Kumların içine gömülü bir kurukafa. Her yerine kırmızı boya bulaşmış. Ya da kan.
Ama ben en iyi ihtimali düşüneceğim.
Görüntü değişiyor.
Boynuzları olan bir heykel, kırmızı gözleri parlıyor. Bana seslendiğini duyuyorum. "Bana gel."
Geriye gitmeye çalışıyorum, ama somut bir vücudum yok. Hissedemiyorum. Bir kalbim yok.
"Sahip olduğum tek şey"... diye düşünüyorum.
"Benim." diyor heykelin soğuk sesi. "Bana gel."
Ve gözlerimi açabilmek için savaşıyorum. Her zamanki gibi bir karanlık beni karşılamıyor. Kıpırdayan göz kapaklarımı hissediyorum. Somut bir vücudum olduğunu sezdiğim anda gözlerimi açıyorum.
Boşluk.
Hayır. Bu sefer değil.
Ayın cılız ışığını bedenimde hissediyorum. Tenime değen bir şeyler var. Ama acıtmıyor, daha çok gıdıklıyor.
Gözlerimi yıllardır açmamışım gibi hissediyorum. Önce tenime değen şeyler gözüme çarpıyor. Islak çimler.
Sonra kafamı hafifçe yukarı kaldırmamla upuzun ağaçların olduğu bir ormanda olduğumu fark ediyorum. Tam o sırada kulağıma denizin sakin tınısı çalınıyor.
Ama duyduğum tek şey denizin sesi değil.
Birkaç adım ötemde nefes nefese kalmış bir adam görüyorum. Siyah saçları dağılmış, aralarına küçük ağaç dalları karışmış. Onunda benim gibi korkunç bir kabustan uyandığını düşünüyorum ve bu kalbimde ufak bir sempati kırıntısı hissetmeme neden oluyor. Yine de temkini elden bırakmak istemiyorum. "Kabus mu?" diyorum yalnız olmadığımı umarak. "Kabus." diye onaylıyor. Sesi bana bir anlığına kırmızı gözlü heykeli hatırllatıyor, ürperiyorum. Yüzündeki savunmasız ifade gardımı indirmeme neden oluyor. "Bir heykel mi?" diye soruyorum yumuşak bir ses tonu ile. "Evet. Zümrütten gözleri var." Duraksıyorum. Aynı heykeli görmediğimizi hissediyorum. Konuyu değiştirerek daha önemli bir şey sormaya karar veriyorum. "Neredeyiz?"
Uyku sersemi bir şekilde gözlerini ovuşturuyor. "Bir... ada?" diye tahmin yürütüyor. Buraya nasıl geldiğimizi hatırlamaya çalışıyorum. Zihnimde sadece bir boşluk var. Adımı hatırlamaya çalışıyorum, anılarımı, en sevdiğim rengi, en son yediğim yemeği, favori televizyon programımı. Ama zihnimde beni karşılayan tek şey boşluk. Saniyeler birbirini kovaladıkça paniklemeye başlıyorum. Nefesim ağırlaşıyor, kalbiminin adeta kulaklarımda atıyor. Gözlerim tam o anda adamın bileğindeki bileklik benzeri nesneye kayıyor.
Nokan.
Bilekliğinde böyle yazıyor. Hızla bileğime dönüyorum. Aynısı bende de var.
Kisin.
Kulağa ne kadar garip gelen isimler olduğunu düşünmeden edemiyorum. "Kisin?" diyorum ufak bir şaşkınlıkla. "Umarım yanlış yazılmıştır çünkü kulağa berbat geliyor."
Bu, adamın hafifçe tebessüm etmesine sebep oluyor. Bunca belirsizliğin içinde bile kafamın buna takıldığına inanamıyor sanki. İnanmasını da beklemiyorum, çünkü zihnim sadece endişe edecek daha ufak bir şey arıyor. İsmimin berbat olması, kendime dair hiçbirşey bilmememden iyidir diye düşünüyorum. Ayağa kalkmak için dizlerimi büküyorum, ama inleyerek geri uzanmak zorunda kalıyorum. Bacaklarımı bükmeyeli asırlar olmuş gibi hissediyorum. İçime derin bir nefes çekerek bir kez daha deniyorum, adam tekrar düşmemi bekliyormuş gibi yüzünü buruşturmuş bir halde beni izliyor. Gerçi, sanırım artık ona Nokan demeliyim. Kulağa peynir markası gibi geliyor.
Düşüncelerimi bacaklarımdan uzaklaştırmak işe yaramış olmalı ki, en yakınımdaki ağaca kadar yarı ayakta sürünerek gidebiliyorum. Kollarım güç almak için ağacın gövdesine sarılıyor. Nefesimi toparlamak için birkaç kalp atışı boyunca öylece bekliyorum, ardından omuzlarımı hafifçe gererek vücudumun geri kalanını esnetiyorum. Nokanda benim hareketlerimden esinlenircesine ayağa kalkmak için çabalıyor. Bir elimi hala ağaçta tutarken diğer elimi ona uzatıyorum. Gözlerim üzerindeki siyah, yer yer yırtılmış kıyafetlerine kayıyor. Kendi üzerime bakıyorum. Üzerimde benzer siyah kıyafetler var. Gri bir korse, siyah, ayak bileklerime kadar uzanan uzun bir elbise giyiyorum. Elbisemin yakasına gri renkli bir dantelli bir yaka dikilmiş. Kırmızı elmaslı bir broşun yakanın tam ortasına yerleştirildiğini görüyorum.
Nokan da oldukça hoş görünüyor. Benim aksime ayakları çıplak değil. Siyah birer ayakkabı giyiyor. Takım elbisesi çimlerin üzerinden kalkmasına rağmen tertemiz, daha yeni ütülenmiş gibi. Yakasında yeşil elmaslı bir broş var. Benim kıyafetlerim ise tüm süsüne rağmen çamura batmış ve ıslak görünüyor. Ayaklarımın altındaki toprağın enerjisini hissedebiliyorum. Tırnaklarımda yeni sürülmüş gibi duran kırmızı ojeleri görüyorum, çünkü Nokan'ın gözleri ellerimde. "Ellerini boyadın mı?" diye soruyor kafa karışıklığıyla. "Oje." diyorum. "Görünüşe göre oje sürmüşüm ama hatırlamıyorum bile." Sanki omletimi balıklı yediğimi söylemişim gibi kocaman, şaşkın gözlerle bakıyor bana. "O ne?" Cahilliğini görmezden gelerek kendine gelen ayaklarımla küçük adımlar atmaya başlıyorum. Panik hala içimde bir yerlerde, adeta kalbimi kemiriyor. Ama yine de sakin olmam gerektiğini bildiğim için kendimi derin bir nefes almaya zorluyorum.
O da peşimden geliyor. Adımları benimkilerin aksine daha düzgün. Bir yanım ondan hiç hoşlanmadı. Ona karşı beslediğim anlık sempati git gide sönerken, yerini şüpheye bırakıyor. Bu yüzden aramızı açmak için biraz daha hızlandırıyorum adımlarımı. Sanki ne yapmak istediğimi anlamış gibi yavaşlıyor. Bunu yaptığına seviniyorum çünkü adımlarımı hızlandırma çabam canımı çok yakıyor. Gözlerim ağaçların arasından yükselen bir dumana takılıyor. Nokan, ellerini arkasında birleştirmiş sakin bir şekilde beni takip ediyor. Onu kovmak için can atıyorum ama karanlık bir ormanda tek başıma kalmak isteyeceğimden emin değilim. En azından şimdilik gözümün önünde, diye düşünüyorum. Böylesi daha güvenli. Dumana yaklaştıkça, kaynağının bir ateş olduğunu görüyorum.
Dumana doğru gittiğimi fark ettiğinde adımları hızlanıp bana yetişiyor, yanıma gelirken tüylerimin diken diken olmasına engel olamıyorum. Biraz yana kayarak aramızdaki mesafeyi korumaya çalışıyorum. Gözleri bir saniyeliğine üstümde geziniyor, daha sonra dudaklarına hafif bir gülücük konduruyor ve ellerini teslim olurcasına kaldırıyor. "Temkinli olmakta haklısın ama dumanların içine gitmeni önermem."
Kollarımı kavuşturup, kaşlarımı çatıyorum. "Neden?"
"Bilirsin, ateş her zaman onun varlığının bir hatırlatıcısı olmuştur." Gözlerimi kırpıştırıyorum. "O?" diye mırıldanıyorum kendi kendime. Duymamış olmalı ki, gözleri benden bir tepki beklercesine yüzüme odaklanıyor. "Kıyafetim ıslak, senin keyfin yerinde olabilir ama ben üşüyorum." diyor ve ateşe doğru yürümeye başlıyorum. İç çekerek peşimden geliyor. "Hiçbir zaman dinlemezdin zaten." diye mırıldanıyor. Aniden durup ona dönüyorum. "Ne dedin sen?"
"Sen gidiyorsan bende geliyorum dedim. Burada yalnız kalmak istemiyorum." Bahanesini pek inandırıcı bulmasam da sesimi çıkartmıyorum, çünkü ateş hakkında dediklerinin beni korkuttuğunu reddedemem.
Yeteri kadar yaklaştığımda kendimi bir ağacın arkasına saklıyorum ve ateşin yanında kimsenin olup olmadığını kontrol ediyorum. Nokan hafifçe omzumun üstünden kulağıma doğru eğiliyor ve aniden fısıldadığında adeta aldığım nefes soluk borumda takıılı kalıyor. "Onları göremezsin."
Yutkunup bana ne ara bu kadar yaklaştığına dair endişelerin zihnimi ele geçirmesine izin veriyorum. "K...Kimleri?"
Sırtımın ağaca yapıştığı gerçeğini görmezden gelmek için çabalıyorum. "Onlarda seni göremez. Şimdilik ısınabilirsin."
Ateşin yanına yürüdüğünde bir anlığına ateşin ona doğru eğildiğini gördüğümü sanıyorum, ama hayal gücümün genişliğinden de şüpheleniyorum. Büyük ihtimalle zihnim sadece benimle oynuyordu. Hızla ateşin yanına oturuyorum, hava esiyordu ama üzerimdeki kıyafet beni sıcak tutabilirdi. Eğer ıslak olmasaydı. Bacaklarımı esnetirken bir anlığına Nokan'ın görüş alanımda olmadığını görüp panikliyorum, sonra gecenin karanlığı ile kamuflaj olduğunu görüyorum. Gece adeta onu yutuyor. Ateşe doğru birkaç adım attığında figürünü daha net görebiliyorum. Ateşe doğru ellerimi uzatıyorum. "Buradan kaçmalıyız." diyorum dilimle zihnim arasındaki bariyer kalkmış gibi hissederek. Bunu söylemeyi planlamadığımı fark ediyorum. Buradan gitmek istediğimden eminim, ama onu yanımda istediğimden emin değilim. Yine de yalnız olmaktan iyidir diye düşünüyorum. "Ve bunu nasıl yapmayı düşünüyorsun?"
İç çekiyorum, başka bir şey söylememek için dilimi ısırmam gerekiyor çünkü düşüncelerim dudaklarımdan dökülmek için adeta can atıyorlar. Kollarını birleşitirp, sırtını bir ağaca yaslayarak beni izliyor. Cevap vermeyeceğimi anlamış gibi başını hafifçe sallıyor ve "Artık gitmemiz gerek." diyor. Onu dinleyerek ayağa kalkmak için çabalıyorum ama ayaklarım adeta yere mıhlanmış. Kalkmama yardım etmek için elini uzatıyor. Bu ufak bir deja vu yaşamama neden oluyor. Elini tutuyorum ve zar zor sağladığım dengem daha da mahvoluyor. Zihnimin duvarlarında yankılanan sesini duyuyorum.
Bana gel.
Sahip olduğun tek şey benim.
Heykelin kırmızı gözlerini gördüğümde nefesim kesiliyor. Göz kapaklarımı açmak için çabalıyorum. Nokan'ın panikle bedenimi sarstığını hissediyorum. Bana dokundukça, heykelin sesi daha da artıyor. Fısıltılar duyuyorum, bir ad fısıldıyorlar. Hepsi aynı anda konuştuğu için ne dediklerini anlayamıyorum. Gözlerimi açtığımda bir anlığına Nokan'ın da gözlerinin kırmızı olduğunu sanıyorum, ama sadece zihnimin oyunlarından biri. En az benim kadar paniklemiş görünüyor. "Her şey yolunda mı?" dediğini duyuyorum bir sesin. "Bir av mı? Onu bize getirmekle doğru olanı yaptın, Nok."
O tanıdık his.
Gözlerim kararıyor ve Nokan beni kendisine çekerken deli gibi atan kalbini duyuyorum. Korkusu benimkinden de yoğun.
Uykuya dalıyormuş gibi hissetmiyorum.
Ölüyor muydum?
Yine o heykeli görüyorum.
Bu sefer arkasında bir aile fotoğrafı var. Yüzler karalanmış.
Sesini son kez duyuyorum. "Ölmek için çok geç."
SİYAH KULÜBE
Gözlerimi açıyorum. Zaman hiç geçmemişe benziyor. Ateşin hemen yanında uzanıyorum. Ateş böceklerinin seslerini duyabiliyorum, çimler tenimi okşuyor. Hafifçe esen bir rüzgar beni kendime getiriyor. Yüzüme gelen saçlarımı çekerken, elime gelen tutamın beyaz olduğunu görüyorum. O kadar yaşlı mıyım? Saçımı burnuma götürüyorum, saç boyalarına özgü o koku burnumun direğini sızlatınca henüz o kadar da yaşlı olmadığımı anlıyorum. Ayağa kalkmadan önce etrafa göz gezdiriyorum. Baş Şüphelim Nokan’dan iz yok. Bayılmadan -ya da başıma her ne geldiyse- o şeyi yaşamadan önce bir ses daha duyduğuma eminim. Başım hızla çalıların arasından gelen sese doğru çeviriyorum. Ateş figürü aydınlattığında istemsizce de olsa kaslarım gevşiyor. Gelen Nokan. Bildiğim Şeytan bilmediğim Şeytandan iyidir, diye düşünüyorum. Bunu bir yerde duyduğuma dair bir his var içimde. Ama hafızamda hala hiçlik fırtınaları kopuyor. “Ne yaptın bana?” diye soruyorum sesimin biraz titrek ve fazlasıyla saldırgan çıkmasını engelleyemerek. Tek kaşını kaldırıyor. Elinde bir yemek tepsisi olduğunu fark ediyorum. Birkaç parça kuru ekmek, ikisi ezilmiş beş yeşil üzüm tanesi, tanımlayamadığım bir tür içecek ve kokusundan anladığım kadarıyla yulaf lapası. Hayallerimin menüsü değil.
“Ben mi?” Gülüyor. “Biraz yemek getirdim. Onyıllardır bir şey yemiyorsun. Açlıktan ölmek için fazla güzelsin.” Bir anlığına ağzından bir şey kaçırmışcasına titriyor gülümsemesi. Gerginliği omuzlarına yansıyor anlık olarak. "Onyıllardır uyuyor gibi görünüyorsun demek istedim. Keza bende.” Kaşlarımı çatsam da şimdilik bu cümlenin üzerinde pek durmuyorum çünkü midem çığlık atarcasına gurulduyor. Eğer on yıllardır bir şey yememiş olsaydım, göbeğim kaybolurdu ve büyük ihtimal bir iskelet gibi görünürdüm diye düşünüyorum. Dürtüsel olarak elimi hafifçe karnıma götürüyorum ve açlıktan bir kez daha bayılmak istemediğimden emin olarak bir dizimin üzerinde bir şövalye gibi hafifçe yükselip tepsiden bir parça ekmek alıyorum. “İçinde zehir olduğuna dair bir hissim var.” diyorum gözlerimi onunkilerden ayırmadan. Ateş gözlerinde dans ederken, irislerinin bataklık yeşiline boyandığını fark ediyorum. Belki de benzetiyorum. Karanlıkta çok net göremesem dahi, eladan yeşile kaçtıklarına eminim. Benim aksime sürekli arkasını kontrol etme ihtiyacı hissetmiyor. Belki de zamanında çok fazla korku filmi izledim, kim bilir? Hatırlamıyorum.
“Sana bir sır vereyim.” diyor tepsiyi birkaç adım öteme bırakırken. “Birini öldürmek için basit bir zehre ihtiyacım yok.” diyor tüylerimin ürpermesine sebep olarak. Yüzündeki gülümsemenin şakacı bir adamamı yoksa avını yakalamış bir vampire mi ait olduğunu seçemiyorum. “Yemeği nereden buldun?” diye soruyorum ağzımdan akan suları görmezden gelmek her geçen saniye daha da zorlaşırken. Eli ile siyah bir kulübe işaret ediyor. Birkaç adım ötemizde olduğunu görüyorum. Yine de görmek için gözlerimi kısmam gerekti. Belki de kendime gözlük almalıyım.
Başımı sallıyorum. “İçeride ne vardı?” Dayanamayıp ekmekten bir parça koparıyorum ve ağzıma atıyorum. Dilim sanki taştan yapılmışta, şimdi çözünüyormuş gibi hissediyorum. Dişlerim bayat bir ekmeği çiğnerken bile sızlıyor, sanki yıllardır kullanılmamışlar gibi. Yuttuğumda adeta midemde çalan ziyafet çanlarını duyuyorum. O kadar acıkmışım ki, tüm dünyayı ekmeğe sarıp yiyebilirmişim gibi geliyor. İkinci... Ve üçüncü. Derken altıncı ekmek parçasından sonra saymayı bırakıyorum. İnanılmaz lezzetli olduğu söylenemez, ama şu durumda yemek seçemeyeceğimi biliyorum. Bi’ ara ekmeğin üzerinde gezinen bir böcek gördüğüme yemin edebilirim ama yine de yediğim her şeyi kusmamak için bu düşünceyi bir kenara itiyorum ve o anı hiç yaşanmamış saymayı tercih ediyorum. Nokan’ın bakışları lokmalarımı takip ederken, gözlerinin ne kadar yavaş ve acelesiz hareket ettiğini fark ediyorum. Dudakları hafifçe aralık. Gözlerini kırparken hiç acele etmiyor. Fazla dingin. Ama ne var ki, bende fazla açım. Ve tekrardan bayılmak içni meraklı olduğum söylenemez.
“İçeride bilmek için can atmayacağın şeyler vardı.” diyor kestirip atarcasına. “Bana düzgün cevap ver.” diye homurdanıyorum ağzıma bir sincap gibi tüm ekmeği sokuştururken. Gözlerini bir saniyeliğine kapalı tutuyor ve “Kusmak istemiyorsan içeri girmeni önermem.” diyor. Merakımın ağır basmasından nefret ediyorum ama kusmak son isteyeceğim şey bile değil. “Sen neden açlıktan bayılmadın?” diye sıralıyorum sorularımı. Sanırım bu bir dakika içinde sorduğum dördüncü soru. “Yemek benim gibiler için hayati bir ihtiyaç değil.” diye cevap veriyor. “Senin gibiler?” Beşinci soru. Ve ben yulaf lapasını aç bir kurt gibi sıyırıyorum.
“Arada kalanlar.” diyor. “İnsan gibi konuşuyorsun.”
Gözlerimi kırpıştırıyorum. Bu bir tür iltifat mıydı? Kafamdaki soru işaretleri daha da artarken, “Arada kalanlar da ne?” diye soruyorum. Önce şaka yaptığımı sanıp gülüyor. Sonra ciddi olduğumu anladığında yüz hatları sertleşiyor. “Bir tür cemiyet.” Karşıma oturuyor. “Yeryüzüne sahte peygamberler gönderilmeye başlandığında saklandığımız bir geminin adı. Kimileri Ay Tanrıçası Selene tarafından lanetlendiğimizi söyler ama herkes işin aslının öyle olmadığını bilir. Selene, yükselişimizi durdurmak için bize bir hediye gibi görünen bir kutu getirdi. Mürettebatımızdan biri kutuyu açtığında ise içinde saklı olan tüm kötü ruhlar, hastalıklar, salgınlar, ölümler üzerimize yağdı. Ama biz ölümsüzdük. Toprağın yarattığını, toprağın yarattığı yok edemez. Selene bir Tanrıça da olsa Kozmos’un rahminden gelmişti. Tıpkı bizler, ve evrendeki her varlık gibi. Ona can veren Toprak Ana Gaia’ydı. Keza bizlere de. Bizde bu lanetlerden kaçmak yerine onlarla bir olduk ve güçlerini asırlardır bedenlerimizde taşırız.”
Bu açıklama kafamı sadece daha da fazla karıştırmıştı. “Sahte peygamberler? Kutu? Pandora’nın hikayesine benziyor. Ayrıca Selene’nin size ne garezi olabilir ki?”
“Yeryüzünde bazıları henüz kendi yollarını keşfedememiş olanları kandırıp, onları kendilerine tapmaya zorladılar. Onlara sahte peygamberler deriz. Cehennemin ulakları. İnsan kılığında gezinmeye bayılırlar. İkinci olarak, Pandora efsanesi buradan türedi. Ve Selene... Ay onun maabedi gibidir. Geceyi elinde olsa bir tek kendine saklar. Bunu yapmaya çalıştığında ona karşı çıkan ilk biz olduk. Ve diğer yeraltı yaratıkları.”
Gülmeye başlıyorum. “Hayal gücün gerçekten genişmiş. Bir yazar falan mıydın?” o hiçte eğlenmişe benzemiyor. Önce gülümsemem soluyor, sonra içimdeki panik kabarmaya başlıyor. Bana istese neler yapabileceğine dair korkunç senaryolar beynimde yer edinirken, kalbim kulaklarımda atıyor. “Sen... Ne...” Aklımdaki tüm soruları geçip, daha basit bir şeye odaklanıyorum. “Kendine dair nasıl tüm bunları hatırlıyorsun?”
“Ruh unutmaz.” diyor basitçe. “Adımı, cemiyetimiz olan geminin yerini ve anılarımı hatırlamıyorum. Belki bu da Selene’nin bir lanetidir. Ama hatırladıklarım, ruhuma kazınanlar. Hiçbir güç onları unutmanı sağlayamaz.” Sessizleşiyorum. Bu ruhuma kazınan hiçbir şey olmadığı anlamına mı geliyordu? Karşımda insanüstü bir varlık olduğunu kabullenmek düşündüğüm kadar zor gelmiyor. İşte tam o anda göbek deliğimin biraz üstünde bir karıncalanma hissediyorum. Sanki beni anne karnına bağlayan o bağa, şimdi de beni ruhuma bağlıyormuş gibi. Hissettiğim kabulleniş arzusu o kadar baskın ki, karşı koyamıyorum. Bir anlığına alışkın olduğum bir şeymiş gibi geliyor. Tanrıçalar, sahte peygambelre, cehennem ulakları, arada kalanlar... Sanki hepsi günlük hayatımın bir parçası gibi. İşte tam o anda Nokan’ın oynayan parmaklarını fark ediyorum. Göz kırpıyor. “Anlaşılan ben yalanım.” Ne dediğini anlamam uzun sürmüyor. Zihnime girdiğini ve yalandan bir kabulleniş yarattığını anlıyorum. Çünkü parmaklarını oynatmayı kestiği anda şüphe dolu düşüncelerime geri dönüyor. Anlaşılan, Selene’nin verdiği lanetli kutudan çıkan yalan ruhu onun bedenini yuva bellemiş. Aman ne güzel. Şimdi daha da az güvendeyim.
“Sen.” Diyor. “Sen ne hatırlıyorsun?”
Yutkunuyorum. Heykel gözümün önünde geliyor.
“Beni hatırlıyorsun,” diyor soğuk sesi zihnimde. “Hiç unutmadın ki.”
Ürperiyorum. “Bir zamanlar çok konuşan erkeklerin dillerini kestiğimi.” Diyorum ona tıslarcasına. Elbette böyle bir şey hatırlamıyorum ama susması için ona bir neden vermem gerektiğini biliyorum. İnanmış görünmese de yüzündeki sırıtış hiçbir zaman bozulmuyor. “Kulübeye gidelim.” Diyorum tepsiyi ona doğru iterek. Geride kalmış iki ezilmiş üzme bakıyorum. Geri kalan her şeyi yedim. “İçmeyecek misin?” diye soruyor tanımlayamadığım içeceği işaret ederek. Midemde yer var ama içimden bir ses içmemem gerektiğini söylüyor. “Sanmıyorum. Nedir o?” Tek bir hareketle ayağa kalkıyor ve hala jilet gibi duran takım elbisesini hafifçe düzeltiyor. “Tavşan kanı.”
“Tavşan kanı çay?” diye umuyorum ama kıkırdaması bana duymak istemediğim cevabı veriyor.
Sırtımı ona verip yüzümü kulübeye dönüyorum ve bir anlığına bir çığlığın zihnimde yankılandığını duyuyorum. Bir yardım değil, zafer çığlığı bu.
“Bana gel kızım,” diyor heykel zafer dolu bir sesle. “Doğru yoldasın.”
PİRAMİT
İçeriye girme konusunda tereddüt ediyorum. Burnuma gelen koku, ekşi ve küflenmiş peynire benziyor. Ya da yüzyıllardır yıkanmayan bir çoraba. Eski bir yemek yağı? Ya da hepsi birden. İğrenç. Burnumu tutuyorum, Nokan rahatsız olmuşa benzemiyor. Olsa şaşardım zaten.
“Girmek istediğine emin misin?” diyor her zamanki bayıcı derecede sakin sesi ile. Ruh hayvanının tembel hayvan olduğunu düşünmeden edemiyorum. “E...Evet.” İçten içe bu adadan kaçmama, ya da kim olduğumu ve başıma ne geldiğini hatırlamama yardım edecek bir ipucu bulmayı umuyorum.
Bu umutlarım filizlenemeden çürüyor. Zira içerideki bedenlerin nasıl çürümediğine şaşırıyorum.
Bu iğrenç kokunun kaynağını hemen anlıyorum. Gözüme çarpan ilk şey bir mumya oluyor. Kapağı aralanmış, altından bir lahitin içinde iki eli çapraz halde omuzlarına değerek duruyor.
Tuvalet kağıdına sarılmış genç bir adam gibi görünüyor... Ama bir iskelet olması gerektiğinden eminim. Yüzümü ekşitiyorum, koku iğrenç. “Koku ondan mı geliyor?” diye soruyorum tiksinerek. “Evet.” diyor. “Zift, bez birkaç yağ ve ilaç. Bu tarz malzemeler mumyalanırken kullanılırdı.” Yutkunuyorum. Hala tüm bu malzemelerin bile böyle kokmayacağından yüzde yüz eminim. Nokan ikna olmadığımı anlamış olmalı, bu durumdan hiç memnun gözükmüyor. “Şimdi dönebilir miyiz?” diye soruyor kulübenin açık kapısından görünen ateşi işaret ederek. Cevap vermeye tenezzül etmiyorum bile. Gözlerim hızla etrafta geziniyor çünkü bu kokuya ne kadar daha dayanabileceğimden emin değilim. Bir an önce çıkmak istesem de, kokunun gerçek kaynağını bulmadan bunu yapmayacağım kesin. “Sen çık.” diyorum ama içten içe çıkmaması için dua ediyorum çünkü bu korkunç mumya ile yalnız kalmak istemiyorum. Çıkmıyor. “Zihnin açık bir kitap gibi.” diyor ben ona ters ters bakarken. “Okuması çok kolay.”
“Sen iblisle Professör X karışımı bir şey olduğun için kolay.” diye homurdanıyorum. Gözlerini kısıyor. “Professör kim?” Bir kez daha cahilliğini görmezden gelerek önüme dönüyorum. Tam o esnada dikkatimi duvardaki bir resim çekiyor. Bir aile fotoğrafı. Bunlardan birini görülerimden birinde gördüğümden eminim. Artık onlara rüya demiyorum çünkü onları görmek için uyuyor olmam gerekmiyor. Fotoğraf kesilmiş, geriye kalanlar sadece iki kadın üç erkek ve kesilen bir figürün omzu. Siyah beyaz bir fotoğraf, yüzler karalanmış. Şahsimce kasıtlı olarak mürekkep dökülmüş. Fotoğrafın en altında bir figür daha görüyorum. O da kesilmiş ama simsiyah saçları ona sarılan bir kadının karnına denk geldiği için dikkatli bakarsanız hala orada bir çocuk olduğunu görebilirsiniz.
Çerçeve bir ağaçtan yapılmış gibi görünüyor. “Sedir ağacı.” diyor Professör X aklımı okumuş gibi. Elbette okudu. Ama sedir ağacının böyle berbat kokmayacağından neredeyse eminim. Yine de fotoğrafa biraz daha yaklaşıyorum. Heykelden bir iz yok. Oysa bu tabloyu heykeli gördüğüm bir görüde gördüğümden eminim. Tek tük detaylar fark ediyorum. Fotoğraftan kesilen kişinin giydiği üniformavari şeyin üzerine işlenmiş bir desen dikkatimi çekiyor, karışık geomteri şekillerinden oluşmuş gibi görünüyor. Fotoğrafı çekindikleri yerde çimler yeni biçilmiş gibi, ya da belki sadece çok kuru ve toprak ana orayı lanetledi. Hemen arkalarında bir ev görüyorum, ama kesilen çok fazla figür olduğu için ev yeterince belli değil.
Sedir ağacından yapılma çerçeveyi koklamak için eğiliyorum ve bir elimle çerçeveyi birazcık kendime çekiyorum. İşte tam o anda, dokunduğum yerden itibaren çerçeve çürümeye başlıyor. Kararıyor, kararıyor, kararıyor... Boyanmış gibi görünen kömür siyahı odundan kulübeyle aynı tona gelene kadar durmuyor. Durduğunda ise Nokan aldığım kokuyu yeni almış gibi öksürüp, panikle burnunu tutuyor. “Ne yaptın sen?”
“Dokundum.” Diyorum ellerimi suçlu bir çocuk gibi arkada birleştirerek. “Bunca zamandır aldığın koku bu muydu?” diye soruyor. Başımı sallıyorum. “İğrençmiş.” Diye mırıldanıyor. Onla aynı fikirde olmaktan pek hoşlanmıyorum.
“Neden... çürüdü?” diye soruyorum. “Çürümedi.” Diyor kapıdan yanıma doğru gelirken. “Gerçek görünümüne kavuşmasını sağladın. Hep böyleydi.” Yanıma doğru gelip çerçeveyi eline alırken kaşlarının hafifçe çatıldığını fark ediyorum. O dokununca hiçbir değişiklik olmadığını fark ediyorum çerçevede. Aniden elindeki çerçeveyi kulübenin içindeki ufak şömineye atıyor ve bu da zihnimde bir öfke çığlığı kopmasına sebep oluyor, ki bende onunla aynı anda bağırıyorum. Dürtüselmiş gibi. Sanki heykelin hissettiklerini hissediyormuşum gibi.
Bu kadar paniklediğimi görünce geri almak için uzanıyor ama acıyla elini geri çekiyor eli yanınca.
“Al.” Heykelin tek sözü bedenimi harekete geçiriyor, elimi ateşin içine daldırdığımda Nokan’ın hayret ve panik nidaları ile beni belimden kavrayıp ateşten uzaklaştırmaya çalıştığını fark ediyorum ama bedenim benim kontrolümde değil. Elimin alevler içinde yanmasını beklerken bir anda şömine bir hazine sandığına dönüşüyor. Geriye alevlerden sadece en az onlar kadar parlak mücevherler kalıyor açık sandığın içinde. Can havliyle bedenimin kontrolünü geriye kazandığımda kendimi hızla geriye çekiyorum ki bu neredeyse Nokan ve benim yere yapışmamıza sebep oluyor. Neredeyse. Son anda lahite tutunduğumda sert zeminin gazabından kurtuluyoruz. Kalbim çok hızlı atıyor, ellerimin titrdiğini görebiliyorum.
Tam o anda hemen arkamızdan bir öksürme sesi duyuyorum.
“Bölmüyorum ya?”
Feminen ses omuzlarımın titremesine sebep oluyor. Mumya’nın yüzünün yarısındaki tuvalet kağırlarından kurtulduğunu görüyorum, vücudunun geri kalanında görkemli firavun kıyafetinin üzerindekiler hala duruyor. “Ah,” diyor her şey kafasında yerine oturmuş gibi. “Bir tane daha mı?” diyor bana bakarak. Aniden bana doğru bir adım attığında panikleyip kapıya doğru koşuyorum ve diğer elimle donup kalmış Nokan’ı peşimden sürüklüyorum. “Korkusuz Professör X’e de bak sen.” Diye dalga geçiyorum onunla. “Bir mumya görünce donup kaldın.” Oysa ki benim kalbim durmak üzere ve sanırım panik atak geçiriyorum. Yine de kendisini bu kadar yücelttikten sonra onunla dalga geçmeden duramam.
Kapı kulpuna dokunduğum anda, her şey çürüyüp siyaha bulanırken yeniden şekil alıyorlar. Ve saniyeler sonra bir piramitin içinde olduğumuzu fark ediyorum.
Herkes en az benim kadar şaşırmış görünüyor. Dilimin tutulduğunu hissediyorum. Gerçi bunun aniden şekil değiştiren kulübeden dolayı mı yoksa piramidin görkeminden dolayı mı olduğundan emin değilim.
Nokan şokunu ilk üzerinden atan oluyor ve bana dönüyor. “Ne yaptın sen?”
Sesi suçlayıcı ya da azarlayıcı değil. Daha çok... merak ve övgü dolu.
Gözlerimi kaçırıyorum. “Sadece dışarı çıkmaya çalışıyordum!” Sesim kendimi savunmaya çalışırkenki gibi kaba ve savunmacı çıkıyor. Ne yaptığımı ve nasıl yaptığımı bilmemek beni daha da panikletiyor.
“Kendin hakkında ne hatırlıyorsun?” diye soruyor Nokan, mumyaya. Bu rahatlığı onu boğmak istememe sebep oluyor. Mumya ona ters ters bakmakla yetiniyor. Sanki her gün ölülerle konuşuyormuş gibi.
Sanki...
Her gün...
Ölülerle...
“Hepiniz ölüsünüz, aptallar.” Diyor heykelin sinirli sesi kafamda. Sesi öğrencilerine beşinci kez anlattığı bir konuyu hala anlamadıklarını gören bir öğretmen gibi çıkıyor. “Hepimiz.” Diye ekliyor sesi kısılırken. Aniden sesini duyduğumda adeta panikle zıplıyorum. Zihnimde olduğunu biliyorum ama sesi o kadar yakından geliyor ki, adeta nefesini ensemde hissediyorum. Söyledikleri zihnimin kıvrımlarında yankı yaparken kalbimin sakinleştiğini fark ediyorum. Neden onun sesini duymak beni sakinleştiriyor, diye düşünüyorum. Aksine, daha da paniklemem gerek. Ama beni rahatlatıyor. En azından bu seferlik.
“Hepimiz ölüyüz.” diyorum sesimin bir fısıltıdan öte çıkması için çabalayarak. Ama çabam nafile.
İkiside bana dönüyor. Ortamdaki ölüm sessizliği, beni duymalarını sağlıyor.
Kıyafetlerimi ve saç boyamı düşünüyorum. Bir mumya ile aynı yüzyılda yaşamış olmak için fazla modernim. Nokan ise bir prens gibi giyiniyor. Cehennem Prensi.
Nokan belki aklımı okuyarak, belki de bir anlığına beynini kullanmaya karar vererek “Farklı yüzyıllardan geliyoruz.” Diyor. “Farklı zaman dilimlerinden.”
“O halde belki de cennetteyizdir.” diye mırıldanıyorum sadece benim duyabileceğim bir ses tonu ile. Ama Nokan cennete kesinlikle ait değil.
Onu daha yeni tanımama rağmen içimde ona karşı biriken bu öfkeyi anlamdıramıyorum. Belki de onu her şeyi unutmadan önce tanıyordum.
Mumya kolundaki bileklik benzeri şeyi fark edince gözlerini kısıp, kaşlarını çatarak bileğini hafifçe sallıyor.
Chaac.
Üzerinde yazan isim bu. Kuzgun siyahı kısa saçlarını karıştırıyor. Mısırlıların bitlerden çok korktukları için saçlarını çok kısa tuttuklarını biliyorum.
Aniden duraksıyorum ve bilekliğin olduğu kolumu kaldırıyorum. “Morg etiketlerine ne de çok benziyorlar.” diye mırıldanıyorum tüylerim ürperirken. Yutkunuyorum.
“Morg da ne?” diye soruyor Chaac. Açıklamak istemiyorum.
Birkaç dakika önce kapının olduğu yerde şimdi kapı şeklinde bir boşluk olan piramit duvarına bakıyorum. “Gitmemiz gerek.”
Chaac kollarını birleştiyior. “Gitmeniz gerek. Güzellik uykumu böldüğünüz için sizi şuracıkta öldürebilirim, ama piramitimi bana geri verdiğiniz için şimdilik canınızı bağışlayacağım. Gidin.”
Onu burada bırakmak istemiyorum. Boşluktan dışarı bakınca havanın daha da karardığını görüyorum. Sanki bir şey ayın önünü kapatıyor gibi.
Dediğini yaparak kapıdan dışarı bir adım atıyorum ama başıma o kadar acı verici bir ağrı saplanıyor ki, inleyerek yere eğiliyorum. Nokan yanıma eğiliyor.
“Kopyayı al.”
Heykelin sesi kulak zarlarımı parçalayacakmış gibi hissediyorum. Kapıdan içeri geri adım attığımda ses anında kesiliyor. Nefesimi düzenlemeye çalışıyorum.
“Kopyayı al.” Diye tekrarlıyorum dediklerini. Boğazımın kuruduğunu hissediyorum. “Kopya...” diye mırıldanıyorum. Chaac adeta bana tıslıyor. “Ne cüretle bana kopya dersin!”
Üzerime doğru yürüdüğünde Nokan araya giriyor. “Hanımlar,” diyor gülümseyerek. “Benim için kavga etmeyin lütfen.”
“ÇENENİ KAPA!” Chaac ile aynı anya bağırdığımızda Nokan irkilip kollarını teslim olur gibi kaldırıyor ve geriye doğru çekiliyor. Chaac bir saniye daha göz temasını tuttuktan sonra içine derin bir nefes çekiyor. “Nedenini bilmiyorum ama içimdeki bir şey beni tetikledi.”
“Hatırlamadığın anılarınla ilgili olabilir.” Nokan’ın Chaac’ın ağzından laf alma çabası yine Chaac’ın ters bakışları ile son buluyor.
“Sizinle geliyorum.” Diyor iç çekerek. Kapıdan dışarı çıkarken Nokan’ın önden gitmesine izin veriyorum.
Kız kıza olmamızdan güç alarak, “Kafanda konuşan bir heykel var mı?” diye soruyorum.
“Olmalı mı?” diye soruyor ürkek bir sesle.
HAZİNE AVI
Nokan’ın rastgele yürümediğini anladığımda içimdeki şüphenin kabardığını hissediyorum. Elime çaktırmadan ufak bir taş alıyorum, bunu yaparken bile omzumun ağrısı dişlerimle dudağımı sımsıkı ısırmama neden oluyor. Vücudumu gerçekten yıllardır kullanılmadığıma karar kılıyorum.
Yol boyunca taşı elimde evirip çevirirken Chaac’ın da bedenini esnetmesini izliyorum.
Ama ne tesadüf ki Nokan Bey hiç rahatsız görünmüyor. Aniden elimdeki taşı havaya atıp tutmayı bırakıyorum, bir saniye düşünüyorum ve taşı arkası dönük; bizden önde yürüyen Nokan’a doğru fırlatıyorum.
Tam da tahmin ettiğim gibi, anında yakalıyor. Bize dönmeden.
Yüzünü bölük pörçük görebilsem de önce tek bir kaşı kalkıyor ardından ne yaptığının farkına varmış gibi yüzü farklı duygulara bürünüyor. Hepsi endişesini saklamak için birer maske. Ardından avcunu açıp taşın yere düşmesini sağlıyor. Taş, düşmesi gerekenden daha geç düşmüş gibi hissediyorum ama zihnimin oyunlarına alıştım sayılır.
“Bu neydi şimdi?” diyor her zamanki sakinliğiyle yüzünü bize dönerken.
“Bizde tam aynı soruyu sormak üzereydik.” diyor Chaac kollarını birleştirip. Bu kızı şimdiden sevdim.
İçine derin bir nefes çekiyor Nokan. “Bu hiçbir şeyi kanıtlamaz.”
“Bir şeyi kanıtladığını söylemedim.” Diyor Chaac, Nokan’ı kendi kelimeleri ile vurarak.
Nokan kaşlarını çatıyor. “Sizin gibi ölümlü birer böcek olmadığım için reflekslerimin iyi olması şaşırtıcı bir şey değil.”
“Ensende üçüncü bir gözün olmadığını sürece bunun refleksle alakası yok.”
Chaac ile Nokan’ın atışmasını izlerken kendimi kavgayı başlattığım için suçlu hissetmem gerekip gerekmediğini düşünüyorum. Ama onun yerine sessizce onları izlemeyi tercih ediyorum, bu onlar hakkında gözlem yapmamı sağlıyor. Chaac’ın hırsının Nokan’la pekte alakası olmadığını ama sinirini ondan çıkardığını seziyorum. Nokan ise gergin.
Ellerimi kaldırarak dikkatleri üzerime çekiyorum. “Uyandığımızdan beri hiçbir şey yemedin, bir kere bile bir yerini esnettiğini görmedim, her şeye rağmen çok sakinsin ve şuan nereye gittiğimizi dahi söylemiyorum. Ve bil bakalım kim hiçbirşey hatırlamadığını iddia ediyor? Sen.”
“İnan ya da inanma,” Chaac’ın öfkesinin ve kavgayı kazanma hırsının ona karşı olmadığını benim gibi anlamış olmalı ki sadece benim gözlerimin içine bakıyor. “Güçlerim için kimseden özür dilemeyeceğim.”
Sesindeki ani sertlik beni şaşırtıyor. Ondan özür dilemesini istemedim bile. Hem ne için özür dileyecekti ki?
Bana doğru birkaç adım attığında yüzü yüzüme çok yakın olduğu halde ayaklarım yere çivilenmiş durumda. Chaac ise dalmış görünüyor. Öfkesini kafasının içinde gerçek sahibine kusuyor sanırım.
“Bir kez daha benden şüphelenirsen seni böcek ezmesi yapmaktan çekinmeyeceğim, Blackburn."
Gözlerimi kısıyorum. "Blackburn?"
İçine derin bir nefes çekiyor. Yüzü benimkine o kadar yakın ki, verdiği nefesi tenimde hissedebiliyorum.
Ve arkasını dönüp yürümeye başlıyor, birkaç adım sonra duruyor.
İlk başta ben donup kaldığım için olduğunu düşünüyorum ama sanırım bizi getirmeye çalıştığı yere çoktan vardık. Buranın ilk uyandığım yer olduğunu görüyorum.
Cesaretimi toplayıp, “Burada ne işimiz var?” diye soruyorum. Az önceki konuşma hiç yaşanmamış gibi, sakince “En başta kalkarken tutunduğun ağaca geri geldik çünkü siyah kulübede nereye dokunursan dokun, gerçekleri gözler önüne serdin. Peki bu ağaç neden değişmedi?” diyor ellerini arkada kenetleyip ağacın etrafında daireler çizerken.
“Tekrar dokun.” diyor. Emir vermesinden hiç hoşlanmasam da bende meraklanmaya başlıyorum ve en sonunda iç çekerek kabul ediyorum. Elimi tam ağaca dokundurduğum anda elimin ağacın içinden geçtiğini görüyorum. “Anlaşılan değişmiş.” diyorum. “Bir illüzyon.”
Gözlerini kısıyor.
“Bir illüzyonu yenmenin tek yolu...” diye mırıldanıyorum düşünürken.
“Ona doğru açıdan bakmaktır.” Chaac’ın sesini duyduğumuda onu birkaç adım gerimde unuttuğumu fark ediyorum. Gözlerinin kahverengiden turuncuya kayan bir renge büründüğünü ve aralarına beyazın karıştığını görüyorum. Ani bir korku ile geriye bir adım atıyorum. “Chaac?” diyorum endişe ile.
Nokan omuz silkiyor. “Belki yeniden ölüyordur. Ne de olsa mumya.” Gözlerimi devirmemek için kendimi zor tutuyorum.
“Chaac?” diyorum daha yüksek bir ses tonu ile.
İşte tam o anda bedeni titremeye başlıyor. Beklentimin aksine Nokanla aynı anda onu yakalamak için koşuyoruz. “Neler oluyor?” diye soruyorum panikle Nokan’a. Alnını Chaac’ın alnına dayıyor. Saniyeler içinde yüzünün en az Chaac kadar buruştuğunu görüyorum. Sanırım zihnini okumaya çalışıyor. “Beyazlar içinde bir adam.” diyor dişlerini sıkarak. Gözleri sımsıkı kapalı. “Daha fazlasını göremiyorum, zihin bariyerleri çok güçlü.” O şey her ne ise bende de olmasını dilerdim.
“Ne yapacağız?!” diye soruyorum panikle.
“Ölüme terk edebiliriz-“
“NOKAN!” diye bölüyorum onu.
“Ya da,” diye ekliyor. “İllüzyonu çözeriz ve iyileşmesini umarız.”
İllüzyonla Chaac arasındaki bağlantıyı kuramasam da başımı sallıyorum.
Nokan miskin miskin etrafı incelerken ben panikle sağa ve sola dönüyorum, farklı bir açı bulmaya çalışıyorum.
Ve bir anda etraf değişiyor. Her yerin bir çöl gibi kurak göründüğünü fark ediyorum. Adanın üstü o kadar boş kalıyor ki, diğer ucunu görebiliyorum.
Doğru açıyı bulduğumu zannederken, Nokan’ın memnuniyetle gülümsediğini fark ediyorum.
“Ne yaptın?” diye soruyorum ona. Omuz silkiyor.
Chaac derin bir nefes aldığında tüm dikkatim ona yöneliyor. Gözleri normale dönmüş gibi görünüyor. “İyi misin?” diye soruyorum endişe ile.
“Unutulmuşlar adası.” diyor nefes nefese.
Nokan her şey zihninde bir yere oturmuş gibi parmak şıklatıyor. “Tabii ya.”
“Nereden biliyorsun?” diye soruyorum Chaac’a. “Bir tür görü gördüm.” diyor nefesini düzenlerken. Aşina olduğum bir şey olduğu için garipsemiyorum. “Uzun bir sakalı olan ama hala genç görünen bir adam heykeli gördüm. Sonra da gerçeğe dönüştü. Çok fazla şey anlattı ama sadecce birkaçını hatırlıyorum.” Aniden gözlerini kırpıştırıp eline baktı. Daha önce orada olmayan bir yazı olduğunu fark ettim. Acele ile mürekkeple yazılmış gibiydi. “Kozmos Kütüphanesi, 5671. Raf 98. Kitap.” diye okuyorum sesli bir şekilde. “Bunu o mu yazdı?”
Başını hayır anlamında sallıyor. “Unutmamak için not aldım sanırım. Her yer bembeyazdı, ne düşünürsem önümde beliriyordu.”
“Dilek Vadisi.” diyor Nokan. “Oranın yıkıldığını sanıyordum.” Chaac hala şok olmuş görünüyor. “Tüm bu olanlar da neyin nesi? Ne tür bir Tanrı laneti yapıştı üzerimize?”
Nokan havayı koklarken konuşuyor. “Her ne laneti ise Tanrının olmadığı kesin.”
“O niye?” diye soruyorum.
“Unutulmuşlar Adası bir tür Şeytan Sığınağıdır. Kaderleri Wrydlar tarafından belirlenmemiş kişilerin mahkum oldukları yer.”
Chaac dehşetle iç çektiğinde kaşlarım havaya kalktı. “Bu iyi bir şey değil mi? Kaderinin olmaması demek istediğin her şeyi yapabileceğin ve kimsenin seni başka bir yola yönlendirmeye çalışmayacağı anlamına geliyor.” Nokan’ın sessizliğine kaşrı eklliyorum. “Değil mi?”
“Aslında...” diye söze giriyor Nokan, Chaac’ın gözleri dolarken. “Bu, naparsan yap başarılı olamayacağın anlamına geliyor. Kader düşündüğün gibi belirli bir şey değil, Kisin. Aksine kararlarına göre şekilleniyor. Bu kararlar sırasınca senin yolunu açan ya da fırsatları keşfetmeni, içindeki ateşi fark etmeni sağlayan kader. Yani wyrdler. Ama onlar bizlere birer kader vermedikleri için bir dalga gibi amaçsızca orada oraya savrulup öleceğimiz anlamına geliyor.”
Yutkunuyorum. “Anlamıyorum-“ Cümlem Chaac’ın hıçkırıkları tarafından bölünse de, biraz öteye gittiğinde yalnız kalmaya ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. “Neden wyrd denilen şeyler bizlere birer kader ‘bahşetmemiş’ ki?”
Nokan konuşmak için ağzını açıyor ve geri kapatıyor. Bu birkaç kere tekrarlandıktan sonra iç çekerek “Bilmiyorum.” diyor.
Alnımı ovuşturuyorum. Tüm bunlar ne de saçma.
Chaac’ın gözyaşlarını silerek yanımıza geldiğini görüyorum. Rengi solmuş, hayalet görmüş gibi görünüyor.
Kaşlarımı çatıyorum. “Her şey yolun-“
“Hatırlıyorum.” diyor ufak bir hıçkırıkla. Sesi bir fısıltıdan öte değil.
Nokan ile kaşlarımız aynı anda havaya kalkıyor. “Kim olduğunu mu?” diyoruz şaşkınlıkla. Başını öne eğip ‘evet’ manasında sallıyor. Yüzündeki ifade kim olduğunu hatırladığı için pekte mutlu olmadığını söylüyor.
“Nasıl hatırladın?”
“Kimmişsin?”
Nokan ile aynı anda soruyoruz bu iki soruyu. Kendi sorumun daha önemli olduğuna inanarak bir kez daha tekrarlıyorum. “Nasıl hatırladın?”
“B-Belirli bir şey yapmadım. Her şey bir anda oldu.”
O dizlerinin üzerinde oturunca yanına bağdaş kurdum. Nokan kollarıın birleştirmiş bizi izliyordu. Bir anlığına kim olduğunu anlatacağını sandım ama ağzını açtığı gibi kapadı. “Her neyse. Gideceğimiz yeri biliyorum.”
“Son anın neydi?” diye soruyor Nokan gözlerini kısarak.
Chaac titreyen sesi ile “Bir kobranın kolumu delen zehirli dişleriydi.” diyor. Ağlarken akan sürmesi yanaklarıı simsiyah yapmış.
Ardından öfkeyle bir nefes çekiyor içine. Kolunun -bana göre hala tuvalet kağıdı olan- mumyalanmış kısmını yırtıyor ve bileğini bize doğru çevirdiğinde geride kalan nokta izlerini görüyorum. Ve bir anda noktaların birleşip bir sembole dönüştüğünü görüyorum.
♃
Nokan hızla eğilip Chaac’ın bileğini kendine çeviriyor. “Bu sembolü bir yerden gözüm ısırıyor.” diye mırıldanıyor kendi kendine.
“Chaac, bunun ne anlama geldiğini biliyor musun?” diye soruyorum bu sembolün bana hiç tanıdık gelmediğini fark edince. “Hathor.” diye düzeltiyor ismini. Hatırladıkları arasında ismininde olduğunu anlıyorum. Gerçek adım Kisin olmadığı için kalbimin rahatlama hissinin tadını çıkarmasına izin veriyorum.
Soruma hitaben başını ‘hayır’ manasında iki yana sallıyor ama birden duruyor. “Ne manaya geldiğini bilmiyorum ama...” Gözlerini kapatıyor, sanki zihninde bir şey canlandırmaya çalışıyormuş gibi. “Ama aynısını beyaz sakallı adamın alnına gördüğüme eminim.”
“Bu ne anlama geliyor?” diye sordum Nokan’a. Beklentimin aksine omuz silkti. Anlaşılan o da bilmiyordu. Tanrı biliyor ya,bu rahatlığı bir gün kendisini öldürtecekti.
“Chaa- Hathor, gideceğimiz yeri bildiğini söyledin.” Bir anda hatırlamış gibi başı ile onaylıyor.
“Burası.” diyor eli ile diz çöktüğü kumların üzerini işaret ederken. Nokan ile bir anlığına birbirimize baktıktan sonra hathor’un delirmediğini umuyoruz.
“Kum?” diyorum şaşkınlıkla.
Hathor elleri ile kazmaya başlıyor. Bizde onu tekrar etmeye başlıyoruz.
Yaklaşık beş dakika boyunca, sessiz ve aralıksız bir kazma zamanının ardından kumların altında olan bir X işaretini görmeye başlıyoruz. X’in bir çizgisinin diğerinden hayli uzun olduğunu fark ediyorum. “Bu da ne böyle? Bir tür hazine avındayız ve bunu çizden de (elimde yamuk X’i işaret ediyorum) kör bir korsan mı?”
“Doğru açıdan bakmak...” diye mırıldanıyor Hathor ayağa kalkıp üzerini silkelerken. X’in uzun kısmının yanına gittiğini görüyorum. “Bir tür artı işaretine benziyor.” diyorum onun açısından bakarak.
“Ya da çarmıha.” diyor Nokan bizimle aynı açıdan bakarak.
Nefesimi tutuyorum.
“O da ne?” diye mırıldanıyor Hathor kendi kendine.
“Bu bir kapı mı? Şifresini falan mı çözmemiz gerekiyor?” diye mırıldanıyorum çokta kısık olmayan bir sesle.
“Kapı da denebilir.” diyor az ötemizden gelen bir ses.
“Kim var orada?” diye soruyor Nokan vücudunu ani bir saldırıya karşı hazır pozisyona getirerek.
Gözlerimi kısıp kumların içinde bir şey görmeye çalışıyorum. Ama zifiri karanlık.
Yine de hiç ışık kirliliği olmadığı için yıldızlar bize önümüzü gösterecek kadar parlıyor.
“Bir dost.”
Bu klişe cümlenin ardından sesin arkamızdan geldiğini fark edip hızla dönüyorum. Ses kumun üzerinden değil, denizin içinden geliyor.
Sesin sahibi, sesi kadar güzel. Gözleri mavinin o kadar açık bir tonu ki, beyazla karıştırılabilir. Süt beyazı teni simsiyah gecede ak bir tül gibi parlıyor. Beline kadar suyun içinde olsa da, saçlarının ayaklarına kadar geldiğine dair bir hissim var.
Saçları şeffaf denizle aynı renk. Ayın rengini yansıttığı için gri ve beyaz karışımı görünüyorlar.
Nilüfer çiçeklerinin rengi ile yosun renginin olduğu uzun, tül gibi bir elbise giyiyor.
Ondan gelen buram buram deniz kokusunu alabiliyorum. Tam yanağında bir sembol var.
Bir tür mızrağa benzediğini düşünüyorum.
Nokan aniden gardını indiriyor. “Bir nypmh?” diyor alaycı bir ses tonuyla.
Gözlerimi kısıyorum. “Bir ne?”
“Su perisi.” diyor Nokan.
“Antik Yunanlılar onlara öyle derdi.” diye cevaplıyor Hathor.
Nypmh dişlerini gösterek Nokan’a hırladığında olduğum yerde zıplıyorum. Dişleri masum görünüşünün aksine bir vampir kadar sivri ve simsiyah görünüyorlar.
“Bir nymph.” diye tekrar ediyor Nokan’ın alaycı tonunu. “O kadar basit değil, Morgon. Sularımda yaşamak için yalvarmaya gelirken böyle konuşmuyordun.”
Dediklerinden hiç birine anlam veremiyorum. Ama Morgon mu? Nokan’ın gerçek ismi bu olmalı.
“Sende mi hatırlıyorsun?” diye soruyor Hathor benden önce davranarak. Nymph’in bakışları küçümseyişle Hathor’a dönüyor. Ardından küçümseyici bakışları yok olurken ince dudaklarına halinden memnun bir gülümseme yayılıyor. “Suyun hafızası vardır, ben unutmam. Direnişini sevdim, Hathor. İddialı bir isim hm? Bir Tanrıçanın ismi.”
Şaşkınlıkla Hathor’a dönüyorum. “Sen... Bir Tanrıça mısın?” Yumruklarını sıktığını görebiliyorum. Dudağını ısırıyor. “Öyleydim.”
“Ta ki lanetlenene kadar.” Nymph kıkırdıyor. “Üzülme kardeşimi hepimiz lanetlendik. Ama biz bu laneti güce çevirenlerdendik. Bu adadaki herkes gibi.”
Nokanla gözlerimiz bir açıklama bekler gibi Hathor’a dönüyor. İç çekiyor. “Pekala.
Mısırın en çok tapılan Tanrıçalarından biriydim. En yüce Tanrılardan biri olan Horus’un taktiri almamı sağlayacak bir olay yaşandı.”
Nokan tek kaşını kaldırdığında Hathor göz deviriyor. Nokan’ın daha çok bilgi istediği belli.
“Set, Kaosun ve Çöllerin Tanrısı Horus’un gözlerinden birini çaldı. Ona geri getirende bendim.
“Iyyy.” diye mırıldandım. “Gözünü elinde mi tuttun yani? İğrenç.”
“Bir Tanrıdan bahsediyoruz.” dedi Horus’a olan nefreti sesine yansırken. “İnsan gözünden değil.”
Devam etmek için derin bir nefes alıyor. “Ona aşık oldum.”
Bu hikayenin nereye varıcağını merak etmeye başlıyorum. Hala adadan çıkmanın bir yolunu bulamamamız bir kenara, tren gibi her durakta durup yeni birini aramıza katıyorduk ve bu sinirime dokunmaya başlıyor. Ve tüm bunlara rağmen ben hala hiçbir şey hatırlayamıyorum ki Nokan’a göre bu ruhuma kazınacak kadar önemsediğim hiçbir şey olmadığı anlamına geliyordu ve bu yeteri kadar acı değilmiş gibi şimdi bir Tanrıçanın ilk aşk hikayesini dinlemek için delirmiş gibi gözüken bir Nypmhla aynı havayı solumak zorunda kaldığıma inanamıyorum.
“Eee?” diyorum sabırsızlığımı belli ederek. Sesimin kaba çıkmaması için pekte özen göstermemiş olmalıyım ki bir anlığına herkesin gözü bana dönüyor. Neyse ki sadece bir saniye sürüyor.
“Eeesi, onun da bana gerçekten aşık olduğunu sanmıştım. Ama o beni sadece Set’e karşı bir koruma olarak kullanmış. Tüm gücümü emdi. Alçak.
Ardından beni asıl aşkının bir kopyası haline getirdi.”
Kaşlarımı çatıyorum.
“Dünyada benim kadar alçak biri olduğunu duymak güzel.” diye mırıldanıyor Nokan.
“Cleopatra.” dediğinde Nymph dışında hepimiz nefesimizi tutuyoruz. “Ona aşık olan tek Tanrı o değildi elbet, ama en güçlüsü oydu. Ama Isies ve Osiris’in dikkatini çekeceği için asla onun karşısına çıkamadı.”
“Ona gözünü geri verdiğimde her şey normale dönmedi elbette. Set’in Kaos’un Tanrısı olduğunu söylemiştim. Kaos tüm sırları size fısıldar. En korkunçlarını bile. Horus gözünü geri aldığında çoktan Kaosla kutsanmıştı gözü. Artık o gözüyle görebildiği her şey sadece yıkım ve daha kötüleriydi. Cleopatra’nın başına gelecekleri biliyordu. Tüm gücümü emip beni bir ölümlü haline getirdiğinde eğer dediklerini yaparsam güçlerimi geri vereceğini söyledi. Bende mecbur kabul ettim. Ama planının baştan beri benim ölümüm olduğunu göremedim.
Cleopatra’nın kaderini dokunurken bir kobranın onu sokacağını görmüştü gözü sayesinde. Görünüşümü onun gibi değiştirip kobranın beni sokmasını sağladı. Ama ne var ki, ben öldüğümde bile Cleopatra’yı koruyamadı. Çünkü o, zehir içip intihar etti. Kaderi öngörse de değiştirmeye çalışmak yaptığı en büyük aptallıktı.”
Birden neden ona ‘kopya’ dediğimde bu kadar sinirlendiğini anlıyorum. Hiçbir şey hatırlamıyor olsa bile bu sözcük -birnevi hakaret- onun ruhuna kazınmış olmalı.
“Ve sen? Sen nesin? Kötü karakter mi?” diyor Nokan Nymph’e.
Nymph kahkaha atıyor. “Bileğimdeki kelepçelerle hepinizin buraya hapsolma sebebine mi benziyorum sence?”
Gözlerim bileklerine kayıyor. Paslı zincirlerin başlangıcını görebiliyorum ama sonunu değil. Suyun altında olmalı. “Bir iyilik yapıp zincirleri çıkarmaya ne dersiniz?”
“Hayatta olmaz!” diyor Hathor sinirle. Nymph dudaklarını büküyor. “Tüh. O halde bende kapıyı nasıl açacağınızı söylemem.”
“Biz buluruz.” diyor Hathor saçını savurarak. Nymph’ın dudaklarına küçük bir gülümseme yerleşiyor.
“Siz? Siz? Bir arada kalan, bir ölümlü tanrıça ve ne olduğunu belli bile olmayan bir kız mı yapacak bunu? Kolay gelsin.” Kıkırdıyor.
Sözlerindeki haklılık payı canımı sıksa da, gözlerim bir anlığına nypmh’ın yanağındaki sembolde geziniyor, sonra Hathorunkine kayıyor.
“Tanrıça formunu tamamen kaybettin değil mi?” diye mırıldanıyorum. Hathor başını sallıyor ama göz temasından kaçındığını görebiliyorum.
“Horustan gücünü geri alamaz mısın?” diye soruyorum. “Bir ölümlü olarak mı? Sanmıyorum. Ölmediğimi görürse tekrardan peşime düşer. Kirli çamaşırlarını dökeceğimden korkar, pislik.”
“Dök.” diyorum omuz silkerek. “Bir fikrim var. Gücün Horus’ta olsa dahi hala özünü, yani seni tanır değil mi?”
Ne dediğimi anlamaya başladığında önce gözleri kocaman açılıyor, yüzündeki şaşkın ifade önce umuta sonra da kana susamış bir sırtlanınkine dönüyor.
“Tanır.” diyor gözlerini göğe dikip gülümserken. Avını yakalamış bir yırtıcının gülümsemesi bu.
“Neyin temsil ederdin?” diye soruyorum kumlarda elimle kocaman bir daire çizmeye başlarken. Nymph gözlerini kısmış bir şekilde bizi izliyor, ne yaptığımızı anlamaya çalışıyor belli ki. Nokan ise bize ilahmışız gibi bakıyor, etkilenmiş. Eh, sonuçta Hathor bir ilahtı.
“Bir çok şeyi. Dansı, aşkı, müziği, güzelliği...”
Aniden aklıma bir şey geliyor, içimde bir şeylerin kıpırdadığını hissediyorum. Sanırım ruhuma kazınan bir şey var.
Dans.
Bu kelime zihnimde dönüp duruyor.
“Gücümü geri aldığımda Horus hisseder.”
“İntikam kokusundan güzel var mıdır?” diye mırıldanıyorum. “Bırak korksun.”
Ve Nypmh ne yapmaya çalıştığımızı anlıyor, nefesinin kesildiğini görüyorum. “Ne? Hepimizi öldürteceksiniz! Bu çok dikkat çeker! Unutulmuşlar Adası bunu yapacağınız son yer bile değil.”
“Unutulmuşlar Adası mı?” diyor Nokan şaşkınlıkla. Bizim aksimize onun için bir şeyler ifade ettiği belli.
“O ne?” diye soruyor Hathor aklımdakini dillendirerek.
“İçinde bulunduğumuz ada.” Nokan iç çekip alnını ovuşturuyor, her şeyi eline yüzüne bulaştırdığının farkına varmış gibi.
“Bir tür depo gibi düşün.” diyor. “Eğer wrydlerin sana doğduğuna bahşettiği kader yolunu takip etmezsen, kaderini parçaladıkları söylenir. Ve bu kaderler sonsuza kadar Hiçlik Çukuruna hapsolurlar. Sahipleri ise dünyada bir rehberliğe aç kalmış halde ölürler, çokta uzun yaşadıkları söylenemez çünkü-“
“Lanetlenmişlerdir.” Diyorum iç çekerek. Aniden duraksıyorum. Bu bir şeyi hatırlamama sebep oluyor.
Gözlerimi kapıyorum. Zihnimde kendimi bir tür odanın içinde görüyorum, arkamı döndüğümde heykelle burun buruna gelip panikle ciyaklıyorum. “Korkma kızım. Bu sadece başlangıç. Odağın ben olmamalıyım. Arkana dön.” Bedenim tüm inadıma rağmen ona itaat ederek arkamı dönüyor. Gözlerim önce siyah kulübede gördüğüm karalanmış aile tablosuna çarpıyor, duvarda asılı. Daha sonra bir masa görüyorum, deriden yapılma bir günlük duruyor masada dökülmüş bir mürekkep ile beraber.
Mürekkebin bir sayfadan yayıldığını fark ettiğimde o sayfayı açıyorum. Mürekkep hareket ederek, bana adeta bir hikaye anlatıyor.
Önce aynadan kendi yansımasına bakan bir kız figürü görüyorum, yansıma kızdan farklıydı.
Daha sonra sayfalar kendiliğinden çevriliyor ve mürekkep yavaş yavaş kana dönmeye başlıyor.
Mürekkepten kızın kanların içinde ağladığını görüyorum.
Hayır, ağlamıyordu -gülüyordu.
Yoksa ağlıyor muydu?
Mürekkepten kzı durmadan değşiyor. Bir aynadaki yansımasına dönüşüyor -gülüyor, birde kendisine dönüşüyor ağlıyor.
Sayfalar yine çevriliyor.
Bir mezarlık.
Ay göğe yükseldiğinde aynadaki yansımanın bir mezara doğru yöneldiğini görüyorum, tabutu açtığında ise mezarda kendisi var.
Gözlerimi açabildiğimde saatlerdir nefes alamıyormuş gibi hissediyorum. Elimi kalbime koyup sakinleşmeye çalışıyorum. İyi olduğumu söyleyip herkesi sakinleştirmek için ağzımı açıyorum ki, herkesin donduğunu görüyorum. Nymph’in bile.
Hatta dalgaların bile.
Ben dışında her şeyin.
Nokan’ın bir bacağı havada kalmış, belli ki bana doğru koşuyordu. Kaşları endişeyle havaya kalkmış.
Hathor çizdiğim dairenin üzerinden parmağıyla geçerken donmuş, kafası bana doğru dönüyordu -eğer donmasaydı. Yüzünde meraklı bir ifade var. Beni nefes nefese bırakanın ne olduğunu merak ediyor gibi.
Ve Nymph. Yüzünde korku dolu bir ifade var. Denize kaçmak ister gibi kendini geriye doğru çekmiş ama zincirlerden dolayı daha fazla hareket edememiş olmalı ki öylece donup kalmış.
Etrafımda dönüyorum. Her şey... ne kadar da sessiz. Sesler bile donmuş, hatta rüzgar bile.
Şokumu atlattıktan sonra paniklemye başlıyorum “Beni duyabiliyor musunuz?” diyorum bir tepki vermelerini beklerken. Sonra gökyüzüne dönüyorum. “Bunu kim yapıyor!?” diye bağırıyorum Horustan şüphelenerek.
Aldığım cevap sessizlik.
Gözümden bir damla yaş akıyor. Nedenini bilmiyor olsam bile hissediyorum.
Gördüğüm o görü ve şimdi bu manzara... Ruhuma kazınan tek şey dans değildi anlaşılan.
Aniden biri boynuma sıcak demir bastırmış gibi hissederek çığlık atıyorum. Boynum o kadar acıyor ki, bacaklarımdan kuvvet alamayarak dizlerimin üzerine çöküyorum. Sımsıkı yumduğum gözlerimi ve boynuma bastırdığım elimi çekiyorum.
Ayın yansımasının tam denizin üzerine düştüğünü görünce oraya doğru ilerliyorum. Ve kendime bakıyorum. Aralarına kırmızı karışan saçlarım beyazlar. Boyadığımı anlayabiliyorum.
Gözlerim Nymph ve Hathor ile nadir olan o rengi paylaşıyor, beyaza kaçan apaçık bir maviyi.
Saçlarımı boynumdan çekip suya eğiliyorum. Kafamı çevirebildiğim kadarıyla boynumda bir sembol görüyorum.
Ve bunu nereden gördüğümü hatırlıyorum. Heykelin metalik boynuna kazınmıştı.
Ellerimi yanmış gibi görünen derimin üzerinde gezdiriyorum. “Nesin sen?” diye mırıldanıyorum kendi kendime.
“Ben senim.” Diye mırıldanan bir ses duyuyorum. Omuzlarımı hızla dikleştirip etrafa bakıyorum.
“Kim var orada?”
Aldığım cevap yine sessizlik.
Yanık gibi görünen ize sürmek için denizden biraz su almaya çalışıyorum. Ama donduğu için mümkün olmuyor tabii ki. Yine de elim ıslanıyor ve ıslak parmaklarımı boynuma bastırıyorum. Canımı o kadar acıtıyor ki, bağırmamak için dudaklarımı yırtarcasına ısırmam gerekiyor.
Aniden biri omurgama bir ip bağlayıp beni yukarı çekiyormuş gibi dikleşiyorum ve kafam gökyüzüne dönüyor.
“Ka.”
Ve ipi çeken kişi bırkamışcasına yere yığlıyorum. Ta ki tekrardan kendi bedenimin gücünü kazanıp kalkana kadar.
“Plüton.” Diye mırıldanıyorum kendi kendime. “Tabii ya. Suyun hafızası vardır.” Diye tekrar ediyorum Nypmh’ı. Hatırlamama yardım ettiği için denize minnettarım.
Ayağa yükseliyorum. Kapıdaki sembole baktığım zaman neyin eksik olduğunu görebiliyorum.
“Ah Tanrım... Bu yamuk bir çarpı, artı ya da çarmıh değil. Bu Venüs.”
♀︎
Kuma çizdiğim daireye bakıyorum. Bilinçsizce de olsa sembolü tamamlamışım. Ruhum hatırlıyor, zihnim hatırlamasa bile.
“Ba.” diye mırıldanıyorum.
“Unutacaksın.” Diyor heykelin soğuk sesi. “Ama unutmana izin vermeyeceğim.”
HATIRLA
Acıyla çığlık attığımda herkes bana dönüyor. Zihnimde kocaman bir boşluk hissediyorum. Sanki az önce bir şeyler olmuş ve ben onları unutmuşum gibi hissediyorum. Nokan hızla yanıma koşuyor. “Ne gördün?”
Bir şey gördüğümü nereden biliyor ki?
Ne gördüğümü hatırlamaya çalışıyorum ama zihnimde sadece boşluk var.
Nymph’in korku dolu gözleriyle karşılaşıyorum. Hathor daireden kalkıp hızla yanımıza geliyor.
Bileğimi sımsıkı tutuyorum. Nokan elini bileğimi tuttuğum elimin üzerine koyup nazikçe elimi bileğimden çekiyor. Bu küçük hareket bile sızlanmama neden oluyor. Canım feci yanıyor.
Bileğimi gördüğünde Hathor nefesini tutuyor, Nokanın titreyen bileğimi sabit tutan eli ise aniden bileğimden uzaklaşıyor.
Gözlerimi bileğime çeviriyorum.
Keskin bir aletle tek bir kelime kazınmış. Kandan dolayı harfler pek net görünmese de ne yazdığını gördüğüm anda zihnimin karıncalandığını hissediyorum.
“Hatırla.”
Nymph’in gözlerinin dolduğunu görüyorum.
“Su...” diyor mırıldanarak. Bileğimi yıkamak için denize koşuyorum. Tuzlu su çok daha acı verse de en azından kanların temizlendiğini görüyorum. Ama kanama durmuyor.
İşte, tam da o anda hatırlıyorum.
Görü, herkesin donması, heykelin hatırlamamı sağlayacağını söylemesi...
Ayağa kalkıyorum. “Bu ritüeli hemen yapmamız gerek.”
Hathor şaşkınlıkla bana bakıyor. “İyi görünmüyorsun...”
Değilim çünkü.
“Olacağım. Olacağız.” diyorum elbisemin ıslanmasına aldanmadan suya girip Nymph’ın zincirlerini çözmeye giderken.
“Delirdin mi?” diyor Nokan panikle. “Seni çiğ çiğ yiyebilir! Ayrıca bileğinde aniden beliren hatırla yazısına şaşıran bir tek ben miyim?”
“Hislerime güvenmek zorundayım.”
“Yalancı.” Diye fısıldıyor heykel zihnimde. Haklı. Hislerimle hiçbir alakası yok. Her adımımı o kulağıma fısıldıyor. Kolumu yıkadığımdan beri.
Dediği gibi kanımı anahtar kısmına akıtıyorum. Ve zincirler bir anda çözülüyor.
“Anahtar senin kanın mıydı?” diyor Hathor şaşkınlıkla. Nymphla denizden dışarı yürüyoruz. Elbisem artık daha da ıslak. Yey.
“Anlaşılan öyleymiş.”
Nymph bana sımsıkı sarıldığında donakalıyorum. Bu kesinlikle beklemediğim bir şeydi. Gözyaşlarını hissedebiliyorum. Hafifçe sırtına vuruyorum. “Her şey yolunda mı?”
Bir şey demek için ağzını açıyor ama sesi çıkmıyor. “Suyun hafızasını aşan bir noktadayız. Kanını tanıyorum. Su tanıyor. Kanın fısıldıyor. Geçmişini, geçmişimizi, her şeyi...”
Hatıralarının geri kalanından hatırladıkları onu nasıl bana bu kadar karşı dost canlısı bir hale getirdi bilmiyorum ama benimde içimde beni ona çeken bir şey var.
“Ritüel.” Diyorum herkese önceliğimizi hatırlayarak.
İçimden bir ses zamanın durduğunu anı kendime saklamam gerektiğini söylüyor. Pekala yalan söyledim. Bunu söyleyen iç sesim değil, heykelin zihnimdeki sesi. Ama ne fark ederki.
“Yaklaşma.” Diyorum Nokan’a, Venüs sembolündeki darienin içine geçerken. “Bu kızlar partisi.”
“Bunu yapmak istediğinizden emin misiniz?” diye soruyor Nymph. Gözlerim bilekliğine kayıyor, üzerinde Lykan yazdığını görüyorum.
“Ka’mı buraya çağırmayı mı? Bence berbat bir fikir ama daha iyisi yok.” Diyor Hathor. Bunu bir iltifat olarak alıp gururla gülümsüyorum.
“NE!?” diyor Nokan alnını ovarak. “Delirmişsiniz. Saçmalamayın da çıkın şu salak dairenin içinden. Kaybedecek zamanımız yok. Gece yarısı çoktan geçmiş olmalı.”
“Ka, bedenimizin birebir kopyası. Sahibi öldüğünde her gündüzü onu aramakla geçirir, ay yükseldiğinde ise mezarlığa ulaşıp sahibini bulur. Siz öldüğünüzde mezardaki dünya vücudunuzun aksine yeraltı tarlalarında, işkence nehirlerinde, ya da cehennemde, cennette varolacak olan ikinci vücudunuz o! Ve siz yaklaşık on beş dakika kadar önce mezarından çıkardığımız bir mumyanın Ka’sını çağrıp onunla (Hathor’u işaret ediyor) tekrar birleştirmeyi ve bunun karşılığında da Hathor’un Tanrıçaykenki güçlerine erişmeyi mi umuyorunuz? Hayatımda duyduğum en saçma plan!” Ah, öyle olmadığı yüzündeki endişeden belli sevgili Nokan.
“Eğer durmayacaksanız, durdururu-“ Çembere doğru yürürken aniden vücudunu görünmez bir duvara çarpıyor. Hathorla ben şaşkınlıkla birbirimize bakarken Lykan kıkırdıyor. O zaman Nokan’ın çarptığının sulardan bir duvar olduğunu anlıyorum. Tüm daireyi çevreleyen bir duvar.
“Ne? Bekleyin, hayır bu çok saçm-“
“Yeryüzündeki Hathor güçlerini kaybetmiş olabilir ama Ka’sı etmedi.” Göz kırpıyorum.
Hathor ve Lykan’ın birbirlerine karşı özlemle gülümsemelerinden henüz hatırlamadığım ama üçümüzü de kapsayan bir durumun içinde olduğumuzu kavrıyorum. El ele tutuşuyoruz.
“Yeraltının ve Ölümün mutlak koruyucusu, Yüce Anubis.” Diye başladığımızda bu sözlerin hiçbirimizin zihninden çıkmadığı ve tahminimce benim gibi onlarıda heykelin yönlendirdiğini anlıyorum. Ya da kafalarının içinde ne görüyorlarsa.
“Bize ölümle yaşam arasında ufak bir delik açık ki, bizim olanı alabilelim.”
Bir şimşek çaktığını duyduğumda yutkunuyorum. İyiye işaret olamaz.
“Teklifiniz nedir?” dediğini duyuyorum kalın bir sesin. Nokanı göremiyorum, sanki Anubisten kasıtlı olarak saklanırcasına geceyle kamufle olmuş.
“Karşılığında sana eşsiz bir kurban vereceğiz.” Diye bir ağızdan konuşuyoruz bir kez daha.
Ve ellerini bırakıp bir adım öne çıkıyorum. Ne yapmak üzere olduğumu fark ettiğimde kendimi durdurmaya çalışıyorum ama nafile. Bedenim gibi dilimin kontrolü de bende değil.
Belki de Nokan’ı dinlemeliydik.
“Ben.” Diye fısıldıyorum sessizce. Anubis’e ait olduğunu düşündüğüm sesin iç çektiğini duyuyorum. Tatmin olmuş gibi. “Teklifinizi kabul ediyorum. Zamanı geldiğinde kurbanınızı alacağım.”
Ve bir şimşek daha çaktığında havadan bir ışık süzmesi geldiğini görüyorum. Gittikçe yeryüzüne yaklaşıyor. Hathor ve Lykan bana şokla bakıyorlar.
“Ne yaptın sen?” diye mırıldanıyor Lykan. Ben yapmadım diye isyan etmek istesemde susuyorum çünkü dilim bağlı.
Hathorun gözü ışığa kayıyor.
Ve o an.
Ka’sının ölümlü bedeniyle birleştiğini görüyorum.
Bir Tanrıçanın tekrar doğuşunu görmek, düşündüğümden de büyüleyiciydi.
Bir anka kuşunun küllerinden doğması gibi, o da tekrar ışıktan doğuyordu sanki. Gerçi, Ka’ya ışık bedende denildiğini için bu pek garip sayılmazdı.
Ve bu büyüleyici manzara sadece bir an sürdü.
Ardından sudan duvar yıkıldı, ışığın tamamı Hathor’un bedeni tarafından emilince her yer karanlığa bulandı ve ani çıkan bir kum fırtınasıyla öksürmeye başladım.
Ne var ki, fazla iyimserdim.
Bu bir kum fırtınası değildi.
Az önce kendimi bir Tanrıya kurban etmemin şokunu atlatamadan şimdi de etrafımızda daire çizen figürleri görüyordum. Hepsi gecenin karanlığına bürünmüştü ve aynı görünüyorlardı. Kendileri gibi simsiyah bir atın üzerindelerdi.
“Neler oluyor?” diye sordum panikle.
Gözlerim aniden Hathor’a döndü. Ona bakmak oldukça zordu çünkü o kadar parlıyordu ki, gözümü alıyordu. Ve bunu aniden yapmıştı.
Bir anda parladığında atların şaha kalktığını ve geri çekildiklerini gördüm. Ama yeterli değildi.
“Bunlar Altın Birliği.” Yutkundu. “Bizimle aynı kaderi paylaşıyorlar.”
“Yani kadersilziği.” Diye düzelttim. “O halde niye düşman gibi davranıyorlar?”
“Öylelerde ondan! Vücutlarındaki her bir su zerresi kana susamışlıklarını fısıldıyor bana. Gümüş Birliğine düşman olarak kuruldular.”
“O halde onlardan biri olduğumuzu söylesek? Sonuçta belli ki birisi ya da bir şey bizi pul koleksiyonu gibi bu adada toplamış. Birbirimize saldırmak yerine... Destek olmamız gerekmez mi?”
“Sanırım onlar için ne kadar az o kadar iyi.” Diyor Hathor omuzlarını dikleştirirken.
“O hâlde bizden ne istiyorlar.” Diye mırıldanıyorum.
Yavaşlayan atlar sonunda duruyor. Etrafımızda üç tane altından atın olduğunu görüyorum. Üzerlerinde iki erkek ve bir kız var. Kıyafetleri simsiyah olsa dahi altın rengi birer pelerin giyiyorlar. Omuzlarına işlenmiş bu armayı tanıyorum. Yüzleri karalanmış olan tabloda sadece omzunu gördüğüm bir adamda da vardı. Yani, en azından adam olduğunu tahmin ediyorum.
Atlarından iniyorlar, etrafımız sarılı.
“Nokan hangi cehennemde?” diye mırıldanıyorum panikle.
Kız pelerininin altın şapkasını indirince gözlerinin bal rengi olduğunu görüyorum. Saçları simsiyah ve yanağına kadar gelecek şekilde kesilmiş.
Elini kaldırdığında parmaklarında Nokan’ın bilekliğini tuttuğunu görüyorum.
“Ne yaptın ona?” diye soruyorum panik içimde yükselirken.
Dudaklarını büküyor. “Ah, onu önemsiyorsun demek. Vah vah. Gerçekleri öğrendiğine büzüşen suratını görmek için ruhumu bile satabilirim. Hmmm ama onu madem bu kadar çok istiyorsun, o zaman küçük bir oyun oynayacağız.”
Gözlerim diğerlerine kayıyor, birinin saçları kazınmış diğerinin ise sarı saçları taranmış.
“Siz bizi Gümüş’e götüreceksiniz, bizde sizi Nokan’a.”
“Hayır!” diyor Lykan ve Hathor aynı anda.
Kız gözlerini deviriyor. Onunda bileğinde bir bileklik görüyorum. Üzerinde ‘Ahau’ yazıyor.
“Yanlış cevap.” İşaret parmağını boynuna götürüp görünmez bir çizgi çekiyor.
“Uh oh... Bu öleceğimiz anlamına mı geliyor?” diye fısıldıyorum. Ayrıca Gümüşün ne olduğu hakkında en ufak bir fikrim yok.
“Daha kötüsü.” Diyor Ahau kıkırdayarak. Ellerini çırpıyor. “Yakalayın.”
Tam yanındaki iki adama köpek muamelesi yaptığını düşünecektim ki, aniden birer jaguara dönüşüyorlar ve üzerimize doğru gelmeye başlıyorlar.
Hathor ışıktan bir kalkan oluşturuyor ama jaguarlar delip geçiyor.
“Bu nasıl olur?” diyor şokla.
“Eğer ışıktan yapıldılarsa mümkün.” Diyor Lykan yutkunarak. “Su da yardımcı olamaz.”
İçimden üçe kadar sayıyorum.
3...
2...
1...
Ve pençelerini üzerimde hissetmeye hazırlanıyorum.
...
Tenimde hissettiğim tek şey sadece rüzgâr.
Ardından kulak zarımı yırtan bir bir çığlık duyuyorum. Ahau’ya ait. “ONLARA NE YAPTIN!?” diyor öfke ve çaresizlikle.
Benimle konuştuğunu anladığımda kısık olan gözlerimi açıyorum ve yüzüme siper ettiğim kollarımı indiriyorum.
Jaguarlardan iz yok. “Neredele-“
“NE YAPTIN ONLARA!?” Ahau aniden yakama yapışüp ikimizinde kumlarda yuvarlanmasına neden oluyor. Ardından parlak hançerinin soğuk demirini boynumda hissediyorum. Öfkeden nefes nefese kalmış.
Hiçbir şey yapmadığımı söylemek için ağzımı açıyorum ama konuştuğum anda hançerin boynumu parçalayacağından eminim.
“Işığı ancak karanlık yok edebilir.” Bileğimi kaldırıyor. “Kisin.” Diye mırıldanıyor. “Seni alçak sünep-”
Ahau’nun kafasına aniden bronz bir kılıç sapı iniyor ve üzerine yığılıyor.
Ben altında ezilmeden kılıcı sahibi Ahau’yu üzerimden çekiyor ve kalkma yardım etmek için elini uzatıyor.
Yanağına gümüş bir yıldız çizilmiş bir adam bu. Saçları gecenin karanlığında bile parlıyor.
Elini tutup ayağa kalkıyorum, kalbim adeta kulaklarımda atıyor.
Hathor’un bir kızla konuştuğunu görüyorum. Lykan hızla yanıma geliyor. “İyi misin?”
Başımı sallıyorum. Sanırım iyiyim.
Etrafa baktığımda kahverengi saçlarını topuz yapmış bir kızın etrafımızdaki grubun lideri gibi göründüğünü fark ediyorum. Üzerinde kolsuz gri bir üst var, altında ise gümüş bir pantolon. Gümüş Pelerinini görebiliyorum. Bu, Hathorla konuşan kız. Gözleri benimkilere kaydığında hafifçe tebessüm ediyor. Neyse ki arkadaş canlısı.
Aniden “Nokan.” Diyorum. Ahau’yu işaret ediyorum. “Baygınken nerede olduğunu öğrenemeyiz!”
Aniden bağırdığımda herkes bana dönüyor.
“Beni bu kadar özledin mi?” diyor kendisinden önce benimkinini iki katı gölgesini gördüğüm baş şüphelim. Sesinde alaycı bir ton, yüzünde kendini beğenmiş bir gülümseme hakim.
Hızla ona dönüyorum. “Nokan?” diyorum şaşkınlıkla. Ve bir dakika önce bunu yapma düşüncesinin bile midemi bulandıracağını bildiğim halde şimdi ona kendi isteğimle sımsıkı sarılıyorum. Göğsüne bile zar zor yetiştiğim için komik bir görüntü olsa da, kalbimin rahatladığını hissediyorum. Neden onu kaybetmenin beni bu kadar korkuttuğunu bilmiyorum. Belki de tüm bu hiçlikte ilk ona rastladığım içindir. Ve her şüpheli hareketine rağmen o olmasaydı şuan hayatta olamayacağım için.
Şaşkınlığının adeta kokusunu alabiliyorum. Kollarını etrafıma sarmıyor ama hafifçe sırtıma vuruyor. Geri çekiliyorum.
Şimdi kafamı kaldıramayacak kadar utanmış durumdayım.
Yavaşça bunu yaptığımda Hathor’un kalkmış tek kaşını, konuştuğunu kızın şokunu, Lykan’ın kıkırdamalarını ve bana kalkmam için elini uzatan adamın yüzündeki hayal kırıklığını görüyorum.
Ve kafamı biraz daha havaya kaldırdığımda bana doğru eğlen Nokanla burun buruna geliyorum.
“Bu bir tür düşmanını dostundan daha yakın tut taktiği mi yoksa-“
“Evet.” Diyorum kollarımı birleştirip arkamı hızla ona dönerek. “Başka hiçbir anlamı yok.”
Ona göz ucumla kaçak bir bakış atıyorum ve yüzündeki huysuz ifadeyi görüyorum. Duyduklarından memnun değil. "Eğer gerçekleri dilinden çekip çıkaramıyorsam bende zihninden çekip çıkarırım." diyor meydan okurcasına gülümserken.
İşte tam da bu anda Hathor’un konuştuğu kız araya giriyor. “Cesedimi çiğnemen gerekir.”
“Babanın ki yetmedi mi?”
Nokan’ın ağzından çıkan bu cümle çenemin beş karış açılmasına neden oluyor. Birinin bana olayı açıklamasını umarcasına etrafa bakınıyorum ama neredeyse herkes aynı yüz ifadesini paylaşıyor.
Neredeyse.
Nokan hariç. Ondan ne olduğunu dinlemem gerektiğini aklıma not ediyorum.
Her neyse umarım beni onu umursadığım için pişman edecek bir şey olmadığını umuyorum ama içimden bir ses bu umudun boş olduğunu söylüyor.
Nokan’ın sert bakışları eşliğinde kızın dişlerini ve yumruklarını sıkmasını izliyorum.
“Leydim.” Diye araya giriyor bana elini uzatan adam. Kız ona dönüyor. Adını öğrenmek için gözlerim bilekliğine kayıyor.
Bilekliğinin hemen üstündeki sembolü görüyorum. Sadece benim boynumdaki sembol bir yanık gibi görünüyor.
☾
Chel.
Yazan isim bu. Onun da geçmişini hatırlayıp hatırlamadığını merak ediyorum.
“Geç kalacağız. Dolunayı kaçıramayız.” Chel başı ile onaylıyor. Parmağını şıklattığında Nokan’ın bileklerinde dikenlerden yapılma bir kelepçe beliriyor ve dikenler tenini delip geçerken boşalan kanını ve gıkını çıkarmayışını dehşetle izliyorum.
“Arada Kalan’ı hücreye kapatın. Diğerlerini alabilirsiniz.”
“Ne? Bekleyin-“ Ama adamlar çoktan Nokan’ın kollarına girip onu arabalarının arkasına bağlı hücreye koyuşlarını izliyorum.
“Merak etme, sadece uf oldum.” Diye dalga geçiyor benimle Nokan. Gözlerimi devirsem de gerçekten endişeleniyorum.
“O halde bende hücrede seyahat etmek istiyorum.” Diyorum herkes şaşkınlıkla bana dönerek. Lykan derhal beni kolumdan tutup yanına çekiyor ve parmakları hatırla yazan yere baskı yaptığından dolayı çığlık atmamak için dilimi ısırmam gerekiyor.
“Ne dediğini bilmiyor.” Diyor yüzünde endişeli bir gülümseme ile. Kulağıma eğiliyor, “Bunlar Gümüş Birliği. Ayağını denk alsan iyi edersin.”
“Hücrede seyahat edeceğim dediysem hücrede seyahat edeceğim.”
Chel gözlerini kısıyor ama sesini çıkarmıyor. Bir el hareketi ile adamlarına hücrenin kapısını açmalarını söylüyor ve bende Lykanın tüm itirazlarına rağmen hücreye yürüyorum. Nokan tek kaşı havada kalkık halde şaşkınlıkla beni izliyor.
Aniden benim bileğimde de aynı kelepçelerden belirdiğinde bir anlık hissettiğim acı beni bayıltacak gibi oluyor, ve ardından hiçbir şey hissetmiyorum.
“O BİZDEN BİRİ!” diye bağırıyor Hathor öfkeyle. “Ona bunu yapamazsın.”
Chel şoför koltuğuna geçerken omuz silkiyor. Bu tarz bir arabayı sanırım ilk defa görüyorum. Benim üç katım kadar tekerlekleri gümüşe boyanmış, gövdesi ise siyah. “Kendisi istedi.”
Hathor ve Lykan bana bir kez daha bakamadan adamlar onları da arabaya bindiriyor. Şimdi arkadaş canlısı olduklarına dair şüphelerim var. Bir adam bizim gibi kelepçelenmiş Ahau’yu yanımıza koyuyor. Ahau hala baygın.
Araba hareket etmeye başladığında peşinden süürklenmeye başlıyoruz.
Nokan’ın yüzündeki halinden hoşnut gülümsemeyi görüyorum. “Burnun havalara kalkmasın hemen öyle, sadece doğru cevapları almak için buna katlanıyorum.”
Alnından akan bir teri gördüğümde gözlerim bileklerime kayıyor. Kanıyorlar ama acılarını hissetmiyorum.
Gözlerimi kısıyorum. “Benim acımı mı emiyorsun?”
Buz gibi gözlerini benimkilere diktiğinde ürperiyorum. “Hangi sorular var o küçük aklında?” diye mırıldanıyor gülümsemesine toz kondurmadan.
“Mesela ‘Arada Kalanlar’ dediğin türün ne olduğunu anlatmakla başlayabilirsin.”
Boynunu esnetiyor. “Bir tür değil, aptal.” Yüzünü benimkine yaklaştıracak kadar eğiliyor. “Ce-mi-yet.” Göz kırpıyor.
Ben ise gözlerimi kırpıştırıp kalakalıyorum. Nefesini yüzümde hissetmeye alışmasam iyi ederim.
“Yeryüzüne sahte peygamberler gönderilmeye başlandığından bahsettin.”
‘Ah, o mevzu’ dercesine işaret parmağını sallıyor. “Sahte peygamberlerin sahte Tanrıları olur.”
“Mesela?”
“Sen gibi.”
Donakalıyorum. “Ne?”
Omuz silkiyor. “Hiç.”
“Nokan!”
İç çekiyor. “Gerçek adımı Lykan’dna duymuş olmalısın. Neden hala Nokan?”
Haklı. Lykan’ın ona Morgon dediğini hatırlıyorum. “Morgon... İçimdeki bir şeyi huzursuz ediyor.”
“Eder tabii.” Diye mırıldanıyor ama ne dediğini duyamıyorum.
“Bak, bu cemiyet tek gerçek Tanrıyı yaşatmak için kuruldu.” Yüzüne yarım bir gülümseme yayılıyor. “Beni.”
Gözlerim fal taşı gibi açılıyor. “Ne?”
“Ve arabayı kullanan hatunda Selene’nin ruhundan bir parça taşıyor.”
Aniden araba duruyor. İçeriden Lykanın panik dolu çığlığını duyuyorum.
“Neler oluyor?” diye soruyorum panikle. “Olan şu ki, Hathor’un ‘ka’sı bedenini terk ediyor.”
“Nasıl? Neden?”
“Çünkü sizin cahil ritüeliniz hiçbir işe yaramadı. Kendini sahte bir Tanrıya kurban etmek dışında. Bizler birer beden değiliz, tatlım. Biz ka’yız. Hiçbir insan bu adaya ayak basamaz. Neyse ki hiçbirimiz insan değiliz.”
Bu konuşma düşündüğümden daha verimli geçiyor...
“Ne demek biz birer... ka’yız?”
“Ölü bedenlerimiz yer yüzünde mezarlarında -ki benimki gömülemedi bile- ve biz bu adaya hapis olmuş durumdayız.”
“Tanrı olduğunu söylemiştin.” Diyorum şaşkınlıkla duyduklarımı sindirirken. Dünyada bir yerde ölü olduğumu bilmek tüylerimi ürperityor.
“Yani?”
“Ölmen imkansız!”
“Aptal.” Gülüyor. “Bende öyle sanıyordum.” Yüzü aniden ciddileşiyor.
“Lykan niye çığlık attı?” diye soruyorum araba tekrar hareket etmeye başlarken.
“Çünkü Hathor saniyeler önce buharlaştı.”
“NE?”
“Tatlım, size o ritüeli yapmamanız gerektiğini söyledim. Ka bizler olduğumuz için Anubis’e bir delik açtırdığınızda bu Hathor’un güneş doğmadan yeryüzündeki bedenine dönmesini sağladı. Yani evet, güçleri geri geldi ama onu birnevi dünyaya ışınladınız. Söylesene, yüzyılın aptalı olmak nasıl hissettiriyor?” Son cümleyi fısıldayarak söylüyor.
Bende karşılığında bacaklarının arasına bir tekme geçiriyorum.
Nefesinin kesildiğini görünce tatminle gülümsüyorum. Kendine Tanrı da dese erkek sonuçta. Zavallıcık.
Aniden bileğimde hissettiğim acıyla çığlık atıyorum. Bir anlığına kelepçelerin acısını yeniden hissettim.
“Uslu bir kız ol.” Diyor gözdağı verircesine. Sanırım acımı bana geri vermekle tehdit ediyor beni. Canım feci yansa da belli etmemeye çalışıyorum.
“Sen ölünce cemiyetine ne oldu?”
Uzaklara diktiği gözleri sanki delip geçecekmiş gibi benimkilere odaklanıyor.
“Öldürüldüler.”
Yutkunuyorum.
Birkaç sessiz dakikadan sonra “Suçlu hissediyorum.” Diye fısıldıyor. Kaşlarım şaşkınlıkla havaya kalkıyor. Bana açılıyor muydu?
“Ne hakkında?” diye soruyorum cevabı bildiğimi düşünerek.
Yine de ondan duymak istiyorum. Bakışları sabrını zorladığımı söylese de ben cevabını beklemeye devam ediyorum.
“Bir çok şey. Ama şu anda sadece senin hakkında.”
Neden bahsettiğini soramadan araba duruyor ve herkes inmeye başlıyor.
Lykan derhal yanıma koşuyor. “Kisin! Hathor aniden yok oldu, birnevi buharlaştı. Sana da bir şey oldu diye çok korktum.”
Iç çekiyor. “Chel birer Ka olduğumuzu söyledi. Bu da demek oluyor ki-”
“Aslında Hathor’u yeryüzüne, cesedinin yanına gönderdik.” Gözlerini kırpıştırıyor. “Nereden biliyorsun?”
Başımla Nokan’ı işaret ediyorum. “Iyi bir öğretmenim var.”
Diğerlerinin arabadan inmesini izlerken “Belki de bu adadan böyle kurtulabiliriz.” Diyorum. “Eğer her birimiz bedenlerimizi yanına gidebilirsek-”
“Saçmalık.” Diyor Nokan. “Hepimiz farklı yüzyıllara aitiz. Ve geçmişe. Bu bir zaman paradoksu yaratır. Geçmiş şimdi ve gelecek aynı anda yaşanıyor olsa dahi bu çok tehlikeli ve kozmosun dengelerini alt üst edebiliriz. Bu birçok ilahi varlığın dikkatini çeker ve dengeyi tekrar sağlamak için bizi öldürmekten çekinmezler.”
“Dedi Tanrı.” Diyorum alaycı bir sesle. Nokan bana ters ters bakmakla yetiniyor.
Lykan bu sohbete anlam veremedi de çok üzerinde durmuyor.
“Yani bu demek ki...” Elimle alnımı ovuyorum. “Tanrım... Hathor’u geçmişe yolladık ve o Horustan intikam almak için elinden geleni yapacak.”
“Bu da wrydlerin hala yaşadığımızı anlayıp bizi parçalamalarına ramak kaldığı anlamına gelir. Iki seçeneğimiz var. Ya derhal bu adadan çıkmalıyız ya da Hathor’u durdurmalıyız. Ki aranızda elinde fazladan bir zaman makinesi olan yoksa ilk olan elimizdeki tek seçenek.”
Ahau’nun hala ölü gibi yanımızda yattığını görüyorum. Adamlar hücrenin kapısını açmak için gelirken Nokan’a fısıldıyorum. “Ona ne yaptım?”
“Kalbindeki hayat enerjisini ölümle değiştirip kalbinin alevlerle yanmasını sağladın.” Donakalıyorum.
Lykan’ın gözleri yanımıza gelen adamlarda olduğu için neyse ki bizi duymuyor. “Nasıl?” diye soramadan hücrenin kapısı açılıyor ve adamlardan biri Ahau’yu sürüklemeye başlıyor. Chel elini şıklattığında bileklerimizdeki dikenden kelepçeler yok oluyor. Bir tür üs gibi görünen bir yere geldiğimizi görüyorum.
“Yukarı bak.” Diyor Nokan derhal. Dediğini yapıyorum çünkü delik deşik olmuş bileklerimi görmeye hazır değilim .
Ceketini çıkarıp bana giydirdiğini hissediyorum. Ama sanırım bu sıradan bir centilmenlikten daha fazlası. “Cerberous’un derisinden yapılma. Sadece sıcak tutmaz, aynı zamanda hasar almanı engeller.” Bileklerine baktığımda az önceki kan şelalesinden tek bir iz bile olmadığını görüyorum. Cekete sarılırken teşekkür etmek için ağzımı açıyorum ama işaret parmağını kuru dudaklarıma yaslıyor. “Böyle nazik kelimeler o kaba ağzına iç yakışmıyor.”
Ardından babasının çiftliğiymiş gibi üsse doğru yürüyor.
“Vay canına...” diyor Lykan şaşkınlıkla üsse bakarken.
Sesli dile getirmesem de onunla aynı duyguları paylaştığımı itiraf etmeliyim.
Dıştan upuzun metalik bir bina gibi görünüyor. Aşina olmadığım bir şekile sahip.
Chel başı ile işaret ettiğinde aynı adamlar Nokan’ı başka bir girişe yönlendiriyor.
“O da bizimle.” Dediğimde Chel’in soğuk bakışlarıyla karşılaşıyorum. Belki de çenemi kapamalıyım.
İç çekerek ”Biri şu zavallı kıza gerçekleri anlatmalı, kimi koruduğunu bilmiyor.” diye mırıldanarak üsse doğru yürümeye başlıyor. Bu cümledeki zavallının ben olduğumu anlamam pekte uzun sürmüyor. Arkamızdaki muhafız gibi iki adamlar beraber bizde onu takip ediyoruz.
“Gümüş Birliğinin üssüne hoş geldiniz.” Diyor gururlu bir sesle.
Biz yaklaştığımızda yapboz parçası gibi görünen metalik bir kapı ortadan ikiye açılıyor. İçeri girdiğimizde benzer kapıların bulunduğu uzun bir koridorun içinde olduğumuzu görüyorum.
Kapılar birden başlayarak on dörde kadar numaralandırılmış ama on üçüncü kapı yok.
“Neden biri eksik?” diye soruyorum mırıldanarak.
Lykan gözlerini kaçırmakla yetiniyor.
Etrafın mor bir ışıkla aydınlatıldığını görüyorum, tavanda zikzak çizecek şekilde yerleştirilmiş ışıklar.
“Yaklaşık on yıl önce benim tarafımdan kuruldu. Yolunu kaybetmiş herkes için bir barınak sağlamak amacıyla yapıldı. Hepimiz bu adaya hapsolmuş durumdayız ve buradan çıkmanın yollarını araştırıyoruz. Bu üste kimse kim olduğunu hatırlamıyor. Ben dahil. Ama on yıl içinde bulduklarımızın kayda değer olduğunu düşünüyorum.” Diyor Chel bir başka metalik kapıdan bizi geçirirken. Kapının üzerinde dört yazıyor.
Bu sefer adamların dışarıda beklediğini görüyorum. Biz ise içeriye yürüyoruz.
Bir sürü kitabın, gazetenin ve dağınık kağırların daire şeklinde dev metalik odanın içinde olduğunu görüyorum. Bir anlığına Ahau’yu nereye götürdüklerini merak etsem de sormak için şimdinin doğru zaman olmadığını tahmin edebiliyorum.
Bu metalik oda bana kendimi dev bir konservenin içindeymişim gibi hissettiriyor. Duvarlardaki rafta bir sürü
kalın kitabın olduğunu görüyorum. Duvarlara asılmış tarihin farklı zamanlarından alınma gazeteler ve cam içinde tutulan antik yazıtlar, heykeller, mozaikler ve niceleri var.
Gözlerim duvardaki bir şeye takılıyor ve oraya doğru yürümeye başlıyorum. Bu bir aranıyor posteri.
“Almira Kithara
KIRMIZI BÜLTENLE ARANIYOR
Ölü ya da diri
Ödül 4500000 $”
Yüzü karalanmıştı. Gözlerimi kıstım. Bunun burada ne işi vardı?
Yanına yapıştırılmış gazete sayfasında yazanları okumak için yaklaştım. Puntosu küçücüktü.
“BİR YILDA 7 ESER!
Louvre müzesinden Zeus heykelini çalmakla suçlanan A. Kitara, toplam yedi farklı tarihi eser kaçakçılığından kırmızı bültenle dünyanın her tarafında aranıyor. Son olarak bir hafta önce büyük piramitten çalınan Khufu’nun lahiti için de baş şüpheli A. Kitara. Bu kadar güvenlik önlemine rağmen eserleri her seferinde nasıl çaldığı ise büyük bir gizem. Kamuoyuna sunulan bilgiler doğrultusunda zanlının Dünyanın 7. Harikasını hedef aldığı anlaşılıyor. Son beş ayda ise devletin hiçbir açıklama yapmaması insanları daha da şüpheye düşürüyor. Bu barbarlığa kim dur diyecek?”
Chel boğazını temizlediğinde ona dönüyorum. “Odaklanmamız gereken daha önemli şeyler var. Beni takip edin. Ve dikkatinizi dağıtacak şeylerden uzak durun.” Gözleri bir anlığına benimkilere buluşuyor ardından bizi upuzun bir masaya doğru yönlendiriyor. O en başa otururken bizde Lykanla birer koltuğa oturuyoruz. Koltuklar kırmızı ve dönebiliyorlar. Kendimi sağa sola döndürdüğümde Chel’in ters bakışlarıyla karşılaştığım için sabit durmaya karar veriyorum.
“Geleceğinizi biliyordum.” Diyor ellerini masanın üstünde birleştirerek. Gözüm duvardaki posterlerden birine takılıyor.
Yüzleri karalanmış olan aile tablosunun kesilmemiş hâlini görüyorum. Yüzler karalanmamış.
Ve tam o anda fotoğrafın alt kısmındaki küçük kızın ben olduğumu fark ediyorum. Yüzümde kocaman bir gülümseme ile bir adama sarılıyorum. Onu bir yerlerde gördüğünden eminim. Omzunda arma olan kişinin gerçekten de bir adam olduğunu görüyorum. Fotoğraftaki herkesin yüzünde kocaman bir gülümseme var.
Bir kişi dışında.
Fotoğrafın sağ altında öfkeyle kollarını birleştirmiş bir başka kız çocuğu görüyorum, güneş yüzüne vuruyor olmalı ki diğerlerinden daha parlak çıkmış fotoğrafta. Arkamdaki adamın tutuyorum. Yanında ise ona sarılan bir kadın var.
Yakasına çiçek takmış yaşlı bir adam da var fotoğrafta. Arkadaki köşkü daha net görebiliyorum.
Daha bunun şokunu atlatamadan hemen yanındaki posterde Lykan, Hathor ve benim olduğumu görüyorum. Ben en ortadayım ve kesinlikle buraya yazmak istemediğim ergence bir poz vermişim, daha genç göründüğümü düşünüyorum. Üzerimde korse gibi görünen siyah bir bluz, deri bir pantolon ve upuzun vampirleri anımsatan kopkoyu bir kırmızıdan siyaha kaçan bir pelerin var. Ellerimdeki eldivenler bileğimden başlıyor ve tırnaklarına gelmeden bitiyor. Saçlarım renk olarak şimdikiyle aynı görünüyor ama posterde kıvırcık ve daha kısa. Gözlerimdeki sürme makyaj anlayışımı sorgulamama neden oluyor. Dudağımdaki şey halka piercing mi...?
Lykan da benimle benzer kıyafetleri paylaşıyor ama o etek giyiyor. Pelerini köyü yeşilden siyaha kayıyor. Uzun saçlarını iki yandan örmüş ve bir elini boynuma sarmış. Gözlerinin etrafı parıltılarla bezeli. Tek gözünü kırpıyor.
Diğer yanımda ise Hathor var. Üzerinde bizden farklı olarak siyah bir elbise ve mordan siyaha kaçan bir pelerin var. Dudaklarına siyah bir ruj sürmüş. Saçlarının üzerinde firavunlara yakışır bir taç var.
Bunun bir tür konser posteri olduğunu tahmin ediyorum.
Posterin altında “AHAW’IN KANATLARI” yazıyor.
Posterin üstü kırmızı kalemle karalanmış, kimimizin yüzüne bıyık çizilmiş kimimizin göz altlarına kan ağlıyormuşuz gibi kırmızı birer çizgi çekilmiş, kimimizin gözlerine ise çarpı atılmış.
Ahaw’ın Kanatları yazan yerin üstü çizilip “HEX GIRLS ÖZENTISI. ERGENCE. WEIRD SISTERS 2, MÜZIKLERI IĞRENÇ. ONLARI KISKANIYORUM...” Yazılmış ve son cümlenin üstü siyah bir kalemle karalanmış. Bu kafamın daha da karışmasına sebep oluyor. Chel dikkatimin dağıldığını fark edince masaya dikkatimi çekecek kadar sert vuruyor. O kadar dalmışım ki aniden zıplıyorum. “Ha?” Üzerimden sersemliğimi derhal atıyorum. ”Dinliyorum.”
“Topladığımız bilgilere göre bu adada sadece on üç kişi var.
Ve hiçbirimizin burada olması bir tesadüf değil. Bizi buraya toplayan şey düşündüğümüzden daha da büyük. Gözlemlerim sonucunda anladığım kadarıyla buradaki herkesin vücudunun belirli bir yerinde taşıdığı semboller var.” Masadaki kağıt yığınının arkasındaki kalın ve tozlu bir kitabı iki eliyle önüne doğru çekiyor ve tozu eli ile savuşturuyor. Tozdan ötürü hafifçe öksürüyorum. Iki kere katlanmış bir kağıt parçasının olduğu bir sayfayı açıyor ve kitabı bize döndürmeden önce kağıdı eli ile buruşturup çöpe basket atıyor. Diğer elinin alçıda olduğunu fark ediyorum.
Parmakları ile kitabın içine çizilmiş bir tabloyu işaret ediyor.
On iki gezegenin (ve plütonun), güneşin, ayın ve kara deliğin işaretlerinin; temsil ettikleri ilahların, hikâyelerin ve nicelerinin yer aldığı bir tabloydu bu.
“Bu semboller gezegenlere ait. Ahau ve ben iki farklı sembol taşıyoruz. Güneş ve ayın sembollerinin yanı sıra ikimizde birer gezegenin sembolünü taşıyoruz. Bu durumda eksik olan tek sembol...” Parmağını kitaptakı kara delik sembolünün üstüne sürüklüyor. “Kara delik.” Diyoruz Lykan ve ben aynı anda.
“Kulağa ne kadar delice gelse de bizi buraya toplayanın kara delik sembolünü taşıyan kişi olduğuna inanıyorum.”
Bir anlığına gözlerimi kısıyorum ve düşüncelerimle dilim arasındaki bariyer kalkmışcasına konuşuyorum. “Belki de kara deliğin içindeyizdir. Etrafa bir bakın, hiçbir şey göründüğü gibi değil ve neye dokunsam ardından hiçlik ve daha çok hiçlik çıkıyor. Belki de bu yüzden yüzyıllardır herkes buranın varlığının bir efsane olduğuna inanmıştır, ilahlar bile.
Çünkü ne girişi ne de bir çıkışı var.”
Chel bir anlığına sessizleşiyor ve “Oldukça yüksek ihtimal.” diye mırıldanıyor.
“Nokan bu yeteneğinden bahsetmişti.”
“Hangisinden?”
Chel tek kaşını kaldırıyor. “Şey... Yani eğer dokunduğum şeylerin özlerine dönmesinden bahsediyorsan bu pekte sevdiğim bir ‘yeteneğim’ değil...”
Aklımda bir soru dönmeye başlıyor. Üsse geldiğimizden beri Chel bizimleyse Nokanla ne zaman konuşmuştu ki?
“Nokanla birbirinizi tanır mıydınız?” diye soruyorum sırtımı dikleştirerek. Ne ara sorularımı bu kadar duraksamadan sormaya başladığım hakkında bir fikrim yok ama Chel bundan açıkça rahatsız oluyor.
“Herkes tanır Nokanını.” Diyor.
Tek kaşımı kaldırıyorum. “Nokanımı derken?”
“Ona inatla Nokan demeye devam eden bir tek sen varsın da ondan.” Chel boğazını temizlediğinde bu konu hakkında daha fazla konuşmayacağını anlıyorum.
Lykan’ın bana kaçamak bir bakış attığını görüyorum.
“Bilekliklerimizde yazan adların bizim gerçek adlarımız olmadığını çözmüş olduğunuzu düşünüyorum.” Gözleri onaylamamızı bekler gibi üzerimizde dolaşıyor, o kadar da aptal olmadığımızı umar gibi görünüyor.
Ben başımla onaylarken Lykan “Evet.” Diyor. Hathor ve onun geçmişlerini hatırladıklarını hala Chel’e söylemediğini fark ediyorum. Belli ki o da Chel’e güvenmiyor.
“Bu adlar Maya Tanrılarına ait. Tenimizdeki sembollerde isimleri değişen ama özleri değişmeyen Tanrıların eşleştirildikleri gezegenlerle alakalı.” Omuzlarını tutulmuşlar gibi ileri geri hareket ettiriyor.
“Örneğin sen.” Diyor bana dönerek. “Kisin Mayalıların Ölüm Tanrısı Cizin’in nadir kullanılan bir başka adıydı. Romalıların zamanında Yeraltı Tanrısına Plüton adı verildi, gezegen olan Plütonda adını buradan alıyor. Bir başka tesadüf ise, Yunan Mitolojisinde Yeraltı Tanrısı Hades’in Olimposlu olmayan tek Tanrı oluşuyla başlıyor. Milyonlarca Yunan Tanrısı arasında Tanrıların kutsal dağında yaşamayan tek Tanrı o. En çok bilinen on iki Olimposlu Tamrı ise özünde on iki gezegeni temsil ediyor. En başta on üçtü, Hades de vardı. Ama artık yok, ve Hades’in Roma karşılığı olan Plütonun adının verildiği gezegen artık bir gezegen olarak anılmıyor. Mitolojide, tarihte, hikâyelerde ve efsanelerde Ölümle bağdaştırılan neredeyse her figür astrolojide gezen Plütonu temsil ediyor. Ve senin boynundaki sembol” diyor gözleri diğerlerinin aksine yanık gibi görünen sembole kayarken. “Plüto’na ait. Ben Marsın ve Güneşin sembolünü taşıyorum. Mars, adını yine Romalı bir Tanrı olan Savaş ve Strateji Tanrısı Mars’tan alıyor. Romalı Mars, Yunanlı Tanrı Ares’in bir başka adı da denebilir. Sen ise (Gözü ile Lykan’ı işaret ediyor.) Neptünün sembolünü taşıyorsun. Romalı Neptün Yunan Tanrısı Poseidon’un karşılığı, Denizlerin ve Suların Tanrısı.”
Kitaptan bir sayfa çeviriyor. On üç kristal kurukafanın yer aldığı bir sayfa bu. “Velhasıl, en önemli Maya Tanrıları buradaki on üç kurukafadan her birini temsil ediyor. Bu kurukafalar ise her bir gezegeni. Eski bir Maya efsanesi der ki, bu on üç kristal kuru kafatasına sahip olan kişi Geçmiş, Şimdi ve Gelecek üzerinde mutlak bir güce sahip olur.”
Çenemi kaşıyorum. “Alaadinin Sihirli Lambasının antik versiyonu yani.”
“Hayır.” Diyor Chel sertçe. “Burada sınırsız dilek hakkın var. Gerçekliği tamamen değiştirmekte dahil. Geçmiş, Şimdi, Gelecek.” Diye tekrarlıyor dediklerini.
“Işin ilginç yanı şu ki,” Parmağı ile kurukafa çizimlerinin altındaki yazıları işaret ediyor.
“Bu kurukafaları görebilme yetisine sahip olan sadece tek bir soy var. Kitara soyu.” Gözlerim duvardaki Almira Kitara’nın ARANIYOR posterine kayıyor.
“Derler ki, Kitara kanı taşıyan herkes zamanında bu kurukafaları bulmayı denemiş ama dilek dilemenin bir şartı vermiş. Her dilek dilediğinde dileğinle eşit değerde bir şeyden vazgeçmen gerekiyormuş. Zamanla bu kurukafaları arayan her Kitaralıyı delirtmiş. Ve canlarına kıymışlar.”
“Yalan.” Heykelin zihnimde öfkeyle tıslayan sesini duyduğumda oturduğum yerde zıplıyorum. Bir anlığına Chel ve Lykan’ın gözleri bana dönse de “Sandalyeye alışamadım.” Diye mırıldanarak onları geçiştiriyorum. Neyse ki çok üzerinde durmuyorlar.
“Kitara... Bir tür-”
“Kitara soyunun kökleri ilk insana dayanır.”
“Ad-”
“Hayır.” Diyor Chel sertçe. “Her neyse. Bugünlük bu kadar yeter. Odalarınız hazır. Bu gece iyice dinlenin. Yarın uzun bir gün olacak çünkü siz bu adada uyanan son dört kişisiniz. Bu Ahau’yla beraber adadaki on üç kişinin de Gümüş Birliğinin çatısı altında olduğu anlamına geliyor. Eğer buradan çıkacaksak hep birlikte çıkacağız.”
KÜÇÜK BİR GEZİNTİ
Yaklaşık bir saat önce bizi kapıda bekleyen adamlar önce Lykan’ı sonrada beni ayrı bir odaya götürüyor.
Oda minimalist bir mimariye sahip. Metalden yapılma bir ranza var. Koridorun aksine odam mavi bir ışıkla aydınlatılmış.
Ranzanın yanındaki mini bir buzdolabı ve yerdeki bir halı dışında odada başka hiçbir şey yok. Bir de neredeyse bir duvarın tamamını kaplayan devasa bir pencere var. Günün çoktan doğmuş olduğunu düşünmüştüm ama gökyüzü hala ilk uyandığım andaki gibi karanlık.
Yaklaşık bir saatimi beyaz ve yumuşak yatağın içinde uykuya karşı koyarak geçirmeye çalıştıktan sonra pes edip mini buzdolabının camından gördüğüm bir kahveye uzanıyorum.
Sırtımı esnettikten sonra kahveyi açıyorum ve kafama dikiyorum. Beklediğimden daha acı olması yüzümü buruşturmama neden oluyor.
Uykuya bu denli karşı çıkmamın sebebi ise üste ufak bir gezintiye çıkmak istemem. Tabii bunu kimseye yakalanmadan yapabilmek içinde üssün ışıklarının kapanmasını bekliyorum ama böyle bir şeyin olup olmayacağını bile bilmiyorum.
Üç saatin ardından elimde beşinci kahve bardağına sarılmış bir şekilde, salyalarım her yere akmışken, yerde uzanırken açıyorum gözlerimi. Aniden uçaklardaki anons sesine benzer bir sesin “Tüm birlikler X1 numaralı odaya derhal bekleniyor. Tekrar ediyorum, tüm birlikler X1 numaralı odaya derhal bekleniyor. Kod, yeşil.”
Uyku sersemliğimi derhal üzerimden atıp duyduklarımı unutmamak için kendi kendime tekrar ediyorum. “Tüm..X1...Birlik...derhal...yeşi-” Cümlemi kocaman esneyerek bölüyorum. Anons bir kez daha tekrar edildiğinde elimdeki kahve bardağını da diğerlerinin yanına atıp hızla yerden kalkıyorum ve tutulmuş sırtıma hitaben bir lanet savunuyorum. Tam dışarı çıkıp ne olduğunu görmek için elimi kapı kulpuna atıyorum ki, kapıda aniden lazerler beliriyor.
Bir dakikada iki lanet, aman ne güzel.
Ve tüm üssün ışığı aniden kapanıyor. Bir yere çarpmamak için yatağıma oturuyorum, kalbimin deli gibi attığını duyabiliyorum. Dizlerimin üzerinde yükselip pencereye eğiliyorum ama dışarıda her şey aynı gözüküyor. Ay dışında.
Şimdi dolunaya dönmüş. Gözlerim etrafta camı kıracak bir şey arıyor. Ve tam da o anda kapıma doğru gelen ayak seslerini duyuyorum. Lanet okumakla (ki bu bir dakikada beş lanet anlamına geliyordu) yatağımda uyuyor taklidi yapmak arasında kalıyorum ve tam kapımın deliğine sokulan bir anahtar sesi duyduğum anda battaniyeyi üzerime çekip kahve bardaklarını yatağın altına itiyorum ve gözlerimi sımsıkı kapayıp yatağa uzanıyorum. Nefesimi düzenlemeye çalışırken önce açılan kapımın sesini duyuyorum, sonra da gözlerim kapalı olsa da hala parlaklığını sezebildiğim lazerin kayboluşunu.
Kapı açılınca sürenin ve anonsun sesi daha da yükseliyor.
“Uyumadığını biliyorum.” Diyor bir kadın sesi. Yutkunuyorum.
“Korkaklık etme. Az zamanımız var, hadi.” Direnmenin bir faydası olmadığını düşünerek kapıya dönüyorum. Karşımda Ahau’yu görmek beklediğim en son şey bile değil. Gözlerim şaşkınlıkla açılırken paniğin tüm vücudumu sardığını hissediyorum. “Sen...Nasıl?”
“Ahau mu? Hayır ben değilim. Ama yakalanma riskimize karşın şimdilik onun gibi görünmek zorundayım.” Bir anlığına Ahau kayboluyor ve yerinde Ahau’nun kafasına kılıcının sapını indirip bana kalkmam için elini uzatan adam beliriyor. Ardından Ahau’nun görünümüne geri dönüyor. “Hadisene!” Hızla yatağımdan kalkıp kapıya doğru yürüyorum. “Sen kimsin?” diye mırıldanıyorum. “Bir Şekil Değiştiren. Yani bir nagual. Tabii şuandan itibaren bu sırrı sadece sen biliyorsun.” Gözlerimi kısıyorum. “Ne?” dememe kalmadan kolumdan tutup beni sürüklemeye başlıyor. Ardımızdan kapımın geri kapandığını duyuyorum. “Nereye gidiyoruz?” diye fısıldıyorum. “Durdurman gereken bir şey var.” Diyor sorumu görmezden gelerek. “Bak, burası göründüğü gibi bir yer değil ve sen zaten bunu tahmin etmiş olmalısın.” Başımla onaylıyorum. Bu adada hiçbir şey göründüğü gibi değil.
“Bu üste öyle. Bu yüzden senden bir şey yapmanı istiyorum.” Bir koridorun sonuna varıyoruz. Peşimizde birileri olduğunu görmem ile nefesimin kesilmesi bir oluyor. “Deneyleri durdur. Hemen.”
Ardından birkaç adım ötemizde olan adamların ilk defa gördüğüm tarzda silahlarını kaldırıp ateş etmeye hazırlanmalarını izliyorum. Gözlerimi sımsıkı kapatıp ateş etmelerini bekliyorum ama kulağımdaki tek ses...
Hiçlik.
Ta ki birkaç saniye sonraya kadar.
“Gözlerini aç.” Sanki birinin bana bunu demesini bekliyormuşum gibi gözlerimi derhal açıyorum. Kulağıma fısıldayan bu sesin kime ait olduğunu biliyorum, Nokan.
“Nerelerdeydin?” diye soruyorum ona içime derim bir nefes çekmeden hemen önce. Ki gördüğüm manzara içime çektiğimin nefesin soluk borumda takılı kalmasına sebep oluyor.
Her şey donmuş. Yine.
Nokan ve ben dışında.
“Ne zamandan beri bunu yapabiliyorsun?” diye soruyor Nokan donakalırken. Onu anlamazlıktan gelmeyi tercih ediyorum.
“Neyi?”
“Benim güçlerimi kullanabilmeyi.”
Işte bu gerçekten de beklemediğim bir cevaptı. “Ne?”
“Ahau’nun içindeki hayat ışığını emerken de benim gücümü kullandın, Anubis’i çağırırken de, zamanı durdururken de.”
Bu sefer donakalan ben oluyorum.
“Ben...sanmıştım ki-”
“Bunların sana bahşedilen güçler olduğunu mu? Hah, komik olma.”
Küçümsenmekten hiç hoşlanmıyorum.
“Bak, bilmiyorum. Ama... Deneyleri durdurmam gerekiyor.”
Tek kaşını kaldırıyor. “Ve bu deneylerden sana bahsetti?”
“Kimse!” diye çıkışıyorum ona. “Sadece bir görü gördüm.”
“Sadece yüzyılın aptalı değil, aynı zamanda yüzyılın en berbat yalancısısında.”
Omuz silkiyor. “Her kimden duyduyssn haklı. Burası bir barınak değil, deneyler için kullanılan bir laboratuvar. Dokun.” Diyor duvarı işaret ederek. Dokunmadan önce duraksıyorum. “Dokunduğumda her şeyin özüne dönmesi de mi senin gücün?”
Cevap vermemesinden o gücün bana ait olduğunu anlıyorum.
Elimi duvara yaslıyorum ve etrafın değişmesini bekliyorum.
Belkide bu berbat bir fikirdi.
Bir tür sığınakta olduğumuzu düşünüyorum, yeraltındaki bir sığınakta. Zemin topraktan yapılma.
Geniş koridor şimdi sadece klostrofobik ve karanlık bir koridora dönüşüyor. Gergince Nokan’a doğru yaklaşıyorum.
Yürümeye başladığında peşine takılıyorum. “Burası nere?” diye soruyorum gergince, donan figürlerin arasından dolanıp yanıp sönen LED bir ışığın olduğu bölgeye doğru yürüyen Nokan’ı takip ederek.
“Yanılmıyorsam X1. Kapının olduğu koridor.” diyor.
Işık yeniden söndüğünde panikle Nokan’ın koluna yapışıyorum. Sesini çıkarmasa da birinin ona dokunmasından pek hoşnut görünmüyor.
“Chel’in bu kadar bilgi elde edebilmesinin bir sebebi var. ” diyor sağa dönen yolu takip ederken. “Lykan ve Hathor anılarını hatırlayan tek kişiler değiller. Buradaki çoğu kişi hatırlıyordu.”
Son kelime kaşlarımı çatmama sebep oldu. “Artık hatırlamıyorlar mı?’
“Hayır... Chel herkesin zihnindeki anıları bir kuyuya akıtıyor.”
Sönen otomatik ışığın yanması için bedenini hareket ettiriyor.
“Çünkü böylece anılarımızın içinde ufak bir gezintiye çıkıp kurukafaların yerini bulabileceğine inanıyor.”
“Nasıl yani?”
“Ruhuna kazınan hiçbir şey olmadığı konusunda yanılıyordun çünkü hepimizin var.” Dediğinde aklıma aniden zihnimdeki heykel geliyor.
“Hepimiz en az bir kere hayatımız boyunca temsil ettiğimiz kurukafanın gömülü olduğu yerde bulunduk.” Diyor.
Önden yürümeye başladığında ağzından daha fazla laf alamayacağımı biliyorum. Yine de dedikleri kafama oturmuyor. Buu Chel’in anılarda gezintiye çıkarak kurukafaların yerini öğrenmek istediği anlamına geliyor, ama neden?
Tanrım...
“Chel kara delik için çalışıyor.” Diyorum dehşetle.
Nokan hâlinden memnun bir ses çıkarıyor. “Belki de o kadar aptal değilsindir.”
Uzun bir yürüyüşün ardından bir kapının önüne geldiğimizde duruyor, bende onu taklit ediyorum.
Gözlerim önünde durduğumuz kapının üzerindeki uyarıya kayıyor.
SADECE PERSONEL
Kapının üst kısmına X-1 yazılmış. Hemen altında ise daire şeklinde bir pencere var ama tellerle çevrilmiş.
Kapı kulpuna uzanıyorum ama kolumu tutuyor. “Içeriye girdiğimiz anda zihnin türlü türlü anılara şahit olacak, her bir zihin sana kendi hikâyesini anlatmak için yalvaracak. Onlara kulak tıkamanı istiyorum. Yapman gereken zihinleri ile kuyu arasındaki bağlantıyı koparmak. Böylece kuyu kozmos’un bahçelerini sulamayı bırakacak ve her biri özgür kalacak. Bunu yapabilir misin?”
Yutkunuyorum. “Sen gelmeyecek misin?”
Gözleri bir anlığına uzaklara dalıyor. “Ben o sesleri her gün zihnimde duyuyorum, daha yakından görmeyi kaldırabileceğimi sanmıyorum, Kisin.” Sesindeki samimiyet ona daha fazla soru sormamı engelliyor. Dediklerini anlamdıramasam bile.
Kapı kulpuna uzanmadan önce duraksıyorum. “Beni dışarıda bekleyecek misin?” Cevabının hayır olduğunu bariz bir şekilde ifade eden mimikleri karşısında yüzüm düşüyor.
Kollarını birleştirerek iç çekiyor. “Pekala. Bu bizi yavaşlatır ama yeterince hızlı olursan çok zaman kaybetmeyiz. Içeri marş marş.” Parmağını kapıya doğru sallıyor.
Kapıyı açıp içeri yürüyorum, arkamı ona dönmeden önce “Neden bana yardım ediyorsun?” diye fısıldıyorum. “Bende bilmiyorum.” Kapıyı yüzüme kapatıyor.
Içime derin bir nefes çekip kendimi en kötüye hazırlıyorum.
Ve yüzümü odanın içine dönüyorum.
Anında kapıya geri yapışıyorum. Bu manzara gerçekten de korkunç görünüyor.
Yan yana dizilmiş on üç tane dev kapsül görüyorum, sanırım içleri su ile dolu. Suyun içerisinde dudakları mosmor, tenleri ise bembeyaz olmuş kişiler var. Hepsinin gözleri kapalı, kapsülün içinde havada duruyor gibi gözüküyorlar. Alınlarının iki tarafından mor, ışından yapılma birer ip başlayıp kapsülün kapağına kadar uzanıyor. Kapsülün kapağında birleşen ipler daha kalın, tek bir ip olarak kapsüllerin biraz ardında kalan gümüş, parlak mı parlak bir kuyunun içine akıyor.
Odadaki tek ses benim nefes sesim.
Manzaranın etkisinden kurtulup Nokan’ın bana hızlı olmam gerektiğini söylediğini hatırlıyorum.
Hızlı adımlarla kuyunun içinde ne olduğunu görmeye gidiyorum .
Parlak dışının aksine kuyunun içi kömür kadar siyah. Pamuk şeker makinasındaki gibi dönen beyaz yumakların içinde bir video kaydı gibi oynayan sayısız anıları görüyorum. Nokan haklı, odanın içi fısıltılarla dolu ve kuyuya ne kadar yakın olursam sesleri o kadar artıyor. Dikkatimin dağılmasını engellemek için kuyudan uzaklaşıyorum ve kapsüllere bakıyorum. Altı tanesi boş. Sanırım o altı tanesinin içinde Chel, Kendine Şekil Değiştiren diyen adam, ben, Hathor, Lykan ve Chel olmalıydı. Ahau’da o kapsüllerden birinin içinde görünce yutkunuyorum. Onu serbest bırakmak için pek heyecanlı olduğum söylenemez. Yine de kimseyi arkada bırakmayacağım. Gözlerim duvarlarda geziniyor. İşte.
Sonunda bana yardımcı olabilecek bir şey görüyorum.
Üzerinde ACİL BİR DURUMDA CAMI KIRINIZ yazan bir şey görüyorum. Biraz daha yaklaştığımda bunun baltavari bir eşya olduğunu ama daha kesin göründüğünü görüyorum.
Ayrıca baltanın üzerinde iki yarım daire olduğunu fark ediyorum. Şu an içinde bulunduğum durumun yeteri kadar acil olduğunu varsayarak camı kırıyorum ve baltaya uzanıyorum.
Ah...
Gelecek üç saniye için ufak bir spoiler vereyim.
Kapsüllerin camlarını kırmak beklediğimden daha kolay ve dehşet dolu oluyor.
İlk olarak baltanın üzerindeki yarım dairelerin birer göz kapağı olduğunu fark ediyorum. Gözlerini açtığında ilk çığlık benden kopuyor. Koyu mor, çizgi şeklinde göz bebeklerini bana diktiğinde baltayı elimden fırlatmaya çalışıyorum ama sanırım bu onu daha da sinirlendiriyor. Baltanın neden daha keskin göründüğünü o an anlıyorum. Çünkü o keskinlik bu yaratığın dişleri.
Çenesini hızla oynatmaya başlayıp kükrediğinde baltayı elimden savurmaya çalışıyorum ama sapı adeta elime yapışmış durumda. Çığlıklar eşliğinde baltayı oradan oraya savururken yanlışlıkla bir kapsüle çarpıyorum.
Saniyeler içinde parçalanıyor.
Belki de krizi fırsata çevirmek için mükemmel bir andır.
Balta beni oradan oraya sürüklerken kasıtlı olarak kapsüllere sertçe vuruyorum. Ama kırılmadıklarını fark etmemle vücudumu bir panik dalgası sarıyor.
“Eyvah...” diye mırıldanıyorum dudağımı ısırırken. Neden yanlışlıkla kırdığım kapsülün aksine başka hiçbiri kırılmıyor? Baltanın yüzünün bana dönmesi ile dudaklarımın bir başka çığlık için aralanması bir oluyor. Belki de Nokan’ı çağırmalıy-
Balta taşa dönüşüp elimden düşüyor.
Kapının gıcırdayan açılma sesini duyuyorum.
Kollarını birleştirmiş bekleyen Nokan’ı görüyorum.
“İyi işti.” Diyor omuzlarını esnetirken.
Ağzımı kapatabildiğimde önce Nokan’a, sonra da aniden kapakları açılan kapsüllere bakakalıyorum.
“Ama bu nasıl olur?”
Omuz silkiyor. “Kuyudaki her bir anı iç içe geçmişti. Bir kapsülü kırıp bir anının kuyuya akmasını engellediğin anda bir arada oluşturdukları frekansı kaybettiler. Ki bu da kara delik dediğimiz varlığın olanları yakın bir zamanda seziceği manasına geliyor. Bu yüzden acele etmemiz gerekiyor.
Kırık, kapısı açık kapsüllerin aksine bedenlerin hala havada öylece asılı olduklarını görüyorum. “Anıları kuyudan zihinlerine geri akacak mı?”
Bana ters bir bakış atıyor. “Bu bir peri masalı değil. İyi bir son bekleme.”
Parmaklarını çıtlatıyor. “Ben bu malları gemiye yüklerken-“
Gözlerim şaşkınlıkla açılınca cümlesini değiştiriyor. “ ‘Arkadaşlarımızı’ demek istedim.” Diye ekliyor meleksi bir ses tonu ile. “Sende Chel’in Lykan’la sizi ağırladığı odayı bul ve size gösterdiği kitabı al. Eğer o kitabı da özüne çevirebilirsen en azından ‘kara deliğin’ neyin peşinde olduğunu öğrenebiliriz.”
Hızla başımı sallıyorum ama zihnimde koca bir soru işareti var.
Gemi?
Dışarı adım atmadan hemen önce omzumun üzerinden ona dönerek “Gemi?” diye sesli dile getiriyorum düşüncemi.
Parmağını şıklattığında taş balta parçalara ayrılıyor.
Sanırım bu konuşmanın bittiğinin bir işareti.
Dışarı adım atmam ile dengemi kaybetmem bir oluyor.
“LİMAN MI?” diye bağırıyorum şaşkınlıkla.
Fırtınalı bir denizin kıyısına yapılmış uyduruk bir limanın üzerinde olduğumuzu görüyorum. Arkamı döndüğümde geldiğim toprak yolla karşılaşıyorum.
Pekala, kural bir: Hayatta kalmak istiyorsam Nokan’ı sorgulamayı kesmeliyim.
Arkamı döndüğüm gibi geldiğimiz toprak yolu geri koşmaya başlıyorum.
Görsel hafızam kuvvetli olduğu için daha önce hiç bu kadar sevinmedim. Geldiğimiz yollar aklıma kazınmış gibi.
Ya da belki de sadece kafası kesilmiş tavuk gibi koşuyordum ve tamamen tesadüfen yönleri buluyorum.
Dakikalar içinde Şekil Değiştirenin vurulması gerektiği ama zaman durduğu için vurulmadığı koridora geliyorum.
“Biri klimayı mı açtı?” diye mırıldanıyorum omzumdan başlayarak parmak uçlarıma kadar gelen bir soğukluk hissederken.
“İyi denemeydi.”
Arkamı döndüğümde sesin Chel’e ait olduğunu görüyorum. Gözleri siyaha bulanmış. K...Kara delik gibi görünüyor.
“Hepiniz ona itaat edeceksiniz.” Diye kıkırdıyor.
Bi’ delimiz eksikti.
“Bak bunu çok isterdim ama bilirsin.... Özgürlük, insan hakları falan- Kölelik kalkalı asırlar old-“
Gözüm aniden tanıdık bir odaya kayıyor. Aradığım yer.
Hızla oraya koşmaya başlıyorum.
“AZICIK YARDIM ETMEYE NE DERSİN?” diyorum zihnimdeki sese hitaben. “Belki o zaman o çirkin boynuzlarını koparmam.” Masanın üzerinde zafer meşalemi görüyorum. Kitabı kaptığım gibi geri koşmaya hazırlanıyorum ki... Simsiyah çamurumsu birikintilerin geldiğim yolu tamamen kapadığını görüyorum. Çamuların üzerinde ise gözlerinden yerdeki sıvı damlayan Chel’i görüyorum. Çeşme gibi ağlamak bu manaya geliyor sanırım.
“Her ne yapacaksan şuan tam zamanı.” Diye mırıldanıyorum gözlerimi kapatıp. Heykel? HEYKEL!
“Heykel meşgul. Ben yardımcı olayım.” Gözlerim şokla açılıyor. Bu sesi tanıyorum. Bir kere duyduğum ve bir daha duymamayı umduğum bir ses. Anubis.
Ama bu sefer aynı zamanda onu görüyorum. Etrafını kaplayan yoğun, safir ve mavi karışımı bir aura var. Çakal şeklinde kafasını ve parlayan beyaz gözlerini görebiliyorum.
Chel’e döndüğünde gözlerinin bir anlığına Chel’le aynı görünüme büründüğünü, ardından Chel’in bedenin yere yığıldığını ve çamurumsu sıvının geri çekilmeye başladığını görüyorum.
Anubis’in damarları tıpkı sıvı gibi, simsiyah parlamaya başlıyor. Gözlerini kapatıyor.
“Çok uzun süre tutamam. Koş.”
Bir saniyeliğine nasıl koşacağımı unuttuğumu sanıyorum.
Ve peşimde iblis inekler varmış gibi koşmaya başlıyorum.
Anubis’in tek amacının ‘kurbanını’ bir başkasına kaptırmamak olduğunu tahmin ediyorum ama yine de bunun karşılıksız bir iyilik olduğunu ummadan edemiyorum.
Elimdeki kitaba sımsıkı sarılırken zamanın artık donuk olmadığını görüyorum.
Silah? Silah!
Şekil Değiştireni ölü görmekten çok korkarak koridora koşuyorum ama gördüğüm tek şey silahları tutan adamların cesetleri ile ziyafet çeken bir kurt.
Nukum tutuluyor.
Ve bir saniye sonra karşımda yine o var. Gözlerim bilekliğine kayıyor. Elini arkasına götürüyor. “Kısaca Eran diyebilirsin.” Diyor ağzındaki kanı eli ile silerken.
7. Scream filmini çekiyorduk ve benim mi haberim yoktu?
İğrenç.
Tam o sırada Lykan adeta üzerime atlıyor. “Her yerde seni aradım! Neler oluyor?”
Zihnim tekrardan berraklaşıyor. “Ah ben şey... Sanırım kıyametin ortasındayız.”
Arkamı dönüp bize doğru gelen siyah, çamurumsu sıvıya bakıyorum. Anubis daha fazla tutamıyor olmalı. “KOŞUN!”
Kendimden beklemediğim bir hızla geldiğim yolları hızla geçiyorum ve Lykanla Eran’ın da arkamda olduğundan emin oluyorum.
Limana geldiğimizde nefes nefeseyim. İkisinin de yol boyunca etrafa bakınıp neler olduğunu sorduğunu duydum ama dokunduğum her şeyin büyülü bir şekilde özüne döndüğünü detaylı bir şekilde anlatmak için pekte uygun bir zaman değil.
“Atlayın!” diyorum kalbim kulaklarımda atarken. Vücudumun ne kadar ağrıdğını hissedebiliyorum. Yıllar boyunca uyumuşum gibi hissettikten sonra bu kadar hareket fazlaydı.
İkisi de benim yapamadığımı yapıp sorgulamadan gemiye atlarken geminin güvertesinde kapsülün içindeki ‘arkadaşlarımızı’ güverteden kamaralara taşıyan Nokan’ı görüyorum. Yaptığı işe çok odaklanmış ve onu ilk defa böyle görüyorum.
Sanırım Chel dışında herkes burada.
Birde Hathor var tabii...
Vicdan azabı alarmımı erteliyorum. Zihnim şuanlık yeteri kadar dolu.
Nokan bizi gördüğü anda bana doğru koşuyor. “Atlasana!” diye bağırıyor gemi limandan uzaklaşırken. Arkamdan gelen sıvının sesini duyabiliyorum. Hissedebiliyorum, neredeyse ayaklarımın altına.
Ve atlıyorum.
Nokan beni son anda tutuyor. Tanrım, o kadar kahvenin üzerine midem o kadar bulanıyor ki...
Nokan’ın üzerine kusuyorum.
Birbirine bastırdığı dişleri, sımsıkı yumduğu gözleri ve çattığı kaşlarına bakılırsa bu küçük sürprizimden pek hoşlanmamış... En azından hayattayım?
“Özür dile-“
Gemi aniden sarsıldığında hızla direğe tutunuyorum.
“Bir kamara bul!” diyor Nokan dümene koşarken. Lykan’ın benim için bir kapıyı açık tuttuğunu görüp oraya doğru koşuyorum.
Duraksıyorum.
Nokan cemiyetinin bir geminin içinde yer aldığını söylemişti.
Gözlerim şüphe ile ona dönüyor.
Bu gemi o gemi mi?
İçimden bir ses yeni oyun ‘arkadaşları’ ile kendine yeni bir cemiyet yaratmaya çalıştığını fısıldıyor.
Aklında kaç tilki birden dolaşıyor Morgon?
RÜYA KÖŞKÜ
Kamara da güverteden az sallanmıyor ama yine de bir yatakta uzanabildiğim için mutluyum. Sanırım kıyameti atlatalı yarım saat oldu ve Lykanla aynı kamarayı paylaşmamıza rağmen ağzımızı bıçak açmıyor.
Sırtım Lykana, yüzüm duvara dönük halde hamak gibi oradan oraya sallanan yatakta kitaba sarılmış duruyorum.
Aniden kalktığımda Lykan bana dönüyor. “Uyuduğunu sandım.” Diye mırıldanıyor. Uyumadığımı bildiği bariz. Sadece sohbet başlatmaya çalışıyor.
“Uyuyamadım. Yüzleşmem gereken bir Tanrı varken kolay olmuyor.” Diyorum. Nokan’ı kast etmiştim ama aklım Anubis’e kayıyor. “Hatta iki.” Diye mırıldanıyorum.
Lykan delirmediğimi umuyormuş gibi endişeli bir gülümseme gönderiyor bana.
Kamaranın kapsını arkamdan kapatıyorum.
Ve bilin bakalım kimi tam kapımın önünde beklerken buluyorum?
“Tanrı hazretleri gelmiş hoşgelmiş.” Diyorum kollarımı birleştirirken. “Açıkla.”
Kitabı kollarımdan alıyor. “Oradan bakınca emir alıyormuş gibi mi görünüyorum?” diyor güverteye yürürken.
Onu takip ediyorum. Denizin hala dalgalı olduğunu görebiliyorum ama fırtınadan iz kalmamış.
“Daha katlanılabilir biri gibi gözüküyorsun.” Diyorum sertçe. “Benden daha fazla şey bildiğin bariz. Yumurtla.”
İç çekiyor. “Siz ölümlülerin ilginç emir kipleri var.”
Aniden aklıma bir şey geliyor. “Sen buradaysan... dümeni kim kullanıyor?” diye soruyorum sesimdeki paniği bastırmaya çalışırken.
O cevap vermeden Ahau ile göz göze geliyorum.
“Ahau olan Ahau mu?” diye soruyorum Nokan’a. Tek kaşını kaldırıpı dediklerime anlam verememiş gibi bakıyor bana.
Sanırım cidden de Ahau.
“Boynuma hançer dayayan manyağın tekine dümeni mi verdin?” diye soruyorum onu boğmamak için kendimi zor tutarken.
“Herkesin maske taktığı bir baloda kimseyi gözlerinden tanıyamazsın, Kisin.” Kitabı bana uzatıyor. “Dokun.”
İç çekerek dokunuyorum. Kitabın siyah derisi değişmiyor ama sayfalarının birbir mürekkep dökülmüş gibi siyaha dönmeye başladıklarını fark ediyorum.
Nokan panikle kitabı yere fırlatıyor.
“Neler oluyor?” diye soruyorum.
Gözleri bir anlığına benimkilere odaklanıyor.
“Basit.” Diyor yutkunarak. “Kara delik her ne ise tüm kozmos’u yutmak istiyor.”
“İkinci bir kıyamet mi?” diye soruyorum omuzlarımın gerilmesine engel olamayarak.
“Yarım saat önce olanlar sadece bir ön izlemeydi.” Diyor Nokan kitabı yerden almak yerine ayağı ile tekmelerken.
Geminin ne kadar antika gibi göründüğünü fark ediyorum zemini incelerken.
“Yoksa bu...”
“Evet, Nuh’un Gemisi. Başka soru yok.” Diyor beni susturarak.
Donakalıyorum.
***
Kamarama geçmeden önce hayal meyel Nokan’ın şehir merkezine gittiğimize dair söylediği bir şeyleri hatırlıyorum. Kurukafalar, karadelik ve önceliğe dair bir şeyler söyledi ama zihnim bulanık. Sadece adadan çıkacağımızı söylediğinde hissettiğim ferahlığı hatırlıyorum.
Ve merakı.
Nasıl?
Kamaraya girdiğimde Lykan’ı uyuyakalmış olarak buluyorum ve bozuntuya vermeden bende yatağıma uzanıp gözlerimi kapatıyorum.
Şehir merkezi demişken...
Sahi, hangi yüzyıldayız?
***
Gözlerimi açtığımda şırıl şırıl akan bir şelalenin önünde olduğumu görüyorum.
“Sonunda.”
Nokan’ın sesini duyar duymaz ufluyorum. “Rüyamda da mı rahat yok?”
Gülümsüyor. “Şikayetçi gibi görünmüyorsun. ”
Tam ne kadar şikayetçi olduğum üzerine uzun bir konuşma yapacakken elini taştan duvara bastırıyor ve şelalenin arkasındaki bir taşın kapı misali açıldığını görüyorum.
“Rüya Köşküne hoş geldin.”
Bu sefer onu beklemeden ben içeri giriyorum. “Ne tür bir oyunun içindeyim yine?” diyorum taş arkamızdan geri kapanırken.
Elinde bir şamdanlık alıp muma üflüyor ve nefesi ateş olup mumu yakmya başlıyor.
Şamdanlığı nereden bulduğunu mu yoksa nefesini nasıl ateşe çevirdiğini mi soracağımı şaşırıyorum ama sonuçta rüya alemindeyiz.
Her yeri tablolarla dolu olan geniş bir koridorda yürümeye başlıyoruz. Hem tavan, hem duvarlar hemde zemin tablolarla kaplı.
Sürekli konuşan tablolarla.
Küçükken gördüğüm pamuk şekerden yapılma bir evimin olduğu rüyayı görüyorum bir tablonun içinde. Rüya sürekli başa sarıyor.
“Gördüğün ve göreceğin tüm rüyalar Rüya Köşkünde kilit altında tutuluyor.” Diyor gözlerimin tablolarda gezindiğini fark ederek.
Kimi tablo kocamanken, kimi tablo ise serçe parmağım kadar.
“Çerçeveleri zihninde bıraktıkları etki kadar büyük.” Diye ekliyor.
“Ve neden beni buraya getirdin?”
İç çekiyor. “Bir rüya gördüm. Bizim gibiler için rüyalar bilinçaltının oyunlarını değil, kehanetleri temsil eder. Ama her şey rüyada çok karışıktı. Bende düşündüm ki-”
“Eğer rüyaya dokunursam sadeleşip özüne döner.” Diye tamamladım cümlesini. “Böylece ne anlama geldiğini daha kolay anlarsın.”
İşaret parmağını bana doğru salladı. “Öğrenmeye başlıyorsun.”
“Neden bu kehanet senin için bu kadar önemli?” diye soruyorum esnerken. Uyurken bile uykusu olan tek insanım sanırım.
“Her kehanet önemlidir.” Diyor şamdanlığı bir tabloya doğru çevirirken.
Şüpheli bakışlarımı üzerinden çekmeyince iç çekiyor. “Bu hayatım boyunca gördüğüm ilk rüya.”
Pekala bunu beklemiyordum.
Parmağı ile mumun ışığının yansıdığı tabloyu işaret ediyor.
“Buydu.”
Elimi dokunmak için tabloya uzattığımda beklemediğim bir
şekilde elim içinden geçiyor. Sanki elimi buz gibi bir suyun içine sokmuşum gibi hissederek derhal elimi geri çekiyorum.
Ama elim kupkuru.
“Bu da neydi?” diye soruyorum elimi incelerken.
Aniden video kaseti gibi oynayan tablonun siyaha dönmeye başladığını, çerçevenin ise eridiğini görüyorum.
Ve tekrar göz kırptığımda tablonun içindeyiz.
Yani birnevi rüyanın.
Ayağımın altındaki kumları hissedebiliyorum. Önce önümüzde kumlardan bir piramit yükseliyor. Sonra asmalar ve sarmaşıklar piramiti sarıyor.
Aniden çıkan kum fırtınasının sarmaşıkları her tarafa saçışını izliyorum. Ardından yerde yıkılmış bir sütunu görüyorum.
Dev, heykelden bir adamın ayağı sütunu eziyor. Heykelin devamını görmek için kafamı yukarı kaldırdığımda bir şimşek çakıyor ve fırtına bulutlarının arasından parlak, minaramsi bir yapı yükseliyor.
Bir anlığına havadan ateş yağdığını sanıyorum. Altın rengi dev bir meşale yere doğru düşüyor gökten.
Tam büyük bir patlamaya hazırlandığım sırada dev bir dalga büyün her yeri kapladı, ciğerlerime dolan tuzlu suyun beni patlatacağını sandım ama bir kalp atışı kadar süre sonra gözlerimi Rüya Köşkünde, yerde nefes nefese açıyorum. Nokan da sersemlemiş görünüyorru ama benim aksine yerde sürünmüyor.
“Korkunçmuş.” Diye mırıldanıyorum.
Tabloya tekrar baktığımda yerinde olmadığını fark ediyorum.
“N... Nereye gitti?”
Omuz silkiyor. “Dokunduğun anda kaybolurlar. Söyle bakalım, ne gördün?”
“Iıı... Dev bir ayak, meşale, asmalar...” diye mırıldanıyorum gördüklerimi zihnimde tekrar canlandırmaya çalışırken.
Duraksıyor. “Rüyada hiçbir şey değişmemiş. Özüne dönmesi gerekiyordu.” Diyor hayal kırıklığıyla.
Ayağa kalkıp üzerimi silkeliyorum. “Belki de her şey barizdir. Kehanetler onları çözemeyeceklerini bildikleri için sana en sade haliyle gelmişlerdir belki.” Sesimdeki alaycı tondan hoşlanmadığı belli.
“Peki Bayan Zeka, siz bu rüyadan ne anladınız?”
Piramit, asma, sütun, heykel, minare, meşale, deniz...
Piramit, asma, sütun, heykel, minare, meşale, deniz...
Piramit, asma, sütun, heyke-
“Dünyanın yedi harikası.” Diyorum aniden.
İtiraz etmek için ağzını açıyor, ama sessiz kalıyor.
“Ve sanırım aradığımız kurukafalar oralarda gömülü.”
Fena bir ekip olmamıştık anlaşılan.
“On üç tane kurukafa olduğunu sanıyordum.” Diyorum o Rüya Köşkünün çıkışına doğru yürümeye başlarken.
“İyi haber, hala kara deliği durdurmak için zamanımız var.
Kötü haber, kara delik şimdiden altı kurukafaya sahip.”
Taştan kapının önüne geldiğimizde duruyor. “Eğer diğer kurukafaları ondan önce bulamazsak ne olur?”
“Eh, sanırım başımıza ne geldiğini asla öğrenemeyiz ve kıyameti getirmesine göz yummuş oluruz. Hem daha ne dilek dileyeceğini bile bilmiyoruz, değil mi?”
Kıyametten kötü ne olabilir ki?
ÜÇ KIZ KARDEŞ
Uyandığımda Lykanın hala uyuyor olduğunu görüyorum. Kamaranın kapısını araladığımda güneş ışığı ile karşılaşmak tüm bedenimin açılmasına neden oluyor. Asırlar sonra aydınlığa kavuşmuş gibi hissediyorum.
Gece ne kadarda uzun sürdü.
“Günaydın.” Ahau’nun sesini duyduğumda zıplıyorum. “Genelde boyunlarına hançer dayadığın insanlara günaydın mı dersin?” diye soruyorum kendimi bir adım geri çekerek.
Gözlerim dümene kayıyor. Nokan.
Ahau’nun ne kadar çökmüş göründüğünü fark ediyorum. Mosmor gözaltları, çatlamış dudaklar ve kırmızı göz çevresi.
Bir gecelik uykusuzluk onu bu kadr kötü yapmaz değil mi?
Havanın ılık olmasına rağmen şalına sımsıkı sarınmış.
“Bak, başıma ne geldiğini hatırlamıyorum.” Gözü ile Nokan’ı işaret ediyor. “Seninle aramızda olanlardan biraz bahsetti.” Kolunu kaldırarak bilekliğini gösteriyor. “Ahau. Mayalıların güneş tanrısını temsil ediyorum. Sende tam zıttımı. Morgon’un dediğine göre gücümü emmişsin. Gerçi dediğin gibi boğazını ikiye yarmak üzereysem seni suçlayamam sanırım.”
Kuyuyla olan bağlantılarını kesmem anılarının geri gelmeyeceği gerçeğini değiştirmediği için canım sıkılıyor ama yine de yeni bir Ahau kulağa daha güvenli geliyor.
Bir anlığına Nokan’ın sözleri geliyor aklıma. Ahau’nun kalbini çürüttüğümü söylemişti...
O yüzden mi bu kadar berbat görünüyor?
Başımla dediklerini onaylıyorum.
“Adadan nasıl çıktığımızı biliyor musun?” diye soruyorum denizi seyretmeye başlarken. Çok dingin görünüyor.
“Ah, bak işte onu biliyorum. Zihnim diğerleri kadar uzun süre kuyuya bağlı kalmadığı için çoğu anım eksik olsa da bir kısmı hala taze. Bilgilerim de öyle. İçinde bulunduğumuz yere kara delik dediğinizi duydum. Gümüş Birliğinin başındaki kadın ağladığında, aslında o göz yaşları kara deliğe aitti. Ve tüm kozmosu yok edecek güçteydi. Karadelik bir bedendeki üç ruh gibi. Yarısı uyurken, diğer yarısı uyanık. Sen zihinlerin kuyu ile olan bağını kopardığında karadeliği paylaşan diğer iki ruh uyandı. Ve tahmin edebileceğin üzere gördükleri manzaradan hiç hoşnut olmadılar.”
Başımı sallıyorum. “Sanırım ‘midelerinde’ on üç tane insan olmasından kimse hoşlanmaz.”
Güldü. Sesi ne kadar da zayıf çıkıyordu. “Elbette. Ama onun da ötesinde, kara delik doğası gereği vahşidir. Üç kardeşin arasındaki kavga fitilini ateşleyen neden yıllar önce edilmiş bir yemin oldu. Wyrdlerin düzenine karşı çıkan ilk kişi karadelikti. Wyrdlerin bir düzene binmiş kader fikirlerinin aksine, o kaos istiyordu. Savaş başlamasına ramak kala Helios adından antik bir güneş tanrısı ki biz ona Ahau diyeceğiz, onlara barış meşalesini uzatıyor. Böylece iki tarafta kozmos’u bölüşmeyi kabul ediyor. Wyrdler dünyayı, yaşayan canlıları yönetirken Kara delik ölüleri ve yeraltını ele almaya başlıyor.
Böylece hem kaos hemde düzen hüküm sürmüş oluyor.
Ta ki bu ana kadar.
Kara deliğin içinde ikamet eden ruhlardan biri bu anlaşmayı bozarak dünyadan on üç kişinin kaderine el sürdü ve onları kendi karanlığına katmak için canlarını aldı. Diğer iki ruh bundan hiç memnun olmayarak bir tür kavgaya tutuştu ve bom. Birnevi ilk ruhu kustular.”
Gözleirmi kırpıştırdım. “Ne?”
“Bir kara delik daha küçük bir kara deliği yuttu gibi düşün. Üç ruhun her biri de kendi hallerinde güçlü çekim kuvvetlerine sahip ama bir araya geldiklerinden daha da güçleniyorlar. Ama anlaşmazlığı sonra erdirmek için ilk ruhun bilincini kara delikten dışarı aktarmaya çalıştılar. Ama ilk ruh hepsinde üstün gelerek ikisini de yuttu. Bu yüzden ağlıyordu.
Bu sayede adadan çıkabildik.
Çünkü iki ruh yutulduğunda ada da parçalandı.”
Hafızasını kaybeden biri için fazla iddialı bir açıklama diye düşünüyorum.
“Nereden biliyorsun?”
Çantasına uzanıp elime siyah deriden yapılma bir kitap veriyor. Kitabı hemen tanıyorum. Dokunduğumda sayfaları mürekkep dökülmüş gibi siyaha dönen kitap.
Ama şimdi mürekkepler birer kelime oluşturmuş.
Her sayfada aynı dizelerin yazılı olduğunu görüyorum.
“Anlaşmazlık yükseldiğinde söndü meşalenin ateşi,
Bir ikiden üstün geldi.”
Her sayfada aynıları yazıyor.
“Bunun olması şaşırtıcı değil. Asırlar önce yazılmış bir kehanetti bu. Daha uzun ve destansıydı elbette ama kehanetin yazılı olduğu tek papirüsün sönmeyen bir yangında yanıp kül olduğu söylenir. Ve geriye de sadece bu dizeler kalmıştır papirüste. Bu yüzden yaptığım tek şey sadece hatırladıklarımdan parçalar birleştirmek oldu. Anılarım eksik olsa da bilgilerim değil.” Morgon’un elini salladığını görünce sıranın ona geldiğini anlamış olmalı ki iç çekiyor. “Babam denize açılmaya bayılırdı. Ona dair bir şey hatırlamasam bile birlikte balık tuttuğumuzu ve bana küçük bir tekne yaptığını hatırlıyorum. Yıllarım denizlerde geçtiği için dümende olmamı istiyor ama bu kadar kişinin sorumluluğunu almak yorucu.” Diyor arkasını dönüp yürümeye başlarken.
“Seninle tanışmak güzeldi. Yeniden.”
Duyduklarımı sindirmeki çin birkaç saniye boyunca denizi izliyorum. Ardından arkamda varlığını hisettiğim, beni izleyen Nokan’a dönüyorum. “Ne o? Işınlandın mı?” diyorum kaşlarımı çatarak.
“Dediklerinde haklıydın.” Diyor yaslandığım yere yaslanırken.
“Dünyanın yedi harikası konusunda mı?”
Başını sallıyor. “Tüm gece onlar hakkında okudum.”
“Aferin sana.” Dediğimde bana garip garip bakıyor.
“Ne? Neredeyse çişe gittiğini bile söyleyeceksin de ondan öyle dedim.” Kisin rüya gördüm, Kisin tüm gece okudum...
Sabrını zorladığımın farkında olduğumu bilse de bir şey demiyor.
“Ve?”
“Ve eğer tüm o yerlere gideceksek zamanda yolculuk etmemiz gerekecek çünkü çoğu insan dünyasınıda yıkılmış ya da sadece kalıntıları var.”
Parmağımı şıklatıyorum. “Ama neyse ki yanında dokunduğu her şey özüne dönen bir Kisin var.”
Başı ile onaylıyor. “Sanırım oralara gidebilmek için para gerekiyor? Bende hiç insan parası yok. Ayrıca aramızda dünyada ikamet edenler resmi olarak ölü. Ve biz kozmosun dengesini riske atarak ka’lar olarak dünyada dolaşıyoruz.”
“Aaa doğru ya kıyametten kaçmaya çalışırken yanıma her zaman insan parası alırım dur cebimden vereyim.” Gözlerimi deviriyorum. “İnsan parası dediğin şey bende de yok ve her ülkenin ayrı para birimi var akıllım. O yerlere ancak turist olarak gidebiliriz. Tabii önce üzerimizdeki eski kıyafetlerden kurtulup bir şeyler yememiz gerekiyor. Sonra da biraz insan parası çalmamız ve... bir tür harita almamız gerekiyor. Ya da pusula. Bilmiyorum... Bu kadar kişiyi nereye nasıl taşıyabiliriz onu da bilmiyorum. Kendilerine geldier mi bare?”
Derdi ile dertlenmem hoşuna gitmiş gibi gülümsüyor. Gerçi, bu şuanda ortak derdimiz.
“Sadece Ahau. Onu da akşam gördün zaten. Diğerleri hala uyuyor.”
Dudağımı ısırarak ona dönüyorum. “Ahau demişken... Neden bu kadar çökmüş görünüyor?”
Cevabı biliyorsun dercesine tek kaşını kaldırıyor. Yanaklarımı şişirip ufluyorum. “Gücünü geri veremez miyim ona? Bilerek yapmadım.”
Gözü bir anlığına güneşe odaklanıyor, sonra bana dönüyor.
“Bilmiyorum. Sende farklı bir şey var, Kisin. Anladığım kadarıyla hepimiz ruhen bir olduğumuz Tanrının güçlerinden yararlanabiliyoruz ama ışık güçleri bizim için şaşırtıcı değil çünkü biz zaten birer ışık bedeniz, ka’yız. Ama sen.”
Bana doğru bir adım attığında bende bir adım geri atıyorum ve sırtım direğe yapışıyor.
“Ama sen benim gibi karanlığı kullanabiliyorsun.” Bir adım daha atıyor. “Daha da ilginci, sen benim karanlığımı kullanıyorsun. Ve içimden bir ses bunun Tanrı Kisinle hiçbir alakası olmadığını fısıldıyor.”
Arkasını dönüp kamarasına yürümeye başlıyor.
“Nokan!”
“Morgon.” Diye düzeltiyor.
“Nokan.”
“Morgon.”
“Nokan.”
“MORGON.”
“Teşekkürler.” Dediğimde şaşkınlıkla kalakalıyor.
“Herkes adına.”
Kamarasının kapısını kapatıyor.
ŞEHİR MERKEZİ
Kıyameti durdurmadan önce yapacaklar listemize bir göz atmam gerekiyor.
1- Yeni kıyafetler (ç)almak
2- Bol acılı bir dürüm gömmek
Kulağa pek kahramanca gelmese de turist olarak gotik bir ayinden çíıkmış gibi görünen bir grubu hiçbir yere alacaklarını sanmıyorum. Keza açlıktan bayılmak üzere olanları da.
Nokan şehir merkezi dediğinde daha çok insanların bol olduğu bir yer bekliyorum. Insan bol bol olmasına ama hareket eden ışıklar, renkli tabelalar ve neredeyse iç içe geçmiş binalara bakmak bile insanın içini bunaltıyor.
Birde asla susmayan müzik var tabii. Kulak zarım sızlıyor.
Lykanın yanıma doğru geldiğini görüyorum. “Sonunda.” Diyorum gülümsyerek.
Benim aksine kafası karışmış görünüyor. “Bunlar da ne? Ne tür bir kabusun içindeyiz yine?”
Omuz silkiyorum. “Bunlar insanoğlunun icatları.”
Kaşlarını çatıyor. “Ve biz niye onların dünyasındayız?”
“Güzel soru.”
İç çekiyorum.
“Çünkü değiştirmemiz gereken kıyafetlerimiz, yememiz gereken yemekler ve bürünmemiz gerekn bir turist kılığı var.”
Derin bir nefes alıp Rüya Köşkünden başlayarak anlatmaya başlıyorum.
***
Oldukça eski ve her an parçalara ayrılabilirmiş gibi görünen gemimizin görününşünün yepyeni olanı ile değişip, seyahat teknelerinin yanaştığı bir limana yanaşmasını izliyorum.
“Gemiye ne yaptın?” Diye soruyorum Nokan’a. “Hiçbir şey. Sadece zihinlerle oynayıp gemiyi farklı bir şekilde görmenizi sağlıyorum.”
Akıllıca, diye düşünsem de sesimi çıkartmıyorum.
“Diğerleri hala uyanmadı.”
Gözlerim Ahau’nun ikide bir girip çıktığı kamaraya kayıyor. Diğerleri orada olmalılar.
“İhtiyaç olması durumunda kullanabilmek için onlara yiyecek, yemek ve battaniye taşıyor.”
Kaşlarımı çatıyorum. “Ama zaten varmadık mı?”
Elini dümenden kaldırıyor ve limanı işaret ediyor. “Dakikalar içinde evet.”
“Kimsenin sahipsiz bir gemiyi sorgulamayacağından emin misin?”
Şeytanice gülümsüyor. “Sahipsiz değil ki. Bu bir bağış gemisi.”
Hiçbir şey anlamadığımı söylesem hiç şaşırmazsınız değil mi?
Neden her zaman bu kadar kapalı kutu olmak zorunda ki?
Parmağı ile geminin dış yüzeyini işaret ediyor.
Gemiden dışarı eğilip ne yazdığını okumaya çalışıyorum.
“Tüp burunlu meyve yarasalarını koruma derneği.” Diye okuyorum .
“Bu da ne?” diyorum ona dönerek.
“Tüp burunlu meyve yarasalarını koruma derneğinin bağış kampanyasına ev sahipliği yapan bir gemi.”
Bir anlığına boş boş suratına bakıyorum, sonra uzun bir ‘ha’ sesi eşliğinde zihnimde jeton düşüyor.
“Tanrım... Sen korkunç bir dahisin.”
Bunu sesli söylediğim için saniyesinde pişman oluyorum.
“Biliyorum, biliyorum, biliyorum. Iltifatlarını sonraya sakla.”
“Ve çok adice.” Diye not düşüyorum.
Gururla gülümsüyor.
“Nedir bu dahice plan?” diye soruyor Ahau arkamızda aniden belirerek.
“Bu şeytan, gemiyi tüp burunlu meyve yarasalarının yaşam alanını korumak için bir bağış merkezi haline getirdi.”
Nokan dilini şaklatarak parmağını beynine götürüyor.
“Ah zihin bükmece mi oynuyoruz yine?” diye homurdanıyor Ahau.
Al benden de o kadar.
Ama işe yarıyor.
“Böylece,” diye ekliyor Nokan. “Para çalmamıza gerek kalmayacak.”
“Ve insanların hayvan sevgisini sömürmüş olacaksın.” Diyor varlığını yeni fark ettiğim Lykan. “Hem bu bağışların yarasalara yardımı olacağına nasıl ikna edeceksin? Ağaç paradan yapılmıyor ya.”
Kısa bir sessizlik oluyor.
“Önümüzdeki 20-30 yıl içerisinde aşırı kuraklık, ağaçların kesilmesi yangın gibi nedenlerle Amazon ormanlarının neredeyse yarısı tahrip olacak.”
“Olabilir mi olacak mı?”
Aniden limandan gelen seslere dönüyoruz. Üç genç arkadaşlarından birini denize atarak eğleniyor. Ve ellerindeki metal teneke... O bir telefon mu? Teknoloji gerçekten gelişmiş.
Telefonla arkadaşlarının videolarını çekip eğleniyorlar.
“İnsanlar bu derece aptal olduğu sürece olacak.” Diyor Nokan parmaklarını şakaklarına bastırırken. Sanki az önce gördüklerini zihninden silmeye çalışıyor.
“Amazon ormanlarının yok olması hem barınaklarının hemde yiyeceklerinin yok olması demek.”
İçimden gülmek geliyor. Kıyameti durdurmak için tüp burunlu yarasalardan yararlandığımıza inanamıyorum.
“Kim tüp burunlu yarasalara bağış yapar ki.” Diye homurdanıyor Ahau.
Ve gözlerim anında Ahau’nun arkasından görünen limandaki kalabalığa takılıyor.
“Aman tanrım...”
Nokan bana göz kırpıyor.
Limanda dev bir kalabalık var.
Üzerinde “Burunları uzun, iştahları büyük; meyve yarasalarına iyi bak, meyveler de mutlu olsun!” yazan bir pankart taşıyan adam, annesi oldğunu tahmin ettiğim bir kadının omuzlarında oturan “SONSUZA KADAR TÜP BURUNLU MEYVE YARASALARI!” yazılı bir tişört giyen küçük bir kız, kağıttan yapılma tüp burunlu meyve yarasası burnu takan birkaç genç, yarasa kanatları giymiş orta yaşlı bir kadın ve bağırarak tüp burunlu meyve yarasaları hakkında bir şeyler anlatıp kalabalığı gaza getiren bir kadın görüyorum.
“Sürü psikolojisi.” Diyor Nokan omuz silkerek. “Ben sadece ilk kıvılcımı yaktım.”
Gemi limana geldiğinde kalabalıktan çığlıklar kopmaya başlıyor. El sallayanlar, boğazlarını yırtarcasına haykıranlar, tezahürat yapanlar, zıplayanlar, para fırlatanlar, parlayan flaşlar ve daha niceleri eşliğinde gemi duruyor.
“Bu çılgınca.” Diye mırıldanıyorum Nokan’ın yüzündeki zengin iş adamı gülümsemesi ile kalabalığı selamlamasını izlerken. Bir tek altın dişi eksik.
Gerçi altın beyni farkı kapatıyor.
Bunu söylediğimi ona söylemeyin ama.
“Sizleri aramızda görmek ne kadar güzek dostlarım!” Şeklinde klasik bir giriş yaparken Lykanla Ahau’ya dönüyorum.
“İki kişi burada kalıp bağış yapanlara ve henüz uyanmayan arkadaşlarımızla ilgilensin.
Diğer iki kişi de turist kıyafetleri ve ölmemek için biraz yemek alır.”
“Ve bilet.” Diye ekliyor Lykan.
“İlk olarak hangi harikaya gideceğimizi nereden bileceğiz? Belki kara delik şuanda birkaçını daha bulmuştur bile.”
Dingin denizi izliyorum.
“Kehanetin Nokan’a gösterilmesinin bir sebebi olmalı. Sanırım bulsa hissederdik değil mi? Sonuçta...”
Aniden donakalıyoruz.
“Hayır...” diye mırıldanıyoruz panikle.
“Aynı şeyi mi düşünüyoruz?”
Lykan ağlamak üzeri gibi görünüyor. “PAMUK ŞEKERLER BİTMİŞ!” diyor eli ile kıyıdaki bir pamuk şeker satıcısını işaret ederken. Adam son pamuk şekeri küçük bir kıza veriyordu.
Ahau ile bakakalıyoruz.
“Hayır Lykan dinle.” Diyorum. “Chel kendi bilinci ile kara deliğe hizmet etmiyordu. Kara delik zaten kurukafaların altı tanesine sahip değil mi? Sahip olduğu kurukafaları temsil eden bedenleri kullanabiliyor.” Diyorum Ahau başı ile onaylarken.
“Bu çok mantıklı.”
Lykan yutkunuyor. “O zaman bu ‘arkadaşlarımızın’ asla uyanmaması gerektiği anlamına geliyor.”
Dudağımı ısırıyorum. “Yoksa hepsi kara delik tarafından kontrol edilip kıyameti getirmesine hizmet etmeye çalışacaklar.”
“Çünkü onları temsil eden kurukafalar kara deliğin elinde.”
Zihinleri kuyuya bağlı olduğu için kara delik onları ele geçirmiş olmalı diye düşünüyorum.
Ahau’nun tüyleri diken diken oluyor. “Ucuz kurtulmuşum.”
“Yine mi kızlar partisi?” diyor Nokan yanımıza gelirken. “Bunu en son yaptığınızda pek iyi şeyler olmamıştı.”
Gözlerimi deviriyorum.
“Sadece beyin fırtınası yapıyorduk. İçeridekilerin hiç uyanmaması gerek.”
Gülümsüyor. “Ah, demek sonunda anladınız. Bende içeridekileri öldürdüğümü söylediğimde çok kızmayacağınızı umuyordum. Nedenini öğrendiğinize göre sanırım bir aferin alaiblirim?”
Ağzım şokla açılıyor.
“NE?”
Lykan bir adım geriye giderken Nokan tek kaşını kaldırıyor.
Ahau omuz silkiyor. “Yeterince adil.”
Nokan başını hafifçe eğip iltifatı kabul edercesine yarım ağızla gülümsüyor.
Ağzım beş karış açıkken kelimelerimi seçmeye çalışarak kamarayı işaret ediyorum. “A...Ama Ahau onlara battaniye götürdü. O-Oradalardı?”
Nokan parmağını kamaraya doğrulttuğuna kapı güçlü bir rüzgar esmiş gibi ağzına kadar açılıp çarpıyor.
Hala içeride olduklarını ve baygın yattıklarını görüyorum.
“Ama-“ dememe kalmadan Nokan parmağını şıklatıyor, ve saniyeler önce yerde baygın yatanlar bir anda kayboluyor ve her yere bulaşmış kanı görüyorum.
Yutkunuyorum. “Aman tanrım...” diye mırıldanıyorum.
Nokanla tekrar göz göze geldiğimizde artık imzası haline gelen hareketi yaparak zihnini işaret ediyor.
Tüylerim ürperiyor.
“Siz ikiniz,” diyor Ahau ile hala şokta olan Lykan’a bakarak.
“Gemide kalıp koyunlarla ilgilenin. Biz gerekenleri alacağız. En geç iki saat içerisinde döneriz.”
“Siz kimsiniz?” diyorum ‘biz’ dediğ için tek kaşını kaldırarak.
“Sen ve ben, Bayan Zeka.” Diyor parmağı ile hafifçe omzuma dokunarak.
“Kabul etmiy-“
“Kabul.” Ahau ve Lykan aynı anda konuşuyor. Gözlerinde özür dolu bakışlar görüyorum.
“Neden katille giden ben oluyorum?” diyorum onlara doğru fısıldayarak.
“Benim katillere alerjim var.” Diye fısıldıyor Lykan.
Ahau ona baktığım anda gözlerini kaçırıyor.
Uf.
Ahau’nun beline uzanıp hırka ile gizlediği belindeki hançeri alıyorum. Şaşırsa da bir şey demiyor.
Aniden elimle bir alev topu tutuyormuşum gibi yanmaya başlıyor hançere dokunan avuç içlerim. İnleyerek hançeri yere atıyorum. Ellerimde yanıklar var.
Ah tabii ya. O ışığı temsil ediyor ben ise karanlığı. Şaşırmadım.
Bunu daha önce düşünmediğim için lanet okuyorum.
Ta ki hançer aniden altından gümüşi bir renge bürünüp sapı siyah kurukafalarla süslenene dek.
Önce kalbini şimdi de hançerini çürüttüm...
“Senin olsun.” Diyor Ahau ayağı ile hançeri itekleyerek.
Bana kızmadığını umarak başını sallıyorum.
Ama o sadece korkmuş görünüyor.
Hançeri belime takıyorum. Üzerini örtecek bir şeyim yok ama şikayetçi değilim.
Nasıl olsa tiyatro oyuncuları gibi görünüyoruz.
Nokan’ın bağışların başında dikildiğini görüyorum. Lykan onun yerini almak için oraya doğru yürüyor.
“Gidelim.” Diyorum Nokan’a onu bağış paralarını cebe indirirken görünce.
“Hay hay majesteleri.”
Sahte bir centilmentlikle eğilip elini leydiler önden dercesine uzatıyor.
Gözlerinin belimdeki hançere kaydığını görüyorum. Keyfi yerine gelmiş gibi.
“Ne?” diyorum ters ters bakarak.
“Hiç. Sadece beni bir hançerle öldürebileceğini düşünmeni çok şirin buldum.”
ARANIYOR
Kalabalığın arasından zar zor sıyrıldığımda içime derin bir nefes çekiyorum.
“Sonunda.” Diye mırıldanıyorum.
Etrafı inceliyorum. Gündüz olmasına rağmen hava o kadar da aydınlık görünmüyor.
Hava esiyor esmesine ama ada kadar soğuk değil.
Sokaklarda hala at arabalarının olduğunu görünce şaşırıyorum. İlk defa gördüğüm, fazlasıyla lüks görünen arabalarda var.
Yan yana dizilmiş bir sürü mağaza görüyorum.
“O ne?” diye soruyorum elimle devasa bir yemek fotoğrafının olduğu tablomsu şeyi işaret ederek.
“Reklam panosu.” Diyor işaret ettiğim yere bir kere bile bakmadan.
“İşte.” Diyor Nokan eli ile bir mağazayı işaret ederek. İçeride çok fazla magnetin, şehirlerin isimlerinin yazılı olduğu tişörtlerin ve bardakların olduğu bir mağaza.
Altın takıların olduğu bir mağazayı gördüğümde ağzım açık kalıyor ama Nokan beni beklemediğinden kaybolmamak için peşinden koşuyorum.
İnsanların arasından geçip dükkanları incelerken bir anlığına Nokanın görüş alanımdan çıktığını fakr ediyorum.
Etrafımda dönerek onu arıyorum ama hiçbir yerde yok. Yanından geçtiğim insanların bana garip garip baktığını fark etsem de aldırmıyorum.
“Nokan?” diye ona sesleniyorum panikle. “Nokan!”
Çıkmaz bir sokak görüdüğümde Nokan olsaydım oraya gireceğimi düşünüyorum.
Oraya doğru yürüyorum. “Noka-“
Aniden iki el beni omuzlarımdan sıkıca kavradığında kalakalıyorum.
“Reflekslerin yeteri kadar hızlı değil.” Diyor arkamdan bir ses.
İçime bir nefes çekiyorum ve bacağın saplanmış hançeri işaret ediyorum.
“Fark etmedin bile.” Diyorum hançeri ikinci kez düşünmeden bacağından çekerek.
Gıkını çıkarmıyor.
“Gidelim.” Diyor bir mağazayı işaret ederek.
“Nereye kayboldun?” diye soruyorum peşinden giderken. Kanlı hançeri geri belime takıyorum.
“İnsan kalabalığından sıkılıp aradığımız mağazayı bulmak için kendi formumda ufak bir gezintiye çıktım. Ve buldum.”
“Kendi formunda?”
Eli ile mağazayı işaret ediyor.
“Burası.”
Mağazanın diğerlerine oranla bir tık daha küçük olduğunu fark ediyorum.
Dış kısmına asılmış bir sürü poster var. İçinde magnetler, I ❤ KAHIRE yazan tişörtler, Mısır Tanrılarının heykelleri ve bardaklar var.
“Kahire?”
“Mısıra hoş geldin.” Diyor Nokan tişörtlere doğru ilerlerken.
I ❤ KAHIRE yazılı tişörtleri geçiyor ve daha sade olanlara geliyor.
“Hawaii gömleğine benziyor.” Diyorum renkli olanı işaret ederek.
“Tam senlik.” Kıkırdıyorum.
Tek kaşını kaldırıyor. “Beğendin mi?”
Dudaklarımı büküyorum. “Üzerinde güzel dururdu.”
Bir anlığına ciddi olup olmadığımı anlamak ister gibi bana bakıyor.
“O halde alıyorum.”
Kalakalıyorum. “Ne? Cidden mi?”
Kahkahamı tutamıyorum. “Karanlık Lord Hawaii gömleği mi giyecek cidden?”
“İsityorsan evet.”
Gözlerimi kırpıştırdım. Ciddi olduğuna inanamıyorum.
Ben öylece kalakalırken kasadaki adamın üzerimize endişe ile bakmasını izliyorum. Ama Nokan fiyatı sormadan fiyatın üç katını adama verince derhal bakışlarını düzeltiyor.
Zengin züppe.
“B-Buyrun.” Diyor kasiyer Nokanın aldığı kıyafet yığınını ona uzatırken.
Kasiyerin gözleri bir anlığına Nokan’ın yırtılmış pantolonundaki kurumuş kana, sonra da kanlı hançerime bakıyor.
Nokan mağazan çıkarken ben adama dönüp ufak bir gülümseme ile “Tiyatro oyuncularıyız.” Diyorum.
Adamın yüzü bir anlığına rahatlıyor ve başı ile onaylıyor.
Mağazadan çıkınca Nokanın dev adımlarına yetişmek için depar atsam da sonunda ona yetişiyorum. Çok fazla kıyafet olduğu için poşetlerin birazını elinden almaya çalışıyorum ama vermiyor.
Bir yemek standı görüyorum.
“Şı-var-ma.” Diye heceliyorum ilk defa duyduğum bu yemek adını.
Ağzımın sulandığını hissediyorum. Nokan’ın kolunu tutup standı işaret ediyorum.
“İnsan yemeği yemeyeli uzun zaman oldu.”
Midesi guruldayan tek kişinin ben olmadığımı duymak güzel.
O çokta uzun olmayan sıraya girerken dikkatimi bir şey çekiyor.
Duvardaki bir poster.
“KIRMIZI BÜLTENLE ARANIYOR”
Bunun Gümüş Birliğinin üssünde gördüğümle aynı poster olduğunu fark ediyorum.
Almira Kitara.
Ama bu sefer fotoğrafının üstü karalanmamış.
Ve fotoğrafta ben varım.
Her şey karanlığa gömülmeden önce kasiyerin panikle mağazasını kapatışını görüyorum.
Nokanın bana seslendiğini duyuyorum ama polis sirenleri sesini bastırıyor.
“Tüm birlikler onuncu caddeye. Derhal.”
MEZARLIK
Gözümü sorgu masasında açmayı bekliyorum ama gözlerimi açtığımda ağzıma kadar eğilmiş Nokan ve meraklı kedi bakışları ile karşılaştım.
Aniden kafamı kaldırdığımda burnuna çarptım.
“Aklımı çıkardın!” diyorum yattığım yerden aniden kalktığım için dönen başımı sakinleştirmek istercesine gözlerimi kapatarak.
“Sende karşılığında burnumumu çıkarmaya mı karar verdin?” diyor burnunu tuttuğu için sesi helyum çekmiş gibi çıkarken.
Gülüyorum. “Biraz öyle oldu.”
“Neredeyiz?”
“Bende sana bunu sormak üzereydim.” Diyor kollarını açarak.
Toprağa gömülmüş bacaklarıma bakıyorum. Kafamı yana çevirdiğimde her yerde mezarlar görüyorum.
Panikle kalkıp bacaklarıma bulaşan toprağı temizliyorum.
“NELER OLUYOR?”
“Seni gömüyordum.” Diyor sakince.
Gözlerimi kırpıştırıyorum.
Havada uçan bir tavşan iskeleti gördüğümde “Rüya Köşkünde miyiz yine?” diye soruyorum.
“Bende ilk başta öyle sandım ama...”
Eli ile zar zor seçilen uzaktaki bir köşkü işaret ediyor.
“Rüyada olduğumuz kesin, ama köşk çok uzakta.”
“Gerçekte neredeyiz? Neler oldu? Neden uyanmadım?”
“Ah... Polisleri atlatıp seni gemiye götürdüm. Sonra hakkındaki suçlamalara ufak bir göz attım.” Islık çalıyor. “Sicilin benimkine taş çıkartıyor. Etkilendim.”
Yutkunuyorum. “Ben... Almira Kitara mıyım?”
Parmaklarını çerçeve yapıp bana doğru çeviriyor.
“Sanmıyorum. Bence fotoğrafını ARANIYOR posterinin altına şakasına koymuşlar.”
Yüzüne boş boş bakıyorum.
“Dalga geçiyorum. Tabii ki Almirasın sen.”
Tek kaşımı kaldırıyorum. “Ve bunu daha önce biliyor muydun?”
“Hayır.”
Hiç inandırıcı değil.
Yaslandığı mezarlık taşının üzerinden çekilerek kollarını birleştiriyor.
“Gemimde rüyalarda seyahat edebilen bir tek ben varım.”
“Yani?”
“Yanisi, buna rağmen şuan bir rüyadayız.”
“Bizi bu rüyaya sen çekmedin mi?”
“Biz.” İç çekiyor. “Biz kimiz Almira?”
İsmimi kullandığında tüylerim diken diken oluyor.
“ ‘Bizi’ bu rüyaya sen çektin.” Yumruklarını sıktığını görebiliyorum. “BENİM güçlerimi kullanarak. Yine.”
“Bilerek yapıyormuşum gibi davranmayı kes!” diyorum öfkeyle. “Herkes senin gibi zihin bükemiyor, kendinle karıştırma beni. Cevabıma inanmıyorsan sabrımı zorlamak yerine o övmelere doyamadığın güçlerini kullanarak oku zihnimi.” Ona doğru bir adım atıyorum. “Seninle ilgilendiğimi falan düşünüyorsan söyleyeyim, sadece kendini beğenmiş egoist bir herifin tekisin. Dünyaya gelmekteki tek maksadın sidik yarıştırmakmış gibi davranıyorsun, karşında sidik yarıştırabileceğin biri yok kiminle konuştuğuna dikkat et.
Sana şuanlık katlanıyor olabilirim ama çeneni gerektiğinde kapalı tutmayı bilmezsen sessiz kalacağım anlamına gelmez. ‘Geminde’ soğuk kanlı kararlar alaiblen tek kişi sen değilsin ve eğer kıyameti durdurmamıza yardım etmek yerine çocukluk yapıp zırlayacaksan seni geldiğin çukura göndermekten çekinmem, Morgon. Ya da adın her neyse.”
Pekala, iyi konuştum.
Bu ani özgüven sanırım rüyada olmamızdan kaynaklanıyor.
Az önce söylediklerimi bir yerime sokmamasını umarak sert görünmeye çalışıyorum.
Ellerini arkasında birleştirip yüzüme doğru eğiliyor.
“Ateşini sevdim.” Diye fısıldıyor gözleri arkama sabitken.
Baktığı yere dönüyorum ve tüm sertliğimi kaybederek can havliyle ona yapışıyorum.
“ÖLÜLER!”
Omuz silkiyor. “Anlaşılan artık değiller. Ailene merhaba de, Kitara.”
Nefesimi tutuyorum.
Ailemle tanışmayı böyle hayal etmemiştim.
Aslında, hiç hayal etmemiştim. Ama hayal etseydim böyle olmayacağından eminim.
“M...Merhaba?” diyorum beceriksizce. Elimi sallamak için kaldırıyorum ama çok aptal göründüğümden eminim.
“Ölüler konuşamaz.”
Ah. Çok açıklayıcı oldu.
“Dirildiklerini sanıyordum...” diye mırıldanıyorum.
“Bir süreliğine evet.”
Mezar taşlarında yazan isimleri tek tek okumaya başlıyorum.
Izabel Kitara. Lorus Kitara. Annemle babam.
Karian Kitara, Teres Kitara, Orioan Kitara...
Sayısız isim.
Ama sadece tek bir tanesi gözüme takılıyor.
Zeyl Kitara.
Sadece onun hayaletini göremiyorum.
“Neden o yok?” diye soruyorum kafa karışıklığı ile. “Ka’sı kayıp olmalı..” Diyor Nokan.
Hala yeryüzünde dolaşan bir akrabam olduğunu bilmek garip hissettiriyor.
“Öyleyse neden mezar taşı var?”
“Ka’sının kalbi de ölümün pençesinde demek.”
“Yani?”
“Eli kulağındadır. Yakında hayaleti burada belirir.”
Bunu bu kadar basit bir şeymiş gibi söylemesi onu boğmak istememe neden olsa da susuyorum.
Sonra kendi mezar taşımı görüyorum. Zeyl’inkinin hemen yanında.
Gözlerim doluyor.
Bazen ka olduğumu unutuyorum.
Ame eğer ölüysem polisler nasıl hala beni arıyor?
Her şey çok kafa karıştırıcı.
Cesedimin nerede olduğunu merak ediyorum.
Anneme sarılmak istiyorum, beni de yanlarına almalarını söylemek istiyorum.
Neden kıyameti durdurmak için seçildiğimi anlamıyorum.
“Neden durdurmak istiyorsun?” diyor zihnimde heykelin soğuk sesi.
Gözlerim kocaman açılıyor.
Ses babamdan geliyor.
Hayaleti artık yerinde olmayan babamdan.
“Nokan.” Diyorum yutkunarak. “Babam?” Bu kelimeyi panikle söylemeye çalışsam da, sesim özlem dolu çıkıyor. Bu kelime boğazımda acı bir tat bırakıyor.
Tek kaşını kaldırıyor, ardından bakışlarını aileme çeviriyor.
Panikle geriye çekiliyor ve buraya yazmamyı seçtiğim bir küfür mırıldanıyor.
“Kıyameti sen getireceksin Almira. Onları diriltiyorsun.” Diyor panik ve öfkeyle.
“NE?”
“Gitmemiz gerek. Hemen.”
Başımı sallıyorum.
“T-Tamam. Ama nasıl olur bu? Parmağımı bile oynatmadım! Nasıl gideceğiz!”
“Yine güçlerimi kullanıyorsun ama nasıl kontrol edeceğini bilmiyorsun, aptal! Durdur şunu.” Diyor panikle. Babamın mezar taşı toprağa dönüşüyor.
Küfürü tekrarlıyor.
“UYAN.” Beni sallamaya başlıyor.
“Noka-“
“UYAN!”
...
“Bana geleceğini biliyordum.”
Heykelin sesi.
Babamın sesi.
RUH
“UYAN!”
Sanki bunca zamandır suyun altındaymışımda şimdi nefes alıyormuşum gibi soluk alıyorum. Nefes nefeseyim.
Kollarımı kavrayıp beni gerçekten sarsan Nokan’ın omuzlarına yapışıyorum.
“Heykel.” Diyorum nefes nefese.
Öylece bakıyor.
Ve bir saniye sonra anlıyor.
Ellerini üstümden derhal çekiyor.
“Noluyor?” diyorum nefesimi düzenlemeye çalışırken. Bana hortlak görmüş gibi bakıyor.
“Sen güçlerimi kullanmıyorsun, Almira. Emiyorsun.”
Gözlerimi kırpıştırıyorum. “Ama... Nasıl?”
“Bilmiyorum. Ama her nasılsa babanda bunu yapabiliyor. Sen onu diriltmedin. O senin aracılığınla benim gücümü kullanarak dirildi.”
Tüylerim ürperiyor.
“Genetik bir şey mi?” diye soruyorum.
“Öyle olsaydı diğerleri de dirilirdi.”
Ailemi yeniden diriltme şansı mı?
“Aklından geçirme bile.” Diyor parmağını sallayarak.
Ağzımı itiraz etmek için açıyorum, sonra kapıyorum.
“Ama...”
İç çekiyor. “Benim ailem bile yok. Alışırsın.”
Şaşırıyorum. “Onları hiç tanımadın mı?” diye soruyorum şefkatle.
Gözlerini deviriyor. “Bana acıma. Hoşuma gitmiyor. Mezarlıkta gösterdiğin pençelerini daha çok sevdim. Dişli bir rakip olman güzel.”
Dil çıkarıyorum. Gülüyor.
“Ne yapacağız?”
“Öncelikle kıyameti durduracağız. Yoksa bizim bir şey yapmamıza gerek olmadan kara delik bütün evreni yutacak. Yani babanın sorun çıkaracak bir dünyası kalmayacak.”
Hak verircesine başımı sallıyorum.
Aklıma bir şey geliyor. “Acaba...”
Sessizleştiğimde cümlemin devamını getirmem için başını sallıyor ve tek kaşını kaldırıyor.
“Beni sen o rüyaya çekmediysen belki o çekmiştir? Dirilmek için? Hep zihnimdeydi. Bunca zamandır.” Bunu söylemeyi planlamamıştım çünkü suçu üzerimden atmaya çalışıyorumuş gibi davrandığımı düşünmesini istemiyorum.
“Mantıklı.” Dediğinde bir rahatlama hissediyorum.
Elini uzattığında tutarak ayağa kalkıyorum.
“Nokan.”
“MORGON!” diye haykırmak istediğini görüyorum ama sesini çıkarmıyor.
“Evet?”
“Teşekkürler. Beni polislerin arasından çıkardığın için.”
Omuz silkiyor.
“Kolaydı.”
“Nasıl yaptın bunu? Yine mi zihin oyunları?”
Gözlerini gözlerime dikiyor. “Duymamayı tercih edersin.”
Bir anlığına aklımda her yerine kan bulaşmış kamara canlanıyor.
Daha fazla soru sormuyorum.
“Ben kötü biri miydim? Kötü... biri miyim?” diye soruyorum sesimin bir fısıltıdan öte çıkmasını engelleyemeyerek.
Bakışları bir anlığına yumuşuyor.
Elimi avucunun içine aldığında beni avutacağını sanıyorum.
Belki onun da bir kalbi vardır.
Yüzünün yüzüme yaklaştırıyor ve fısıldıyor.
“Hemde en kötüsü.”
Bir kalp atışı kadar süre sonra hiçbir şey olmamış gibi geri çekiliyor ve
“İlk durağımıza geldik sayılır.”diyor.
Yüzüne bir tane yumruk geçirmek istesem de kendimi tutmayı seçiyorum.
“İlk durağımız derken?”
Eli ile bir anlığına gözlerimi kapatıyor, tekrar açtığında etrafın lüks bir arabanın içine döndüğünü görüyorum.
“Bekle... Nasıl? Ne?”
İşaret parmağını dudaklarıma getiriyor. “Şşş.”
Gözlerim hemen yanımızdaki koltukta yarınlar yokmuşcasına uyuyan Lykan ve Ahau’ya kayıyor.
Şöforle aramızda cam benzeri bir şeyin olduğunu görüyorum.
“Limuzin mi bu?” diye fısıldıyorum şokla.
“Ta kendisi.” Göz kırpıyor.
“Yani polisleri atlattıktan sonra beni asla gemiye getirmedin. Neden bir arabada olduğumuzu söylemek yerine zihnimle oynamaya karar verdin?” diye fısıldıyorum öfkeyle.
“Çok soru sorardın. Canım o an cevaplamak istemedi.”
“Soracağım da.” diyorum. “Mesela nereye gittiğimizi söyleyerek başlayabilirsin.”
“Büyük Piramite.”
Kaşlarımı çatıyorum. Sonra nedenini anlıyorum. “Ah... Dünyanın yedi harikasından biri, değil mi?”
Başı ile onaylıyor. Kucağındaki bir bilgi kitapçığını uzatıyor bana. Sonra vazgeçiyor.
“Okumaya üşenirsin sen şimdi.”
İtiraz etmek istesem de sessizce haklılığını kabul ediyorum.
“Acımasız bir firavun olduğu söylenen Khufu’nun mezarı.” İşaret parmağı ile havada bir daire çizdiğinde aniden ufak bir duman bulutunun parmağının etrafında dönmeye başladığını fark ediyorum. Bu duman bulutu daha sonra bir tür maket şeklini alıyor.
“Büyük Piramidin içi.” Diyor. “Burası Kral odası. Şu aşağı doğru giden yol alçalan bir geçit. Bu da Kraliçe odası. Yükselen geçiş ise hemen şurada. Ve birde büyük galeri var.Yapımı tam yirmi yıl sürmüş.”
Parmağı ile ters yöne bir daire çizdiğinde duman bulutu yok oluyor.
“Birkaç yerde okuduğum kadarıyla lahitlerin olduğu odalarda havalandırma boşlukları var. Tabii gerçekten havalandırmak için orada değiller.
Parmağı ile havaya bir takım semboller çiziyor ve duman onların havada kalmasını sağlıyor.
“Bunlar gibi. Henüz insanlar tarafından bilinen bir açıklaması yok.”
Parmağını şıklattığında tüm duman kayboluyor.
Yaptığından etkilensem de sesimi çıkartmıyor. Bir yanım bunu benimde yapıp yapamayacağımı merak ediyor ama elbette denemeyeceğim yoksa Nokan şüphesiz beni öldürür.
“Ve kurukafa?” diyorum bacak bacak üstüne atarken.
“Ve kurukafa.” Diyor mırıldanarak. Düşünceli görünüyor.
“Buradan Khufunun lahitini çaldın.”
Tüylerim ürperiyor. Bunu Gümüş Birliğinin duvarında asılı bir gazetede okumuştum.
“Ve bizim sıradaki durağımız olan tüm harikalarada gittin.”
“Bence senin hiçbir şeyi doğru düzgün hatırlayamamamın sebebi...” Parmaklarını esnetiyor ve dışarıyı izlemeye başlıyor. “Kara deliğin yuttuğu ruhlardan biri olman.”
Gözlerim kocaman açılıyor.
“Ne?”
“Karadeliğin içindeki üç ruhtan biri. Üç kız kardeşten biri.”
Yutkunuyorum. “B...Bu imkansız.”
“Kendi anılarını yutuyorsun. Bu yüzden hatırlayamıyorsun. Güçlerimi yutuyorsun.”
Gözümden bir damla yaş akıyor. “Hayır.” Diye fısıldıyorum.
“Bu yüzden, kız kardeşin bedenini kullanarak dünyada senin adına suç işliyor. Sadece Kitaralar kurukafaları görebilir. Sen görebilirsin.”
İrkiliyorum. “K-kız kardeşim yok ki benim.”
“Kara deliği paylaşan diğer iki ruh.” Dediğinde daha fazla savunma yapamayacağımı biliyorum.
“Bak.” Diyor içine derin bir nefes çekerek.
“Kardeşinin -bir zamanlar tıpkı seninde olmadığı gibi- fiziksel bir bedeni yok. İçine girmek için rastgele bir insan bedeni seçemez. Hele yaşayan bir insan bedeni hiç seçemez. Karadelik olduğu için içten içe tüm içn organlarını yer ve-“
Sözünün bölüp cümlesini tamamlıyorum. “Çürütür.”
Gözlerim uyuyan Ahau’ya kayıyor. “Tıpkı yaptığım gibi.”
Ellerimle saçlarımı avuçluyorum. Buna inanmamak için her şeyi yapabilirim.
“Dolayısıyla sen insan dünyasını seçtiğinde ve öldürüldüğünde-“
Donakalıyorum.
Aniden susuyor. Dudağını ısırarak cama bakıyor, ardından bana dönüyor. “Öldüğünde.” Diye düzeltiyor. “Sen öldüğünde senin bedenine girmeyi seçti ve böylece harikalara gömülü kurukafaları buldu. En azından bir kısmını.”
Öldürüldüğünde...
Kulağımda sadece bu kelime çınlıyor.
Geri kalan hiçbir şeyin bende karşılığı yok.
“Almira.” Diye fısıldıyor. “Bana bak.”
Gözlerimi arabanın zemininden kaldırıp ona dikiyorum.
“Kim?” diyorum titreyen sesimle.
Anlamazlıktan gelerek tek kaşını kaldırıyor.
“Kim öldürdü beni?”
Yalan söylemek için ağzını açtığımı sezdiğimde parmağım ile onu taklit ederek havaya bir daire çiziyorum.
Eğer doğruyu söylemeyecekse bende ondan söke söke alırım.
“Bir kez daha yalan söylersen güçlerine elveda dersin.” Elimi yumruk yaptığımda bedeni öne doğru bükülüyor ve tüm duman benim etrafımda toplanmaya başlıyor.
Lykan irkilerek sese kalktığında Ahau da gözlerini yavaşça açıyor.
Ve ikiside çığlığı basıyor.
“NELER OLUYOR!?”
Nokan’ın nefesinin bir anlığına kesildiğini görüyorum.
Tanrım.
Onun da kalbini çürütüyorum.
Zihnim bunu derhal durdurmak isterken bedenim yumruğumu daha da sıkıyor.
Ve gerisi hiçte planladığım gibi gitmiyor. Dumanlar birer kelepçeye dönüşüp bileklerimi sarıyor ve koltuğa düşüyorum.
“N-Ne! Nasıl?”
Nefes nefese kalmış. “Güçlerimi kullanabiliyor olman onların sana hizmet edeceği anlamına gelmez. Cevabı çok merak ediyorsan söyleyeyim.” diyor.
“Bendim.”
***
Gözlerimi açtığımda Büyük Piramide vardığımızı görüyorum. Nokanla gördüğüm rüyayı hatırlıyorum. Buraya geldiğimizi bana kara delik olduğumu söylediğini... Ama sonrası bulanık. Hiçbir şey hatırlamıyorum.
“Başımı vurmuşum gibi hissediyorum.” Diyorum alnımı ovarken.
Lykan ve Ahau uykulu gözlerle bana bakıyor.
“Al benden de o kadar.” Diyor Lykan koltuğa geri yığılırken.
Ahau esniyor. “Siz ikiniz konuşuyordunuz sanki.” Diyor Nokanla beni işaret ederek.
Konuşuyor muyduk?
Omuz silkiyor. “Belki de ben öyle hatırlıyorumdur. Uyku sersemiyim. Her neyse. Geldik mi?”
Nokanın bakışları üzerime çivilenmiş gibi hissediyorum.
“Ne?” diyorum omuz silkerek.
“Geldik.” Diyor benim sorumu görmezden gelip Ahau’nunkini cevaplayarak.
Yine neye triplendi hiçbir fikrim yok.
Nokan ilk inen oluyor. Kapıyı bizim için açık tutuyor. Hala kendime gelemediğim için önce Lykan ve Ahau’nun inmesini izliyorum.
Her yerim tutulmuş gibi.
Sırtımı esnetip dışarı doğru bir adım atıyorum.
Büyük Piramiti görebiliyorum ama hala uzakta sayılır.
“Geldiğimizden emin misin?” diye soruyor Lykan.
“Evet. Sadece birazcık yürümemiz gerekecek.”
“Açılmış oluruz.” Diyorum Ahau’nun onaylayan mırıltıları eşliğinde.
“Kurukafanın nerede olduğunu biliyor muyuz?” diye soruyorum.
“Bir tahminim var. Piramidin üst kısmında boşluk olduğu düşünülen bir yer var.”
Pür dikkat dinliyorum.
“Yani, insanlar için boşluk. Bir Kitara dışında herkes için.” Diyor göz ucu ile bana bakarken.
Yani benim dışımda herkes için.
Ve babam.
Bu düşünce tüylerimi ürpertiyor.
“Elimzi çabuk tutalım.” Diyorum.
“İçine nasıl gireceği-“ Ahau duruyor ve Nokan’a bakıyor. “Bir planın var, değil mi?”
“Her zaman var.” Diyor Nokan.
“Beni tanıyacaklar.” Diyorum panikle. “Tanımayacaklar.”
“Çünkü zihinleriyle oynadın.” Diyorum iç çekerek.
Alışsam iyi olur.
Ahau yüzüme bakıyor. “Her şey aynı görünüyor?”
“Size göre.” Piramitin etrafındaki insanları işaret ediyor. “Ama onlar için değil.”
“Piramidin içine hepimiz giremeyiz. Ben dışarıda kalıp potansiyel bir tehlikeye karşı nöbet tutacağım. Bir arada olursak dikkat çekeriz. Ahau ve Lykan, çok uzaklaşmayın ama etrafta dolanın. Piramidin çevresini saralım.”
“Ve ben?” diyorum plana dahil edilmediğim için alınarak.
“Sen, piramidin içine gireceksin.”
“Tek başıma mı?!” diyorum şaşkıdan korkuya dönen bir ses tonu ile.
“Tek başına.” Diyor onaylayarak.
“Karanlıktan korkar mısın?”
Alnımı ovuyorum. Başım ne de çok ağrıyor.
“Her zaman. İnsan ne zaman korkmaz ki.” Diye mırıldanıyorum.
“Karanlıkta görmeyi beklediği şeylerin kendisi haline geldiğinde.”
Lykan, Ahau ve ben bakışıyoruz.
***
Piramitin girişine doğru ilerlerken kimsenin beni durdurmamasını garipsesemde, Nokan her ne yaptıysa işe yarıyor olmalı diye düşünüyorum.
Klostrofobik girşi gördüğümde nefesimi tutuyorum. Bu, yapmak istediğim son şey bile değil. Ama girmem gerekiyor.
İçime derin bir nefes çekiyorum ve birkaç motivasyon verici sözün ardından içeri doğru ilk adımımı atıyorum.
Belki bir insanın üzerinde yürümesi piramite zarar verebilirdi ama bir ka’nın ışık bedeni iz bırakmazdı.
İçeri doğru ilerlerken aniden duruyorum. Bir uğultu duyduğuma yemin edebilirim.
Cesaretimi toplayarak tekrar yürümeye başlıyorum. Dar duvarlar bir anda birleşecek ve beni ezecekmiş gibi hissediyorum, bu yüzden bu tünelden bir an önce çıkmaya hevesliyim. Neyse ki insanlar burayı aydınlatmış.
Yükselen geçiti geçtiğimi umarken büyük galeriyi görüyorum.
Zihnimde Nokan’ın bana gösterdiği krokiyi canlandırmaya çalışarak bir anlığına nereye gitmem gerektiğini düşünüyorum. Uğultular daha da yükseliyor.
Belki de arkamı dönüp bağırarak buradan kaçmalıyım.
Ama içimden bir ses kötü olmadığımı Nokan’a kanıtlamam gerektiğini söylüyor.
Özellikle de beni kara delik olmakla suçladıktan sonra.
Ki sanırım haklı.
Bu düşünce beni devam etmeye itiyor.
Uğultu yükseldikçe yürürken sürekli arkamı kontrol etme ihtiyacı hissediyorum.
“Boşluk nerede?” diye mırıldanıyorum olduğum yerde dönüp durduğumu fark edip paniklemeye başlayarak.
İnsan izinin olmadığı hiçbir oda bulamıyorum.
Boşluk nerede?
Uğultu Kraliçe Odasına geldiğimde neredeyse tamamen kesiliyor.
Sevinmek istiyorum ama içimdeki bir ses bir şeylerin feci yanlış olduğunu söylüyor.
Bu huzursuzluk hissine daha fazla dayanamayarak geçite doğru geri yürüyorum, fısıltılar artıyor.
Büyük Galeriye geri geldiğimde içime derin bir nefes çekiyorum ve başımı ovuyorum.
Fısıltılar adeta zihnimin içinden dolup taşıyor. Neredeyse kulaklarımdan akacaklar.
İleriye doğru birkaç adım atıyorum, fısıltılar o kadar yükseliyor ve kalabalıklaşıyor ki dizlerimin üzerine çöküp kulaklarımı sımsıkı kapayıp, gözlerimi yumuyorum.
Dayanamıyorum.
Elimi yere koyduğumda nefesim kesiliyor.
Kafamı tekrar kaldırdığımda ise karşımda altından bir kapı var.
...
Fısıltılar susuyor.
Sanırım beni buraya yönlendirmeye çalışıyorlardı, bir tür sıcak-soğuk oyunu gibi.
Dizlerimin üzerinde yükseliyorum.
Piramidin yepyeni gözüktüğünü görüyorum.
Az önce bir zaman fırtınası mı oluşturdum?
Nokan.
Yine onun güçlerinden biri olduğuna eminim.
Kısaca özet geçmemi isterseniz, zaman fırtınası geçici bir süreliğine somut bir nesneyi geçmişteki-gelecekteki görünümü ve işlevi ile değiştirmeye deniyor.
Ve sanırım ben az önce bu piramit içinde bir zaman fırtınası yarattım.
Kapıyı açmaya yelteniyorum ama elimi kaldırdığım anda kendiliğinden açılıyor.
Pekala.
İçerisinin sayısız hazine ile dolu olduğunu gördüğümde nefesim kesiliyor.
Odanın en üst kısmına ise Osiris çizilmiş.
Önce zümrütlere mi, yoksa elmaslara mı döneceğimi şaşırıyorum.
Bir kurukafanın üzerine yerleştirilmiş bir firavun tacını görüyorum.
Tanrım.
Bu Atef.
Osiris’in Tacı.
O halde burası...
“Ölümlü kokusu alıyorum.”
Arkama dönüyorum.
Khufu.
Ka’sını görüyorum, dört gölgesi var.
Bakışlarımı yüzüne çeviriyorum.
Simsiyah.
“Yüzün...üz?” diyorum sesimin titremesine engel olamayarak.
“Görmek istemezsin.” Diye fısıldıyor. Sesi hırıltılı çıkıyor.
Sanki...boğazında sıcak patates varmış gibi?
Oh...
Boğazının kesik olduğunu görüyorum.
Belki de Neredeyse Kafasız Nick ile akrabalıkları vardır.
Yutkunuyorum. “Nasıl...?”
“Nasıl mı bu hale geldim?” diyor hırlayarak. “Hazineler.” Etrafı işaret ediyor.
“Ruhum bu odaya hapsoldu. Ölümden sonra beni sonsuz bir bereketin beklediğini sanmıştım ama bekleyen tek şey gazabmış.”
Gazap kelimesini söylediğinde arkasındaki dört gölgenin büyüdüğünü görüyorum.
Beş.
Beş gölge var.
Ve altı...?
Yedi.
Sekiz.
Dokuz.
Saymayı bırakıp, “Tüm bunlar ne anlama geliyor?” diye soruyorum.
“Gazabın seni de saracağı anlamına geliyor.” Diye hırlıyor.
“Bir kere korkunun tadını aldı mı...” Nefesi kesiliyor. “Asla bırakmaz.” Yere yığılıyor.
Üzerime düşmemesi için geriye çekiliyorum.
Ezilmiş sinek gibi yere yapıştığını görüyorum. İğrenç.
Yere bakarken benimde ardımda bir sürü gölge olduğunu fark ederek duraksıyorum.
“Gölgeler ne anlama geliyor?” diye mırıldanıyorum kendi kendime.
“Öldüğünde seni bekleyen işkencelerin sayısı.” Diyor bir erkek sesi.
“Her gölge acı çektirdiğin bir ruha ait, onların sayıları kadar işkence çekeceksin.”
Kaşlarımı çatıyorum. Bu kadar kişiye ne yaptım ki?
Aklımdan geçeni dillendiriyorum. “Bu kadar kişiye ne yaptım ki?”
“Henüz yapmadın. Ama yapacaksın. Zaman fırtınası yarattığını unutma. Burada gelecek, geçmiş ve şimdi aynı anda yaşanır.”
Kaşlarımı çatıyorum.
“Osiris?” diyorum duvardaki çizimine bakarak.
Onaylamadığını belirten bir şekilde dilini damağına götürüp şaklatıyor.
“İyi deneme.” Bir anlığına bir şey gördüğümü sanıyorum. Bir anlığına.
Ardından Atef’in üzerindeki deve kuşu tüylerinden biri aniden gözümün önünde havalanıyor, sanki çok güçlü bir rüzgar esmiş gibi.
Ve, magma kadar sıcak iki avuç aniden önümde belirip ellerimi kavrıyor.
“Beni özledin mi?”
Bir çift el beni dans edercesine etrafımda döndürüyor, ardından vücudunun geri kalanı da görünür oluyor.
Anubis.
Antik mısır sembolleri dolu ellerinden tanımalıydım.
“Anubis?”
Her zamanki kadar...
Bunu söylemeyeceğim.
Hayır.
Beklemeyi kesin.
Ağzım mühürlü.
Hala mı bekliyorsunuz?
Hadi ama.
İyi...
Her zamanki kadar seksi görünüyor.
TANRIM.
Unutun, bunu hiç söylemedim.
O SENİ KURBANLIK KOYUN GİBİ GÖREN BİR TANRI ALMİRA! KENDİNE GEL.
Ama ela gözleri-
İçime titrek bir nefes çekiyorum. Gülüyor. “Sana ‘seksi’ gelen ben değilim, Mira. Ölümün cazibesi. Ben bir yeraltı tanrısıyım. Unuttun mu? Senin rahminden doğmayım. Kara deliğin yani.”
Ah böyle diyince kulağa biraz iğrenç geliyor.
“Metafor olarak...” diye mırıldanıyorum gözlerimi kaçırarak. Bana taktığı lakapta gözümden kaçmadı ama sesimi çıkarmıyorum. Bu da benim ona Anu diyebileceğim anlamına mı geliyor? Sadece dalga geçiyordum, desem beni öldürür.
“Ne işin var burada?” diyerek kaşlarımmı çatıyorum. Onu ittirip Atef’i taşıyan kurukafaya erişmeye çalışıyorum ama beni durduruyor.
“Bir teklifim va-“
“İLGİLENMİYORUM.”
“-r, evet dersen yaşamana göz yumarım. Yani artık kurbanım olmak zorunda olmazsın.”
Poker yüzüm anında bozuluyor, ilgilendiğimi gördüğünde yüzüne halinden memnun bir gülümseme yayılıyor.
Sanki diğer herkes daha birinci çinkoyu yapamamışken ikinci çinkoyu yapmış gibi.
Ve şimdi bana tombala yapma şansı veriyordu.
“Dinliyorum.” Diyorum sesimi alçaltıp kollarımı birleştirerek.
Ha şöyle dercesine başını yavaşça sallıyor.
“Ufak bir iyilik karşılında seni hem kurbanım olmaktan kurtarabilir, hemde tüm kurukafalara tam şu anda erişmeni sağlayabilirim.”
“Nasıl? Daha doğrusu... Neden?”
“Öncelikle,” diyor sadece ilk soruyu kaale alarak. “burada yarattığın zaman fırtınasını kullanarak, sadece tek bir kurukafaya dokunarak eskisi gibi hepsinin bir arada olmasını sağlayabilirim. Böylece uğraşmana hiç gerek kalmaz.”
“Karşılığında?”
“Karşılığında, dileğin kıyamet olacak.”
Gülmeye başlıyorum. “Daha komik olamazdı. Tabii ki hayır.”
Gülümsüyor. “Toy olduğun ne de belli. Kıyameti durdurduğunda minnet duaları alıp adının tarihe altın harflerle yazılacağını falan mı sanıyorsun? Tarihin Lilith’e ne yaptığına bak. Afrodit’e. Artemis’e. Lucifer’a.” Parmağını göğsüne koyuyor. “Bana. “
“Adını altın harflerle kazımayacaklar, aksine silmek için her şeyi yapacaklar. İlk kadın olduğun için şeytanlaştıracaklar seni, özgürlüğünün peşinde koştuğun için Şeytanla aynı kefeye koyulacaksın. Güzelliğin ve Aşkın Tanrıçası olduğun için gönül eğlendirmekle suçlanacaksın, hemcinslerini kıskanan bir kocakarı gibi resmedileceksin. Kadınların koruyucu tanrıçası olup erkeklerden uzak bir yaşam sürünce, yine erkekler tarafından adın karalanacak, aşka inanmadığın için aşağlanacaksın. Kendi doğrularının peşinden gittiğin için kanatların kesilecek, ama kötü olan yine sen olacaksın. İnsanlar sana boynuzlar verecek, günahlarının vebalini boynnuna asacaklar.
Ve senin, tek.
Bir.
Kelime.
Etme.
Şansın.
Bile.
Olmayacak.”
Yüzüme eğiliyor.
“Çünkü hikayeni dinlemeyecekler. Sağırlar. Körler. İşlerine geliyor.”
Çenemi tutuyor.
“Ve sen, kıyameti kurtarmak için kendini feda ederken senin kendini Şeytana kurban ettiğini yazacaklar, Tanrılarla gönül eğlendirdiğini, delinin teki olduğunu.
Wyrdler Dünyayı idare edemediler, Almira. Edemeyecekler de.
İnsanların haline bir bak. Ne kadar iğrenç, acınası durumda olduklarında bir bak.
Düzen getirmek sitediklerini söyleyip var olan düzeni yok ediyorlar. Sen ve kardeşlerinin hiçliğinin içinde her şey dönecek bir eksen buluyordu. Bir amaç.
Ama dünya bir cehennem. O haklarında atıp tutmalara doyamadıkları iblislerden biri hepsi.”
Çenemi tutan eli gevşiyor.
“Ailenin ölüm sebebi onlar.” Diye fısıldıyor. “Ailenden herkes bu iğrenç döngünün farkındaydı, ama hiçbiri bu döngüyü kıracak kadar güçlü olamadı. Her Kitara da deneyecek cesaret vardır.” Elini kalbime koyuyor. “Sende de var.”
İnsanlar hakkında konuşurken ne kadar sinirlendiğini görebiliyorum.
“Babanı neye dönüştürdüklerine bir bak. Ya da anneni nasıl öldürdüklerine.
Gücünüzden korkuyorlar. Kaynağını bilmiyorlar, açıklayamıyorlar.
Ama sana söyleyeyim, hepiniz karadeliğin ruhlarının reenkarne olmuş halisiniz. Kalbiniz çürütülemez, boşluktan yapılma.
Gücünün durdurulamaz, korkudan yapılma.
Ve siz. Siz, hiçliktensiniz. Hiçliğin ta kendisininiz.
Gözlerini kapattığında, hatırlamıyor musun hiçliğin o kendine özgü düzenini? Huzurunu?
Reddetmek seni bir yere vardırmaz, Almira.”
İçine derin bir nefes çekiyor. Damağımın kuruduğunu hissediyorum.
“Bütün mutlu aileler birbirine benzer, her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır. Sen ailenin lanetini kırabilecek tek kişisin. Asırlarca kıyamet için mücadele etmiş soyunu yarı yolda mı bıracaksın? Mezarlarını gördün. Daha iyilerini hak ediyorlar.
İnsan gibi gömülmek onlar için büyük bir hakaret.
Cesetleri dünyanın dört bir yanında, ka’ları ise yollarını kaybetmiş.
Cesaretini nereye sakladın?
Hiçliğe olan güvenini?”
Peki, bu uzun bir nutuk olmuştu...
Annemle babamın insanlar tarafından... katledildiğini bilmiyordum. Ve tüm ailemin.
Ama karadeliğin ruhunu barındıran tek kişi olmamak biraz iyi hissettirmişti.
Lilith, Afrodit, Artemis, Lucifer ve daha niceleri.
Tarihe gömülenler.
Onlardan olmak istemiyorum. Hikayemin, ailemin hikayesinin yok olup gitmesini istemiyorum.
Anubis haklı. İnsan mezarında yatmak onlar için hakaret.
Benim içinde.
Hiçbir şey borçlu olmadığım insanların dünyasını mı kurtaracağım?
Ve bu bana ne verecek?
Daha fazla kayıp ve acı dışında.
Anubis haklı.
Ve ben bunu kabullenmekten nefret ediyorum.
“Dünya kurtarılmayı hak ediyor mu, Almira?” diye fısıldıyor.
Etmiyor.
Etmedi.
Etmeyecek.
“Hayır. Ama benim dünyam ediyor.”
Elinde beliren fotoğrafı bana uzatıyor. Çerçevenin içindekki ailemin fotoğrafı.
“Senin dünyanı yok edenlere bir dünya borçlu değilsin.” Diyor.
“Benim dünyam...” diye mırıldanıyorum fotoğrafı okşarken. “Ama bir intikam borçluyum.”
Yüzünde beliren gülümsemeden hoşlanmıyorum.
Haklı olmasından hoşlanmıyorum.
“Kıyamet.” Diyorum omuzlarımı gererek. “Benim soyadım.”
“Kabul ediyorum.” Diyorum fısıldayarak.
Anubis “biliyordum” dercesine sırıtıyor.
“Fısıltılar bana aitti. Kulağa karadeliğin sesi gibi geliyor, değil mi? Huzur verici.
Fısıltılarım seni geri kalanlarına yönlendirecek. Bende bu sırada kız kardeşine dinlenmesini söyleyeceğim çünkü sen onun için diğerlerini bulacaksın, değil mi?”
“Bulacağım.”
“Asma bahçelerinde bol şans o zaman.”
Arkasını dönüp yürümeye başlıyor.
Etrafını siyah bir aura sararken yavaşça gözden kaybolmaya başlıyor.
Vücudunu bana döndürmeden sadece kafasını yarım çevirerek,
“Sözünü bozarsan, ailenle senin yerin bin kat altında ikamet edip süründüğünüzden emin olurum.” Diyor. “Ve seni öldürüp, öldürüp tekrar diriltmekten çekinmem.”
Arkasında sert bir rüzgar bırakarak kayboluyor.
Bıraktığı tek şey rüzgar değil.
Bir günlük.
Yerde duran günlüğe yaklaşıyorum.
IZABEL KITARA yazısı üzerine altın harflerle kazınmış.
Günlükle kurukafayı elime alıyorum.
Şimdi ailemi annemin ağzından daha iyi tanıyabilirim.
Piramitten dışarı yürürken Nokan’ın güçlerini kullanarak kitabı görünmez kılıyorum.
Dünya kurtarılmayı hak etmiyor.
Ama dünyam ediyor.
İki taraflı oynamaktan çekinmeyeceğim kardeşlerim.
PORTAL
Piramidin dışına çıktığımda zaman fırtınası çoktan geçmiş durumda.
Beni ilk gören tabii ki Nokan oluyor.
Ona dönmeden yürümeye devam ediyorum, dikkat çekmemiz gerektiğini söylemişti o yüzden yanına yaklaşmıyorum.
Arabaya kadar yürüyorum. Kapıyı açtığımda Nokanla burun buruna geliyorum.
Nasıl benden önce gelmiş olabilir ki?
“Ahau ile Lykan nerede?” diye soruyorum.
“Burnuma kül kokuları geliyor.” Diyor Nokan boynuma doğru eğilirken.
Kurukafayı ona uzatıyorum.
“Ahau ve Lykan nerede?” diye tekrarlıyorum sorumu.
“Geliyorlar. Şimdi benim sıram.” Arabaya bindiğimde kapıyı arkamdan kapatıyor.
“Kurukafayı nasıl almayı başardın?”
Tek kaşımı kaldırdım. “Alamayacağım ne malumdu?”
“Khufuyu geçmeni beklemiyordum.”
“Yani zaman fırtınası yaratacağımdan haberin vardı, Khufu ile karşılaşacağımdan da. Ama bana söylemedin.”
“Yoktu.” Diyor araba koltuğuna yaslanarak. “Ama neler olduğunu öğrenmek için ağzının açılmasına gerek yok.”
Khufu hakkında dediğine cevaben, “Ben bir şey yapmadım.” Diyorum. “Sinek gibi yere yapıştı.”
Dediklerimi görmezden geliyor.
“Zihnini karıştırdığımda derinlere gömülmüş bir sır buluyorum, Almira. Erişemeyeceğim kadar derinlere gömmüşsün. Piramite girmeden önce orada olmadığından eminim.”
Cevap vermeme gerek kalmadan önce Ahau birkaç saniye sonra da Lykan geliyor.
Lykan kurukafayı görünce ürperse de rahatlamış görünüyor, Ahau ise taktir etmiş.
“İyi işti.” Diyor bana elini yumruk yaparak. Ahau ile yumruklarımızı çakıştırıyoruz.
Lykan kurukafadan oldukça uzağa oturuyor.
“Sıradaki yere nasıl gideceğiz? Ve ondan sonrakine? Ve daha sonrakine? Ve daha daha daha daha-“
Nokan onu bölüyor.
“Anladık.”
Kulağımda Anubisin sayısız fısıltısını duyuyorum, ama binbirr dildeki kelimeler arasında sadece birini anlayabiliyorum. Portal.
Ardından avucumun içinde ufak bir dokunuş hissediyorum.
Gözlerimi oraya çevirdiğimde Atef’in üzerindeki devekuşu tüylerinden birinin avucumun içinde durduğunu görüyorum.
Neyse ki kimse aniden elimde beliren tüyü fark etmemişe benziyor.
Avcum hep kapalıymışta yeni açıyormuş gibi davranarak elimi havaya kaldırıp bir sihirbazın mimikleri ile elimi açıp sırıtıyorum.
“Böyle.”
Ne olduğunu anlayan tek kişi Nokan oluyor. Gözleri şaşkınlıkla elime, ardından temkinle gözlerime yükseliyor.
“Nereden aldın bunu?”
“Atef’ten.” Diyorum. Gülüyor. “Yanlış cevap. Atef’e Osiris dışında kimse dokunamaz.”
Anubis nasıl aldı o halde? Diye düşünüyorum. Sonra aniden bir şey hatırlıyorum.
Ah... Osiris Anubis’in babası.
Ne diyeceğimi bilemeden öylece kalakalıyorum, ama yüzüme yansıtmıyorum.
“Zihnime girip gerçeği öğrenmeye gücün mü yetmiyor?” diye kaçamak bir cevap veriyorum. Bu onu düşündüğümden daha da fazla kışkırtmış olmalı ki, gökyüzünü kara bulutların kapladığını görüyorum.
“Her neyse.” Diyorum bizi ebeveyinleri kavga eden iki küçük çocuk gibi izleyen Ahau ve Lykan’ın tedirgin yüzlerine dönerek.
“Portal’ı açabilmek için...” diyorum aslında içten içe Anubis’e soru sorarken.
“Yapmam gereken şey...”
Üflemek.
Fısıltılar arasından seçtiğim kelime bu.
Yanlış duymadığımı ve birazdan herkesin önünde rezil olmayağımı umarak tüye üflüyorum.
Tüy havalanması gerekenden daha fazla havalanıyor, ve üç-beş adım ötemde havada sabit kalıyor.
Etrafında üç tane iç içe geçmiş halkanın oluşup dönmeye başladığını görüyorum.
Ve tüy dev bir göz kapağıına dönüşüyor.
Halkalar sonunda iç içe geçtiğinde, göz açılıyor.
Göz bebeği hiçlikle dolu.
Hiçlik.
Kalbimde bir özlem hissediyorum.
“Bu bizi...” Nokan son kelimenin i’sini uzatırken cebinden ufak, siyah yaprakları olan bir not defteri çıkarıyor ve birkaç sayfayı geçip “Ha!” diyerek “Babil’in asma bahçesine götürmeli.” Diyor.
“Ayrıca, portal ile yolculuk etmekte ısrarcıysanız eğer size birkaç anımdan bahsedeyim. Oldukça vahşet dolular.”
“Portal sadece Atef’in tüylerinden biri ile açılaibliyorsa sen nasıl elde ettin bunu?” diye soruyorum.
“Zamanda geriye giderek Osiris’in açtığı bir portalı kullandım.”
Lafı ağzıma tıkıyor.
“Portala sadece Osiris’in erişebilmesinin bir sebebi var. Portal size sadece geçmişe, geleceğe gitmenize ya da mekan değiştirmenize yaramaz. Sizi hayal ettiğiniz bir gerçekliğe de götürebilir, ve bir sır vereyim: çıkışı bulmamanız için her şeyi yapar.
Portalın etrafında gördüğünüz halkalar onun üç özelliğini temsil eder,
- Zaman
- Gerçeklik
- Işınlanma.
Eğer buradan Paris’e ışınlanmak istiyorsanız sizi oraya götürebilir ve vardığınızda her şey normal görünür ta ki Ladybug’un yoyosunu kafanıza yiyip hayal alemi olan bir çizgi filmdeki Paris’e sıkıştığınızı anlayana kadar. Ve portall bıraktığınız yerde değildir, her yerde olabilir, her şey olabilir. Yerdeki rastgele bir taş şeklinde görünebilir, ya da sokakta koşan bir kedi.
Siz onu görmezsiniz ama o sizi görmenin her zaman bir yolunu bulur. Ortasındaki gözde bunu temsil ediyor.
Tüyü her nereden aldıysan büyük bir risk olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Özellikle de güvenmediğin biriyse.
Belki de seni kendisinin gerçekliğine hapsetmek istiyordur. Hepimizi.”
“Biriyse” kelimesinin altını çiziyor.
Aldırmıyorum.
Yine de sırtımda kime güveneceğimi bilememenin verdiği ağırlık var.
“Korku hikayelerini kamp ateşine sakla, Morgon. Kaybedecek zamanımız yok.
Gelmiyorsanız bile, ben gidiyorum.”
“Ben varım.” Diyor Lykan anında. “Oraya tek başına gitmene hayatta göz yumamam.”
Ahau başı ile onaylayıp geleceğini belirtse de sanırım sadece Nokanla yalnız kalmak istemiyor.
Gerçek ismini ilk defa kullandığımı duyan Nokan’ın şaşırsa da belli etmemeye çalıştığını görüyorum.
Ve ilk defa duygularını saklama konusunda başarısız oluyor.
Gözler Nokan’a dönüyor.
“Öyle olsun.” Diyor omuz silkerek.
Portala doğru yürüyen ilk kişi ben oluyorum.
Nokan’ın sözlerine hak verip arkama bakmadan çığlıklar atarak kaçmama ramak kala içime derin bir nefes çekip, “Babil’in Asma Bahçeleri.” Diyorum.
Siyah göz bebeğinde Babil’in Asma Bahçelerinin görüntüsü beliriyor.
Tanrım...
Burası cennet olmalı.
Portala doğru içeri bir adım atıyorum, suya girmişim gibi hissettiriyor, vücutudum her yerine kalp atışımı hissediyorum.
Ardından tüm bedenimi içeri sokuyorum.
...
Boşluk.
Boşluğun ortasında dans eden bir kadın figürü görüyorum.
Benim.
Siyahlara bürünmüşüm.
Hafif bir tempo duyuyorum, ve bir şaman davulu.
Ve karadeliğin uğultusu.
Fısıltılar.
Ama hiçbiri birbirine karışmıyor.
Aksine, dinlemek insana huzur veriyor.
İşte o an kadının ben olmadığımı fark ediyorum.
Annem.
Gözlerimi tekrar kırptığımda güneşin parlak ışığı gözlerimi neredeyse kör ediyor.
Bakışlarımı hemen zemine çeviriyorum.
Üzerimde pembe, tülvari bir elbise var. Şeffaf.
Belime altın bir kemer sarılmış.
Ellerimi kafama götürüyorum, bir taç mı?
Çıkarıp elime aldığımda daha çok bir tür duvağa benziyor ama gelin olmadığım kesin.
Önümü kapamıyor ama saçlarımın yarısını kapıyor. Kafama geri yerleştiriyorum.
Ayaklarım çıplak.
Ve karşımda...
Donakalıyorum.
Cennetten bir parça var.
Babil’in Asma Bahçeleri.
Her şeyin nasıl bu kadar mükemmel ve insanüstü göründüğüne inanamıyorum.
Günümüzde süs havuzu olarak adlandırdığımız yapıların benzerleri, eşsiz heykeller, mitolojilerden alınmış farklı figürler ve heykeller, göğe kadar uzanan selvi boylu ağaçlar, mis gibi deniz kokusu, çeşme başında dans edip eğlenen kadınların sesleri, müzikleri, kahkahaları, parlak güneş, dalgaların rahatlatıcı sesi, kuş cıvıldamaları, mis gibi yemek kokuları, saraylara taş çıkaracak yapılar, fırattan sulanan bahçeler....
Burası beklediğimden de büyüleyici.
Kendimi Jasmine gibi hissettiğimi de eklemeliyim.
Ve yalnızım.
Nokan, Ahau ve Lykan’ın da burada olması gerekiyordu.
Bu beni oldukça panikletiyor. Onları portalın içine sürüklediğim için eğer başlarına bir şey gelirse ne kadar suçlu hissedeceğimi düşünüyorum.
Ve bir de ihanetim var tabii...
Başlarına hiçbir şey gelmese bile kıyamet gelecek... Benim yüzümden.
Ama bunu yapmak zorundayım. Çoğunluğun iyiliği için.
İçimden tekrar ediyorum. Çoğunluğun iy-
Az önce kahkahalar duyduğum yerde dans eden bir kadın görüyorum. Annem.
Kıyafetlerimiz aynı, saçlarımız, üzerimizdeki aksesuarlar.
Narin vücudu adeta müzikle bir oluyor.
Ona koşup sarılmak, kızı olduğumu haykırmak ve bana tüm bunlardan bir çıkış yolu göstermesini dilemek istiyorum.
Sonra annemin neden burada olduğunu anlıyorum. Kurukafayı bulmak için.
Portalın bizi buraya getirmek için yarattığı zaman fırtınasının bir benzerini annemde yaşarken yaratmış olmalı.
Hipnotize olmuş gibi dans etmesini izlerken, adımlarının rastgele olmadığını fark ediyorum.
Tanrım, büyü yapıyor.
“Heka.” Diye fısıldıyor Anubis. “Mısırda yaptığı büyüye Heka denirdi.”
Aniden onun sesini duyma kbir nebze de olsa beni rahatlatıyor çünkü burada sıkışmış ve ne yapacağımı bilmez halde hissediyorum.
Kurukafanın yeri hakkında en ufak bir fikrim bile yok,her yerde olabilir ve her yeri aramak bırakın günleri aylar alır.
“Ve ne için yapıyor?” diye mırıldanıyorum sessizce. Kendi kendime konuşan bir manyak gibi görünmemeyi umarak.
“Kurukafanın yerini bulmak için. Annen Heka’da ustaydı.”
Ah...
Anlaşılan bu büyüyü fark eden tek kişi ben değilim.
Birkaç saniye sonra bir bağırış sesi duyuyorum.
“KARA CADI!”
Herkes anneme dönüyor.
Omzularım geriliyor.
“Gerçekten Babil de değilim, değil mi?” diye soruyorum endişe ile. Sanırım Nokan portal hakkında söylediklerinde haklıydı.
“Hayır, annenin gerçekliğindesin. İzle. Bunun daha çok yardımı dokunacak.”
O zamanın muhafızları olduklarını düşündüğüm bir kalabalık buraya yaklaşıyor.
Annem kaçmaya zaman bulamadan onu yakaladıklarını ve tüm çırpınmalarına rağmen onu görkemli bir yapıya doğru sürüklediklerini fark ediyorum.
“Zindanlar.” Diyor Anubis.
Nefesim kesiliyor.
“Ölecek.” Diye mırıldanıyorum panik tüm vücudumu sararken.
“Anılar her zaman tekrarlanır, Almira. Anneni kurtarmak için burada değilsin. Damarlarınızda aynı kan akıyor, büyüsü sana itaat eder. Adımlarını tekrarla, kurukafaya giden yolu bulacaksın.”
“Benden annemi öylece öldürmelerini izlememi mi istiyorsun?” diyorum öfkeyle.
“Yeterince hızlı olursan idam edilmesini izlemene gerek kalmaz. İdam gece yarısında yapılacak.”
Öfkeyle alnımı ovuşturup, derin bir nefes alıyorum.
“Tüm kurukafaları bulunca annemi kurtarmak için geri döneceğim.” Diye mırıldanıyorum kendimi ikna etmeye çalışırcasına.
“Geçmiş bir yere kaçmıyor ya.” Diyor Anubis.
Öyle olduğunu umuyorum.
Kalabalık hakaretler yağdırarak dağılırken az önce annemin olduğu yere bakıyorum.
“Beni de cadı sanarlarsa?”
“Seni göremezler. En azından büyüyü yaparken.”
“Nasıl?” diye mırıldanıyorum az önce annemin olduğu yere yürürken.
Kalbimin sıkıştığını hissediyorum.
“Yanında bir Tanrı var.”
Bu sözleri bana egosu beyninden büyük birilerini hatırlatıyor.
Birbirlerine benziyorlar diye geçiriyorum içimden. Birini camdan atsam diğeri bacadan giriyor.
Annemin adımlarını aklımda canlandırırken dans etmeye başlıyorum. Etrafımdakilere odaklanmak yerine gözlerimi kapatıp annemi hayal ediyorum.
Onu boşlukta nasıl gördüğümü.
Ne kadar benzediğimizi.
Zihnim şamanın davulunun sesi ile doluyor.
“Bu ses,” diye fısıldıyor Anubis. “Wyrdlerin dünyası ile Kara Deliğin hiçliğinin arasındaki tek duvar. Bu duvarı korumak için iki taraftan da birer koruyucu seçildi. Bunlardan biri annendi. Diğeri ise...”
“Diğer ise ne?” diye geçiriyorum içimden dans ederken.
“Diğer ise sendin.”
Adımlarım duruyor.
“Annen başlangıçta bir ölümlüydü. Kaderi öyle yazılmıştı. Ama Kara Delik neler yapabileceğini bildiği için onu kendi tarafında istedi. Wyrdlerle bir anlaşma yaptılar. Onlar dünyadan anneni Kara Deliğe vereceklerdi, annen bir çocuğu olunca onu Wyrdlere -yani Dünyaya verecekti. Böylece tıpkı Yin Yang gibi olacak, ve düzen korunacaktı. Geçmişini, ailenin kökenlerini asla keşfetmemen gerekiyordu. Ama sen yapman gerektiği gibi hiçliği, özünü seçtin.”
Bir adamın elinde tasmasını tuttuğu bir sırtlan hırlamaya başlıyor.
Tasma yırtılıyor ve sırtlan neredeyse bir çitanın hızı ile bahçenin içine doğru koşmaya başlıyor.
“Heka’nın yansıması.” Diyor Anubis. “Sana yol gösterecek. Takip et.”
Peşinden koşmaya başlıyorum.
“Ayrıca, artık görünmez değilsin.”
Ufluyorum. Adım Babil anıtlarına sırtlanı kovalayan delinin teki diye geçmez umarım.
Sırtlanın beni nehirlerin yanından geçirerek zindanlara doğru götürdüğünü fark ediyorum.
İçimde annemi kurtarma şansım olaibleceğine dair bir umut yükseliyor.
Ta ki sırtlan zindanları geçip, sağa dönene dek.
Çeşit çeşit çiçekler ve ağaçlarla dolu bir alan.
Bizi görünce panikle geriye çekilen güzel mi güzel bir kadın görüyorum.
Kraliçe Amytis.
Anlattıkları kadar güzel.
Babil Kralının tüm bu asma bahçelerini memleketini özleyen kraliçesi için yaptığını hatırlıyorum.
Üzerinde upuzun bir kuyruğu olan bembeyaz bir elbise var. Bilekleri altınlar ve daha adını bile bilmediğim değerli madenlerle süslenmiş.
“Burayı nasıl buldun?” diye soruyor endişe ile.
Sırtlan hırlayınca geri çekiliyor. Aralarına giriyorum.
“Kimseye zarar vermek için burada değilim. Sadece...”
Bir kurukafa bulmam gerekiyor, diye devamını getiriyorum cümlenin kafamın içinde.
Kulağa pekte kimseye zarar vermemek için buradaymışım gibi gelmiyor.
Tam sıradaki kelimemi düşünürken gözlerim Kraliçenin kollarında asılı bilekliklerden birine takılıyor.
Kristalden yapılma.
Amytis’in gözleri Sırtlanın üzerinde, titriyor.
“Çok garip göründüğünün farkındayım... Sanırım burası sizin gizli bahçeniz?” diyorum yumuşak bir ses tonu ile, daha arkadaş canlısı gözükmeye çalışırken.
Başını sallıyor. Havanın kararmak üzeri olduğunu gördüğümde hızlı olmam gerektiğini anlıyorum.
“Kristal bilekliği alabilir miyim?” diye soruyorum oldukça nazik görünmeye çalışarak.
Kraliçe elini bileğine götürüyor. “B-Bunu yapamam. Bir Tanrıdan hediye...” diye mırıldanıyor.
“Bir Tanrı...” Duraksıyorum. “Bu Tanrının adı Kisin mi?”
Gözleri fal taşı gibi açılıyor. “Kimseye söyleme.” Diyor yalvarırcasına. “Babilin tapmadığı Tanrılardan birinden bir hediye aldığımı öğrenirlerse beni öldürürler. Tanrılarına çok bağlılar.”
Yatıştırıcı olduğunu umduğum bir şekilde gülümsüyorum. Tabii ağzı burnu kana bulanmış bir srıtlan arkamda hırlarken bu pekte kolay olmuyor. “Söylemem. Ben...” Üzerime bakıp pembe elbisemin Kisin ile ne kadar alakasız göründüğünü düşünüyorum. “Onun elçisiyim.” Diyorum yarı yalan yarı doğoruyu söyleyerek. “Bilekliği size doğru zaman gelene kadar saklamanız için verdi. Güvenini boşa çıkartmadınız. Asırlardır onu koruyorsunuz. Şimdi, lütfen alabilir miyim?”
“Asırlardır mı...?” İçine derin bir nefes çekiyor ve gözleri sırtlana kayarken bilekliği diğer bilekliklerinin üzerinden kaydırıyor ve bana uzatıyor.
Rahatladığını görüyorum, sanki üstünden bir yük kalkmış gibi.
“Teşekkürler.” Diyorum ve arkamı dönmeden önce. “Sırrınız benle güvende.” Diyorum.
Ben bahçeden çıkarken Kraliçenin bir dua mırıldandığını duyuyorum, sırtlan bir saniyeliğine bana bakıyor ardından ormana doğru koşmaya başlıyor.
En azından şimdi özgür.
Ve ben kaybolmuş durumdayım.
“Ben varken değilsin.” Diyor Anubis kulağıma. Onu göremesem de aniden sesini duymak her zaman irkilmeme neden oluyor.
Kristal bilekliğin elimde Kristal bir kurukafaya dönüşmesini izliyorum.
İçime rahat bir nefes çekiyorum. “Ucuz atlattım.”
“Kurukafaları saklayan Kisin miydi?” diye soruyorum Anubis’e.
“Sadece birini. Her Tanrı/Tanrıça kendini temsil eden kurukafayı sakladı.”
Elimdeki kurukafaya bakıyorum. Göz boşluğunda siyah obsidyenler var.
“O halde bu bana ait.” Diyorum. “Dolaylı yoldan da olsa.”
“Kisin seni seçtiğine göre, evet sana ait.”
“Ve portal?” diyorum etrafıma bakarken. Aniden önümde beliriyor.
“Kontrolün bende olduğunu söylemiştim.” Diyor Anubis korkularımın boş olduğunu ima ederek.
“Diğerleri nerede?” diye soruyorum.
“İhanet ettiklerin mi?”
Sessizleşiyorum.
“Onları umursaman beni şüpheye düşürüyor, Almira. Belki senden annen gibisindir.”
“Annem gibi mi?”
“Sıradaki harikada seni bekliyorlar.”
İç çekerek göze bakıyorum.
“Efes.” Diyorum tapınağın adandığı Tanrıçayı hatırlamaya çalışarak. “Artemis Tapınağı.”
Göz bebeğinde tapınak beliriyor. Şu günlerde geriye tapınaktan ne kaldığını bilmiyorum ama geçmişte tüyler ürpertici görünüyor.
Kötü anlamda değil.
Aksine, gerçekten kutsal görünüyor.
“Mağrur Babil'in üstünde savaş arabaları için yol olan duvarını ve Alpheus'taki Zeus heykelini ve asma bahçeleri gördüm ve Güneşin kolosusunu ve yüksek piramitlerin devasa işçiliğini ve Mausolos'un engin mezarını; ama Artemis'in bulutlar üzerine kurulmuş evini gördüğümde diğer tüm harikalar parlaklıklarını kaybetti ve dedim ki "İşte! Olimpus'un dışında, Güneş hiç bu kadar büyük bir şeye bakmadı.” Diyor Anubis.
“Bunlar Sidonlu Antipaterin sözleri.”
Ne diyebilirim ki, haklıymış...
Tapınaklardaki rahibeleri ve Artemis’in Avcıları olarak adlandırılan grubu görüyorum.
Vay canına...
Tüm hayatımı geride bırakıp burada yaşamaya devam etmeye dair bir arzu duyuyorum.
Belki de Artemis’in tapınağında bir rahibe olmalıyım.
“Kurukafa.” Diyor Anubis bana neden burada olduğumu hatırlatarak.
“Burada yoklar.” Diyorum Nokan, Lykan ve Ahau’dan bahsederek.
Tam o sırada rahibelerden biri gibi giyinmiş bir kızın bana döndüğünü ve gözlerinin kocaman açıldığını görüyorum.
Ahau.
Hızla yanına gidiyorum.
“Babil’in bahçesinden kurukafayı aldım.” Diyorum ona. “Siz neredeydiniz?”
“Burada.” Diyor kollarını açarak. “Portal bizi Babi’iin Asma Bahçelerine hiç götürmedi.”
Belki de annemin anılarından birinin içinde seyahat ettiğim içindir diye düşünüyorum.
“Herkes iyi mi?” diye soruyorum.
“Kimseyi bulamadım. Sadece senle ben varız sanırım.”
İçimi bir endişe kaplasa da en azından artık yalnız olmadığım için mutluyum.
“İyiye alamet olamaz.” Diye mırıldanıyorum kendi kendime. “Sanırım bir rahibesin.” Diyorum ona özenerek.
Özendiğimi fark edince gülüp “Maalesef.” Diyor. “Gel, sana bir şey göstereceğim.”
Tüm rahibelerin ve avcıların bir tören için hazırlık yaptığını görüyorum.
Ahau beni tapınağın içine sokuyor.
“Dışarıda neler oluyor?” diye soruyorum.
Eli ile süslenmiş ve önünde şarap dökülmüş Tanrıça heykelini gösteriyor.
“Tanrıçayı anıyoruz. Sanırım onlar için bugün bayram yanda festival gibi bir şey. Bir kurbandan bahsediyorlardı.”
Kusmamak için midemi tutuyorum. “İğrenç. Boğa falan kesmelerini hayatta izlemem.”
Dudağını ısırıyor. “Kurban bir... insan.”
Bu hikaye bir yerden tanıdık geldi.
“Beni kendine kurban edemediğin için Artemis’e kurban etmeyi mi planlıyorsun?” diyorum Anubis’e alayla.
“Kurban sensin gibi görünüyor.”
Fısıltılarının üzerine üzerimde ne olduğuna bakıyorum.
Büyüleyici bir elbise giyiyorum, buzdan yapılmış gibi görünüyor.
“Gelin falan mıyım?” diyorum Ahau’ya kendi kendime. Sonra Artemis heykelindeki takıların aynılarının bana da takıldığını fark ediyorum.
“Neyim ben?”
“Artemis.” Diyor Ahau endişe ile. “Daha da kötüsü... İnsanlar her yıl bu ‘festival’ için bir Artemis seçiyor ve onu süsleyip Tanrıçanın huzuruna sunuyorlar. Festivalin bitişinde de, Tanrıçayı sinirlendirmemek için seçtikleri Artemis’i öldürüp Tanrıçaya adak olarak adıyorlar. Artemis’in yerini kimsenin alamayacağını göstermek için.” Diyor her cümlesinde paniğim daha da yükselirken.
“NE?” Şakaklarımı ovuyorum. “Ne tür bir psikopatlık bu?”
Dudaklarını büküyor.
“Bak, eğer kurukafayı festivalin sonuna gelmeden bulabilirsek kaçabiliriz.”
Bu düşünce beni biraz sakinletiyor.
“Haklısın.”
Gözlerimi Artemis’in heykelinde gezdiriyorum.
“Farklı görünüyor.” Diyorum.
Başı ile onaylıyor. “Öyle. Bu tapınakta hem Kibeleye hemde Diana’ya tapılırdı. Benzer figürler. Sanırım bu heykel Kibeleden esinlenilmiş. Ya da Kibele için yapılmış.”
Dışarıda çarpışan kadehler duyuyorum.
“Şerefe mi?”
Omuz silkiyor. “Sanırım. Onlara katılayım, yoksa çok dikkat çekeriz.”
Başım ile onaylıyorum. “Sen değil.” Diyor.
Kaşlarımı çatıyorum.
“Ben ne yapacağım?”
Buraya doğru gelen birkaç rahibe görüyorum.
“Bir tahta oturmana yardım edecekler. Kimseyle konuşma.”
Başımı sallıyorum.
Rahibeler buraya doğru gelirken hiçbirinin bana bakmadığını fark ediyorum. Hepsinin kafası eğik. Sanırım bana bakmamaları gerekiyor. En azından yüzüme.
Rahibelerden biri arkama geçip siyah duvak ile yüzümü kapatıyor.
Neyse ki önümü hala görebiliyorum.
İki rahibe önümden, ikisi arkamdan yürümeye başlıyor. Ahau ve tanımadığım bir başka rahibe ise yanımda.
Kalbim çok hızlı çarpıyor, gözlerimi ise etrafta dolaştırarak kuru kafaya dair bir iz bulmaya çalışıyor.
Ama hiçbir şey bulamıyorum.
Bana bir tahta kadar eşlik ediyorlar. Tahta vardığımda oturuyorum.
Herkes önümde çöküyor. Ellerini dua etmek için açtıklarını görüyorum.
Çok kalabalık.
Neredeyse tüm şehir burada olmalı diye düşünüyorum. Bunca kişiyi önümde çökerken görmek içimde bir şeylerin kıpırdanmasına neden oluyor.
“Kıyameti getirdiğinde,” diye fısıldıyor Anubis. “kara delik her yeri yuttuğunda,” Gözlerim tek tek herkesin üzerinde dolaşıyor. “annenin yapamadığını yapıp, hükmedeceksin. Kadersiz olman bir avantaj, haklıydın; ne olacağına karar verebilirsin.
Ve sen yıkımı seçiyorsun.”
“Yıkımı seçiyorum.” Diye mırıldanıyorum. O kadar kısık çıkıyor ki sesim, ben bile duymuyorum. Sadece dudaklarım oynuyor.
“Doğru olan bu, değil mi?” dşye geçiriyorum zihnimden.
“Elbette.” Diye fısıldıyor Anubis. “Her zaman buydu.”
Güçten hoşlanıyorum.
Önce rahibeler, ardından halk dizlerinin üstünde yükseliyor. Hala yüzüme bakmıyorlar.
Bir rahibe duvağı kaldırıyor. Her yer daha parlak geliyor gözüme.
“Artemis’e.” Diyor rahibeler bir ağızdan kadehlerini kaldırarak.
Ahau sadece dudaklarını oynatıyor. Ne diyeceğini bilmediği için bunun normal olduğunu düşünüyorum.
Ardından kalabalık kadehlerini kaldırıyor.
“Artemis’e.”
İçmelerini bekliyorum ama bir anda yeri atıp kırdıklarında irkiliyorum. Ahau da bunu beklemiyor olmalı ki kadehini daha geç yere attığı için rahibelerden biri ona bakıyor.
Her yer şarabın kırmızı rengine bürünürken, kan gölü gibi göründüğünü düşünüyorum.
“Artemis’in yoluna çıkanlara ne olacağını hatırlatmak için.” Diyor bir rahibe kan gölü görünümlü zemine hitaben.
Kalabalık tekrar ediyor.
“Artemis’in yoluna çıkanlara ne olacağını hatırlatmak için.”
Ve tam o anda kurukafayı görüyorum. Bir rahibe bembeyaz çiçeklerden yapılma bir taç getiriyor bana. Üstünde ise kurukafa var. Sadece benim gördüğüm kristal bir kurukafa.
Tacı başıma koyuyor.
Gidebileceğimizi söylemek için Ahau’ya döneceğim anda boynuma bir kılıç dayanıyor.
Ahau’ya kadehini geç yere attığı için bakan rahibe bu.
Nefesimin kesildiğini hissediyorum.
“SENİ ALÇAK PİSLİK ÇAKAL BOKU BİR ŞEY YAP!” diyorum zihnimin içinde Anubis’e hitaben.
Sesi beklemediğim şekilde panik dolu çıkıyor. “Zaman üzerinde bir kontrolüm yok! Geçmişi değiştiremem. Ben sadece portalı kontrol etmene yardım ediyorum.”
Pekala.
Buraya kadarmış.
Ağlamak istiyorum, o kadar panik olmuş hissediyorum ki nefesimi düzenleyemiyorum bile.
Ahau’nun gözlerden kaybolduğunu görüyorum. Kılıçı boynuma daha da bastırdığında kime dua edeceğimi şaşırmış durumdayım. İçimden Kisin’i geçirir geçirmez kılıcın gevşediğini, ardından yere düştüğünü görüyorum.
Herkes gibi.
Herkes yere yığılıyor.
Kanlar içinde.
Ve cesetlerin arkasında duran bir figür görüyorum.
Nokan.
Elimi hala orada olup olmadığını kontrol etmek istercesine boynuma götürüyorum ve tahttan hızla kalıyorum.
“Nokan.” Diyorum sesim düşündüğümden daha neşe dolu çıkarken. Onu gördüğüme gerçekten seviniyorum.
Manzara ne kadar korkunç olsa da.
“Neden kurtardın beni?” diye soruyorum o bana doğru yürürken.
“Başka bir Tanrıya dua etmene katlanamazdım.” Diyor. “Kurukafayı aldın mı?”
Elimi taca götürüyorum. “Evet.”
“Teşekkürler.” Diyorum fısıldayarak. Duymazdan geliyor.
“Hepsi ölü mü?” diye soruyorum ayağım ile bir rahibenin cesedini dürtüklerken.
Bu Nokan’ın dudağının ucunun kıvrılmasına sebep oluyor. Ufak bir tebessüm.
“Ölü.” Diyor zevkten dört köşe olmuş halde.
Ürperiyorum. Kanın kokusunu almak midemi bulandırıyor. Gerçek bir kan gölü.
“Kurukafada bende, o halde niye portal hala açılmıyor?”
Nokan gözlerini üzerimdeki elbisede gezdiriyor. “Beni takip et.”
Sanki başka şansım var da.
Elbisemi tutarak peşinden gidiyorum.
“Azıcık yavaş yürümeyi düşünür müsün? Elbiseyle peşinden geliyorum ya hani?”
Hızlanıyor.
Uf.
“Cesetlerin içinde yürümek zorunda mıyız? Elbisem kan oluyor.”
“Alışsan iyi edersin. Kıyameti getirmeye karar verdiğine göre çiçeklerin içinde yürümeyeceksin artık.”
Donakalıyorum. “Ne dedin sen?”
Durduğumu fark edince bana dönüyor. “Kıyameti getirmeye akrar verdiğine göre çiçeklerin içinde yürümeyeceksin artık, dedim.”
“Nereden-“ İç çekiyorum. “Kıyameti durdurmaya çalışıyorum.” Diye ısrar ediyorum.
“Yalan söylerken her zaman dudağını ısırıyorsun.”
Ufluyorum. “İyi be. Bana kızabilir misin? Haklıyım.”
Omuz silkiyor. “Aksine, aynı takımda olmamıza sevindim.”
Şaşkınlıkla suratına bakıyorum. “Yani, sende mi kıyameti getirmek istiyordun?”
“Hayır.” Diyor. “Ben senin kıyameti getirmek istemeni istiyordum. Ben istersem, bunu yapamam. Ama sen bir Kitarasın, yapabilirsin.”
Tekrar yürümeye başlıyor. “Wyrdlere yardım etmektense cennete giderim daha iyi.”
Kısa bir sessizlik oluyor.
“Cennetin iyi bir yer olduğunu sanıyordum.”
Bana ters ters bakıyor.
Kan kokusundan kusmamak için uğraşırken bir cesedi işaret ediyor.
“Babana merhaba de.”
Gözlerim şokla açılıyor.
“ONU ÖLDÜRDÜN MÜ?” diye soruyorum rüyamda nasıl kaçtığını hatırlayarak.
“Keşke.” Diyor. “Ama hayır.”
Bu sefer ters ters bakan ben oluyorum.
“Sadece bu gerçeklikte öldü.” Omuz silkiyor. “Ki bu bizim gerçekliğimiz değil o yüzden bir işe yaramaz.”
“Ve neden bunu görmem gerekiyordu?” diyorum öfkeyle.
Babamın kıyafetinin cebinden bir resim çıkarıyor.
Annemin, benim ve onun olduğu bir resim.
“Tıpkı Babil’in Asma Bahçelerinde anneni-“
“Bunu nereden biliyorsun?”
“-gördüğün nedenden ötürü burada o da.”
Kaşlarımı çatıyorum. “Ah... Kurukafa için.”
Onaylıyor.
Fotoğrafı bana uzatıyor.
Baş parmağım ile okşuyorum fotoğrafı.
“Bir zamanlar insan diyarında yaşıyor olmalıyız.” Diyorum ne kadar normal göründüğümüzü görerek.
“Öyle.” Diyor. “Ama baban annenin ölümünden sonra bir canavara dönüştü.”
“Annen kıyameti getirmeye çalışmıyordu, insan diyarında doğduğu için hep bir sempati hissederdi onlara karşı.”
Şimdi Anubis’in neden belki de annen gibisindir dediğini anlayabiliyordum.
“O iki diyarı da kurtarmaya çalışıyordu. Kıyameti durdurmaya.”
Muhafızların elinde nasıl çırpındığını düşündüm.
“Ve kurtarmaya çalıştığı insanlar tarafından öldürüldü.” Dedim bu konuya son noktayı koyarak.
Nokan başı ile onayladı.
“Ama o da Kız Kardeşlerden birinin ruhunu taşıyordu, değil mi? Kara deliği?”
Başı ile onayladı. “Ama o insanları seçti.”
Şimdi günlüğünde ne yazdığını daha da merak etmeye başlamıştım.
Fotoğrafı buruşturdum.
“Babanda senin gibi düşünerek kıyameti getirmeye çalıştı. Ama o iki tarafı da annenin ölümünden sorumlu tutuyordu.”
“Ki öylelerdi.” Diye ekledi.
Parçaları birleştirmemi beklercesine beni izliyordu.
“O asla Nuh’un Gemisi olmadı, değil mi?” diye sordum.
“Olmadı.”
“Babamındı.”
“Babanındı.”
“Sadece kendi çekirdek ailesini kurtarmak istedi.”
Gülümsedi. “Öğreniyorsun.”
“Yani... üçümüzde farklı şeyler istiyoruz.” Diyorum buruşturduğum fotoğrafa bakarken.
“Evet.”
İç çekiyorum. “Kafam iyice karıştı.”
Gözümün önüne gelen saçları kulağımın arkasına alıyor.
Aniden tenini tenimde hissetmek irkilmeme neden oluyor. Aniden irkildiğimde bakışları bir anlığına gözlerime dönüyor, ardından diğer saçları da kulağımın arkasına almaya devam ediyor.
“Kurukafaları topladığında istediğin her şeyi dileyebilirsin.” Diyor kısık bir sesle.
“ONU DİNLEME!” Anubis’in adeta gürlediğini duyuyorum. “Yalan söylüyor.”
“Buna herhangi bir sözün bozulması da dahil.” Diyor Nokan temkinle, sanki kafamın içindeki binlerce sesi duyuyormuş gibi. Beni ürkütmemeye çalışıyorcasına.
Anubis’i biliyor.
Her şeyi biliyor.
İç çekiyorum. “Hala karar vermek için zamanım var. “ diyorum.
Anubisten geriye iz kalmıyor.
“Gitti.” Diyorum.
Kimden bahsettiğimi hemen anlıyor. “Portalın yerini bizim bulmamız gerekecek.”
Biz...
Bu sefer sesimi çıkarmıyorum.
“Biz bulalım bakalım.” Diyorum kafamda sayısız düşünce balonu uçarken.
Aniden aklıma Ahau’nun kayıp olduğu geliyor. “Ahau nerede?”
Nokan kaşlarını çatıyor. “Ben geldiğimde yoktu.”
Gözlerim fotoğraftaki bir şeye kayıyor. Sanki yanımda biri daha varmışta üzerine mürekkep dökülmüş gibi duruyor.
Nokan rastgele yürümeye başladığında onu takip ediyorum.
“Tüm kurukafaları bulduktan sonra, diğerlerini kara delikten alman gerekecek.”
“Eğer Anubis ona hemen yumurtlamazsa, kurukafaları ona getireceğimi düşünüyor bu yüzden bunu lehimize kullanabiliriz.”
“Götürmeyecek misin?” diyorum ellerini cebine koyup.
“Dilek hakkımı kıyametten daha önemli bir şey için kullanmam gerekiyormuş gibi hissediyorum.”
“Trilyonlarca para gibi mi?”
Bir para havuzunda yüzdüğümü hayal edip gülüyorum.
“Hayır.”
“Romeo’nu bulmak için?”
Düşünüyorum. “Hmmm hayır.”
“Aileni yeniden bir araya getirmek için?” diye soruyor Nokan.
...
Düşünüyorum.
...
Dakikalar birbirini kovalıyor ama hayır, doğru hisseettirmiyor.
“Hayır.”
Sessizlik içinde yürümeye devam ediyoruz. Ailem...
Aniden nefesimi tutuyorum.
Ne dileyeceğimi biliyorum.
“Ne dileyeceksin?” diye soruyor Nokan.
“Görürsün.”
Zihnimi okumak istercesine bana bakıyor ama dileğim yerine insan dünyasında gördüğüm bir film olan Minionların popo salladığı sahneyi düşünüyorum.
Önce kaşlarını çatıyor, gülmesi mi yoksa sabır mı dilemesi gerektiğine karar verememiş gibi görünüyor.
“Almira.” Diyor alnını ovarken. Sanki gördüklerini zihninden silmeye çalışıyor.
“Hmm?” diyorum.
“Neden kafanın içinde pop sallyan patatesler görüyorum?”
Kıkırdıyorum. “Patates değil onlar!”
“Bu beni rahatlatmalı mı?”
Daha çok gülüyorum. Üzerimdeki elbise kanlar içindeyken ölü gelini andırdığımı düşünüyorum ve bu düşünce beni daha da güldürüyor.
“Neden gülüyorsun?” diye soruyor Nokan anlamdıramadığı belli bir şekilde.
“Komik çünkü.”
“Patatesler mi?”
Elimle ağzımı kapatıyorum. “Ptates değil onlar!” derken kıkırdıyorum.
“En deli Kitaraya çattım.” Diye mırıldanıyor adımlarını hızlandırıp beni geride bırakmak istercesine.
“AH!” diye bir yerim acımış gibi bağırıyorum dikkatini çekmek için.
Arkasını dönmeye bile tenezzül etmeden direk yanımda belirip tuttuğum koluma bakıyor.
“Ne oldu?”
Omuz silkiyorum. “Dikkatini çekecek miyim diye test ettim.”
Kolumu tuttuğu gibi yerinden çıkarmamak için kendini zor tutuyormuş gibi görünüyor.
“Bende Asterlerin en naziğine çattım. Teşekkürler gentilmen bey, kolum iyi.” Diyorum kolumu kendime çekerken. Sonra Nokan’ın kalkmış kaşları ile karşılaşıyorum.
Tam “Ne?” diyecekken ne dediğimi fark ediyorum. “Aster dedim.” Diyorum. “Morgon Aster.”
“Soyadım.” Diyor. “Hatırlıyorsun.”
***
“Ne kadar daha yürüyeceğiz?” diye bağırıyorum ona sesimi duyurmak için. Çünkü aramızda bir hayli mesafe var.
“Geldin sayılır.” Diyor bir uçurumun önünde dururken. “Yanına geldiğimde duruyorum.”
“Uçurum?”
“Uçurum.”
Kollarını iki yana açıyor ve kendini aşağı bırakıyor.
“NOKAN!”
Peşinden atlıyorum, çünkü başka şansım yok.
HEYKEL
Havada çığlık çığlığa düşerken ne kadar eğlendiğimi ve korktuğumu hatırlıyorum.
Ta ki Nokan’ın “OLYMPIA ZEUS HEYKELI!” diye bağırdığını duyana dek.
Ardından portalın tüm çukuru kapladığını fark ettim ve göz bebeğinde Zeus Heykelini gördüm.
BOM!
Gözlerimi açtığımda bir zeminde yerde yatıyorum. Hızla ayağa kalktığım için başım biraz dönüyor. Nokan koluma giriyor.
“Bunu beklemiyordum...” diye mırıldandığını duyuyorum.
“Neredeyiz?” diyorum gözlerimi ovarak.
“Bir sokak?” diye tahmin yürütüyorum.
Tam o sırada Nokan’ın baktığı yeri görüyorum.
“Aman Tanrım... Louvre Müzesinin önündeyiz.”
Karışmış saçlarını düzeltiyor. “Olympiadaki Zeus Heykeline gitmemiz gerekiyordu, kalıntılarına değil.”
Kaşlarımı çatıyorum.
“Zeus Heykelinden geriye kalanlar burada sergileniyor.” Diye not düşüyor hiçbirşey anlamadığımı fark edince.
“Anubis demişti ki...”
Aniden donakalıyorum.
“Nokan.”
Tek kaşını kaldırıyor.
“Buradan hemen gitmemiz gerekiyor.” Diyorum panikle.
“Neler oluyor?”
“Anubis geçmiş ve gelecek üzerinde kontrolü olmadığını söyledi ama-“
“Şimdi üzerinde var.” Diyoruz ikimizde aynı anda.
Nokan bir küfür mırıldanıyor.
“Buraya hapis mi olduk?” diye mırıldanıyorum korku ile.
“Daha Ahau ve Lykan’ın nerede olduğunu bile bilmiyoruz.” Diye ekliyorum endişe ile.
“Her şey sırasıyla. Öncelikle o çakal burnu ile kokumuzu almadığından emin olalım.”
Başım ile onaylıyorum.
Nokan Louvre Müzesine doğru yürümeye başlıyor.
Peşinden gidiyorum. Her zamanki gibi. “Planın var mı?” diye soruyorum. Ve daha önce yaptığı gibi “Her zaman vardır.” Demesini bekliyorum ama endişeli gözleri bana dönüyor.
“Seni korumak.”
Şaşkınlıkla ona bakıyorum. “Ne?”
“Yürüsene!”
Peşinden koşuyorum. “Gece yarısı Louvre müzesine nasıl girmeyi planlı-“
Parmağını şıklatıyor. Müzenin içindeyiz.
Her yer kapkaranlık olduğu için ona yapışıyorum.
Bir görevlinin ışığını çok yakınımıza tuttuğunu görüyorum.
“Kim var orada?”
Nokan parmaklarını oynatıyor ve dumanlar bir kediye dönüşüp miyavlıyor.
Dumandan yapılma olduğunu görsem de Nokan bekçinin zihni ile oynamış olmalı ki bekçi ona normal bir kediymiş gibi yaklaşıyor, tüm gerginliği gidiyor ve gülümsüyor.
“Zavallı şey. Sen nasıl girdin buraya?” diyor kediyi kucağına alıp kediyi bırakmak için çıkışa doğru yürürken.
Nokan elimi sımsıkı kavrayıp hiçbir yere çarpmadığımdan emin olmak istercesine beni peşinden sürüklüyor.
“Planım şu, Anubis bizi burada köşeye sıkıştırdığını sanmış olabilir ama yanımda bir Kitara varken bu mümkün değil. Babil’in Asma Bahçelerinde yaptığın gibi özünü kullan. Sana yol gösterecek. Sen kurukafayı alana kadar buraya kimsenin gelmemesini sağlayacağım. Ardından da Anubis’in dikkatini çekmeden çıkmaya çalışacağız. İçimden bir ses bizi kısa bir süre içerisinde bulacağını söylüyor. Dikkatli ol.”
Başımı sallıyıp gözlerimi sımsıkı kapatıyorum. Hiçbir yere çarpmayacağımdan emin olduğum, boş bir alana geçip şamanın davulunun sesini zihnimde canlandırıyorum.
Ardından daha farklı figürler ile dans etmeye başlıyorum. Davulun sesi ilk başta sadece zihnime, daha sonra kulaklarıma ve en sonunda da tüm bedenime yayılıyor.
Tezahüratlar, bir şarkının sesi, sahne ışıkları. Tüm bunlar gözümde canlanırken davulun sesi bir metronomun sesine dönüşüyor.
Gözlerimi açıyorum.
Bir amfitiyatronun ortasındayım.
Hathor ve Lykan iki yanımda, ben ise en ortadayım.
Tıpkı posterde olduğu gibi.
Tüm amfitiyatro tıklım tıkış, bize tezahürat yapıyordu.
Kendimi üçüncü bir göz gibi izliyordum.
Onca tezahürat kulaklarımı çınlatıyordu.
Ve biz... Şarkı mı söylüyorduk? Dans mı ediyorduk?
Sanırım ikisi birden.
Bu dili anında tanıdım. İsmini hatırlayamıyorum ama kelimeleri hatırlayabiliyorum.
Bir anlığına zamanın yavaşladığını sanıyorum.
Gözlerimi tekrar kırptığımda kara deliğin içindeyim.
Tam neler oluyor diye soracaktım ki hemen önümde dev bir ayak olduğunu gördüm.
Kafamı kaldırmamla nefesimin kesilmesi bir oldu.
Zeus Heykeli.
Sanırım boyut olarak binlerce bana eşitti ve kusursuz görünüyordu.
Ki Zeus’u hiç sevmediğimi söylemem gerek.
“Neden hiçlikte?” diye mırıldanıyorum kendi kendime. Heykelin yeryüzünde olan parçalarının eksik olduğunu görüyorum.
Sanırım alevler olu hiçliğe getirdi, ne de olsa ateş kara deliğe hizmet eder.
Sağ elindeki Zafer Tanrıçası Nike’ı görüyorum, sol elinde ise oldukça süslü bi rasa tutuyor.
Bu insanların gördüğü kısım.
Benim gözüm ise asanın üzerinde geçirilmiş olan kurukafaya takılıyor. Asa kurukafalardan yapılmış. En tepedeki ise kristal. Yani benim aradığım.
İçime derin bir nefes çekip oldukça hızlı olmaya çalışarak ayak parmağından tutunarak tırmanmaya başlıyorum.
Heykelin hiçlikte nasıl bu kadar devleştiği hakkında en ufak bir fikrim yok ama bunu düşünecek zamanım da yok.
Adımlarımı hızlandırırken tutuşlarımı da sıkılaştırmayı ihmal etmedim.
Heykelin kucağına geldiğimde nefes nefese kalmıştım. Koluna doğru ilerledim ama tırmanmak için çok yukarıdaydı. Bende oturduğu tahta tırmanmayı seçtim.
Bacağından tahtın koluna ilerleyip kendimi yukarı çekerek tırmanıyorum.
Kol kaslarım hiç bu kadar çalışmadığı için ağrımaya başlıyorlar.
Tahtın kol kısmına çıktığımda içime derin bir nefes çekiyorum ve kolun üzerine çıkıp asaya doğru ilerliyorum.
Dengeni kaybetme. Dengeni Kaybetme. Dengeni Kaybetme.
Ve düşmeden asaya doğru tutunmayı başarıyorum.
Neyse ki kristal kurukafa en uçta. Biraz daha yaklaşıp onu alıyorum ve dengemi kaybedip düşmeye başlıyorum. Gözlerimi sanki bir işe yarayacakmış gibi sımsıkı kapayıp kurukafaya sarılıyorum.
Düşmediğimi fark edince gözlerimi açıyorum.
Kurukafaya oyuncak ayı gibi sarılmış halde Nokan’ın kucağında olduğumu fark ediyorum.
“Düşmedin.” Diyor beni yere fırlatırcasına bırakırken.
Dengemi zor sağlıyorum.
“Nereden bildin kurukafayı aldığımı?”
“Bilmedim. Zihnindeki ani paniği sezdim ve kötü bir şey olduğunu anladım.”
“Yine Supermancilik oynadın yani?”
Bir ses duyduğumuzda eli ile ağzımı kapatıp beni köşeye çekiyor.
“Haberin olsun,” diyor fısıldayarak. “Anubis bizi buldu.”
Lanet okuyorum.
“Ve içeride mi?”
“Hayır. Müzeyi girememesi için efsunladım ama sanırım onun planı hiçbir zaman içeri girmek değildi.”
Kaşlarımı çatıyorum. “Neydi?”
Eli ile yerdeki kırılmış bir heykeli işaret ediyor. Nefesimi tutuyorum.
“Bizi çıkarmaktı.”
“Nası-“
“Eğil!”
Elinde Fransız bayrağı tutan bir kadının peşinden üzerimize doğru koşan insanlardan birinin buraya doğru kılıç savurarak geldiğini görüyorum.
“NELER OLUYOR?” diye soruyorum gelenlerin seslerini bastırmak için bağırarak.
“Tablolardan kaçıyorlar! Heykeller daha da tehlikeli.”
Nokan elinde aniden beliren kızıl kılıcı ile tüm kalabalığı paramparça ederken ben öylece kalakalıyorum.
Gözlerim artık sadece manzaradan ibaret olan Halka Yol Gösteren Özgürlük tablosuna kayıyor.
Kafamın tam yanına kilden bir ok saplanıyor.
“Eyvah…” Arkamı dönünce Diana ile karşılaşıyorum. Sıradaki okunu yayına koyuyor. Ve tam o sırada önümüzde bir kadın heykeli çıkıyor, kanatları olan bir adam heykelinin peşinden koştuğunu görüyorum. Diana’nın gözleri onlara takılıyor.
Adam kadını öptüğünde Diana çığrından çıkmış gibi görünüyor.
Sanırım aşkı arka plana atan bir Tanrıça olduğu için.
Ve oklarını onlara yönlendiriyor.
Kafası olmayan bir Nike heykelinin bana doğru geldiğini görüyorum.
Göremediği için her yere çarpıp tüm eserleri devirerek geliyor.
Tanrım…
Kurukafaya hayatım pahasına sarılıyorum.
“Ne yaparsan yap, sakın buradan dışarı adım atma!” diyor Nokan kılıcını çarpıştırırken.
Tüm herkesi mağlup etttiğini görüyorum. Ama tablonun içinden çıktıkları için kan yerine boya akıyor vücutlarından.
Tam bittiğini sandığımda boyalar yeniden bir araya geliyor ve tüm tablo yeniden oluşuyor.
Nokanla göz göze geliyoruz.
“Çıkmamız gerek.” Diyoruz aynı anda.
Yerdeki kırık eserlerin üzerinden atlayarak çıkışa doğru koşmaya başlıyorum. Kafamın üzerinden oklar uçuşuyor. Peşimde ölü olması gereken bir öküzün olduğunu görüyorum. TANRIM! Ne tür bir illete bulaştım ben?
Yolun ortasını kapayan bir ekip görüyorum. Sanırım Dante’nin Kayığı tablosundan fırlamışlar.
Birkaç kişi yerde dalga varmışcasına sürünüyor,kayığa çıkmak için cebelleşiyorlar.
Üç kişi kayığın üstünde öylece salınıyorlar.
Bana bakmadıkları için yanlarından temkinle geçiyorum.
Ta ki içlerinden biri beni işaret edip “KÖPEK BALIĞI!” diye haykırana dek. Herkes dehşete düşmüş şekilde çığlıklarla koşturmaya başlıyor.
Uh… Peki.
Kapıya doğru ilerlemeye devam ederken heykel bir kadının Mona Lisa’ya bir kalemle bıyık çizdiğini görüyorum.
Her şey normalmiş gibi dikkatini çekmeden yanından geçiyorum. Dışarı baktığımda nefesim kesiliyor.
Dirilmiş eski bir Mısır ordusunun bizi beklediğini görüyorum.
Buradan hayatta canlı çıkamayız. Dışarıya çıkmaktansa içeride Mona Lisa’ya bıyık çizmeyi yeğlerim.
Nokanla göz göze geldiğimizde endişeli bir şekilde kaşlarımı çatıp başımı hayır anlamında iki yana sallıyorum. Dışarıya çıkamayız.
Portalı bulmamız da mümkün değil.
Bulabilecek tek kişi büyük ihtimalle Nokan ve o da altıncı kez diirlen tabloyu öldürmekle meşgul.
Aniden belime taktığım günlük yere düşüyor. Panikle kimse görmeden almak için uzanıyorum ama sayfalarından birinin altın renginde parladığını fark ediyorum.
Köşede eğilip bağırışlara ve Mona Lisa’nın bıyık çizen heykele hakaretlerine aldırmadan sayfayı açıyorum.
Enokyan alfabesini hemen tanıyorum. Yine de kelimeleri latince okuyorum.
Bir tür büyü mü?
“Per deos tenebrarum et lucis, ad lutum uterum, de quo natus es, redire te precipio.”
Karanlığın ve Işığın İlahları adına, size doğduğunuz kil rahme dönmenizi emrediyorum.
Kelimeleri sesli okudukça okuduklarımın kaybolup yerini yenilerinin almasını izliyorum.
Ama o kadar hızlı değişiyorlar ki onları okuyamıyorum bile.
Önce heykeller duruyor. Donup kalıyorlar, Diana’nın havadaki bir okunun asılı kaldığını görüyorum. Ardından çamura dönüşüyorlar ve olmaları gereken yerde yeniden beliriyorlar.
Yazılar süprekli değişmeyi bırakınca, yazanı okuyorum.
“Per deos tenebrarum et lucis, ad lutum uterum, de quo natus es, redire te precipio.”
Karanlığın ve Işığın Tanrıları adına, içinde yaşadığınız tabloya geri dönmenizi emrediyorum.
Tüm bunları söylerken benimle aynı coşkuyla bunu haykıran babamın sesi kulaklarımda.
Kurukafayı almak için buraya da gelmiş -yani onun içi gelecek olan bir zaman dilimini seyahat etmiş olmalı.
Nokan’ın sekizinci kez savaşmaya başlamak üzere olduğu ordu başta olmak üzere, küfürler yağdıran Mona Lisa dahil tüm tablolar donuyor.
Bir kalp atışı süre sonra hepsini tablolarının içinde görüyorum.
Günlük kapanıyor.
Nokanın boyanmış kılıcı elinden yok oluyor ve şok olmuş gözlerle bakmaya başlıyor.
“Ne yaptın?”
O bana dönmeden günlüğü belime takıp görünmez hale getiriyorum.
Gözlerimi kırpıştırıyorum. “Büyü sanırım?”
“Büyü olsa tanırım.” Diyor omuzlarını esneterek. “Farklı bir şey olduğu kesin.”
Havayı kokluyor. “Ardında kül kokusu bırakan bir şey.”
Şokla ona bakıyorum.
“Anubis…” diyorum. “Anubis’in gücünü kullandım.”
Nokan bir anlığına tek kaşını kaldırıyor ardından başını sallıyor.
“Heka.” Diyorum.
“Heka.” Diye onaylıyor.
“Onun gücünü kullanarak onu yenebilirsin.” Diyor.
Kaşlarımı çatıyorum.
Kulağa oldukça mantıklı geliyor.
“Pekala…” diyorum. “Sanırım yüzleşmeye hazırım.”
Parmağını şıklattığında müzenin kapısı ağzına kadar açılıyor.
“Bende ne zaman pes edeceğinizi düşünüyor-“
İçeride deli gibi koşturan heykeller ve çığlık atan tablolar görmediği için şok olmuş gibi görünüyor Anubis.
Hırlıyor, hala onun gücünü kullandığımı anlamadığı için şanslıyım.
Ya da belki de o çok aptal.
“SALDIRIN!”
Anubis’in emri ile tüm ordu üzerimize doğru gelmeye başlıyor.
Nokan duvara yaslanıp kollarını birleştiriyor. “İzlemesi eğlenceli olacak.” Diyor.
Ellerimi kaldırdığımda müzedeki heykellerde beni taklit ediyor.
Tek bir kelime, hepsini orduya doğru yöneltiyor.
“Impetum.”
Saldırın.
Kilden ya da boyadan yapılma bir ordunuzun olmasının güzel yanı şu ki, ölseler bile geri diriliyorlar.
Bu da savaşın başından 1-0 önde olmamızı sağlıyor.
Anubis’in öfkeden kudurduğunu görebiliyorum. Nokan’a doğru yönelen her askerin toprağa dönüşmesini sağlıyorum.
Anubis’in güçlerinin pek havalı olduğunu kabul etmem gerek.
Dakikalar birbirini kovalarken ordunun neredeyse yarıdan fazlasının öldüğünü ve toprağa gömüldüklerini görüyorum.
Anubis güçlerini ona karşı kullandığımı yeni anlamış olmalı ki önce yüzünü bir şok ifadesi kaplıyor, ardından öfkeyle üzerime doğru yürüyor.
“Buradan sonrasını ben devralırım. İyi işti, Kitara.” Diyor Nokan yanıma gelirken.
Ona tam gerek olmadığını söylecekken Anubis’in kafama inmek üzere olan kılıcını görüyorum ve gözlerimi tekrar açtığımda Nokan’ın kandan yapılmış gibi görünen kılıcının Anubis’in karnına saplandığını görüyorum.
Tanrı sendeliyor, ağzından Ilahi kanı akıyor.
Ve yere yığılıyor. Tüm ordu da onunla beraber kayboluyor.
Tablodan fırlayanlara ve heykellere yerlerine geçebileceklerini söylüyorum.
“Tanrıların ölümsüz olduğunu sanıyordum. Onu öldürdün mü?”
Kılıcını havaya kaldırıyor. “Kızıl Güz’e karşı her varlık savunmasızdır. Sana tek gerçek Tanrı olduğumu söylemiştim.”
Gülmemi tutamıyorum. “Kılıcına ad mı verdin?”
Ters ters bakıyor. “Zaten bir adı var. Kızıl Güz.”
“Kim koydu ki?” diye mırıldanıyorum ismin nasıl bir anlamı olabileceğini düşünerek.
“Sorma sırası bende.” Diyor.
“Heka’yı nereden öğrendin? Kullandığın sözcükler çok antic bir Heka Kitabından alıntı. Dünyada tek bir tane olduğu düşünülürse ona sahip olmadığını varsayıyorum.
O halde bu bilgeliği nereden elde ettin, Almira?”
Günlüğü ona gösteriyorum.
Almak için uzansa da dokunmasına izin vermiyorum.
“Okudun mu?” diye soruyor. “Hayır.” Diyorum içime derin bir nefes çekerken. “Deli Tanrılar ve portallar peşimi bırakmadığı için.” Diyorum gözlerimi devirirken.
“Oku.” Diyor sesinde sezdiğim ufak bir sempati kırıntısı ile. “Belki işimize yarayacak bir şey bulursun.”
Yere oturup cesaretimi topluyorum ve günlüğün ilk sayfasını açıyorum.
“Sevgili Kızım, bir gün bu günlüğün eline geçeceğini biliyorum.”
Bu cümle gözlerimin dolmasına neden oluyor.
“Doğduğun andan itibaren soyadının getirdiği sorumluluklar altında ezileceksin.
Bu günlüğü sana yardımcı olabilmesini umarak bırakıyorum.
Sana bir Kitara olmanın karanlığı seçmek olduğunu söyleyecekler. Onları dinleme.
Kız Kardeşler dünyaya erşebilmek için Kitara soyunun bedenini kullansa da, bu bizi özümüzden uzaklaştırmamalı.
Karanlığa hizmet etmek zorunda değiliz.
Ben dünyada büyüdüm. Ama kaderim yazılmamıştı. Bu Kız Kardeşlerin dikkatini çekti.
Annem, yani senin anneannen beni kaostan, karanlıktan uzak bir yerde büyütmek istedi.
Bu yüzden beni dünyada ölümlü bir ailennin yanına yerleştirdi. Ama onlara getirdiğim tek şey ölüm ve keder oldu.
Kanımız lanetli.
Baban her zaman bu laneti güce çevirmekten bahsederdi. Ben onun kadar umutlu değilim bu konuda.”
Gözlerim her satırda duygudan duyguya giren yüzümü dikkatle izleyen Nokan’a kayıyor.
Onun da laneti güce çevirmek hakkında bir şeyler dediğinden eminim.
“Ama o çalışmaktan vazgeçmiyor. Kardeşine hamile olduğum için araştırmalarına eskisi kadar yardım edemiyorum ama buraya senin için kopyalarını yapıştıracağım. Günlüğün emin ellerde olduğuna emin ol.”
Nefesim daralıyor. “Benim…”
“Bir kardeşin var.” Nokan alkışlıyor. “Tebrik ederim. Şimdi daha önemli yerleri okur musun?”
“Yaşayan akrabam kardeşim miydi?” diye soruyorum mezarlıkta gördüklerimi düşünerek.
Parçaları birleştirmeme şaşırmış gibi görünse de yüzü kısa süre içerisinde her zaman ki umursamaz ifadesine dönüyor.
“Öyle.”
“NEDEN BANA DAHA ÖNCE SÖYLEMEDİN?!”
Omuz silkiyor. “Eğlencesi kalmazdı.”
Yüzüne bir tane patlatmamak için kendimi zor tutuyorum.
“Hala yaşıyor mudur?” diye soruyorum Nokan’a endişe ile.
“Oradan bakınca her gün ölenlerin çetelesini tutan bir tipe mi benziyorum?”
İçime derin bir nefes çekip okumaya devam ediyorum.
“Baban Kız Kardeşlerin soyumuzu seçmesinin özel bir nedeni olduğunu düşünürdü.
Ki haklıydı da.
İlk Kitara, bir Tanrıydı. Antik çağlarda bu Tanrının kutsadıklarına Kitara denirdi. Bu soyun da böyle doğduğuna inanıldı.
Ama bazıları -ve Baban- daha çılgınca bir teoriye inanıyor, zamanla bu Tanrı unutuldukça Kitaraların soyunun tükendiğine ve bu Tanrının Lanetli Nehirdeki çamurdan kendisine yeni yoldaşlar yarattığına ve onlara Kitara adı verdiğine inanıyor.”
Görülerimde ve rüyamda babamı nasıl gördüğümü hatırlıyorum. Bir heykel gibi.
“Hatta bu teori öyle derine iniyor ki, Tanrının bahçesi dedikleri Eden’in aslında Kitaraların mezarı olduğuna, ve çamurun yeni bir şekle girerek sürekli farklı formlarda yeryüzüne yeniden indiğini söylüyor. Bu da şu demek oluyor, aslında hepimiz o Tanrı’nın yeryüzündeki yansımalarıyız ve sürekli ama sürekli reenkarne oluyoruz. Farklı bedenlerde olsakta hepimizin Kız Kardeşlerin ruhunu taşımasını açıklar bu.
Yine de kulağa çok… uçuk geliyor.
Ayrıca Tanrı Kitaralar yaratırken Lanetli Nehrin çamurunu kullandığı için Kız Kardeşlerin bu lanetli bedenleri kullanabildiklerini ve manipüle etmelerinin daha kolay olduğunu söylüyor.
Buraya yazacağım, ama sesli telaffuz etmeni istemiyorum.
Cizin.
Tanrıya Cizin diyorlar. Baban ondan hep Kisin diye bahsediyor. Okuduğu bir anıtta isminin böyle geçtiğini söyledi.”
Diğer sayfayı çeviriyorum. Yeni bir tarih atılmış.
Ben okumaya başlayamadan Nokan günlüğü elimden alıyor. “NE YAPIYORSUN?! VER ŞUNU BANA!”
Teslim olur gibi ellerini kaldırıyor. “Yemedim günlüğünü sakin ol.Portalı buldum.”
“BUNU GÜNLÜĞÜ ELİMDEN GEÇMEDEN DE SÖYLEYEBİLİRDİN!”
Aramızdaki boy farkından dolayı günlüğe erişmem imkansız.
“Portal.” Diyor günlüğü işaret ederek.
Sakinleşiyorum. “Ah…”
Günlüğü havaya fırlattığında bağırmak için ağzımı açıyorum ki portala dönüşüyor.
“Günlüğe ne olacak?” diye soruyorum endişe ile.
“Portaldan geçtiğimizde belinde olur.”
Kaşlarımı çatıyorum. “Sana onu belime taktığımı söylememiştim.”
“Söylemene gerek yok.”
Portala dönüyor.
“Halikarnas Mozole-“
“Bekle!”
Duruyor.
“Ahau ve Lykan.” Diyorum ona. “Önceliğim onlar.”
“Benim değil.” Portala dönüyor. “Halikarnas Mozolesi.”
Göz bebeğinde göğe doğru yükselen görkemli bir yapı beliriyor.
Gözümü tekrar açtığımda bellerine yırtık kumaş parçaları sarmış bir yığın adamın bir takım taşlara şekil vermeye çalıştığını görüyorum.
Nokan’I görmek için etrafa bakınıyorum.
Ki bu çok uzun sürmüyor çünkü elindeki çekiçvari alete uzaylıymış gibi bakan tek kişi o.
“Nokan!”
Dikkat çekmeden yanına doğru yürüyorum.
Herkes bana baktığında bu görevimin başarısız olduğunu anlıyorum.
“Niye bana bakıyorlar?”
“Bu kadar soylu bir leydinin niye bir kölenin yanına yaklaştığını merak etmişlerdir.
Gözlerinin kıyafetlerimde olduğunu görünce bende gözlerimi üzerime çeviriyorum.
Ah, cidden lüks göründüğümü itiraf etmem gerek.
“Seni bir gün köle olarak göreceğimi hiç düşünmezdim.” Diyorum kıkırdayarak.
Tek kaşını kaldırıyor. “Tadını çıkar. İlk ve son seferin olacak.”
Bu sözlerimin neden ona bu kadar battığını bilmiyorum ama verdiği tepkinin üzerinde durmamayı seçiyorum.
Bize bakanlara baktığımda herkes kendi önüne dönüyor.
“Portal bizi neden inşa aşamasına getirdi?” diye soruyorum.
Dudaklarını büzüyor. “Belki de aradığımız şey buradadır.”
Temeli inşa edilmiş mozoleye bakıyorum. “Senden beklenmedik derecede iyimser bir yaklaşım.”
“İstatiksel.” Diye düzeltiyor.
Gözlerimi deviriyorum. “Eminim öyledir.”
“Kurukafayı nasıl bulacağız?” diye fısıldıyorum. “Etrafta hiçbir şey yok. Tek bir ipucu bile.”
“Belki de ipucu etrafta hiçbir şey olmamasıdır.”
Kaşlarımı çatıyorum. Dedikleri mantıklı gelmiyor. Ta ki şu ana kadar.
“Biri bizden önce buraya gelmiş.” Diyorum panik ayak parmaklarımdan tüm bedenime yayılırken.
Nokan bir küfür mırıldanıyor. “Günlüğü seni oyalamak için vermiş olmalı.”
Eli ile belimde asılı olan günlüğü işaret ediyor.
“Aç.”
Dediğini yaparak günlüğü aralıyorum. Parmağını havada çevirerek kimsenin dikkatini çekmeden ufak bir rüzgar yaratıp sayfaların hızla dönmesine sebep oluyor.
Kopmuş sayfaları görüyoruz. “Biliyordum.” Diyorum öfkeyle dişlerini sıkarken.
“Önemli olan her şeyi koparmış, seni oyalamak için geriye sadece bir şey bulduğunu düşündürecek sayfalar bırakmış. Ama sana bir sır vereyim, bu günlükteki her şeyi adım gibi biliyorum. Bize lazım olan kopuk sayfalardı.”
“Ben okurken biri buraya gelip kurukafayı çoktan bulmuş mu yani? Ama nasıl olur… Anubis’in ölmüş olması gerekiyordu. Ayrıca Osiris dışında Atef’in tüyü bir tek bende var. Yani portal açabilmek için…”
Nokan ile göz göze geliyoruz.
“Benim gücümü kullanmaları gerekiyor.” Diyorum onunla aynı anda.
Bunun bir kabus olmasını umarak elim ile yüzümü kapatıyorum. “Babam. Anubis’i yeneceğimizi biliyor olmalıydı. Krizi fırsata çevirip bizden önce geçti. Biz dirilen ordu ve günlükle uğraşırken o buraya gelip kurukafayı buldu.”
Nefesimin daraldığını hissediyorum. “O halde…”
“Yeterince hızlı olmazsak son iki kurukafayı da bulacak.” Diye tamamlıyor cümlemi.
Ya da buldu, diye geçiriyorum içimden gerginlikle.
Nokan elini havaya kaldırdığında havada dev fırtına bulutlarının belirdiğini görüyorum.
“Ne yapıyorsun?” diye soruyorum.
“Hile.” Diye cevaplıyor. “Bir zaman fırtınası yaratıp geçmişe gitmeni sağlayacağım yaklaşık bir saat önceye. Sende buraya gelip kurukafayı babandan önce alacaksın.”
“Onda ki kurukafaya ne olacak?”
“Hiçbir şey… Bu yüzden hızlı olan kazanır.”
“Yani son üç kurukafadan ikişer tane mi olacak?”
“Evet.”
“Zaman Fırtınasının bunu yapabildiğini bilmiyordum.” Diyorum şaşkınlıkla griye dönen bulutları ve gürleyen seslerini dinlerken.
“Yapamıyor.” Diyor. “O sadece geçmişe gitmeni sağlar. Bende kurukafayı almanı.”
Tam bunun nasıl mümkün olduğunu sormak için ağzımı açıyorum ki, devasa bir kum fırtınasının bize doğru yaklaştığını görüyorum.
Yüzümü kumdan saklamak istercesine sımsıkı kaparken, bir anlığına tüm seslerin kesildiğini duyuyorum.
Gözlerimi açtığımda Louvre Müzesinin içindeyim.
Heykellerle savaştığımız yerde.
Ve düşüyorum.
Acı dolu bir inilti ile popomun üzerine yapışıyorum. Zeus Heykelindeki kurukafayı alıp, hiçliğe düştüğüm andan saniyeler sonrasına döndüğümü anlıyorum. Ama normalde beni tutması gereken Nokan şimdi bir zaman fırtınasını kontrol etmekle meşgul olduğu için bu sefer zemine tosluyorum.
Zeminde yüzüstü sönüp lanetler okurken kalçamı tutarak ayağa kalkıyorum.
Kırılmadığına şükretmem gerek.
Ayağa kalkıp müzenin dışına doğru yürüyorum. Daha doğrusu koşuyorum.
Anubis ve ordusundan -beklediğim gibi- iz yok.
Eh, ölü oldukları için pek şaşırtıcı değil.
Nokanın havaya fırlattığındaki gibi asılı duran günlüğü görüyorum dışarıda.
Ona doğru koşup günlüğe dokunuyorum ve portala dönüşmesini seyrediyorum.
“Halikarnas Mozolesi.” Diyorum göz bebeğinde belirmesini izlerken.
İçeri doğru adım atıyorum. Bu sefer yapım aşamasında değil, gerçekten de dedikleri kadar şatafatlı göründüğünü düşünüyorum. Ve etkileyici.
Ama bunun beni oyalamasına izin vermeden ayaklarımı zihnimdeki sese uyarak hareket ettirmeye başlıyorum.
Kurukafayı bulmak için annemi taklit ediyorum, ama dikkat çekmemek için adımlarımı küçültmem ve vücudumu daha az kıvırmam gerekiyor.
Neyse ki kimsenin dikkatini çekmiyorum. Ayağımın ucundan başlayarak uzunca bir kan damlasının aktığını görüyorum. Takip etmeye başlıyorum. Zamanla yarıştığımı hatırlayarak koşmaya başlıyorum. Etrafımdaki insanların meraklı bakışlarını ve her şeyin yolunda olup olmadığını soran seslerini görmezden gelerek daha da hızlanıyorum.
Yaklaşık iki dakika sonra kan damlasının akmayı asla bırakmayacağını düşünüp nefes nefese kalmış halde pes etmek üzereyken, kan damlasının bir atın ayağının dibinde bittiğini görüyorum.
Bir at heykeli.
Ve atın üzerinde sadece benim gördüğümü varsaydığım iskelet bir şövalye duruyor.
Etrafa hiç bakınmadan iskelein kafatasını alıyorum ve tüm kemiklerin yere dağılmasını izleyemeden bir kum fırtınası daha gözlerimi kapamama sebep oluyor, ve açtığımda
dev bir heykele baktığımı görüyorum. Heykelin dev bacaklarının aralarından gemilerin geçeceği şekilde yapıldığını görüyorum. Altından devasa bir Helios heykeli.
Yunanlıların Güneş Tanrısı.
Güneşin yeniden doğduğunun ve battığını, yeniden doğduğunu ve battığını görüyorum.
Yeniden ve yeniden.
Ve heykelin bacaklarının çatladığını görüyorum.
Yıkılacak.
Nereye kaçmam gerektiğini şaşırıyorum. Heykel o kadar dev ki, nereye kaçacağımı kestiremiyorum bile.
Ve yıkılıyor.
Refleks olarak kollarımı kendime çekip gözlerimi sımsıkı kapatıyorum. Heykelin kırılan gövdesi dev bird alga ile suyun dibini boyluyor, deniz adeta gürlüyor. Yere yapışmamak için üzerinde bulunduğum zemine yapışıyorum.
Dalgadan dolayı sırılsıklamım.
Ve denizen üzerinde, sadece benim gördüğümü tahmin ettiğim siyah obsidyenlerden yapılmış bir köprünün üzerinde siyahlara bürünmüş bir kadın duruyor.
Başlığını çıkarıyor.
Ahau.
“AHAU?” diyorum yuttuğum sulardan boğulmamak için bir yandan da öksürürken.
Tuzlu su boğazımı yakıyor.
“Phemonoe.” Diye düzeltiyor.
Hafızamı biraz zorlayarak bu adın Yunanlılar için güneşi temsil eden genç bir Tanrı olan Apollon’un Delfi Kahinlerinden birine ait olduğunu anımsayabiliyorum.
Buna aldırmamaya çalışarak “Nereye kayboldun? Senin için çok endişelendim.” Diyorum.
“Hatırladım.” Diyor basitçe. “Neden burada olduğumu.”
Yıkılmış heykele bakıyor.
“Ne için?” diyorum sözlerini anlamdıramayarak.
“Apollon’un beni ikna etmeye çalıştığı gibi sıradan bir kahin değildim ben.” Diyor yıkılan Helios heykelinin etrafında yürürken.
“Ben tüm Güneş Tanrılarından en yücelerinin ruhunu taşıyorum. Ahau.”
Ben Kisin’in ruhunu taşıdığımı duyduğumda hiç böyle düşünmemiştim...
“O halde bir tek bana tapılmasını istiyorum.” Heykele küçümseyen bir bakış atıyor.
“Ne Helios’a, ne de Apollon’a. Ya da diğerlerine. Kurukafaları topladığımda bunu dileyeceğim. Soyumuzdan gelen herkesin yok olmasını, ta ki geriye sadece özümüz kalana kadar. Hiçlik.” Elini çevirdiğinde bir çubuk parçası gibi görünen asanın boyu kadar uzadığını fark ediyorum.
“Rövanş.” Diyor pozisyonunu alarak.
Zamanımın ne kadar kısıtlı olduğunu hatırlayıp daha çok panikliyorum.
“Aha- Yani Phemonoe, bu böyle olmak zorunda değil.” Teslim olurcasına ellerimi kaldırıyorum.
Asasını indiriyor. “Savaşmak istemiyor musun? O halde kurukafaları ver.”
İç çekiyorum. “Bunu yapamam.”
Dişlerini sıkıyorum. “O halde yapmanı sağlarım.”
Asasını üzerime doğru savurduğunda eğiliyorum ama kalkarken dengemi sağlayamadığım için yere kapaklanıyorum. Belimde ondan aldığım bir hançer olduğunu hatırlayıp elimi belime atıyorum ve sıradaki darbesini hançerle engelliyorum.
Bu kadar çabuk kontrolü ele almamdan bedenimin ilk defa hançer kullanışı olmadığını anlayabiliyorum.
Birkaç darbesini daha engellediğimde sinirle haykırıyor ve asasını engelleyemeyeceğim bir açıdan savurmak üzere olduğunu gördüğümde dürtüsel hareket ediyorum, eğiliyorum ve ona başka bir darbe şansı vermeden hançeri kalbine saplıyorum.
Gözleri kocaman açılıyor.
Al benden de o kadar.
Bir küfür mırıldanıyorum. Neden bedenim hareket etmeden önce mantığımdan onay alamıyor ki? Panikle yere yığılmak üzere olan bedenini tutuyorum.
“Ben... Ben çok özür dilerim...” Diye mırıldanıyorum. “Tanrım, tanrım, tanrım...B-ben-“
“Almira.” Diyor dudaklarından kan sızarken. Gözlerim doluyor.
“Bunu yanlarına bırakamazsın, kardeşim. Bizi lanetlediler...”
Gözleri gözlerime kayıyor. “Ruhlarımızı özgür bırak.”
Neye şaşıracağıma karar veremiyorum...
Az önce günlükte bahsi geçen kayıp kardeşimi bulduğuma mı, yoksa ne yapmaya çalıştığını daha yeni anladığıma mı?
Kitara soyunun yeryüzünde bıraktığı hasarın farkında olduğu için, soyundan türeyen her şeyi yok etmeye çalışıyordu.
Kendisinden türeyen. Güneşten.
Ahau’nun karanlıkla değil de aydınlıkla kutsandığı için annemize ne kadar benzzediğini düşünüyorum.
Ve benimde babamızla.
Dakikalar önce beni arkamdan bıçaklayan babam.
Cebimden buruşturduğum aile fotoğrafını çıkarıyorum. Mürekkep akıp, Ahau’nun yüzünü ortaya çıkarmış.
Babamı görünce aklıma tek bir şey geliyor:
Kurukafa.
Ahau’nun yere düşen kristal asasının bir kurukafa şeklini almasını izlerken gözyaşlarımı tutmuyorum.
Az önce ailemden geriye kalan tek kişiyi öldürdüğüme inanamıyorum.
Dedikleri kulaklarımda çınlıyor.
Haklı. Soyumuzun neden olduğu her şeyi temizlemeliyim. Hatta...
Ne dileyeceğimi biliyorum.
BEKLENMEYEN ÖLÜM
Bu sefer kum fırtınasını gördüğümde gözlerimi kapamıyorum bile.
Ve saniyeler sonra gözlerimi denizin içinde açıyorum.
İşte bu beklemediğim bir şeydi.
Elimdeki kanların suyun içinde dağıldığını görüyorum, hançer elimden düşüyor.
Suyun yüzeyine çıkmak için çırpınıyorum ama bir şey adeta beni aşağı çekiyor.
Son gücümle kulaç atarken bir el kolumu yakalıyor.
Lykan.
Teni her zamankinden daha parlak görünüyor.
Sonuçta o bir su perisi. Evinde olduğu için böyle göründüğünü düşünüyorum.
Beni saniyeler içerisinde suyun yüzeyine çıkarıyor. Korkunç bir deniz fırtınasının ortasında olduğumuzu görüyorum.
Nefes nefeseyim, içime derin nefesler çekiyorum.
“N-Neler oluyor?” diye soruyorum panikle. “İskenderiye Feneri.” Diyor Lykan eli ile feneri işaret ederken.
Görkemini tanımlamak isterdim ama az önce kardeşimi öldürdüm.
Lykan beni deniz fenerinden uzaklaştırıyor.
“Oraya gitmemiz gerekiyor!” diyorum feneri işaret ederek. Lykan bir şeylerin yolunda olmadığını anlasa da sesini çıkarmıyor. “Bende öyle sandım, ama hayır.” Diyor.
Gözlerimi kısıp fenere bakıyorum ve duyduğum şeyin göğün kükremesi değil, fenerin etrafına sarılmış ejdervari bir varlığın kükremesi olduğunu anlıyorum.
“Bu da ne?” diyorum sesimi duyurmak için bağırarak.
“Sinirlenmiş bir Siren.” Diyor endişe ile.
“Seslerinin büyüleyici olması gerektiğini sanıyordum.” Diyorum karşımdaki korkunç, siyaha bürünmüş ve fenerin etrafına yılan gibi sarılmış varlığa bakarak.
“Gerçekte böyle görünüyorlar.” Diyor beni geriye çekerken.
Şimşek çaktığında sirenin kemiklerini gördüğümü sanıyorum.
“Kurukafa.” Diyorum etrafa bakınarak. “Nerede olduğu hakkında en ufak bir fikrin var mı?”
Siren’i işaret ediyor. “Midesinde.”
Yüzümü buruşturuyorum.
“Lütfen bana midesine girmemiz gerektiğini söyleme.”
Dilini çıkarıyor. “İĞRENÇ! Hayır, ama kusmasını sağlamak zorundayız.”
“Daha da iğrenç...” diye mırıldanıyorum Lykan’ın ters bakışları eşliğinde.
“Portal beni direk buraya çıkardı, bu yüzden bir plan yapmaya yetecek zamanım vardı.”
Elbisesinden bir yosun alıyor ve denize düşmüş birleştirdiği dal parçalarını gösteriyor.
Yosunu dalın etrafına bağlıyor.
“Bir sapan?” diyorum kafam karışmış bir halde suyun yüzeyinde durrmak için çarpınırken.
“Sirenler incilerden nefret eder.” Diyor küpe olarak kullandığı incilerden birini çıkarırken.
“Neden?” diyorum anlamdıramayarak. “Çünkü insanları ağlarına çekmek için hep güzel görünmek zorundalar ve öyleymiş gibi davranmaktan nefret ediyorlar çünkü gerçekte iğrenç varlıklar. Ve inciler de Güzelliğin Tanrıçasının temsil ediyor.”
Mantıklı olduğuna karar verip başımla onaylıyorum.
İnciyi sapana koyuyor.
“Ağzına atman yüzde bir ihtimal.” Diyorum panikle.
“Rüzgarı yönlendirebilir misin?” diye soruyor.
Tam ona Avatar olmadığımı söylemek üzereyken Nokan’ın bunu yapabildiği aklıma geliyor.
“Denerim.” Diyorum.
Nişan alıyor.
Siren kükrediği anda ağzı sonuna kadar açılıyor ve Lykan inciyi fırlatıyor.
Nokan’ın güçlerini kullanarak rüzgarı yönlendiriyorum.
Gol.
Siren bir anlığına donakalıyor, ardından siyah dilini dışarı çıkarıyor ve iğrenç sesler çıkararak kusuyor.
Midenizin kalkmaması için detay vermeyeceğim ama erkek kemikleri ile dolu kusmuğunun pekte iç açıcı görünmediğini söylemeliyim.
Sayısız kemiğin içinden kristal kurukafayı görüyorum.
“ORADA!”
Lykan -neyse ki- bu iğrenç görevi bana bırakmayarak hızla suya dalıyor ve saniyeler içinde kurukafayla beraber su yüzeyine çıkıyor.
“Aldım.”
Kum Fırtınası. Bu sefer hepsinden daha hızlı oluyor. Sanki Nokanın gücü tükenmiş gibi.
Gözlerimi Nokan’ın yanında açmayı bekliyorum ama her yerin karanlık olduğunu görüyorum.
“Nokan?”
“Kurukafaları vermezsen ölü olacak.”
Bu sevecen (!) sesi hemen tanıyorum. Babam.
“NOKAN?” diye bağırıyorum panikle. Lykan’ın bana yapıştığını hissedebiliyorum ama bende en az onun kadar gerginim. Karanlıktan başka hiçbir şey göremiyorum.
Ta ki on üç mum yanana kadar.
Ve ortalarında da ağzı bağlı, onunla ilk tanıştığımdaki giysilerine bürünmüş Nokan duruyor.
Gözleri kapalı, bilinci yerine değil.
Mumların her birinin yanında birer kurukafa var. Dört tanesi eksik.
Üç tanesinin de yarısı kırılmış gibi görünüyor. Elimdeki kurukafalara bakıyorum. Kırık parçaları tamamlayacak şekilde kırılmışlar.
Kara delikte uyumsuzluğu çıkaran kız kardeş onun bedeninde olmalı. Bu yüzdne de kurukafalar onda.
“Kurukafaları bana verin, bende en başta arkadaşınız olmak üzere hepinizin yaşamasına izin vereyim.”
Mumların hemen arkasında beliriyor.
Görülerimdeki heykel gibi görünmüyor, ama onun gibi kırmızı gözleri var.
Üzerinde insanlara ait diyebileceğim siyah bir gömlek ve pantolon var. Oldukça sıradan.
Saçları dağılmış, gözlerinin altı mosmor halkalarla dolu.
Annem öldüğünden beri yemiyor, içmiyor, uyumuyor gibi görünüyor.
“Kızım.” Diyor bal kadar tatlı bir ses tonu ile. Kalbimin kanatlanıp uçacağını sanıyorum bir an.
“Baba?” Her şeye rağmen sesimin savunmasız çıkmasına engel olamıyorum.
“Anneni tanıma şansın olmasını istemez miydin?” diyor sakince, beni ürkütmemek için yavaş yavaş konuşurken.
“Kurukafaları bana ver ve onu dirilteyim. Benim kıyametim onun ölümüydü. Dünya ve Kara Delik beni ilgilendirmiyor, istediğim tek şey annen.”
Elini uzatıyor.
Kurukafaları ona vermek için sonsuz bir arzu hissediyorum.
Ama Ahau’nun ölümünü izledikten sonra ne dilemem gerektiğini çok iyi biliyorum.
Vazgeçemem.
Ona doğru bir adım atıyorum. Lykan nefesini tutuyor.
Nokan’ın yavaş yavaş kendisine geldiğini görüyorum.
Bir şeyler mırıldandıyor. Benim adım?
“Kardeşim öldü.” Diyorum göz yaşlarımı tutarak.
Tek bir mimiği bile oynamıyor.
“Gittikçe babana benziyorsun demek.” Diyor.
Nokanın ayağı ile bir mumu devirdiğini görüyorum.
Ve saniyelef içinde Nokan alevden bir çemberin içinde duruyor oluyor.
Babam arkasına dönüp Nokan’a bakmıyor bile.
“Sana kaybettiğin her şeyi verebilirim.” Diyor avcunu havaya doğru çevirirken.
Bunu yapar yapmaz içinde bulunduğumuz hiçlikten Hathor’un bize doğru yürüdüğünü görüyorum, Nokan’ın gemide öldürdüğü arkadaşlarımız da dahil.
“Hayır.” Diyorum görüntülerinin kaybolmasını izlerken. Özellikle de Hathor’u tekrar görmek yüreğimi yakıyor.
Ama kabul edemem.
Nokan alevlerin içinden yürüyerek çıkıyor. Ağzındaki ve elindeki iplerden kurtulmuş gözüküyor.
“Sana pes etmeyeceğini söylemiştim.” Diyor babam’a.
Lykan’a bakıyorum. O da benimle aynı şaşkınlığı paylaşıyor.
“Siz...beraber mi çalışıyordunuz?”
Nokanın gözleri üstümde dolaşıyor. “Akıl hocasıydım.”
Ağzım beş karış açılıyor.
“Yani tüm bu Nokan’ı kaçırma işi sadece beni kurukafaları vermeye ikna etmek için miydi?”
“Öyleydi.”
“Kurukafaları mı istiyorsunuz?” diyorum geriye doğru bir adım atarak.
Lykan ile göz göze geliyoruz.
“O hâlde gelin de alın.”
Lykan bir melodi mırıldamaya başlıyor.
Hemen tanıyorum. Adını hatırlamasam bile şarkının, ritmini hatırlıyorum.
Ona eşlik etmeye başlıyorum.
Bedeni burada olmasa da Hathor’un da bize eşlik ettiğini duyabiliyorum.
Nokan gülümsüyor. “Eğlenceli olacak.”
Tam bize doğru bir hamle yapmak üzereyken onun güçlerini kullanabildiğimi hatırlayıp ciğerlerindeki tüm havayı çekiyorum. İki büklüm olup kalbini tutarak yere doğru eğiliyor.
Onun gücünü kullandığım için bunun onu pek tutmayacağında eminim ama yine de bize zaman kazandırdım.
Babam kurukafaları almaya yeltendiğinde onları hızla hiçliğin içine çekiyorum.
“HAYIR!” diye haykırıyor öfkeyle. “Ne yaptın sen?”
Bu tepkiyi vermesini beklemiyordum.
“Kurukafalar hiçlikten yapılma, eğer onları oradan çıkarmazsan hiçliğe karışacaklar!”
Bu zihnimi alarm moduna geçiriyor.
Bu dileği dilemem lazım.
Babama karşı sakin bir şekilde “Bu benim problemim değil.” Diyorum.
“Annen görse senden utanırdı.” Diyor dişlerini sıkarak.
“Senden de.” Diye not düşüyorum onu da hiçliğe yollamadan önce.
Her Kitara’nın hiçliğe erişebildiğini sanmıyorum, öyle olsa babam kurukafaları hiçlikten kendi alırdı değil mi?
Arkamı döndüğümde sadece Nokan’ı görüyorum.
“Lykan’a ne yaptın?” diye soruyorum ona öfkeyle.
“Hiçlikte ufak bir uykuya yatırdım. Babana yaptığın gibi.”
Gözlerim fal taşı gibi açılıyor. Tam yakasına yapışacakken duruyorum.
“Sende mi hiçliğe erişebiliyorsun?”
“Sadece ben erişebiliyorum.” Diye düzeltiyor.
“Sen de benim güçlerimi kullanıyorsun.”
“Bana ihanet ettin.” Diyorum sesim titrerken. Ne ara ona bu kadar güvenmiştim bilmiyorum bile.
“Etmedim.” Diyor. “Sadece yıllardır babanı kullanıyorum.”
Hiçliğe uzanıp topladığımız tüm kurukafaları çıkarıyor.
“Umarım dileğin hazırdır Kitara.”
Kurukafaları yerleştirmeye başlıyor.
Aklıma Lykan geliyor, Hathor... Hatta Nokan.
Neyse ki dileğim işkencelerine son verecek.
Dizdiği kurukafaların ortasına doğru yürürken zaman çok çabuk geçmiş gibi hissediyorum.
Keşke yaşamak için daha fazla zamanım olsaydı.
“Ne dileyeceğimi biliyor musun?” diye soruyorum ona.
Gözlerime uzun uzun bakıyor. Sanki biraz daha yaşamak için çırpındığımı biliyormuş gibi.
“Biliyorum.” Diye fısıldıyor.
“Belki de senin kim olduğunu öğrenmeyi dilemeliyim.” Diyorum hafifçe gülümsemesine sebep olarak.
“Morgon Aster.” Diyor. “Biliyorsun.”
“Teşekk-”
“Yine başlama.”
Susuyorum ve içime derin bir nefes çekip kurukafaların en ortasına giderken Nokanın alevlerin arkasında gözden kaybolmasını izliyorum. Alevler tenimi yakmıyor, bir şey hissetmiyorum.
Bir anda kurukafaların hepsi parlamaya başlıyor. Kör edici bir ışıkla.
“Dileğin nedir ölümlü?”
Bir kalp atışı kadar bekliyorum.
“Kitara soyunun, ailemin hiç doğmamış olması.” Yutkunuyorum.
“Böylece de yarattıkları tüm yıkımın ortadan kaybolması.”
...
“Dileğin bir emirdir.”
Kalbime saplanan bir acı hissediyorum, ayaklarımın üstüne düşüyorum.
Ve hatırlamaya başlıyorum.
Kız Kardeşler bedenime girdiğinde hissettiğim yok etme arzusunu durdurmak için müzik ve dansa başvurduğumu, çünkü bunların beni yok etmeye değilde yaratmaya iten tek şey olduğunu...
Sonra Lykanla denizin diplerinde yüzerken tanışmamı, Hathor’u terk edilmiş bir tapınakta ağlarken bulmamızı ve müziğin bize iyi gelen tek şey olduğuna karar verip grubumuza Mayalıların intikam tanrısı Ahaw’ın adını verip, Ahaw’ın Kanatları koymamızı.
Phoemene’nin bizi nasıl kıskandığını, ailede hep arka plana atıldığını ve bir süre sonra içine kapandığını.
Okul ve derslerle uğraşmak zorunda olmadığım için bütün gün deniz kıyısında dans ettiğimizi.
Hathor’u bulduğumuz terk edilmiş tapınğı yeni evimiz hâline getirdiğimizi.
Farklı dünyalara ait olan üç kaybolmuş ruhun nasıl birbirinin yaralarını sardığını.
Ve onu.
Morgon’u hatırlıyorum.
Hathorun bize seslenmesine aldırmadan denizin kıyısında Lykan’la koştuğumuzu ve dalgaların bize onu getirdiğini.
Nabzını kontrol edip tapınağa taşıdığımızı ve benim ona dullar seller gibi aşık oluşumu.
Ve bana kendi evini gösterişini.
Cehennemi.
Morgon Aster.
Morningstar.
Ama o hep en karanlık gecelerimi aydınlattı.
Ve ölümüm.
Kara Delik tarafından kontrol edildiğimi anladığımda beni öldürmesi için ona yalvarışımı.
Öldürdü.
Hatırlıyorum, hepsini.
Bedenim yavaş yavaş yok oluyor. Anılarım hiçliğe karışıyor olmalı ki, silikleşiyorlar.
Ve yok oluyorum.
Yok oluyoruz.
Yıldız tozları kefen oluyor, üzerimize dökülüyor.
Ruhlarımız tekrar reenkarne olmasın diye parçalanıyor.
Olmayan bedenime sarılan bir el hissediyorum, burnuma sürtünen bir burun.
“Seni özledim.”
Onu öpüyorum. Ne kadar hissedebiliyor bilmiyorum çünkü dokunuşları benim için çok silik.
“Bende seni.” Diye mırıldandıyorum.
“Hiçbir zaman anılarını unutmadın, değil mi?” diye soruyorum ona.
“O adada olmamam gerekiyordu. Ama seni yalnız bırakamazdım.”
Bembeyaz bir yerde olduğumuzu görüyorum, sanki bir çocuğun çizdiği bir resmin içindeyiz. Yerden yükselen çimler ve yamuk ağaçlar var.
“Neredeyiz?” diye soruyorum ona.
“Ailenin mezarlığı.” Diyor çimleri işaret ederek. Mezarların olması gereken yerde olmadığını fark ediyorum.
Ailemi görüyorum, hepsi etrafı inceliyor kimisi birbirine sarılıyor.
“Hiç yaşamadıkları için ölemezler de.” Diye mırıldanıyorum ne olduğunu anlayarak.
Hepimiz beyaz giyiniyoruz.
“Eğer seni evimize götürmemi istersen-”
“Cehennem benim evim değil, Aster.”
“O halde evin haline getirmeme yardım et.”
Yutkunup aileme bakıyorum.
Benim eksikliğimi hissediyormuş gibi görünmüyorlar.
Zaten onları yok eden birini de isteyeceklerini düşünmüyorum.
Yine de bir anlığına annemle göz göze geliyoruz, gülümsüyor.
Belki de doğru olanı yaptım.
“Gidelim.” Diyorum Morgon’a.
“Hay hay.”
Eli ile havaya bir daire çiziyor ve cehenneme bir kapı açıyor. İçeri doğru adım atıp elini bana uzatıyor.
“Kraliçem olman için sabırsızlanıyorum.”
Bir anlığına sesi ile yüzünün Anubis’inkiyle değiştiğini sanıyorum.
Gülümsemesi tanıdık gelmiyor, Morgon böyle gülümsemez.
Beni kapıdan içeri çekiyor.
Duyduğum son şey Cehennemdeki ruhların çığlıkları.
...