İçeriğe geç

ÖLÜ ÇİÇEKLERLE DOLU VAZO

Bölüm 1 · 4 dk okuma

ÖLÜ ÇİÇEKLERLE DOLU VAZO

Bölüm 1

1: Doğum ve Ölüm

Boğulmak için her zaman suya ihtiyacın yoktur.

Yanmak için ise ateşe…

Bazen kurak bir yerde bile nefessiz kalabilir insan. Sudan korkar denizi bir kere bile görmeden. Çünkü onu boğan su içindedir.

Yanıyordum. Ateşim somut değildi belki ama kalbimde öyle büyük bir yangın başlamıştı ki kalbimin şehirleri küle dönmüştü. Son üç yıldır her gün yanıyordum. Üç yıldır su döken olmamıştı yangınıma. Ve artık küle dönme zamanı gelmişti.

Bugün benim doğum günümdü.

Bugün babamın ölüm yıldönümüydü.

Bugün lanetlenmişti.

Üç yıl önce bugün evimizde ölü bulmuştum babamı. Ve o günden sonra o ev artık benim evim olmamıştı.

Ev, kendini kendin gibi hissettiğin yerdir, derler. Belki de bir kişi. Ama ben artık o evde kendimi kendim gibi hissedemiyordum. Bırak o evi, o günden bu yana kendimi hissetmeyi bırakmıştım.

İnsan kendini hissetmiyorsa bu hayatta neyi kalırdı, kuru canından başka? Ölmeliydi belki de bu evreden sonra. Ama yapamazdım. Yapmamalıydım.

Neden yapmayayım ki?

Çünkü korkağın tekiyim. Çünkü beni bu hayatta tutan hiçbir şey olmamasına rağmen intihar etmeyen korkağın tekiyim.

Gözlerimden yaşlar oluk oluk akarken sahildeki bir bankta oturuyordum. Ağlamaktan yudumlamaya pek zaman bulamadığım votkamın ikinci şişesindeydim.

Arkamdan insanlar geçiyordu, seslerinden anlıyordum.

Haykırmak istiyordum. Dudaklarımdan dökülmek için bekleyen onca kelimeyi yutmak istemiyordum. Ama yapabileceklerim sessizce ağlayıp içmekten başka bir şey değildi.

Saniyeler dakikalara dönüşürken ikinci şişemi içmeyi bırakmıştım. Önümü öncesine göre daha net görüyordum ama hâlâ bulanıktı.

Adım sesleri geliyordu. Fakat bu adım sesleri diğerlerinden daha yakındı. Hızla sesin geldiği yöne baktım. Bir adam bana yaklaşıyordu. Uzun boylu, esmer bir adamdı.

Yanıma iyice yaklaştıktan sonra, “Ne yapıyorsun burada?” diye sordu. Bu adam kimdi ki tanımadığı bir kıza ne yaptığını soracak cesareti buluyordu kendinde. Sorusuna normalde cevap vermezdim ama şu dünyada ilk kez ben ağlarken birisi ne yaptığımı sorduğu için dudaklarıma buruk bir gülümseme yerleştirdim.

“Doğum günümü kutluyorum.” dedim. Adamın kaşları çatıldı önce. Sonra elinde tuttuğu telefona baktı. Gözleri tekrar beni bulduğunda “Hemen geliyorum,” dedi ve gitti.

Gitti.

Zaten onun kalabilme ihtimali olağanüstüydü. Bir yabancıydı neticede. Neden kalsın ki? Gitti. Herkes giderdi, o da gitti.

Gözyaşlarımı sildim aceleyle. Neden acele ettiğimi bile bilmiyordum. Votka şişesinin tıpasını kapatıp ikisini de poşete koydum. Kulaklıklarımı takıp şarkının sesini arttırdım. Bu bazen içkiden daha etkili oluyordu.

Telefonumdan indirdiğim şarkılara bakındım. Birkaç şarkı dinleyip eve dönecektim. Zira saat geç oluyordu ve ben sarhoş hâlde nasıl eve döneceğim hakkında hiçbir fikre sahip değildim. Başım dönüyordu. Gözlerimi kapatıp şarkıyı dinlemeye devam ettim.

Birkaç şarkıyı daha bu şekilde, gözlerim kapalı, dinleyip kulaklıklarımı çıkardım ve oturduğum banktan kalktım. Bankta duran poşeti de elime alıp birkaç adım attım. O sırada pek de net olmayan görüş açıma az önceki adam girdi. Elinde bir pasta tutuyordu. Pastanın üzerinde duran mumları rüzgârdan korumak istercesine eliyle kapatıyordu.

O an kelimenin tam anlamıyla dondum. Bir doğum günü pastası… Ben bunu hak ediyor muydum?

Babam benim doğum günümde ölmüştü. Karşımdaki yabancının elinde ise bir doğum günü pastası vardı. Bir ölüm vardı bir de doğum. Bu ne kadar karışık bir denklemdi böyle?

Votkanın boğazımda bıraktığı yanma hissi uçup gitti. Sevinmiş miydim? Babam yanımda değilken buna hakkım var mıydı?

“Doğum günleri pastasız olmamalı.” dedi karşımdaki yabancı. Birkaç adım daha atıp tam karşımda durdu.

Adama bir kere daha bakıp yüzümdeki buruk gülümseme eşliğinde mumları üfledim. Dilek falan dilemedim. Çünkü dileğimi üç sene önce kaybetmiştim.

“Doğum günün kutlu olsun.” dedi gülümserken. “Gidiyor muydun?” dediğinde biraz daha döndü başım.

“Yani…” dedim dudağımı ısırırken. Dudaklarımı ısırmak küçüklüğümden beri bırakamadığım alışkanlığımdı.

“Sarhoşsun,” dediğinde başımı kaldırdım. Gözlerimiz yeniden buluştuğunda gözlerinin siyah olduğunu gördüm. “En azından seni evine kadar bırakmama izin ver.”

Tamam, doğum günümü kutlamış olabilirdi ama bu, yabancı bir adamın beni evime bırakmasına müsaade edeceğim anlamına gelmezdi. “Teşekkür ederim ama buna izin veremem.”

“Bir şişeden fazla votka içtiğinden haberdar değilsin sanırım?” dedi pastanın kutusunu kapatıp tek eline alırken.

“Sorun yok.” dedim. Gitmek için bir adım attığımda sendeledim. Boşta kalan eliyle belimi kavradı ve yeniden dengede kalmamı sağladı. Biraz sonra elini belimden çekip “Emin misin?” diye sordu. Başımı salladığımda gözlerini etrafta gezindirdi.

“En azından doğum günü pastanı al.” dedi elindeki pasta kutusunu uzatırken. Elinde pasta kutusunu alırken gülümsedim. “Teşekkür ederim.”

“Ne zaman görsem sarhoş olmak zorunda mısın? Verdiğim sözü tutabilmem için ciddi ciddi konuşmamız gerekirken delirmiş gibi davranıyorsun.” diye mırıldandı arkamdan yabancı. Bana söyleme ihtimalini tarttım. Olanaksızdı. Onu tanımıyordum, söz falan vermemişti. Kesinlikle benden bahsetmiyordu.

Ankara’nın dar sokaklarında ilerlemeye başladım. Arada bir sendelesem de dengemi kurmayı başarıyordum. Evim yakın olduğu için şanslıydım.

Binaya girip merdivenleri yavaş yavaş çıktım. Birinci katta olduğum için asansöre ihtiyaç duymuyordum. Cebimden evin anahtarını çıkarıp kapıyı açtım. İçeri girip pastayı da viskiyi de buzdolabına koydum. Boş viski şişesini de buzdolabına koymuştum.

Biraz daha oyalanmadan yatağıma geçip gözlerimi bu lanetli güne kapadım.

Bazen bir yabancı sizi doğum ve ölüm denklemine sokabilirdi. Ben artık o denklemin tam ortasında yer alıyordum. Nedensizce böyle hissediyordum. Sanki sadece ölümle ve kayıpla bezenen hayatıma doğmak kavramı girmişti. Ve hiç çıkmasın istiyordum.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.