İçeriğe geç

ÖLMEDEN ÖZGÜR OLUNMAZ

Bölüm 1 · 26 dk okuma

ÖLMEDEN ÖZGÜR OLUNMAZ

Bölüm 1

Bir

Dersten çıkıyorum, hava çoktan kararmış. Etrafımdan geçip giden insan seli midemi bulandırıyor. Çoğu da yetişkin. Hepsi ayrı bir yere gidiyor, hepsinin ayrı bir işi var. Ben de mi büyüdüğümde böyle olacağım? Sıradan bir iş, bir ev, belki bir iki çocuk. Yok ya, yalnız yaşarım sanırım. Gerçi yarına kalacağımız da meçhul. Aslında ömrümü bugünle bitirsem ne güzel olur. Ama yaşayan her insan gibi beni de hayata bağlayan bir şey var. Sanırım sadece annem için yaşıyorum.

Eve girdiğimde beni Leydi karşılıyor. Bu kadar miyavladığına göre annem yemini vermeden gitmiş. Ev biraz dağınık. Eşyaları toparladıktan sonra biraz uzanıyorum. Uykum var. Ama yemek hazırlamam gerek. Annem bir saate gelir. Ne yapsam ki bugün onun için? Çok ugraşasım yok, ama uğraşacağım. Eminim yorulmuştur. Sanırım makarna yapacağım. Yanında da tavuklu çorba yaparım, annem bayılır.

Bu bir felaket, evde ekmek kalmamış. Giyinip dışarı çıkacak enerji bende yok. Ama yine de gitmem gerekiyor. Başka çarem yok. Evden çıkarken yeni diktiğim gülleri fark ediyorum. Sanki büyümeye başlamışlar. Gelince tekrar sularım.

Bu lanet sokaktan geçerken maskemi ve şapkamı takmak zorunda kalıyorum. Bu sokağın insanları beni görmemeli. Hepsi beni doğduğumdan beri tanıyan insanlar. Ama pek olumlu yönde olduğu söylenemez. Ben onlara göre "yasak çocuk"tum. Babam olucak şahıs anneme takıntı yapınca ortaya benim gibi bir çöp çıkıyor. Neyse umrumda değil. Zaten varlığım yokluğuma eşdeğer.

Ekmek aldıktan sonra eve dönüyorum. Etraf ayyaşlarla dolu. Bu yerden nefret ediyorum. Biraz daha para kazanıp anneme daha güzel bir ev alacağım. Bu evden ve bu şehirden onu kurtaracağım. Tabi ölmezsem.

Kapının önüne geldiğimde bir kağıt asılı görüyorum. Su faturası gelmiş. İçeriden miyavlamalar duyuyorum. Pek hoş bir miyavlama değil. Hızla eve girdiğimde beni taşmış çorba karşılıyor. İtiraf etmek gerekirse kötü bir şey oldu diye korktum. Huh...

Bir süre sonra annem omuzları düşmüş bir şekilde eve giriyor. Alnımdan öperken elindeki paketi bana uzatıyor. Kırmızı renkli kare bir kutu. Gözlerinin içine bakıyorum. Hemen cevap veriyor soruma "Yarın doğum günün, ama ben evde olamayacağım. Yanında olmayı çok isterdim ama yarın il dışına çıkmam gerekicek. O yüzden bugün kutlarız diye düşündüm." Karşımda sanki vazoyu düşüren yaramaz çocuk gibi duruyor. Bu mahcup duruşu beni duygulandırıyor. Aslında ben bu doğum gününü bile beklemiyordum. Ama sadece annem ve ben baş başa, naçizane pastamızı yiyeceğimiz için o kadar mutlu oluyorum ki annemin yorgun olduğunu unutup boynuna sarılıyorum. O da bana sarılırken "Mutlu yıllar minik kuşum." diyor.

Yemeğimizi bitirip sofrayı topladıktan sonra annem meyve suyu ve mumlarla birlikte pastayı getiriyor. Küçük, tam iki kişilik, silindir şeklinde kakaolu bir pasta bu. Üstünde de bir tanecik mum var. Annem pastayı önüme koyarken dilek dilememi söylüyor. Gözlerimi kapatıp dileğimi diliyorum. Ben mumu üflerken annem ellerini çırpıyor. Onu çocuk gibi görmek beni çok mutlu ediyor. Bazen annemin benden daha çocuk olduğunu düşünüyorum.

Gece 12'ye kadar eğleniyoruz. Benim ertesi gün okulum olduğundan annemden önce yatağa gidiyorum. Annemse biraz kafa dinlemek için balkonda oturacağını söylüyor. Daha sonra yanıma gelecekmiş. Salonun ve uyuduğumuz odanın kapısı aynı balkona çıkıyor. Bu yüzden pencereden annemi görebiliyorum. Sandalyeye oturmuş sigarasını içiyor. Bazen annemin aslında ne düşündüğünü çok merak ediyorum. Annem güler yüzlü melek gibi bir insan. Ama içten içe geçmiş pişmanlıklarının acısını çektiğini veya hayattan nefret ettiğini düşünüyorum. O zaman kalkıp anneme acısı dinene kadar sımsıkı sarılmak istiyorum.

Sabah uyandığımda tabi ki annem olmuyor. Ama onu anlamaya çalışıyorum. Beni beslemek için çabalıyor. Üstümü giyiniyorum. Leydi'nin yemeğini veriyorum. Bir miktar para alıp evden çıkıyorum. Okula giden başka bir yol daha var. Ve ben ekmeğe gittiğim yolu kullanmamak için yolu uzatıyorum. Kış iyice yaklaştı. Çok üşüyorum.

Sınıfa vardığımda kişiliğimi öyle bir değiştiriyorum ki okuldayken normal kişiliğimi unutuyorum. Okuldaki herkes beni seviyor. Benim hakkımda hiçbir şey bilmiyorlar. Ne piç olduğumu, ne babasız olduğumu, ne kenar mahallelerin birinde yaşadığımı, ne de onlarca kez intihar girişiminde bulunduğumu... Onlara göre ben kusursuz bir insanım.

Sınıfa günaydın diyip sırama yerleşiyorum. Her ne kadar kendimi çalışkan bir öğrenciyim gibi göstersem de derslerden nefret ediyorum. Hiçbiri beni kurtarmak için gereken malzemeler değil. Tüm bu matematik, dil bilgisi, fen ve sosyal dersler sadece beynimi öldürmek için var. Bu sınıftaki herkes devletin birer koyunu, ben de dahil. Zorunlu eğitim saçmalığından dolayı liseyi bitirene kadar koyun olmaya devam etmem gerek. Neyse, şu an bundan faydalanmaya bakmam lazım.

Öğlen paydosuna girdiğimizde yemekhanede tek başıma kitap okuyorum. Normalde yemek yerdim, ama bir süredir hiç iştahım yok. Kitabı okumaya devam ederken arkamdan adım sesleri duyuyorum. Seslerin aralığı az, demek ki boyu kısa biri. Ve çilekli bir koku alıyorum, büyük ihtimalle bir kız bana doğru yaklaşıyor. Tahminim doğru çıkıyor. Fiona gelip karşıma oturuyor. Kırmızı saçlarını tepesinden bağlayıp siyah okul formamızı giymiş. Rol yapamadığım tek kişi o. Onunla ortaokulda tanışmıştık. Dikkatli, gözlemci ve zeki bir kız. Anlaşılması biraz zor bir kişiliği var. Karşımdaki sandalyede gözlerini dikip bana bakıyor. "Bu gürültüde gerçekten anlıyor musun okuduğunu?"

"Odaklanırsam yanımda davul da çalsa anlarım. Her neyse, sebebi ziyaretin nedir? Havadan sudan konuşmaya geldiğini pek sanmıyorum."

"Son zamanlarda, bahsedilen terör olaylarından haberin var. En son gündemde bir video paylaşıldı. Peter Garcia paylaştığı videoda bu hafta içinde ülkeye bir saldırı olacağını söyledi. Çoğu ona deli diyor gerçi."

"İnsanlar kendilerinden başka herkesi deli görürler. Şu güne kadar en çok deliler haklı çıktı."

"Yani, düşünmeye değer bir konu. Ama herhangi bir saldırı olmadi." Bu konuyu bana nereden bağlayacağını anlamaya çalışıyorum. Kafamı kitaptan kaldırmadan devam ediyorum. "Bu konunun benimle ilgisini anlayamadım."

"Bazen komik oluyorsun." Yüzüme doğru eğiliyor. "Biliyorsun ki babam Gizli Askeri Birlik'te çalışıyor. Yani bu konularla doğrudan ilgileniyor. Ve senin annenin de Özel İstihbarat Timi'nde çalıştığının ikimiz de farkındayız." Kafamı kaldırıp gözlerimi dikiyorum. "Sadede gel Fiona. Benim herhangi bir bilgiye sahip olduğumu falan düşünmüyorsundur?"

"Hayır. Bak, bu iki tim de aralarındaki anlaşmazlık sebebiyle birbirinden bağımsız çalışıyor. Senin annenin mevkisi yüksek." Tam da bundan şüpheleniyordum. Fiona'nın benimle konuşmasının öylesine olması mümkün değil.

"Yani sırf ben istedim diye annemin "yüksek" mevkisini kullanarak bu iki örgütü barıştıracağını mı düşünüyorsun?"

"Beni anlatmaktan kurtardığın için teşekkür ederim. Düşüncem sana saçma mı geldi?"

"Haklılık payınız var, sonuçta askerler tim olmadan, tim de askerler olmadan görevlerini uygulayamaz. Ama timin sırf ben istediğim için barışacağını sanmıyorum."

"Sana ütopik gelmiş olabilir. Ama sen tim genel başkan yardımcısının çocuğusun. Annenle müdürün arası iyi sanıyordum. Ve şundan da eminim ki annen senin için barış da yaptırır, timi başlarına da yıkar. Ayrıca sen istedin diye değil çıkarları olduğu için." Söylediklerinde doğru kısımlar da var. Ama annemin Fiona'nın bahsettiği kadar mevki sahibi olduğunu sanmıyorum. Büyük ihtimalle babasının anlattıkları bunlar. "Peki bunun senle ne alakası var, baban neden bu işlere seni bulaştırıyor ki?" Arkasına yaslanıp kollarını bağladı. "Babam her zaman çocukların gücüne inanır. Eğer babam seninle konuşmaya gelseydi, bir yetişkin olarak, sen onu beni dinlediğin kadar dinler miydin?"

"Yetişkinleri her zaman sıkıcı bulmuşumdur." Kaşlarını kaldırıp ellerini açtı. "Eh, hemen hemen her çocuk öyle. Ayrıca bu konularla ilgilenmek hoşuma gidiyor."

"Anlıyorum." Öğle arasının bitiş zili çalıyor. Ben kitabımı alıp masadan kalkarken Fiona kolumdan tutuyor. "Yapacak mısın?" Elimi çekip arkamı dönüyorum. "Eğlenceli olabilir. İyi dersler."

Sınıfa giderken karnıma ağrılar giriyor. Yemek yese miydim acaba? Hiç derse başlayasım yok. İçimde bir ağırlık var. Hayatımda hiç derste uyumuş değilim, ama şu an kafamı koyup uyuyasım var.

Tiana öğretmen elinde bir poşetle sınıfa giriyor. Erkek tıraşı yaptığı saçlarını kahverengiye boyamış. Ama hâlâ beyazları gözüküyor. Üstündeki çizgili gömleğinde pembelik var. Herhalde çamaşır suyu. Biraz ıslak duruyor. Öğlen bulaşığını kendisi yıkamış gibi. Bu kadınla hiçbir zaman ders işleyemiyoruz. Durmadan siyasetten konu açılıyor. Ama fikirleri biraz isyankâr. Bu kadından her zaman şüphelendim. İsyancı bir birlikte olduğuna eminim. Ama şu konuda dürüst olmak gerek, kadının ikna etme ve hitabet yeteneği çok iyi. Eğitim seviyesi de yüksek. Yani öğretmenliği de hakkıyla yapıyor. Ama bugün her zamankinden farklı bir şekilde bize bakıyor. Sanki bir şey için sabırsızlanıyormuş gibi. Elindeki poşette şekerler var. Şekerleri dağıtırken açıklamasını da yapıyor. "Çocuklar, bu şekerleri Askeri Birlik yeni eğitim-öğretim yılımızı kutalamak için gönderdi. Gençler enerji dolu başlasın okula diye. Al bakalım çocuğum."

Bana sıra geldiğinde hocanın gözünün içine bakıyorum ama kadın tehdit edercesine gülerek almamı söylüyor. Gözlerimi ayırmadan paketten bir tane alıyorum. Sonra arkamdakilere dağıtıyor.

Tuhaf. Askeri birlik neden bizim yeni eğitim yılımızı kutalamak için şeker göndersin ki? Ayrıca seneye başlayalı bir buçuk ay oldu. Ve Tiana hocanın yüzündeki o ifade de neydi? İşler değişik olduğundan yememeye karar veriyorum. Ama kadın gözünü benden ayırmıyor. "Evladım neden yemiyorsun?"

Yalancı bir gülümseme takınıyorum "Ah, kusura bakmayın hocam midemi bozdum sanırım. Öğlen yemeğinden olsa gerek. Evde yiyeceğim sanırım."

"Geçmiş olsun canım. Çok üzüldüm." Önüne dönüp dağıtmaya devam ediyor. Herkesin sorgulamadan alıp yemesine şaşıyorum. Biraz sorgulasanız pullarınız dökülmez.

Şeker dağıtmayı bitiren Tiana öğretmen dersi anlatmaya başlıyor. Kadının branşı aslında coğrafya, ama dersi tarihe de kayıyor. O dersini anlatırken ben şekeri incelemeye devam ediyorum. Kahverengi cam şeker. Cam şekere bayılırım. Şu an da acayip canım çekti. Aslında, şayet bu şeker zehirliyse güzel bir ölüm olabilir. Tatlı ölüm...

Kafamı kaldırdığımda zil çalmış oluyor. İnanamıyorum, hakikaten uyumuşum. İnsanlar başıma toplanmış beni hasta sanıyorlar. İyiyim derken bile ben kendi kendime şaşırıyorum. Hayatımda ilk defa derste uyudum. Ama güzel bir hismiş. Bunu arada yaparım. Ama ondan önce yapmam gereken bir şey var.

Okulun en üst katında kiler var. Orayı hiç kimse kullanmıyor. Ben ve Fiona hariç, ya da ben öyle biliyorum. Buraya da onunla buluşmaya geldim. Tamamen içgüdüsel davrandım ama gelir herhalde. Birkaç dakika bekledikten sonra gerçekten de Fiona geliyor. Bazen bir telepat mıyım diye düşünüyorum.

"Ben de tam seninle konuşmak istiyordum. Lütfen bana bu şekeri yemediğini söyle!" İçeri hışımla giriyor. Keşke bir selam verseydi. "Bunun ne olduğunu bilmiyorum ama güzel bir şey olduğunu sanmıyorum."

"Değil zaten. Bak bunlar ne biliyor musun, bunlar sahte paketler. Bu şekerler birliğe ait değil."

"Nasıl anladın?"

"Sorduğun soruya bir de sorduğun kişiye bak."

"Pardon efendim."

"Şu logoya bak." Elindeki açılmış şeker paketini bana gösteriyor. Logo, siyah bir yılanı iki ayıran hançerden oluşuyor. Yılanın üstünde de farklı şekilde motifler var. "Evet logo güzelmiş. Ama olayla ilgisi ne?"

"Bu logoyu oluşturan kişi aynı zamanda birliği de kuran kişi. Ve o kişi zamanında çok hainlikler yapmış olsa da şu anda söyleyemeyeceğim sebeplerden ötürü kahraman sayılıyor. Ve dolayısıyla bu logoyu birlik, diplomasi ilişkiler dışında hiçbir uygulamada kullanmıyor."

"Logoyu değiştiremiyorlar çünkü devlet buna izin vermiyor."

"Aynen öyle. Şu an neden bu elimizde peki diye sorarsan bazı askerler kurucunun hala hain olduğuna inanıyor. Ve bu şekerleri onların yapıp da dağıttırdığına eminim. Çünkü unuttukları bir şey var. Bu yılanın üstündeki motifler kurucunun imzasını taşıyor." Elindeki paketi ters çevirip yüzüme yaklaştırıyor. Gerçekten de orada gizli bir Johann Garcia ismi var. Söyledikleri doğru gibi. Eğer bu askerler Garcia'yı sevmiyorsa neden onun imzasını taşıyan şekerler dağıtıyorlar? Ayrıca Fiona'nın böyle küçük bir detayı fark etmesi etkileyici. "Size hangi öğretmen dağıttı?"

"Vladimir Vitaly." Tabii ki de bu adamdan şüphelendim. Adam sayfasında her gün yönetime hakaret ediyor. Ama aklımdaki soru bunları okulun dağıttırdığı mı yoksa hocaların şahsi olarak dağıttığı mıydı. "Bu ne demek peki şimdi?"

"Bilmiyorum, bildiğim bir şey varsa o da yakında felaketin yaşanacağı."

"Şimdilik bu sadece ikimizin arasında kalsın. Sadece eve gidince velilerimize söyleyelim. Özellikle babandan bilgi al. Onlar bir şeyler yapar artık."

"Bu şekeri sakın yemiyorsun."

"Ama çok tatlı gözüküyor." Kaşlarını çatarak yüzüme bakıyor. "Tamam tamam."

Evlere dağıldığımızda yolda giderken Vladimir'le karşılaşıyorum. Arabasından bana bakıyor. El sallayıp "gel" işareti yapıyor. İstemesem de yanına gidiyorum. Camını indirdiğinde ona selam veriyorum. "Nasılsınız efendim?"

"İyiyim evladım sen?"

"Teşekkür ederim efendim eve gidiyordum."

"Gel bırakayım seni." Bu çok iyi bir fırsat. Onunla sohbet edip bir şeyler öğrenebilirim. Başımı indirerek ön koltuğa oturuyorum. Emniyet kemerini bağlayıp gaza basıyor.

"Ailen nasıl çocuğum?"

"İyi işte, olması gerektiği gibi. Sizin çocuklarınız nasıl efendim?"

"İyiler onlar da okula gidip geliyorlar." Bu adamın bir karısı ve 3 tane çocuğu var. 2 kız 1 erkek. Ve bu adamın bu kadar siyasetin içinde olması doğru değil. Hele ki bu adam askeriyeye karşı bir isyancıysa. Çocuklarına çok üzülüyorum. "Efendim bugünkü şekerler için tekrar teşekkür etmek isterim." Ben tüm yapmacıklığımı gizlemeye çalışırken hoca gözlerini bana çevirerek "Rica ederiz. Yedin mi?" diye soruyor. Neyse ki kafamda bahanem hazırdı. "Maalesef ki kahveye alerjim var. Bir çocuğa veririm artık."

"Ben çok zarar geleceğinin sanmıyorum. Bir tadına bak en azından." Adam yedirtmekte ısrarlı. "O zaman önce bir anneme danışayım. Ona sorup öyle yiyeyim." Önüne dönüp yola odaklanıyor. Ben nereden konuyu açsam diye düşünürken radyoda Peter Garcia'nın videosundan bahsediliyor. Fırsattan istifade ederek hocaya sorumu soruyorum. "Hocam bu video olayı da ne?"

"Senin haberin yok mu? Peter Garcia isimli bir deli ülkenin saldırıya uğrayacağı dedikodusunu yaydı. Herkes de ona takılmış durumda." Peter'a deli dedi. Ya gerçekten saldırı olacağına inanmıyor, ya da saldırı olacağını biliyor ama bunu bana sezdirmemeye çalışıyor. Ama ben tabii ki bilmiyormuş gibi yapıyorum. "Saldırı mı? Ne saldırısı?"

"Sakin ol evlat. Yalandır bunlar. Hem saldırı olsa devlet bunu bilmez mi?" Aslında aklıma gelmedi değil. Hükümet bu videoyu gördükten sonra bir şeyler yapmıştır herhalde. Böyle bir ifşadan sonra o saldırının belirlenen zamanda yapılacağını sanmıyorum. Ya ertelerler ya iptal ederler. Ya da daha erkene alırlar ki bu en kötü senaryo olur. "Peki ya gerçekse?"

"O zaman da bize toprağımızı savunmak düşer tabii." Yüzüme dönüp sırıtarak söylediği bu cümle bana hiç samimi gelmiyor. Neyse bununla çok ilgilenmeyeceğim. Evime geldik zaten. "Ben burada ineyim efendim. Teşekkür ederim, zahmet oldu size de." diyorum arabadan inerken.

"Önemli değil evladım. Bu arada," camdan eğilip yüzüne bakıyorum. "Buyurun?"

"Senin gerçekten bu olaylardan haberin yok mu? Arkadaşların sürekli bunu konuşuyor halbuki. Sen hiç ilgilenmiyor musun bu konularla?" Anlaşılan pek iyi rol yapamamışım. Bir süre ayaklarımı izledikten sonra hocaya dönüyorum. "Bir ülkede edebiyat ve sanattan çok siyaset konuşuluyorsa o ülke 3. sınıf ülkedir, der Nietzsche. Biz bu konuları ne kadar konuşsak da değişen bir şey olmayacak. Sadece birbirimizi kırmış olacağız. Bu yüzden kitaplar hakkında konuşmayı yeğlerim. İyi akşamlar efendim."

Eve doğru giderken arkamdan gelen gaz sesine aldırmadan güllerime dönüyorum. Biraz sulasam iyi olacak. Sanırım Vladimir'in kara listesindeyim. Bana biraz sinir olmuş olabilir. Hoş, umrumda olsaydı hiç karşılaşmadan yönümü değiştirirdim. Neyse gidip biraz Leydi'yle oynayacağım.

Kanepede uzanırken telefonum çalıyor. Leydi'yi karnından kaldırıp telefonumu alıyorum. Arayan annem. "Efendim anneciğim?"

"Evde misin?"

"Evet de-"

"Çabuk lambaları kapat ve perdeleri de çek. Evin içinde saklamış olduğum yerdeki silahları da al yerlerini biliyorsun."

"Biliyorum anne. Hemen kalkıp dediğini yapıyorum."

"Birkaç saniyeye ordayım."

Ne olduğunu çok merak ediyorum. Annem bugün erken geldi. Telefonda ne olduğunu sorsam da söylemezdi çünkü telefonlarımızın dinlendiğini biliyoruz. Ama gerçekten tedirgin oldum. Annemin tüm dediklerini yaptıktan sonra Leydi'yi de yanıma alarak salona geçip oturuyorum. Kulağım çalacak olan kapıda. Etraftan polislerin siren sesleri geliyor. Duvardaki saate bakıyorum. Gece 10'u gösteriyor. Belimde bıçak, sağ elimde tabancayla evdeki eşyaları izliyorum. Birden kapı vuruluyor. İki kez tıklandı, üçüncü tık sesini ve sonra da zil sesini duymam gerek. Aynen öyle oluyor, gelen annem. Koşup kapıyı açıyorum. Annem telaşla içeri giriyor. "Anne neler oluyor?" Gözümdeki korkuyu gizleyemiyorum. Annem aceleyle kabanını çıkarırken bana cevap veriyor. "Bekle kuzum hepsini anlatacağım. Önce bir salona geçelim."

Salona geçiyoruz. Anneme su getiriyorum. Biraz dinlenmesine fırsat veriyorum. Zaten daha sonra kendisi anlatmaya başlıyor. "Peter Garcia'nın dediği doğru çıktı. Ülke büyük bir darbeyle karşı karşıya. Ama bu öyle hafife alınacak bir durum değil. Büyük bir orduyu hükümet sarayına giderken gördüm. Ve içinde gençler de vardı, yaşıtlarından bahsediyorum! Ve hepsi sanki robotmuş gibi davranıyordu. Sanki hayatsız gibiydiler!"

O anda başımdan kaynar sular dökülüyor. İşte bu! Yerimden fırlayıp çantamı kapıyorum. Sehpanın üstünde gaz lambası var, onu da alıyorum. Anneme şekeri gösteriyorum. Annemin gözleri fal taşı gibi açılıyor. Endişeyle bana bakıyor. "Bu şekerler sahte, sen yemedin değil mi? Lütfen yememiş ol!"

"Yemedim anne sakin ol! Yesem onlar gibi olurum." Demek amaçları buydu. Şom ağzıma inanamıyorum. Gerçekten en kötü senaryoyu yaşıyoruz şu an. Bundan daha kötüsü olamazdı. "Anne, anladığım kadarıyla bu şekerleri gençleri de orduya katıp yüksek bir güç oluşturmak için kullanmışlar."

"Gayet mantıklı. Çünkü asker, sivillere zarar veremez. Ve bu devlet için bir kördüğüm gibi bir şey olur. Bunu sağlamak için de tıp kullanmışlar. Büyük ihtimalle bu şekerlerin içinde mikro çipler var. Kahretsin! Şerefsizler, çocukları kullandıklarına inanamıyorum!"

İsyancıların daha ne kadar ileri gidebileceğini düşünemiyorum. Annem başını ovalarken sakinleşmeye çalışıyor. Sonra bana dönüyor. "Sen nasıl anladın bu şekerleri?"

"Şekerleri ilk dağıttıklarından itibaren şüphelendim. Dönem başlayalı bir buçuk ay oldu ve askerlerin bunun için şeker dağıtması tuhaf. Zaten sonra bunu Fiona'yla konuştum."

"Fiona'nın babası da Birlik'te zaten." Şu an sırası mı bilmiyorum ama Fiona'nın istediği şeyi söylemeye karar veriyorum. "Anneciğim, Birlik ve istihbaratın arası niye bozuldu.?"

"Çok uzun hikaye. Ama anlatayım. Birlik'in 4. nesil lideri o zamanki istihbarat müdürünün verdiği bilgileri düşman ülke Dimonth'a sattı. Bunun üzerine istihbarat Birlik'e verdiği bütün verileri sildi. Lideri idama mahkum ettiler ama ekonomik olarak büyük zarara uğradık. Şu anki 5. nesil lidere ise henüz güvenemiyoruz."

Demek ihanetten doğan bir güvensizlik ve beraberinde getirdiği küslük. Açıkçası bu konuda benim yapabileceğim pek bir şey olduğunu sanmıyorum. Sonuçta bu iki kurulun barışması için şu andan daha uygun bir zaman yok. Ama aynı anda birbirleriyle savaşmaları için de uygun bir zaman. Sonuçta isyancılar Birlik'ten. Eminim ne yapacakları konusunda onların da kafası karışıktır. "Anneciğim, peki biz şimdi ne yapacağız?"

"Benim aslında şu an görev başında olmam gerekiyor ama çocuklu olduğum için panik zamanında görev başına yalnız yaşayan çalışanlar getiriliyor. Zaten istihbaratta çocuklu çalışan nadirdir. Birazdan gitmem gerek ama seni güvenli bir yere bırakmadan gidemem. Eşyalarını topla bir çantaya koy. Yanında mutlaka silah bulundur. Sadece çantanda değil vücudunun çeşitli yerlerinde de olsun. Yanına bolca yiyecek al. Ben de evden birkaç eşya alacağım. İşin bitince kapıya gel. Acele et."

Yerimden odama fırlayıp çantamın içine üç beş parça kıyafet koyuyorum. Daha sonra koşarak mutfağa gidiyorum. Dolaptan konserve yemekleri ve çekmeceden tahıl gevrekleri çantama atıyorum. Su almayı da unutmadım. Şimdilik üç litre yeterli. Üst çekmeceden aldığım bıçakların birini kemerimin sol tarafına, birini sol cebime, diğer ikisini de botuma sıkıştırmak için elime alıyorum. Kalan üç tanesini de çantanın ön gözüne koyuyorum. Yastığımın altında çakım olacaktı, odama yöneliyorum. Masanın üstündeki cüzdanımı fark ediyorum. Yastığımın altından çakımı alıp salona geri dönüyorum. Koltuğun üstünde iki tabanca var. Birini kemerimin sağ tarafına sıkıştırıyorum. Diğerini de çantaya koyuyorum. 4 tane de şarjör alınca işim bitiyor. Annemin yanına gidiyorum. Annem siyah bir motorun üstünde elinde kaskla beni bekliyor. Bu motor timin anneme görevler için verdiği oldukça sistemli bir motor. Elimi attığım her yerden silah çıkartabilirim. Ayrıca sadece annemin parmak izi ve benim parmak izimle çalışıyor. Annem ne olur ne olmaz diye benimkini de eklemişti ve ben daha 13 yaşımdayken bana motor sürmeyi öğretti. "Tak bakalım bunu kafana. Seni güvenli bir yere götürmem gerekiyor."

"Aslında benim aklımda bir yer var."

Annem son hızla giderken etrafın sessizliği dikkatimi çekiyor. Gerçekten de istihbaratın bizi yerleştirdiği ev tehlikeden uzak bir yer. Bu yüzden sessizlik hakim olmalı. Ama annem yine de tek kalmamı istemiyor. Tek ses motordan geliyor. Şu anda motorla gitmemizin sebebi yolda daha rahat hareket edebilmek. Şehir merkezine doğru giderken karanlıkta bir ışık parlıyor ve sonrasında büyük bir patlama oluyor. O gümbürtüyle sarsılırken annem daha da hızlanıyor. Ve sonunda Fiona Kruger ve babasının evine gelmiş bulunuyoruz. Anneme burayı önerdim çünkü annemin de yakından tanıdığı nadir kişilerden birisi Anthony Kruger. Karısı, Fiona'yı doğururken öldü. O zamandan beri Fiona ve babası yalnız yaşıyor.

Annemle motordan iniyoruz. Elimize tabancaları alıp siper alarak ilerliyoruz. Burası bir askerin evi olduğu için tehlike barındırmıyor ama tedbir almakta fayda var. Ben kapının soluna geçince annem kapıyı tekmeleyerek açıyor. İçeride hiç kimse yok. Önce mutfağı sonra salonu ve Anthony'nin odasını kontrol ediyoruz. Orada da kimseyi bulamayınca yavaş yavaş merdivenden yukarı çıkıyoruz. Karşımıza sadece bir kapı çıkıyor ki o da Fiona'nın odası olmalı. Kapısı açık, annem yavaşça ittiriyor. Tam adımını atacakken fark ettiğim şey bizi ölümden döndürüyor, kapının tam eşiğinde bir ip var. Tuzak olduğu çok bariz. Üstünden atlayarak geçiyoruz. Bu odanın da boş olması şüpheli. Bir şey kaçırmış olmalıyız. Annem yatağın altına ilerlerken birisi boğazıma sarılıyor. Diğer elinde bıçak var. Annem telaşla arkasına dönüp silahını doğrultuyor. Birkaç saniye sonra arkamdaki kişi konuşuyor. "Defne abla s-sen misin?" Derin bir nefes alıyorum, bu Fiona. "Fiona?"

"Fiona beni bırakmanı talep ediyorum."

"A-afedersin. Ben sadece korktum."

Fiona beni bırakınca boğazımı sıvazlama ihtiyacı duyuyorum. Annem bize doğru gelip Fiona'nın omuzlarından tutuyor. "Fiona, iyi misin? Baban nerede? Yaran falan var mı?"

Fiona'nın gözlerinde korku var. Ortaokuldan beri beraberiz ve onu ilk defa bu kadar korkmuş görüyorum. "Ben iyiyim. Ama ama babama ulaşamıyorum. Aramalarıma cevap vermiyor. Ve eve de uğramadı. B-ben onun için endişeleniyorum." Annem Fiona'ya sarılırken onu teselli etmeye çalışıyor. "Tamam canım sen endişelenme. Ben babanı bulacağım. Ama madem burada kimse yok en iyisi ikinizi de alıp güvenli bir yere götürmek. Fiona, sen de çantana biraz yemek, kıyafet ve silah al. İkinizi de buradan götüreceğim. Acele edin."

Fiona'yla çantasını hazırlamak için hareketlenirken bir şey dikkatimi çekiyor. Annemin alnında kırmızı bir ışık var.

"Anne! Yere yat-"

Kulağımda patlayan tabanca sesi yüzünden bir şey duyamaz oluyorum. Annemin alnından vurulup düşmesiyle nefesim kesiliyor. Annemin üstüne atlamak isterken etrafta bir sürü kırmızı nokta beliriyor. Odaya onlarca mermi doluyor. Fiona beni boynumdan tutup yere yatırıyor. Pencere arkamızda kalıyor. Fiona'nın konuştuğunu görüyorum ama ne dediği hakkında hiçbir fikrim yok. Ağzımın açık olduğunu biliyorum ama hiçbir şey duymuyorum, boğazım acıyor. Sadece kulağımda bir çınlama ve gözlerimin önünde kanlar içindeki annem var. O anda önüme yeşil bir top düşüyor. Fiona beni kolumdan tutup yarı sürükleyerek yarı koşturarak götürüyor. Ama ben annemi istiyorum. Onu orada bırakamam. En azından cesedi olsun. Biz daha evden çıkamadan ev havaya uçuyor. Fiona beni kolumdan tutup sürüklemeye devam ediyor. Motora biniyoruz. Parmağımı okutup gaza basıyorum. Nereye gittiğimi bilmiyorum. Sadece sürüyorum. Karşımdan arabalar geliyor. Sürüyorum. Artık şehir ışıkları, patlamalar, silah sesleri, hepsi arkamızda kalıyor. Solumda ağaçlar sağımda deniz var. Sürüyorum. Yüzümde hâlâ yaşlar var. Fiona'nın da arkamda ağladığını hissediyorum. Şehirden iyice uzaklaşınca sağa çekiyorum. Kulağım yavaş yavaş duymaya başlıyor. Barikatın üstünden atlayıp denize doğru koşuyorum. Ayaklarıma sular değmeden duruyorum. Deniz dümdüz, parlak. Bu gece dolunay var. Nefes almaya çalışıyorum, ama havada oksijen yokmuş gibi. Başım dönmeye başlıyor. Sonunda kendimi tutamıyorum. Yere çömelip avazım çıktığı kadar bağırıyorum. Boğazım parçalanırcasına ağlıyorum. Toprağı sıkıyorum. Başıma ağrılar giriyor. Çamurlu ellerimle kafamı tutuyorum ama ağrılar dinmiyor. Deniz dizlerime değiyor. Fiona'nın kollarını hissediyorum. Kafamı göğsüne bastırıyor. Bağırmaya devam ediyorum. Ayaklarım artık ıslanmaya başladı. Etraf deniz tuzu kokuyor.

Ben ağlamayı kesene kadar Fiona bana sarılmaya devam ediyor. Bir saate yakın süre geçmiş olmalı. Kalbim o kadar acıyor ki ağlayamıyorum. Gözlerim ağrıyor. Toparlanmam gerek. Fiona'yı da tutup ayağa kalkıyorum. Ne o tek kelime ediyor ne ben. Motora biniyoruz. Monthe sınırındayız. Grafila'ya doğru sürüyorum. Orası darbe yapılması düşünülecek son yer. Artık o korkunç seslerden tamamen kurtulduk. Sadece motor ve dalga sesi var. Bir de arada Fiona'nın hıçkırdığını duyuyorum. Annem beni ben çok küçükken Grafila'ya gezmeye götürmüştü. Bir hafta orda eğlenmiştim. Ama bana hayatımı değiştirecek telkini orda vermişti. Eğer başıma bir şey gelirse, Grafila'ya gelip "o"nu bulacaktım. Bunun çok zor olmayacağını, burada "o"nu herkesin tanıdığını söylemişti. O zamanlar çok ciddiye almamıştım. Ama şu an önemini anlayabiliyorum. Vay be anne, demek bugüne kadar öğrettiğin her şey aslında bugün içinmiş. On yıl öncesinden bugünü görmüşsün.

Sağımızda yer alan mavi "Grafila" tabelasından şehre geldiğimiz anlıyorum. Saat 2'ye geliyor. Şehir merkezine geldiğimizde gözüm bir dinlenme tesisi arıyor. Ama lanet olsun ki hiçbir yerde yok. Artık ümidimi kesince "Millet Parkı" yazan yerde durup Fiona'ya dönüyorum. "Dışarda kalmamız gerekecek sanırım."

Fiona etrafına bakıp "Neden buraya geldik?" diye soruyor. "Burada tanıdığım birileri var. Oraya gideceğiz. Sana sormadan karar verdiğim için özür dilerim, kafam pek yerinde değildi."

"Sıkıntı değil. Eğer bir planın varsa benim yapmam gereken sana uymak."

"O zaman diyorum ki gün ağarana kadar dinlenelim. Güneş doğunca da işimize bakarız. Olur mu?"

Fiona kafasını indirip kaldırıyor. Motoru tekrar çalıştırıp park edecek bir yer arıyorum. Biraz ilerledikten sonra sağda bir tekel bayi görüyorum. Hâlâ açık olduğuna göre biraz yardım isteyebiliriz. En azından kalacak bir yer sorabiliriz. Motoru durdurup bayinin içine giriyorum. İçerdeki kadın 60'ına merdiven dayamış birisi. Beyaz kahverengi karması saçını ensesinden topuz yapmış. Burnunun ucunda kırmızı gözlüğüyle deftere bir şeyler yazıyor. Masaya yaklaşıp konuşuyorum. "İyi geceler ablacığım."

"Kadın gözlüğünün üstünden bana bakıyor. "Buyur evladım?"

"Ablam buralarda konaklayacak bir yer var mı?"

"Hayırdır çocuğum, niye sordun?"

"Bir gece lazım da bana." Kadın beni şöyle bir süzdükten sonra arkasına sesleniyor. "Hayatım! Buraya baksana!" İçerden göbekli gri atletli bir amca çıkıyor. "Noldu?"

"Bir çocuk kalacak yer arıyormuş buralarda."

"Hayırdır evladım?"

"Şey ben..." demeye kalmadan arkadan Fiona çıkıveriyor.

"Aman," diyor teyze. "İki kisilermiş!"

Etrafta kamera arıyorum, bir sıkıntı çıkarsa kullanalım diye. İki tane kamera var; biri bize bakıyor, diğeri ise dışarıyı gösteriyor. Dükkanın etrafinda bir araç yoktu. Masanın üstünde ise sadaka kutusu var. Kötü insanlar olduklarını sanmıyorum. Ama yine de her şeyi söylememeye karar verdim. "Biz Monthe'den geliyoruz. Burada akrabamız olduğu için onun yanına geldik. Bu benim kız kardeşim." Fiona'nın omzundan tutup kendime çekiyorum. "Ama saat çok geç olduğu için biraz dinlenip öyle yola çıkalım dedik."

Amca gözlerini açıp "Siz darbeden mi kaçtınız?" diyince boğazıma iğne batıyor ama gözümden yaş gelmiyor. Yutkunarak kafamı sallıyorum. Teyze kalkıp ikimizin de boynuna sarılıyor. Fiona gözyaşlarını tutamıyor. Ama ben hala ağlayamıyorum. Bizi bıraktıktan sonra amcaya dönüyor. "Arkadaki koltuğa yerleşsinler. Bir gececik uyumayalım bir şey olmaz. Hem sabah oğlumuz gelicek zaten. Git koltuğu aç da oraya uyusunlar yavrucaklar."

Atletli amca dükkanın arkasındaki odadan gelince bizi içeriye buyur ediyor. Odaya girince bizi karşılayan iki kişilik bir çekyat oluyor. Fiona sırtındaki çantayı kenara indirip içinden biraz su çıkarıyor. "Al biraz su iç. Kendini fazla zorladın."

"Sen iç ben birazdan içerim."

Israr etmiyor. Topuzlu teyze içeriye elinde tepsiyle giriyor. Tepsinin üstünde pilav var, pilavın yanındaysa birer bardak ayran var. Bu ailenin dünyanın birleşmesinden önce -4. Dünya Savaşı'ndan önce- Türk olduğunu söyleyebilirim. Aynı soydanız yani.

"Siz şimdi açsınızdır. Alın bakalım."

"Teşekkür ederiz ablacığım."

Fiona gerçekten aç gözüküyor. Benim de biraz yemek yemem iyi olur sanırım.

Uyuyamıyorum. Annem aklımdan çıkmıyor. Yıllar sonra ilk defa bugün ağladım. Tam bir rezillik. Ağlamaktan nefret ediyorum. İğrenç bir duygu gösterimi. Olaylar karşısında ağlayanlar zayıflardır. Aklı başında olan güçlü bir insan mevcut olaydan sonra ders çıkarır veya bundan sonra ne yapacağınızı düşünür. Ben ağlama işinden yıllar önce sıkıldım. Ama ağlayan insanların zayıf olduğunu düşünmem onlara saygı duymayacağım anlamına gelmez. Mesela şu anki gibi. "Fiona, artık uyuman lazım."

"Biliyorum. Ama kendimi tutamıyorum."

"Evet farkındayım ben de öyleyim ancak yarın çok yorgun olucaksın."

"Şu an bu endişeleneceğim en son şey."

Ne diyip de teselli etsem bilemiyorum. Bu konuda çok aktif değilim, herkesi teselli etmem ama teselli ettiğim insanlar da çabuk etkilenir. Sanırım.

"Şey, yanlış anlama ama sarılmamı ister misin?" Sanırım bu biraz fazla oldu, cevap vermiyor. Sesim çıkmıyor ama beni tokatlamaması için de dua ediyorum.

Neyse ki arkasını dönüp bana yaklaşıyor. Koluma yatıp kafasını göğsüme yaslıyor. Ben de ona sarılıyorum. Çilek gibi kokuyor. Ağlaması kesildiğine göre o kadar da abartmamışım. Nefesleri yavaşlamaya ve ritim kazanmaya başladığında uyuduğunu anlıyorum. Şu an çok huzurlu olmalı. Ama ben değilim, Fiona'nın yerinde annemin olmasını çok isterdim. Bak işte, yine aklıma geldi.

Duvardaki saatten sabahın 6'sı olduğunu olduğunu anlıyorum. Gözüme bir gram uyku girmedi. Fiona aynı şekilde uyuyor ama sadece koluma sarılıyor. Dudakları aralanmışken bir çocuğa benziyor. Kolumu yavaşça çekip yerimden kalkıyorum. Yatağın hemen karşısında lavabo var. İşimi halledip dükkana bir göz atıyorum. Teyze uyuyor, amcaysa dışarda birileriyle sohbet ediyor. Artık yola çıkmamız lazım. Darbe buraya da uğramadan şu şahsı bulsak iyi olur. Odaya geri dönüp Fiona'nın yanına oturuyorum. Zaten hiç dürtmeme gerek kalmadan seslenir seslenmez uyanıyor. İrkilerek yattığı yere oturuyor. Gözleri hâlâ telaşlı ve yorgun. Gerçi benim de çok farklı olduğum söylenemez. "Uyuyabildin mi?"

"Sayende, teşekkürler."

"Önemli değil." Bana dönüp "Sen?" diye soruyor. "Ben de." Tabii ki de yalan söyleyeceğim. O da anlamıştır zaten, bana sormak bile istemiyordu. Sormasa daha iyiydi ama neyse. "Hadi, olaylar buraya gelmeden çıkalım."

Eşyalarımızı toplayıp dükkana giriyoruz. Teyze de kalkmış dükkanın önünü süpürüyor. Bizi görünce belini tutarak "Gidiyor musunuz? Kalsaydınız." diyor.

Dışarı doğru çıkarken "Biz darbe buraya gelmeden akrabaya gidelim. Yolumuz uzun. Siz de dikkat edin buralarda." diye cevaplıyorum.

"Yok be çocuğum." diyor amca bize doğru yürürken. "Bu topraklar bizim. Bizim görevimiz sizi ve buraları korumak. Siz gidin biz burada doğduk, gerekirse burada ölürüz."

Omuzumdan tutup sıvazlıyor. Gülümseyip motora biniyorum. Fiona da arkama oturunca artık yapacak bir iş kalmıyor.

"Sağlıcakla kalın çocuğum!"

"Çok teşekkür ederiz sizlere!"

Parmağımı basıp gazlıyorum. Aynadan bakıyorum, arkadan bize el sallıyorlar.

Şimdi en büyük sorunumuz onu nasıl bulacağımız. Polise gitmek saçmalık olur, mahallelinin de tanıyacağını sanmıyorum. Belki biraz daha illegal işlerle uğraşan kişilere sormam lazım. Belalı yerlere giderim, ama bununla uğraşmak istemiyorum. Daha kolay bir yolu yok mu diye düşünüyorum... Esnafa sorsam olmaz, onun esnaflarla işi yoktur. Sanırım başka çare kalmıyor.

"Planımız nedir?" diye soruyor Fiona. "Akraba falan dedin ama gerçekten birini arıyoruz herhalde?

"Evet. Aslına bakarsan öyle. Kim olduğunu daha sonra söylesem olur mu?"

"Keyfin bilir. Ama lütfen aşamaları bana şöyle en azından."

"Şu anda onu tanıyacak birilerini düşünüyorum. Sanırım buranın en tekinsiz mahallelerine bakmamız lazım."

"Aradığımız şahsın alakası ne?"

"Kendisi mafyadır da."

"O zaman sanırım diye bir şey yok. Doğru bara gidelim."

"İyi fikir."

Yaklaşık 15 dakikalık bir yoldan sonra Fitty Bar tabelalı bir gazinonun karşısında duruyoruz. Motoru park edip iniyoruz. Çantadan Fiona'ya bir tabanca veriyorum. Sorgulamadan kabul edip ceketinin altından kemerine sıkıştırıyor. Çantayı da sırtlanıp gazinoya giriyoruz. Girer girmez bizi takım elbiseli bir adam karşılıyor. Elindeki tepsinin içinde iki bardak viski var. Bize ikram ediyor ama tabii ki reddediyoruz. Tezgâha yaklaşıp barmeni çağırıyorum. Elindeki bardakları çalkalayarak yanına geliyor. "Buyrun efendim?"

"Bu şehir kim tarafından yönetiliyor?"

"Belediye başkanı tarafından."

"Sorumu yanlış sordum sanırım. Bu şehir kamera arkasında kim tarafından yönetiliyor?" Gözlerini bizden kaçırıp bardağı dolduruyor. "Açık konuşun lütfen."

Fiona barmene eğilip "Bu şehrin mafyasını arıyoruz." diyor.

Bu kadar direkt sormayı düşünmüyordum ama böyle de bir sıkıntı olmaz. "Buranın tek bir mafyası var, bize de onun yerini söylemen lazım." Gözüm arkadaki içki şişelerine takılıyor. Bu içkilerin çoğu sahte. İnsanları sarhoş ettikten sonra onlara bunlardan veriyorlar demek ki. Bilerek de çok fark edilmeyecek bir yere koymuşlar. Bu adam bilgiyi kolay verecek birine benzemiyor. Ya para isteyecek ya başka bir şey. Para daha mantıklı gibi. Çantadan bir miktar para çıkarıp tezgâha koyuyorum. "Rica ediyoruz." Adam önce biraz paraya bakıp daha sonra bize doğru eğiliyor. "Mafya liderini gerçekten gören kimseler çok azdır. İsmini veya cinsiyetini bile bilmiyorum." Sıkıntı değil, ben biliyorum. Kafasıyla köşede oturan bir grubu işaret edip, "Şuradaki arkadaşlara sorarsanız onlar yerini bilirler. Onlar o kişinin çalışanları. Bunu bilmediğimi sanıyorlar ama biliyorum. Benden alabileceğiniz bilgi ancak bu kadar." Önemli değil, zaten satın aldığım fiyat da uygundu.

Yerimizden kalkıp köşedeki adamlara yöneliyoruz. Adamlar gerçekten serseri tipliler. En ufak bir güvenim bile yok. Ama köprüyü geçene kadar ayıya dayı demek gerek. Önce bir şema kurmam lazım. Bu adamlarla konuşarak anlaşamam. Bilerek kavga çıkaracağım ki beni direkt patronlarına götürsünler.

"Burası güzel yermiş beyler." 4 kişiler, bence başa çıkabilirim.

"Kime baktınız?"

Fiona arkamdan beni izlerken birazdan yapacağım role hazırlanıyorum. Biraz daha yılışık durarak kavgaya hazırlanıyorum. "Dediler ki burada bir mafya var. Biz de dedik hadi icabına bakalım. Kim olabilir ki? Kimmiş o mafya, göstersin bize kendisini!" Role iyi girdim. Kavgaya hazırım. Fiona'nın yüzünü merak ediyorum ama şu an dönüp bakamam. "Ne diyo'n lan sen?" Öndeki sarı saçlı zargana tıp bana doğru yürürken arkadan tıraşlı biri konuşuyor. "Patronla bir alıp veremediğin mi var lan!" Güzel yemi yuttular. "Bana bakın, beni patronunuza götürün yoksa yıkarım bu barı başınıza!" Dördü birden ayaklanıp Fiona'ya barın arka kapısında beklemesini işaret ediyorum. Korkmuş gibi yaparak koşuyor. Barın arka kapısı arkadamda kaldığından geri geri yürümeye başlıyorum. "Gel de yıksana başımıza lan ibne!" Amacım onları bardan dışarı çıkarmak. "Bunlar ne güzel kelimeler öyle." En sonunda kaçmaya başlıyorum. Kapıyı açıp üstlerine kapatıyorum. Fiona eline çelik bir sopa alıyor. Ben de kenarda bulduğum bir direkle bekliyorum. En azından ikisini bayıltabilirsek ikisini de bölüşebiliriz.

Biz duvara yaslanmışken kapı açılır açılmaz öndeki iki kişinin ensesine darbeyi indiriyoruz. Amacım zaman kazanmak. Fiona topuzluyu alinca bana da tıraşlı kalıyor. Adamın benden uzun olması dezavantaj ama bir şekilde halledebilirim. Sanırım.

Fiona kendi adamının işini bitirince tıraşlının sırtına tekmeyi yapıştırıyor. Topuzlu yerde kasıklarını tuttuğuns göre taşaklarına darbe almış olmalı. Tıraşlı teknenin verdiği darbeyle bana yeltenince göğsüne dirseğimi indiriyorum. Adam sendeleyip yere düşüyor. Tam kazandığımızı düşünürken Fiona yere düşüyor. Topuzlu ayağa kalkıp elindeki sopayla Fiona'ya vurmuş. Şimdi sıçtım onun ağzına.

Fiona'yı kenara çekip kemerimdeki bıçağı adama savuruyorum. Adam geri doğru hamle yapınca hareketin boşa düşüyor. Tam bana vurucakken kenara çıkıp dirseğimi sırtına vuruyorum. Adam yere doğru sendeleyince bıçağı kaldırıyorum. Ama indiremiyorum. Çünkü acıdan kıvranarak yere düşüyorum. Biri elime ateş etmiş. Yere yatıyorum. Işığın önüne bir karaltı geliyor. Bir kadın, ayağındaki siyah topuklularıyla beni dürtüyor. Sonra eğilip saçımı yüzünden çekiyor. Yüzündeki tebessüm ve acınası bakışı çelişiyor. Yüzüme yaklaşıp konuşuyor.

"Ahh kocaman olmuşsun, Alperen."

Başıma gelen bir darbeyle bilincini yitiriyorum.

***

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.