Gözlerimi açıyorum. Zaman hiç geçmemişe benziyor. Ateşin hemen yanında uzanıyorum. Ateş böceklerinin seslerini duyabiliyorum, çimler tenimi okşuyor. Hafifçe esen bir rüzgar beni kendime getiriyor. Yüzüme gelen saçlarımı çekerken, elime gelen tutamın beyaz olduğunu görüyorum. O kadar yaşlı mıyım? Saçımı burnuma götürüyorum, saç boyalarına özgü o koku burnumun direğini sızlatınca henüz o kadar da yaşlı olmadığımı anlıyorum. Ayağa kalkmadan önce etrafa göz gezdiriyorum. Baş Şüphelim Nokan'dan iz yok. Bayılmadan -ya da başıma her ne geldiyse- o şeyi yaşamadan önce bir ses daha duyduğuma eminim. Başım hızla çalıların arasından gelen sese doğru çeviriyorum. Ateş figürü aydınlattığında istemsizce de olsa kaslarım gevşiyor. Gelen Nokan. Bildiğim Şeytan bilmediğim Şeytandan iyidir, diye düşünüyorum. Bunu bir yerde duyduğuma dair bir his var içimde. Ama hafızamda hala hiçlik fırtınaları kopuyor. "Ne yaptın bana?" diye soruyorum sesimin biraz titrek ve fazlasıyla saldırgan çıkmasını engelleyemerek. Tek kaşını kaldırıyor. Elinde bir yemek tepsisi olduğunu fark ediyorum. Birkaç parça kuru ekmek, ikisi ezilmiş beş yeşil üzüm tanesi, tanımlayamadığım bir tür içecek ve kokusundan anladığım kadarıyla yulaf lapası. Hayallerimin menüsü değil.
"Ben mi?" Gülüyor. "Biraz yemek getirdim. Onyıllardır bir şey yemiyorsun. Açlıktan ölmek için fazla güzelsin." Bir anlığına ağzından bir şey kaçırmışcasına titriyor gülümsemesi. Gerginliği omuzlarına yansıyor anlık olarak. "Onyıllardır uyuyor gibi görünüyorsun demek istedim. Keza bende." Kaşlarımı çatsam da şimdilik bu cümlenin üzerinde pek durmuyorum çünkü midem çığlık atarcasına gurulduyor. Eğer on yıllardır bir şey yememiş olsaydım, göbeğim kaybolurdu ve büyük ihtimal bir iskelet gibi görünürdüm diye düşünüyorum. Dürtüsel olarak elimi hafifçe karnıma götürüyorum ve açlıktan bir kez daha bayılmak istemediğimden emin olarak bir dizimin üzerinde bir şövalye gibi hafifçe yükselip tepsiden bir parça ekmek alıyorum. "İçinde zehir olduğuna dair bir hissim var." diyorum gözlerimi onunkilerden ayırmadan. Ateş gözlerinde dans ederken, irislerinin bataklık yeşiline boyandığını fark ediyorum. Belki de benzetiyorum. Karanlıkta çok net göremesem dahi, eladan yeşile kaçtıklarına eminim. Benim aksime sürekli arkasını kontrol etme ihtiyacı hissetmiyor. Belki de zamanında çok fazla korku filmi izledim, kim bilir? Hatırlamıyorum.
"Sana bir sır vereyim." diyor tepsiyi birkaç adım öteme bırakırken. "Birini öldürmek için basit bir zehre ihtiyacım yok." diyor tüylerimin ürpermesine sebep olarak. Yüzündeki gülümsemenin şakacı bir adamamı yoksa avını yakalamış bir vampire mi ait olduğunu seçemiyorum. "Yemeği nereden buldun?" diye soruyorum ağzımdan akan suları görmezden gelmek her geçen saniye daha da zorlaşırken. Eli ile siyah bir kulübe işaret ediyor. Birkaç adım ötemizde olduğunu görüyorum. Yine de görmek için gözlerimi kısmam gerekti. Belki de kendime gözlük almalıyım.
Başımı sallıyorum. "İçeride ne vardı?" Dayanamayıp ekmekten bir parça koparıyorum ve ağzıma atıyorum. Dilim sanki taştan yapılmışta, şimdi çözünüyormuş gibi hissediyorum. Dişlerim bayat bir ekmeği çiğnerken bile sızlıyor, sanki yıllardır kullanılmamışlar gibi. Yuttuğumda adeta midemde çalan ziyafet çanlarını duyuyorum. O kadar acıkmışım ki, tüm dünyayı ekmeğe sarıp yiyebilirmişim gibi geliyor. İkinci... Ve üçüncü. Derken altıncı ekmek parçasından sonra saymayı bırakıyorum. İnanılmaz lezzetli olduğu söylenemez, ama şu durumda yemek seçemeyeceğimi biliyorum. Bi' ara ekmeğin üzerinde gezinen bir böcek gördüğüme yemin edebilirim ama yine de yediğim her şeyi kusmamak için bu düşünceyi bir kenara itiyorum ve o anı hiç yaşanmamış saymayı tercih ediyorum. Nokan'ın bakışları lokmalarımı takip ederken, gözlerinin ne kadar yavaş ve acelesiz hareket ettiğini fark ediyorum. Dudakları hafifçe aralık. Gözlerini kırparken hiç acele etmiyor. Fazla dingin. Ama ne var ki, bende fazla açım. Ve tekrardan bayılmak içni meraklı olduğum söylenemez.
"İçeride bilmek için can atmayacağın şeyler vardı." diyor kestirip atarcasına. "Bana düzgün cevap ver." diye homurdanıyorum ağzıma bir sincap gibi tüm ekmeği sokuştururken. Gözlerini bir saniyeliğine kapalı tutuyor ve "Kusmak istemiyorsan içeri girmeni önermem." diyor. Merakımın ağır basmasından nefret ediyorum ama kusmak son isteyeceğim şey bile değil. "Sen neden açlıktan bayılmadın?" diye sıralıyorum sorularımı. Sanırım bu bir dakika içinde sorduğum dördüncü soru. "Yemek benim gibiler için hayati bir ihtiyaç değil." diye cevap veriyor. "Senin gibiler?" Beşinci soru. Ve ben yulaf lapasını aç bir kurt gibi sıyırıyorum.
"Arada kalanlar." diyor. "İnsan gibi konuşuyorsun."
Gözlerimi kırpıştırıyorum. Bu bir tür iltifat mıydı? Kafamdaki soru işaretleri daha da artarken, "Arada kalanlar da ne?" diye soruyorum. Önce şaka yaptığımı sanıp gülüyor. Sonra ciddi olduğumu anladığında yüz hatları sertleşiyor. "Bir tür cemiyet." Karşıma oturuyor. "Yeryüzüne sahte peygamberler gönderilmeye başlandığında saklandığımız bir geminin adı. Kimileri Ay Tanrıçası Selene tarafından lanetlendiğimizi söyler ama herkes işin aslının öyle olmadığını bilir. Selene, yükselişimizi durdurmak için bize bir hediye gibi görünen bir kutu getirdi. Mürettebatımızdan biri kutuyu açtığında ise içinde saklı olan tüm kötü ruhlar, hastalıklar, salgınlar, ölümler üzerimize yağdı. Ama biz ölümsüzdük. Toprağın yarattığını, toprağın yarattığı yok edemez. Selene bir Tanrıça da olsa Kozmos'un rahminden gelmişti. Tıpkı bizler, ve evrendeki her varlık gibi. Ona can veren Toprak Ana Gaia'ydı. Keza bizlere de. Bizde bu lanetlerden kaçmak yerine onlarla bir olduk ve güçlerini asırlardır bedenlerimizde taşırız."
Bu açıklama kafamı sadece daha da fazla karıştırmıştı. "Sahte peygamberler? Kutu? Pandora'nın hikayesine benziyor. Ayrıca Selene'nin size ne garezi olabilir ki?"
"Yeryüzünde bazıları henüz kendi yollarını keşfedememiş olanları kandırıp, onları kendilerine tapmaya zorladılar. Onlara sahte peygamberler deriz. Cehennemin ulakları. İnsan kılığında gezinmeye bayılırlar. İkinci olarak, Pandora efsanesi buradan türedi. Ve Selene... Ay onun maabedi gibidir. Geceyi elinde olsa bir tek kendine saklar. Bunu yapmaya çalıştığında ona karşı çıkan ilk biz olduk. Ve diğer yeraltı yaratıkları."
Gülmeye başlıyorum. "Hayal gücün gerçekten genişmiş. Bir yazar falan mıydın?" o hiçte eğlenmişe benzemiyor. Önce gülümsemem soluyor, sonra içimdeki panik kabarmaya başlıyor. Bana istese neler yapabileceğine dair korkunç senaryolar beynimde yer edinirken, kalbim kulaklarımda atıyor. "Sen... Ne..." Aklımdaki tüm soruları geçip, daha basit bir şeye odaklanıyorum. "Kendine dair nasıl tüm bunları hatırlıyorsun?"
"Ruh unutmaz." diyor basitçe. "Adımı, cemiyetimiz olan geminin yerini ve anılarımı hatırlamıyorum. Belki bu da Selene'nin bir lanetidir. Ama hatırladıklarım, ruhuma kazınanlar. Hiçbir güç onları unutmanı sağlayamaz." Sessizleşiyorum. Bu ruhuma kazınan hiçbir şey olmadığı anlamına mı geliyordu? Karşımda insanüstü bir varlık olduğunu kabullenmek düşündüğüm kadar zor gelmiyor. İşte tam o anda göbek deliğimin biraz üstünde bir karıncalanma hissediyorum. Sanki beni anne karnına bağlayan o bağa, şimdi de beni ruhuma bağlıyormuş gibi. Hissettiğim kabulleniş arzusu o kadar baskın ki, karşı koyamıyorum. Bir anlığına alışkın olduğum bir şeymiş gibi geliyor. Tanrıçalar, sahte peygambelre, cehennem ulakları, arada kalanlar... Sanki hepsi günlük hayatımın bir parçası gibi. İşte tam o anda Nokan'ın oynayan parmaklarını fark ediyorum. Göz kırpıyor. "Anlaşılan ben yalanım." Ne dediğini anlamam uzun sürmüyor. Zihnime girdiğini ve yalandan bir kabulleniş yarattığını anlıyorum. Çünkü parmaklarını oynatmayı kestiği anda şüphe dolu düşüncelerime geri dönüyor. Anlaşılan, Selene'nin verdiği lanetli kutudan çıkan yalan ruhu onun bedenini yuva bellemiş. Aman ne güzel. Şimdi daha da az güvendeyim.
"Sen." Diyor. "Sen ne hatırlıyorsun?"
Yutkunuyorum. Heykel gözümün önünde geliyor.
"Beni hatırlıyorsun," diyor soğuk sesi zihnimde. "Hiç unutmadın ki."
Ürperiyorum. "Bir zamanlar çok konuşan erkeklerin dillerini kestiğimi." Diyorum ona tıslarcasına. Elbette böyle bir şey hatırlamıyorum ama susması için ona bir neden vermem gerektiğini biliyorum. İnanmış görünmese de yüzündeki sırıtış hiçbir zaman bozulmuyor. "Kulübeye gidelim." Diyorum tepsiyi ona doğru iterek. Geride kalmış iki ezilmiş üzme bakıyorum. Geri kalan her şeyi yedim. "İçmeyecek misin?" diye soruyor tanımlayamadığım içeceği işaret ederek. Midemde yer var ama içimden bir ses içmemem gerektiğini söylüyor. "Sanmıyorum. Nedir o?" Tek bir hareketle ayağa kalkıyor ve hala jilet gibi duran takım elbisesini hafifçe düzeltiyor. "Tavşan kanı."
"Tavşan kanı çay?" diye umuyorum ama kıkırdaması bana duymak istemediğim cevabı veriyor.
Sırtımı ona verip yüzümü kulübeye dönüyorum ve bir anlığına bir çığlığın zihnimde yankılandığını duyuyorum. Bir yardım değil, zafer çığlığı bu.
"Bana gel kızım," diyor heykel zafer dolu bir sesle. "Doğru yoldasın."