatimi bir kutu çekti. Sandığa benziyordu. Yeşil, kırmızı, mavi ve beyaz taşlarla süslenmiş bu kutu hayatımda gördüğüm en güzel eşyaydı.
-Yardım lazım mı hayatım?
Arkamdan gelen sesle irkildim. Yaşlı bir kadın mavi gözlerini bana dikmişti. Gözleriyle beni süzdü. Yüzüme iyice baktı. Sonra ise gülümsedi.
Kutuya tekrar baktım. Taşların ışıltısı göz kamaştırıyordu. Kadına döndüm.
-Hayır, teşekkürler.
Kadına gülümsedim ve antikacıdan çıktım.
Kutuyu almadım çünkü doğru zaman olduğunu sanmıyorum...
* * *
Mutfağa geçmiştim. Sandalyede oturuyordum. Aniden başıma bir ağrı girdi. Çok kuvvetli bir ağrıydı, başım kopacak gibi hissediyordum. Garip sesler geliyordu.
"Kontrol sende."
"Sen kendini ne sanıyorsun? Burada kararları ben veririm."
"Tebrikler, nefretimi kazandın."
"Lütfen beni dinle Lavinia."
"Ona dokunma!"
"Seni seviyorum."
Bir çığlık duyuldu. Tiz bir ses, bir kadın çığlığı. Sesler bir süre sonra dindi ve baş ağrısı hafifledi. Bir süre sonra tamamen kesildi.
Bu neydi şimdi?