"Hayır gerçekten doğru söylüyorum!"
Evet, bir hata yapmıştım, hemde çok büyük bir hata.
"Böyle birşey imkansız, bunu herkes biliyor! Bunu bilebilmenin ihtimali yok!"
Keşke şeffaflaşan insanlar gördüğümü ve onların kısa bir süre sonra öldüğünü söylemeseydim.
"Ama gerçekten doğru söylüyorum!" Elimle bir kadını gösterdim"bir kaç gün sonra ölür, daha fazla yaşamaz!"
"Bu kadar saçmalık yeter!" Dedi ve kafama boş bir kova fırlattı, kasabalılar gerçekten çok acımasızdı, bari sadece deli muamelesi yapın kafama neden kova atıyorsunuz ki? Ne kadar garipler. Şimdi düşünüyorum da iyi ki birisinden hoşlanmıyorum, buradaki varoş insanlardan herhangi birini sevmeyi istemezdim doğrusu. Neyse, bu o erkeklerden hoşlananların sorunu benim değil.
Ertesi günde kasabalıları uyarmaya devam ettim, ne kadar bana inanmasalarda. Ayrıca şimdi aklıma geldi de, ben neden kasabalıları uyarmarmayı seçmiştim? Bunu bende hatırlamıyorum. Garip.
Üçüncü gün bana deli muamelesi yapmaya başladılar, ta ki dördüncü güne kadar.
Dört gün önce "bir kaç gün sonra ölür, daha fazla yaşamaz!" dediğim kadın ölmüştü.
"Böyle birşeyin olması imkansız!" diye bağırdı ölen kızın annesi.
"Sen!" dedi beni göstererek "Lanetlisin, Sen lanetlisin! Ona büyü yapmış olmalısın!" Kaşlarımı çattım. "Gerçekten ölecek olan insanları gördüğüme inanmıyorsunuz da, büyü yapabileceğime mi inanıyorsunuz?" Kadının annesi kısa bir süreliğine durdu, çünkü haklı olduğumu biliyordu. Biraz sonra yeniden konuşmaya devam etti " O zaman sadece lanetli olmalısın! Öleceğini söylediğin insanlar bu yüzden ölüyor olmalı, kızım bu yüzden öldü!"
"Hayır, gerçekten sadece ölecek olan insanları görebiliyorum lanetli değilim!"
"Sana nasıl inanmamızı bekliyorsun?" Bunu kalabalıktan biri söylemişti.
"Bana inanmalısınız!"
"Bu kadar yeter!" dedi birisi ve kafama bir muz kabuğu fırlattı.
"Bu dediklerin saçmalıktan başka birşey değil!" Acaba asıl onların bu davranışlarının saçmalıktan başka birşey olmadığını söylesem kafama bir muz kabuğu daha yermiydim? Yani bu durumu konuşarak çözebiliriz sonuçta.
"Neden bana inanmıyorsunuz!" Bu arada iç sesim ile dış sesim neden bu kadar farklı? Yani davranışlar filanda iç sesim dünya patlasa umrunda değil gibi dış sesim ise şuan endişeyle kendini kasabalılara inandırmaya çalışıyor, buda garip.
"Çünkü dediklerin saçmalıktan ibaret!" dedi başka birisi ve bu seferde kafama çürük bir domates yedim. Sanırım kasabalıları ikna etmem tahminimden daha uzun sürecekti.
Beşinci günde aynı şekilde benzer olaylar yaşadım. Neredeyse şeffaf olan birisini gördüm ve ona öleceğini söyledim. O kişi akşama doğru öldü ve kasabalılar yine beni suçladı.
Altıncı gün yine benzer şeyler oldu. Bir kişi öldü
Yedinci günde benzer şeyler. Kimse ölmedi
Sekizinci gününde bundan pek bir farkı yok. Bir kişi öldü
Dokuzuncu gün endişelenmeye başlıyorum. Hangi insanın ne zaman öleceğini biliyorum fakat engelleyemiyorum. Beni dikkate almıyorlar ve onları lanetlememem gerektiğini söyleyip hızla uzaklaşıyorlar. Hepsinin artık bu sebepten öldüğünü görmekten yoruldum.
Onuncu gün kimse ölmedi.
On birinci gün kimse ölmedi.
On ikinci gün kimse ölmedi.
On üçüncü gün Stell kasabasından bir grup geldi. Altı yetişkin üç çocuk. Çocuklar yaylaya gitmek istediler fakat birisi nerdeyse şeffaftı. Çocukları gitmemelerini söyleyip uyardım fakat beni dikkate almadılar. Geri geldiklerinde nerdeyse şeffaf olan çocuk yoktu, ertesi gün yaylaya gittiler bedenini buldular. Ruhsuz bir beden.
Yirmi sekizinci gün bir yangın çıktı üç kişi öldü. Onları uyarmıştım fakat beni dinlemediler, bu yüzden yine birilerini ölmekten kurtaramadım.
Otuz altıncı gün iç sesim dış sesim gibi olmaya başladı. Telaşlı, korkmuş, bitkin ve ümitsiz.
Otuz dokuzuncu gün ağladım. Bıkmıştım artık. Hem engelleyemediğim ölümlerden, hemde ölenleri görmekten.
Kırk yedinci gün iyice kırılgan olmaya başladım.
Elli dördüncü gün bıktım.
Altmış beşinci gün iyice bıktım.
Yetmiş dördüncü gün delirmek üzereyim.
Yetmiş beşinci gün delirdim.
Seksen altıncı gün artık sessiz, korkmuş ve kırılganım. Eski benliğimi tamamen geride bıraktım. Fakat yinede kasabalıları uyarmaya devam ediyorum.
(Doksan yedinci gün. Şimdiki zaman)
Ormandan meyve toplamış eve gidiyordum. Anneannem şu sıralar biraz hastaydı ve ona iyi bakmam lazımdı. Bu yüzden kasabaya inmeyi iyice azaltmıştım. En azından şimdilik, daha sonra inmeye devam edicem.
Eve vardığımda anneanneme seslendim "Anneanne, ben geldim!" Ardından sırtımdaki meyve dolu sepeti yere bıraktım ve anneannemin odasına gittim. Odaya girdiğimde bir anda durmuştum. Hayır, bu olamazdı. Bu imkansızdı, yanlış görüyor olmalıydım. Bir kaç kez gözümü ovuşturdum fakat gördüğüm görüntü aynıydı. Anneannem, şeffaflaşmaya başlamıştı.