İçeriğe geç

Öleceğini Unutma

Bölüm 3 · 6 dk okuma

Öleceğini Unutma

Bölüm 3

Nefret ne demekti?

Nefret ne demek? Bir insan bir şeye neden nefret duyar? Onu sevmediği mi için mi yoksa kendisine zarar vereceğini düşündüğü için mi? Nefret duygusu insanın şekillendirdiği bir şey insan neyden nefret etmek isterse ondan nefret eder. Peki ya kendiliğinden oluşmuş bir nefret yok mudur? Tabiki de vardır size küçükken saldıran köpek olduğunu varsayarsak büyük bir ihtimal bir ömür köpeklerden hem nefret edip hemde korkacaksınız. Peki nefret biri size bir şey yapmadan doğamaz mı? Atalarının nefreti gen olarak aktarılamaz mı? Daha önce böyle biriyle hiç tanışmadım. Her nefretin bir sebebi vardır. Her nefret kişinin duygularını sömürür durur. Kişiyi nefret ettiği şeyi yok etmeye yönlendirir. Peki o yok olunca nefreti bitecek mi?

Yemek yerken kimseden ses çıkmadı üçümüz de büyük bir iştahla yemeğimizi yedik. Ama içimde kötü bir his vardı. Bu işin sonu nereye gidecekti Anton böyle konuşmaya devam ederse yakın bir zamanda idam edilecekti bunu biliyordu ama gözü kararmıştı artık. Onu bu yoldan döndürmek lazımdı ama nasıl yapacağımı bilmiyordum. Yemek yerken onu izledim. Keskin ve kırışık yüz yanakları, kahverengi gözleri, sivri burnu yüzünün her yerinden nefret fışkırıyordu. Ama sebebini bilmiyordum. Yemeğimizi yemiştik sofrayı yavaş yavaş topluyordum. Hava tamamen kararmıştı mum ışıkları bizi aydınlatıyordu. Sessizliği Markus bozdu "Anton, dostum gerçekten amacın ne?" Anton durdu ve düşündü sanki amacının ne olduğunu o bile bilmiyordu. "Başımız da ki canileri birer birer öldürmek istiyorum. Hepsini bu dünyadan silmek istiyorum öyle ki bir daha isimlerinin hatırlanmamasını istiyorum." Bu cümleleri söylerken ağzından ateş çıkıyordu adeta. Markus gayet sakin bir şekilde "hayal dünyasında yaşıyorsun dostum. Bu dediğini kimle, nasıl yapacaksın." Anton yine sessizce düşünmeye başlamıştı. "Halkla" diye cevap verdi. Markus hafifçe doğruldu "onlar basit birer koyun. Karınları doyduğu sürece onlardan iyisi yok. Halkı nasıl ikna edeceksin dostum." Anton hızlı bir şekilde "o işi Lucius halledecek." Şaşırmıştım "sana yardım edeceğimi de nereden çıkardın Anton" Anton ayağa kalktı gözlerini gözlerime dikti "savaşı hatırlarsın senin emrinle kaç kişi öldürüldü. Senin emrinle kaç kişi öldü haberin bile yok. Ölenlerden biri benim oğlumdu Lucius! Senin emrinle öldü. Bana bir can borçlusun ama ben senin canını istemiyorum. Senden yardım istiyorum." Anton konuşmasını bitirdiğinde gözlerim dolmuştu. Evet benim yüzümden ölmüştü orada ki herkes benim yüzümden ölmüştü. Ama bana verilen görev buydu o zamanlar genç ve cahildim. Şimdi olsa asla yapmayacağımı bildiği halde bana bunları söyledi. Elim ayağım sanki bedenimden ayrıldı. Hiçbir uzvumu oynatamıyordum sanki ruhum bedenimi terketmişti sadece kalbim atıyordu. Markus bir anda kalkıp Anton'u kolundan yakaladı "sen delirmişsin dostum. Bizden istediğin şey intihar etmemiz. Bunu bizden nasıl beklersin." Anton hâlâ gözlerimin içine bakıyordu "başarabiliriz Markus" Markus hızlı bir cevap verdi "asla başaramayız Anton hepimizin ölümü olmaktan başka bir şey olmaz." Anton oturdu düşünmeye başladı. Odanın içini ölüm sessizliği kaplamıştı sanki. "Anton, dostum aklında ki plan ne anlat bakalım." Anton kafasını kaldırdı bana baktı ayağa kalkıp odanın içinde volta atmaya başladı. O kadar hızlı yapıyordu ki onu takip ederken başım dönmüştü. "İsyan çıkartmamız lazım dostum biliyorum bunu üçümüz yapamayız ama arkamıza halkı alırsak başarabiliriz. Başarmak zorundayız her gün çocuklar ölüyor, her ay yeni bir savaş çıkıyor ve bu savaşlar tamamen aç gözlülükten buna bir son vermemiz lazım yoksa hepimiz bir hiç uğruna ölüp gidicez. Bana yardım etmenizi istiyorum sadece en azından deneyin dostlarım." Anton bunları söylerken volta atmaya devam ediyordu. Konuşma bitince Markus bana baktı gözlerinde ne yapıcaz der gibi bir bakış vardı. "Anton sana bir can borcum var doğru ama bu can borcunu tek başıma ödemek istiyorum. Araya başka kimse girmeden bunu böyle halledelim." Anton çok sakin bir ses tonuyla "ben sana ne istediğimi söyledim. Borcunu ödemek istiyorsan böyle öde büyük komutan Lucius." Uzun zamandır Anton' un ağzından bu lafı duymamıştım. Oda yine sessizliğe büründü Markus yavaşça ayağa kalktı "Anton dostum gidelim bugün bende kal Lucius da rahat rahat düşünsün." Anton kafasını salladı vedalaşmak için elimi uzattım elimi sıktı "yapabileceğini biliyorum dostum" dedi sonra da Markus'la vedalaştık ve sadece ay ışığının aydınlattığı sokağa dalıp kayboldular. Şimdi yalnızdım uzun uzun düşünebilirdim. Masama oturdum mum ışığı az da olsa aydınlatıyordu. Kalem ve kağıtlarımı aldım. Kafamı rahatlamak için yazmaya başladım. Ne mi yazıyordum? Felsefe. Kendi düşüncelerimi yazıyordum. Bir gün ölünce bu yazdıklarım sonra ki nesillere ulaşsın ismim hep hatırlansın diye. İsminizi bilen herkes ölürse asla yaşamamış olursunuz ölmek sorun değil unutulmak sorundu. Bir kaç saat yazı yazdım sonra yatağıma geçtim. Yatakta bir sağa bir sola dönüp dönüp durdum uyuyamıyordum. Sonra kalktım kendimi ay ışığının aydınlattığı sokağa attım. Her gece düşünmek için oturduğum taşa doğru yavaş yavaş yürümeye başlamıştım. Taşın üstüne oturdum ay tepede beyaz ışıklarıyla sokakları hafif de olsa aydınlatıyordu. Sokaklar sessizdi herkes uyumuştu belki de arada bir uzaklardan gelen kurt ulumaları dışında ses yoktu hiç bu saatler benim en sevdiğim saatlerdi sadece kendimi duyuyordum kafamın içinde ki sesleri dinliyordum. Kafamda konuşan ses bugün biraz acımasızdı bana "işte hep istediğin fırsat eline geçti bu uğurda öl ismin sonsuza dek hatırlansın" diyordu. Doğru söylüyordu isyanda ölen eski ve yüce bir komutan tüm destanlarda adım geçerdi belki ama bunun başka yolu yokmuydu. Kimsenin canını yakmadan, kimsenin canını almadan nasıl ölümsüz olabilirdim. Belki muhteşem bir şiir yazarı olarak, belki müthiş bir filozof olarak ya da belki müzisyen olarak adımı sonsuzluğa taşıyabilirdim. Uzun uzun bunları düşündüm. Bir anda ayak sesleri duymaya başladım karşıdan biri bana doğru yürüyordu oturduğum yerden kalkmamıştım gelmesini bekliyordum. İyice yaklaştı bana ama yüzü hâlâ net değildi "yüce komutan Lucius elinize böyle bir fırsat geçmişken neden yapmıyorsunuz. Başarılı olursan bundan sonra ki nesiller senin izinden gelecekler." Sesi kadın sesi gibiydi ama şaşırmıştım çok sert ve kabaydı. Ne diyeceğimi bilemedim "siz kimsiniz ve ne demeye çalışıyorsunuz. Neyi başaracakmışım." Gözlerini gözlerime dikti bunu yapınca irkildim ve korktum çünkü gözleri griydi. "Ne demek istediğimi iyi biliyorsun genç adam başarılı olmalısın bu yola gireceğini gördüm ama hâlâ başarılı olup olmayacağını bilmiyorum." Bu sözleri işitirken bedenim titriyordu. Sanki ölecekmişim gibi ölüm korkusu yaşıyordum. "S-siz kimsiniz" hafifçe gülümsedi ama hâlâ yüzünü görmüyordum sanki yüzü siyah bir örtüyle kapalıydı. "Yakında tanışacağız Lucius. Sana dediklerimi unutma." Bunu dedi ve arkasını dönüp hızlıca uzaklaşmaya başladı. Kalkıp arkasından koşmaya başladım. Sadece yürüyordu ama koşarak ona yetişemiyordum. "Hey dur bir dakika siz kimsiniz?" Bağırdım ama durmadı. Daha hızlı koşmaya başladım. Sonunda ona yetiştim omzundan tutup kendime doğru çektim.

Bir anda gözlerim açıldı taşın üstünde uyuyakalmıştım. Hâlâ güneş doğmamıştı hemen ayağa kalkıp o kadını aramaya başladım. Ama etrafta kimse yoktu galiba sadece bir rüyaydı ama garipti. Afallamıştım ve korkmuştum. Hızlıca eve doğru yürümeye başladım gece karanlığında taşlara takıla takıla yürüyordum ama düşmedim. Vücudum hâlâ korkudan titriyordu. Eve çıkıp yatağıma girdim. Ama rüyamda ki gözler aklımdan çıkmıyordu bir insanın nasıl gri gözü olabilir ki? Derin derin nefes alıp verdim. Sadece bir rüyaydı bu kadar kafama takılması hoş değildi. Bir de Anton'la konuşmamın üstüne gelmişti. Sanki o kadın bu konuşmaların hepsini biliyordu. Yarın rüya yorumcusunun yanına gitsem iyi olacak diye düşündüm. Ama şimdilik uyku vakti geldi. Gözlerimi kapattım ve korkarak uykuya daldım...

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.