İçeriğe geç

Okyanus Altındakiler

Bölüm 10 · 6 dk okuma

Okyanus Altındakiler

Bölüm 10

Geçmişe Dönüş: 28 Mayıs 2018

28 Mayıs 2018

Eylül Akay'ın Öldüğü Gün...

'Eylül'üm! Benim bahtsız kızım!' Çiçek Yenge'min sesini nasıl duyduğumu, yakarışının bana nasıl ulaştığını bilmiyordum.

Sanki uzun bir süredir ne bu anın içindeydim, ne de yaşıyormuş gibi.

İlk önce zamanın kaybolduğunu hissetmiştim. Sonra sesler gitmişti. Yer ayaklarımın altından kaymış ve içinde bulunduğum andan tamamen koptuğumu anladığımda karşımda yerde cansız şekilde yatan kadın gibi ben de yere yığılmıştım.

Sahi, hiç sahip olamadığım annemi kaybedeli kaç saat devrilmişti elimden kayıp giden zamanın üstüne? Bilmiyordum.

Bomboş bir koridordaydım. Cebimde hala sınava giriş belgem ve devletin sınavda kullanmamız için verdiği kırtasiye kutusundan çıkan şekerler vardı. İki taneydiler. Birini gerginliğimin geçmesi için taksiyle annemin yattığı psikiyatri hastanesine giderken yemiştim.

Ben annemi kaybetmiştim.

Oysa sadece onu kurtarmak istemiştim.

İlk defa kendimi değil, bir başkasını kurtarmak istemiştim.

Bencildim.

Bencilliğimi bir kenara bırakıp fedakar olmaya çalıştığım anda bile bencildim.

Bir ambulansla getirildiğimi hatırlıyordum bu hastaneye. Hemen önümde annem bir sedyenin üstünde başına yapılan tampon ve boynuna takılan boyunluk ile yatıyor, doktorun ve teknikerlerin yüksek tondaki sesi yankılanıyordu.

Annem o ambulansa daha bindirilmeden ölmüştü.

Öldüğünü ilk ben fark etmiştim.

Ölümü kendim için bu kadar isterken, bir başkasınınkine neden olmak sanırım tam bana yakışır bir hareketti.

Ameliyata aldıklarının üzerinden geçen yarım saat onu kurtaramadıklarının haberini verebilmeleri için yeterli olmuştu. Oysa bana sorsalardı ben söylerdim. O öldü, onun öldüğünün bir ben mi farkındayım, derdim. Diyebilir miydim?

'Eylül Akay, kızı Eylül Hazan Akay. Sizsiniz değil mi?' Doktor, üstündeki mavi önlükle birlikte girmemin yasak olduğu buzlu cam kapıdan çıktığında sorusuna başımı sallayarak cevap vermiştim.

Nasıl görünüyordum bilmiyordum ama yanındaki hemşirelerle tereddüt ederek birbirlerine baktıklarında boğazımı temizleyip zorla iyi olduğumu söyleyerek devam etmelerini söylediğimde iyi olmadığımın farkındaydılar.

'Annenizi kaybettik. Çok üzgünüz. İletişime geçebileceğin bir vasin varsa lütfen yardımcı olalım.'

Bu kadardı.

Annemin öldüğünü benimle birlikte bir grup insan daha biliyordu ama kimse benim kadar suçlu değildi.

Onlara annemi benim öldürdüğümü söylemek istedim. Belki böylece bana acıyarak bakmayı keserlerdi. Ama onlardan bir telefon istedim. Çantamın nerede olduğunu bilmediğimi ve bana yardımcı olmalarını istedim.

Beni bir bankonun önüne getirip dahili hatta bağlı olan bir telefonu elime uzattıklarında bir süre arayacağım numara ezberimde olsa bile bekledim.

Ama eninde sonunda o numarayı aradım.

Morg kapısının önündeki koridorda artık benden başka birilerinin de ayak sesleri yankılandı ve biri kendini yere atıp önüme çöktüğünde bedenime sarılan kollara sadece ev sahipliği yaptım. "Kurban olurum sana! Kuzum benim! Eylül'üm!" Çiçek Yenge'm kollarını daha da sıkıp zaten almakta zorlandığım nefesi daha zorlaştırdığında hareket etmeden bekledim. Belki böyle ölmeyi başarabilirdim.

Ağlıyordu. O kadar yüksek sesle ağlıyordu ki, bazen nefesi benim gibi kesiliyor boğuluyormuş gibi göğsü tekliyordu.

Ağlayabilmek istedim. Sessiz sessiz, kontrolüm dışında dökülen yaşları değil... bağıra bağıra ağlamak istedim. Ama hakkım yokmuş gibi hissediyordum.

"Çiçek, kalk yerden. Onu boğuyorsun!" Dedemin sert sesi yengemin kollarını benden çekmesine yeterli olmadığında biri onu belinden tutup benden çekti, başımı kaldırıp kim olduğuna bakamayacak kadar suçlu hissediyordum.

Onlar nasıl gerçekleştiğini öğrenmeden benim söylemem gerekiyordu. Ve onlara söylesem bile en zoru babama nasıl söyleyeceğimdi.

"Kalk kızım, hadi. Yapma kendine böyle." Dedem ona cevap veremeyeceğimi ya da dediğini yapamayacağımı anladığında bezden bir bebekmişim gibi kolumu tutup beni yukarı doğru çekmeye çalıştı.

Ona da zarar vermemek için yavaşça kalktığımda kolumdaki eli bir süre bekledi ve bir türlü kalkmayan başıma artık dayanamıyormuş gibi diğer eliyle çenemden tutup yüzümü yüzüne çevirdi. "Geçti, Eylül'üm geçti. Mekanı cennet olur, yanında seni bekler bu saatten sonra. Hadi toparlan kızım."

Mekanı cennet olan birinin yanına beni beklemesi, en büyük boş umutlardan biri olurdu sanırım.

"Annemi ben çıkardım o odadan. Onu ben yalnız bıraktım o yolun ortasında. Ben öldürdüm onu." Onun gözlerinin içine bakarak söylediğim cümleler ilk defa somut bir hale büründüğünde kendi kulaklarımla duymak gerçeği daha dayanılmaz hale getirdi.

Koridorda bekleyenlere döndüm. Babaannem bir eliyle duvardaki engelli demirine tutunmuş yaşlı gözlerle ayakta kalmaya çalışırken, Çiçek Yenge'm kızının kollarında nefes almaya çalışıyordu. Birkaç adam onların hemen yanında yüzleri yere eğik, elleri kavuşturulmuş bir şekilde hazır olda bekliyordu.

Bağırdım.

Gerçeği herkes duyabilsin diye bağırdım.

"Onu ben öldürdüm! Size onu ben öldürdüm diyorum! Duymuyor musunuz?" Sesim sadece koridorda değil belki de tüm hastanede yankılandığında geriye doğru atmaya çalıştığım adımların kolumu tutan dedemle sekteye uğradı.

Eline baktım.

"Bir katile dokunuyorsun! Bir katille konuşuyorsun! Bir katili teselli ediyorsunuz!" Artık çığlıklarım kuru boğazım ve kesilen nefesimle iyice kısıldığında mırıldandım.

"Ben bir katilim."

Sabahattin Ali'nin okuduğumda yüreğimi parçalayan bir cümlesi vardı.

Doğruluğu o kadar keskindi ki, o kadar nefret etmiştim ki haklı olmasından.

'İnsan evvela kendisinden utanır gibi olur ama, bilir misin, bizim en büyük maharetimiz nefsimizden beraat kararı almaktır. Vicdan azabı dedikleri şey, ancak bir hafta sürer. Ondan sonra en aşağılık katil bile yaptığı iş için kafi mazeretler tedarik etmiştir.'

Benim mazeretim ne olacaktı?

Bu katilin vicdan azabı dinecek miydi?

Hayatında ilk defa vicdan azabını tadan bir katil ne kadar zaman sonra kendini suçlamayı bırakacaktı?

Şimdi bir suçsuzken okuduğum cümleler, bir katilken okuduğumla aynı cümleler miydi? Vicdanım parçalandı, tüm hücrelerim azap doldu. Ben ağladım ama dinmedi. Bağırdım dinmedi.

Ben dinsin istemedim.

O da dinmedi.

Dinecek miydi sahi?

"Baba, Hazan'ı alıp çiftliğe götürün. İşlemlerle ben ilgileneceğim." Çok uzun süredir duymadığım sesi benim bağırışlarımın ardından kulaklarıma dolduğunda soluma baktım. Oradaydı.

Babamı hayatımda hiç bu kadar perişan halde görmemiştim. Babamı ilk defa yıkılmak üzereymiş gibi görüyordum.

Nasıl söyleyecektim ona benim öldürdüğümü?

Ben onu hiç hayal kırıklığına uğratmamıştım.

Nasıl söyleyecektim ona ilk ve tek aşkını öldürdüğümü?

"Baba?" Gözleri zaten benim üzerimdeydi. Bana yaklaşmadı ya da cevap vermedi.

Sanki benim koridordan çıkmamı bekliyor gibiydi. Sanki beni görmek, bana yaklaşmak istemiyor gibiydi.

"Baba ben öldürmedim annemi."

Bir katilin ilk inkarıydı bu yakarış.

"Sana yemin ederim ben sadece kurtarmak istedim. Ben san-" Sözümü kestiğinde bakışlarını benden uzak bir tarafa çevirdi. "Çiftliğe geçin, akşama geleceğim."

Bir katilin ilk yüzleşmesiydi bu an.

Dedem bir koluma girdiğinde beni hareket ettiremeyeceğini anlayarak birilerine işaret verdi ve az önce hazır olda bekleyen birkaç adamdan biri de gelip koluma girdi. Gözlerim hala umutsuzca cevap bekleyen babamın üzerindeyken beni hareket ettirdiklerinde sanki ayaklarım yerde sürünüyormuş gibiydi ama karşı koymuyordum bile.

Hastanenin önüne çıktığımızda çok beklemeden bir tane siyah vito ve hemen arkasından siyah sedan bir araba önümüzde durduğunda çaresizce çevreme bakındım.

Cadde üzerindeki, hastanenin büyük tabelasındaki yazıyı okudum. Florance Nightingale Hastanesi.

Annem yabancı uyruklu olduğu için buraya getirmişlerdi. Caddebostan sahili birkaç kilometre ilerideydi sadece.

Çok düşünmeden kendimi iki arabanın arasından caddeye attığımda karşıdaki benzinliğe geçmek için ışıkların kime yeşil yandığını umursamadan yola atladım. Benzinliğin önünden diğer yol ayrımına girdiğimde artık adımların sadece hızlı değil koşuyordu.

Koştum. Sahilin olduğu caddeye kadar koştum. Sahili gördüğümde koşmaya devam ettim ve koşmaya devam ettikçe kaçtım.

Beni durduran şeyin sakince yürüyen bir baba kıza çarpmam olması mıydı yoksa artık nefes alamamam mıydı bilmiyordum ama öylece, caddede geçen arabalarla beni ayıran tek şeyin ince bir kaldırım olduğu yerde durdum.

Asla sahip olamayacağım bir anı yaşayan o baba kız bana asla sahip olamayacağım bir çok şeyi daha hatırlatmak istercesine benden özür dileyip yollarına devam ettiklerinde durmanın yetmeyeceğini anladım.

Durmak yetmiyordu.

Koşmak yetmiyordu.

Bağırmak, kabul etmek, inkar etmek yetmiyordu.

Yetinebileceğim her şey ellerimden kayıp gitmişti.

O ince kaldırımdan yola indiğim anla ani bir fren sesiyle sağımdaki ağaca giren araba arasında birkaç saniyeden fazla yoktu. Yolun ortasına gelip durduğumda aniden duran arabaya arkadan çarpan arabayla ikisi de biraz daha bana yaklaştığında da öyle.

Çığlıklar, aralıksız yankılanan kornalar ve arabalardan gelen dumanlar. Bu anlar arasında bir nefeslik mesafeden fazlası yoktu.

Benim ise artık alabilecek tek nefesim kalmamıştı.

Kararan ve elimden kayıp yok olan her şeyle kendimi boşluğa bıraktım.

Bazen boşluk bir katilin sığınabileceği tek yer olurdu. Günahları arasından katili göremezdi kimse. Boşluğa saklandım.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.