Defterdeki altın çizgiler parıldıyordu; sanki okumam için beni çağırıyordu. Defterin kapağını yavaşça araladım ve altın rengi bir ışık parladı. İlk sayfasında “Calypso’nun Günlüğü” yazıyordu.
Ne? Calypso mu? Nasıl yani… Yunan mitolojisindeki Calypso mu? Aklım bunu kabul etmeyi reddediyordu.
Yavaşça ilk sayfayı okumaya başladım.
“Sevgili kızım,
Sen doğduğunda seni saklayacağım. Babandan bile…”
Bu satırda durdum. Derin bir nefes aldım.
Okumaya devam ettim.
“Miniğim Aurelia’m, sen doğduğunda çok güçlü olacaksın, bundan eminim. Bunu biliyorum. Tanrılar öğrenirse seni yok edecekler, bunu da biliyorum. Bu yüzden seni saklayacağım. Ne olur beni affet.”
Yutkundum ve okumaya devam ettim.
Annemin benim için bıraktığı not burada bitiyordu. Ardından onun günlüğü başlıyordu.
“17 Mart 1997” diye başlıyordu sayfa. Derin bir nefes alıp okumaya devam ettim.
“Sevgili günlük, bugün adaya çok yakışıklı bir adam geldi. Bana bir anlığına olsun yalnızlığımı unutturdu. Bu esaret acımı hafifletti.”
“Onu adayı gezdirdim ve o da bana geldiği yeri anlattı. Gökyüzünden, müzikten ve ışığın hiç sönmediği bir diyardan bahsetti. Bir süre daha burada kalacakmış.”
Bu sayfa burada bitmişti. Titreyen parmaklarımla bir sonrakine geçtim. Tarih bir hafta sonrasını gösteriyordu.
“Onu göndermeliydim ama yapamadım. Her gün güneş adada biraz daha uzun kalıyor ve bunun bir işaret olduğunu biliyorum. Kalmasını istememem gerekirdi ama yalnızlık insanı bencilleştiriyor.”
Öbür sayfaya geçtim. Ertesi güne aitti.
“O adam bir yalancı. Tanrı olduğunu bana söylemedi. Işığı, müziği ve gökyüzünü anlattı ama gerçeği sakladı. Beni koruduğunu sandım, oysa beni kaderime sürüklüyordu.”
Satırlar devam ediyordu.
“Beni sevdiğini söyledi ama ona inanmıyorum. Bir tanrının sevgisi fırtına gibidir; geldiğinde yakar, gittiğinde küller bırakır. Yine de kalbim ona karşı sessiz kalmıyor.”
Nefes alma ihtiyacı hissettim. O tanrı… babam mıydı?
Bir sonraki sayfa iki hafta sonrasına aitti.
“Apollon’u affettim. Çünkü kalbim onu affetmeden atmayı reddediyor. Onun varlığı beni yakmıyor, ilk kez ısıtıyor.”
Annem güneş tanrısına âşık olmuştu.
Okumaya devam ettim.
“Apollon bugün konuşurken beni sevdiğini söyledi. Sesi güneş gibi sıcak ama aynı zamanda tehlikeli. Beni kandırmasından değil, kendimi kandırmamdan korkuyorum. Bir tanrının sevgisini kabul etmek, kaderle pazarlık etmektir.”
Sıradaki sayfa tam bir ay sonrasına aitti.
“Apollon’u çok seviyorum. Bir yuva bile kurabileceğimizi söyledi. Tanrılar buna izin verir mi bilmiyorum ama ilk kez geleceği hayal ederken korkmuyorum.”
Öbür sayfaya geçtim.
“Apollon bugün beni öptü. Ardından ben de onu öptüm ve…”
Gerisini anlamıştım. Annem o kadar masum ve tatlı bir heyecanla yazıyordu ki, sanki karşımda tanrılar değil, sıradan iki insan vardı.
“Bu his günah mı bilmiyorum ama gerçek.”
Bir sonraki sayfa… artık masum değildi.
Üç ay sonrasına aitti.
“Apollon’a hamile olduğumu söyleyecektim bugün ama onu akşama kadar bulamadım. Yarın söylerim.”
Hemen yarının sayfasını buldum.
“Apollon bugün de yoktu. Umarım beni bırakıp gitmemiştir. Onu çağırdım, güneşe baktım, seslendim… cevap vermedi. Bekliyorum.”
Okumaya devam ettim. Bu sayfa dört ay sonrasına aitti.
“Bebeğimiz büyüdü, Apollon. Onu her hissettiğimde seni de hissediyorum. Ne olur artık dön… Yalnızım.”
Ertesi sayfaya geçtiğimde irkildim. Tarih tam bir yıl sonrasını gösteriyordu.
“Bebeği sakladım. Adını bile yüksek sesle söylemiyorum. Tanrılar hissettiğim her şeyi duyabilir, bu yüzden hissetmiyorum. Onu dünyadan sakladım, hatta kendimden bile. Böyle olması gerekiyor.”
Son satır kararı mühürlüyordu.
“Apollon bu bebeği hiç bilmeyecek.”
Derin bir nefes aldım. Okumaya o kadar odaklanmıştım ki yanımdaki tüylü yaratığı fark etmemiştim.
Ağzından salyalar akıyordu. Bana doğru yaklaştı. Yüksek bir çığlık attım ama trende kimse yoktu.
Yaratığı istemsizce savurdum. Nasıl yaptığımı ben de anlamadım. Ama arkamı döndüğümde daha büyük, daha iri, kanatlı bir yaratık beni izliyordu. Gözleri karanlıkla parladı ve üzerime doğru atıldı.
Ama hiçbir şey yapamıyordum. Şoktan donup kalmıştım.
Tam o anda bir ses vagonu yardı.
“Dokunma ona.”