İçeriğe geç

Okyanus

Bölüm 34 · 15 dk okuma

Okyanus

Bölüm 34

Masanın karşısındakiler 2

Biraz daha uyusam bütün bu olanlardan kurtulabilir miyim?

KAFKA

Neyleyim üç günlük ömrümü?

Bu gönül sensiz hiç güldü mü?

Sevgilim, önüme ölümü,

Sunsan ben içerim, kendimden geçerim.

Senin için senden vazgeçerim.

Emre Altuğ

Kapı açıldığında ilk hissettiğim şey serinlik oldu. Dışarıdaki sıcaklıktan evin içinde eser yoktu. Zemin baştan sona parlak siyah mermerle kaplıydı. Attığım her adımda ayak sesim hafifçe yankılanıyordu. Beklediğimden çok daha geniş ve uzun bir giriş holüydü. Holün duvarları bej renkteydi. Kare ve dikdörtgen duvar çıtalarının bazılarında minik aydınlatmalar bazılarında ise dekoratif tablolar vardı. Holün sonuna ulaştığımızda Gökçe belimden tutup beni sağ tarafa, salona doğru yönlendirdi. Bir an olduğum yerde durup etrafa baktım. Yüksek tavanlı, oldukça büyük ve ferah bir salondu. Zemindeki siyah mermer burada da devam ediyordu. Büyük pencerelerden içeri dolan gün ışığı o kadar güçlüydü ki mermerin üzerinde yansıyor, sanki taşın yüzeyinde ince ışık çizgileri dolaşıyordu.

Duvarın birinde kütüphane ve duvara dayalı bir piyano varken, yemek masasının olduğu taraftaki duvarda bir balerin tablosu asılıydı. Kapıdan girdiğimizde karşımıza çıkan duvar ise tamamen farklıydı. Koyu ceviz renginde ahşap panellerle kaplıydı. Etrafta biblolar ve süs eşyaları vardı. Salonun ortasında büyük el işlemesi bir halı, yan tarafında kahverengi kadife koltuklar duruyordu. Her şey düzenliydi ama yine de evde yaşanıldığını gösteren küçük izler vardı; sehpanın üzerinde bırakılmış bir kitap, yarım kalmış bir su bardağı...

Biraz daha ilerledim. Elim yerdeki büyük eski mısır medeniyeti tarzındaki bibloya dokundu. Bu ev garip bir şekilde Gökçe'ye çok benziyordu. Dışarıdan bakınca sakin ve mesafeli görünüyordu ama içine girince her köşesinde başka bir ayrıntı vardı. Ama yine de bir şeyler eksikti.

''Televizyon nerede?'' diye sordum.

''Televizyonum yok.''

''Filmleri nerede izliyorsun?''

''Bir sinema odam var, projektör kullanıyorum.''

''Bu evde kaç oda var?''

''Dört.''

''Yalnız yaşayan biri için çok değil mi?''

Bana doğru yaklaştı. Kollarını belime dolayıp yanağımı öptü ve kulağıma fısıldadı. ''Belki artık yalnız yaşamam.'' Kıkırdadım.

Yüzümü yan tarafa çevirip yüzüne baktım. ''Seninle cilveleşmeyi ben de isterdim ama bunun için vaktimiz yok. Arkadaşın uzun yoldan gelecek, ona yemek hazırlayalım.''

Sıkıntılı bir nefes verdi. ''Onu çağırmasa mıydım?''

Koluna bir çimdik attım, oyundan acı dolu bir inleme koyverdi. Ondan biraz uzaklaşıp, ''Saçmalama. Doğru mutfağa.'' dedim emreder bir sesle. Güldü. ''Önce bir elimi yüzümü yıkayayım.''

''Doğru haklısın, önce elimizi yıkayalım. Sonra mutfağa.''

Mutfak masasına yaslanıp, gri mermer desenli tezgaha ve açık yeşil ahşap dolaplara baktım. ''Mutfağını daha farklı bekliyordum. Dolaplar da siyah olur diye düşündüm.''

''Yerler siyah, dolaplar siyah... Ortamı çok boğardı.'' dedi kollarını birbirine kavuşturup.

''Bu evi sen mi dizayn ettin?''

''Hayır, zaten böyleydi ben sadece satın aldım. Ama zevkime en çok uyan evi satın aldığımı söyleyebilirim.''

''Bence çok hoş, farklı ama çok güzel. Otantik..''

Gülümsedi. ''Beğenmene çok sevindim.''

''Arkadaşın ne sever? Onu yapalım.''

''Tavuk pilav.''

''O kadar yoldan gelen çocuğun önüne tavuk pilav mı koyacağız? Çok basit olur. Daha karmaşık bir şey düşün.''

''Urfa kebaba bayılır.''

''Yuh Gökçe! Kebap mı yapacağım şimdi? Nasıl yapacağım? Vur deyince öldürüyorsun ya, ikisinin arası yok mu?''

''Güzelim sen ne istiyorsan, senin canın ne çekiyorsa onu yapalım. O zaten obur, her şeyi yer, yemek seçmez.''

''Bak arkadaşının arkasından çok konuşuyorsun, seni ona şikayet edeceğim.'' dedim parmak sallayıp, şakacı bir tehditle.

''Patlıcana bayılır.'' dedi Gökçe sonunda.

İşaret parmağımla çenemi kaşıdım. ''Patlıcanla ne yapabiliriz? Buldum! Fırında patlıcan kebabı yapalım.''

''Biraz önce kebaba itiraz etmemiş miydin?''

''Bu o kadar karmaşık değil, fırın yemeği sonuçta, hallederiz. Ama önce yeterli malzememiz var mı ona bakalım.''

''Sen bana neye ihtiyacımız var onu söyle. Eksik malzeme varsa gidip alırım.''

Tezgaha yaklaştım ve rastgele dolapları açıp ne var ne yok diye bakmaya başladım. ''Öncelikle fırın tepsisi lazım, ama üç kişiyiz tepsi yoksa bor cam da olur. Çok fazla yapmayız.''

Gökçe buzdolabını açtı. ''O iki kişilik yer, sen onu öyle hesap et.''

''Tamam dört kişilik yaparız, sorun değil.'' deyip güldüm. ''Patlıcan, domates, biber, soğan, sarımsak...''

''Yavaş söyle, tam olarak hepsi var mı bakamıyorum.''

''Tamam buldum, bu tepsi ile olur, çok büyük de değil. Sen söylediklerimi çıkar, ben yeter mi yetmez mi fazladan ne gerekiyor söylerim. Bir de bulgurun var mı? Yanında bulgur pilavı da yapalım.''

''Sağ tarafındaki çekmecede olacaktı oraya bir bakar mısın?''

''Buldum, güzel. Bir de çoban salatası yaparız. Çorba olarak ne yapalım?''

''Çorbaya gerek yok bence.''

''Emin misin?''

''Evet, bunlarla doyarız. Fazlasına gerek yok.''

''Tamamdır.''

Birlikte yemeğe giriştik. Bildiği bir yemek olmadığı için daha çok bana asistanlık yaptı, yorulduk ama eğlendik de... Gerçi onunla ne yapsam eğleniyordum. Sonu gelmeyecek bir tepeye bile onunla tırmansam mutlu olurdum herhalde. Yemekleri tam hazır etmiştik ki kapı çaldı.

''Tam zamanında.'' dedim. ''Aşkım sen kapıyı aç ben yemeği fırından çıkarırım.''

Gökçe mutfaktan ayrıldı. Fırın kebabı tezgaha koyup, ellerimi yıkadım. İçeri gittiğimde Bertuğ ile Gökçe salona gelmişti bile. ''Hoş geldin!'' dedim güler yüzle.

''Merhaba, memnun oldum.'' deyip öne atıldı Bertuğ. El sıkıştık. Gökçe ile yakın boylarda uzun bir genç adamdı. Üzerinde deri bir ceket, mavi bir kot, boynunda gümüş zincir bir kolye, siyah tişörtünden çıkıp boynunun her iki tarafında uzanan kanat dövmeleri vardı. 3 numara kesilmiş kısa saçları ve sol kulağındaki küpesiyle oldukça havalı duruyordu. Sanırım Gökçe'nin ona neden serseri dediğini şimdi anlıyordum. Düz sık dokunmuş kaşları, biraz büyük ama şekilli burnu, ince dudakları ve sakalsız yüzüyle özgür motorculara benziyordu.

''Hadi sofraya oturalım, kardeşim acıkmıştır.'' dedi Gökçe ve Bertuğ'un sırtına vurdu.

''Hem de kurt gibi.'' deyip güldü Bertuğ.

Sofraya yemekleri ve tabakları getirdik. Bertuğ önüne koyulana hayran hayran bakarken, ''Bu yemeği kim yaptı?'' diye sordu. ''Durun söylemeyin tahmin edeceğim.'' Çatalla böldüğü lokmayı ağzına atınca başını salladı. ''Çok güzel olmuş, kesinlikle Gökçe yapmış olamaz.''

''Kes lan!''

Bertuğ gülüp ayranından bir yudum aldı. ''Elinize sağlık. Çok lezzetli ama çok sıcak, damak yakan cinsten. Üfleyip yiyin.'' Gökçe ile karşılıklı oturuyorlardı. Beni ise masanın baş köşesine ikisinin de çaprazına oturtmuşlardı. Garip bir şekilde yüzü bana tanıdık gelmişti. Çehresine uzun uzun baktım ama çıkaramadım. ''Bertuğ biz daha önce karşılaş mıydık?'' diye sordum.

Başını iki yana sallayıp, ''Hiç sanmıyorum.'' dedi. Yemeğiyle öylesine meşguldu ki kafasını kaldırıp bana bakmadı bile. Kısa bir süre sonra lokmasını yutup, arkasına yaslandı, yönünü bana doğru döndü. ''Saçlarımı biraz daha uzun hayal et.'' dedi. ''Boynumdaki dövmeyi yok et, üzerimde takım elbiseyle düşün. Hangi ünlüye benziyorum?''

Kaşlarım çatıldı. Söylediği şekilde hayal etmeye çalıştım. ''Sanırım Metehan Tekinoğlu.'' dedim emin olmayarak. Parmağını şıklattı. ''Tam isabet. Herkes bizi çok benzetir.''

''Gerçekten mi?''

''Evet, benziyoruz da... Kendisi abim olur.'' Ağzım şaşkınlıktan bir karış açık kalmıştı. Metehan Tekinoğlu, Tekinoğlu holdingin sahibinin oğluydu. Sürekli magazinde haberi çıktığı için onu sadece sosyete değil, halktan insanlar da tanırdı. İlk şoku atlattıktan sonra, ''Ben onun sevgilisine bayılıyorum ya.'' dedim. ''İnanılmaz güzel bir kız.''

''Adı neydi?'' diye sordu Gökçe.

''Gizem...Çok tatlıdır. Bana geçen doğum günümde çok güzel bir hediye aldı.'' Gökçe'ye baktı. ''Hani ben şu legolara meraklıyım ya, neyi sevdiğimi araştırmış, gitmiş koca bir set almış bana..''

Gökçe takdir edercesine başıyla onayladı. ''Çok yakışıyorlar. İnşallah hiç ayrılmazlar.'' dedim. ''Abin de iyi bir insan, çok kibar. Herkese de yardım ediyor. Yoksullara, muhtaçlara... Sürekli bağış yapıyor yardım kuruluşlarına.''

Bertuğ ağzındaki lokmayı daha bitirmeden hafif alaycı bir tonla, ''Kesinlikle muhteşem biridir.'' dedi. ''Miami'ye gittiler geçen hafta, orada bile fotoğraflandılar. Nasıl oluyorsa? Gizem'e hep papağan gibi aynı soruyu soruyorlar, ne zaman evleneceksiniz, ne zaman düğün, ne zaman, ne zaman? İnsan bıkar yahu! Kız da kibarlığından her seferinde geçiştiriyor. Niye ona soruyorlarsa, sanki evlenme teklifini o mu yapacak?''

''Abinin öyle bir planı mı var yoksa?'' diye sordum heyecanla.

''Yok be! Ne evlenmesi?' Hayatta evlenmez. O kelimeden bile nefret ediyor. Evlenmeyi bırak yakında Gizem'den ayrılırsa şaşırmam.''

''Aa neden?'' diye sordum.

''Angut da o yüzden. Kız bunu bunaltıyormuş falan... İnsan aşık olduğu kişiden bunalır mı ya! Sonra bu kızdan ayrılacak, kız bunu unutacak, gidecek başkasını sevecek bu mal da kıskançlık krizlerine girecek. İçecek, sapıtacak. Hep aynı şeyler... Tabi bunları magazinde görmezsin, kudretli babam ört pas eder çünkü. Ha en fazla kendini rezil eder, gidip kızı rahatsız etmez, aldatmaz, kötü davranmaz, o huyları yoktur günahını almayayım şimdi. Ama göründüğü kadar da mükemmel biri değil. Şovu sever o, bir iyiliği gösteremeyecekse asla yapmaz. Her şeyi insanların gözüne sokar. O yüzden sadece ünlülerle çıkıyor. Konuşulmayı sever. Takdir edilmeyi sever. Babamın ya da şirkettekilerin onu takdir etmesi yetmez. Milyonlarca insanın takdir etmesi lazım.''

''Annen onu takdir etmiyor mu?''

''Annem ben küçükken öldü.'' dedi.

''Ya öyle mi? Başın sağ olsun.'' Sorduğuma çok pişman olmuştum. Hemen konuyu değiştirmek için, ''Sen bu yönünü yadırgıyorsan onun gibi değilsin sanırım.'' dedim.

''Onun gibi olmak istemiyorum. Ben görülmek istemiyorum, göz önünde olmak, fark edilmek istemiyorum. Saklanmak istiyorum.''

''Senin kız arkadaşın var mı? Varsa tanışmak isterim de.'' dedim.

''Hayır yok, yalnızım ben.''

''Bekar bir arkadaşım olsaydı sana ayarlamak isterdim.'' Bir an onun hayatına fazla müdahil olduğumu hissedip durumu toparlamak için, ''Yani buluşma ayarlamak gibi düşün.'' dedim. Başını sallayıp gülümsemekle yetindi. Kısa bir süre duraksadıktan sonra, ''Ama maalesef bekar arkadaşım yok, hatta şu ara pek arkadaşım da yok.'' deyip kendi acınası halime güldüm.

''Sana bir sır vereyim mi Gülşah, bence çok arkadaş hiç iyi bir şey değil. Az olsun ama öz olsun.''

''Gökçe de benzer bir şey söylemişti.'' deyip sağ tarafıma, sevgilime baktım.

''Benzer şeyle yaşadık.'' dedi Bertuğ. ''Öksüz ve terk edilmiş çocuklar birbirini bulur.''

Gökçe Bertuğ'a anlamlı bir bakış attı. Az çok o sözlerin Gökçe'de nereye temas ettiğini hissedebiliyordum, ama Bertuğ'a bu mesele hakkında ayrıntı sormak kabalık olurdu. Öylece bıraktım.

''Aslında Gökçe bir sevgilim var deyince çok şaşırdım. Kolay kolay kimseyi beğenmez o.'' dedi Bertuğ.

''Biliyorum.'' dedim. Şakayla karışık, ''Cesur kızlardan hoşlanıyormuş.''

Bertuğ bana bakıp, tek kaşını kaldırdı. ''Cesur ve güzel...'' dedi. Galiba bana iltifat etmişti ama bu durum Gökçe'yi rahatsız etti. ''Sevgilime yürüme.'' deyip uyardı onu.

Bertuğ çatalını bırakıp arkasına yaslandı ve ellerini havaya kaldırdı. ''Şu an dünyanın en kuru iftirasına uğruyorum. Atacama'dan bile daha kuru bir iftira bu.'' Söylediklerini vücut diliyle de anlatınca oldukça komik bir görüntü ortaya çıkmıştı. Gülmeye başladım. ''Sen ona bakma Bertuğ, şaka yapıyor.'' dedim.

''Tabi canım, sana gerçekten yürüsem şu koltuğun arkasından fırlayıp camdan uçmuştum.''

''Tahmin edebiliyorum.'' dedim.

Masada biraz bana yaklaştı. ''Nereden biliyorsun?'' dedi göz kırpıp. ''Daha önce kıskançlık krizine girdi mi?''

''Yani tam olarak öyle değil ama...''

''Fragmanımsı gibi...''

''Bertuğ kızı rahat bırak.'' dedi Gökçe.

Bertuğ arkadaşına aldırmadan, ''Kimi dövdü?'' diye sordu.

''Yani tam dövmek denemez. Eski sevgilimi biraz hırpaladı sadece.'' Gökçe'ye kısa bir an dönüp bakınca soğuk bakışlarımı gördüm. ''Tabi Gökçe ondan bahsetmemden pek hoşlanmıyor.''

''Bahsetmeyelim o zaman. Geçmiş geçmişte kaldı, biz geleceğe odaklanalım.'' dedi Bertuğ, Gökçe'ye bakıp. Gökçe'nin düşen enerjisi bence onu da germişti.

''Sen biraz daha o çeneni tutamazsan geleceğindeki tek şey gerçekten o camdan uçmak olacak.''

''Tamam be kardeşim, sen pek bir şey anlatmıyorsun. Yengenin ağzından iki laf alalım dedik, amma kastın.''

''Ulan merak ettiğin şey de bir bok olsa, yok Gökçe kimi dövdü, kime kafa attı, kiminle dalaştı...''

''E merak etmeyeyim mi kardeşim? Durduk yere problem çıkarıyorsun kendine. Bir gün başına cidden bela alacaksın.''

''Bir şey olmaz, sen işine bak.''

Aslında Gökçe Bertuğ'un sandığı kadar şiddete meyilli biri değildi; ama endişesinin sebebini de anlıyordum. Gökçe'yi tanımasam ben de aynı endişeyi taşıyabilirdim. Belki lise yıllarında daha farklıydı ama şimdi çok daha sakin biriydi. Gerilen ortamı yumuşatmak için, ''Siz nasıl tanıştınız?'' diye sordum Bertuğ'a.

''Lisede aynı sınıftaydık, öyle tanıştık.''

''Nasıl en yakın arkadaş oldunuz peki?''

Bertuğ kaşlarını kaldırdı ve Gökçe'ye baktı. ''Benden onay bekleme, anlatmak istiyorsan anlat; ama için rahat olsun Gülşah ön yargılı biri değildir.''

''Senin sevgilin olduğuna göre öyle olmak zorunda.'' dedi Bertuğ ve anlatmaya başladı. ''Bir gün okula yüzüm gözüm mosmor geldim. Sınıftaki herkes endişelendi. Gasp edildiğimi söyledim. Herkes inandı. Gökçe inanmadı. Okul çıkışı beni bir köşeye çekti, hangisi diye sordu. Baban mı abin mi? Küçük bir çocuk gibi ağladım. Abim dedim. Neden dedi, çünkü farklıyım dedim. Babana söyledin mi diye sordu, o zaten biliyor dedim. Polise söyledin mi dedi, farklı olduğumu öğrenirler dedim. Ben kimse öğrensin istemiyorum. Abin bunu değiştiremeyeceğini bilmiyor mu dedi, biliyor ama kabul etmek istemiyor dedim. Bu zorbalık ne zamandır sürüyor dedi, uzun zamandır dedim. Ama hiç yüzüme vuracak kadar aklını yitirmemişti. Biraz durdu, yüzündeki o öfke hala anılarımda canlı durur. Bana bir söz vermeni istiyorum dedi. Abine gidip söyle, ona de ki bizim sınıfta deli bir çocuk var, kafadan kontak, bana bir kez daha dokunursan seni öldürecekmiş. Güldüm tabi, ama Gökçe gülmüyordu. Bana zorla söz verdirdi. Akşam abime gidip bunu söyledim, benim attığımdan çok daha büyük bir kahkaha attı. Demek sonunda kendine kendin gibi bir ibne buldun dedi, hayır dedim hayır. Ona iftira atma o benim gibi değil, sadece bana acıyor. Senin gibi birine kim acır ki dedi.''

Duyduklarıma inanamıyordum, Bertuğ demek o yüzden abisi hakkında öyle konuşuyordu. Dışarıdan göründüğü biri gibi değildi demek ki. Ben bunları düşünürken Bertuğ konuşmaya devam etti. ''İki hafta kadar benimle uğraşmadı, iki hafta sonra bir gece yine beni fena hırpaladı. Ertesi gün beden dersinde Gökçe basketbol oynarken sektiğimi fark etti. Sanırım o gün neden herkesten sonra soyunma odasında üzerimi değiştirdiğimle ilgili bağlantı kurması uzun sürmedi. Bana herkesin ortasında kaşları çatılmış bir şekilde bir iki saniye baktı. Hiçbir şey sormadı, hiçbir şey söylemedi. Akşam biz babamla yemek yerken, abim sofrada yoktu. Dışarıda eğlenmeyi sevdiği için bu sıra dışı değildi. Sıra dışı olan abimin hastaneye kaldırıldığı haberini veren telefondu. Hastaneye korku içinde koştuk. Feci bir şekilde dövülmüştü. Beni tokatla, yumrukla, muştayla, bazense sopayla dövmeye alışkın sol kolu kırılmıştı. Ona en az dört beş kişilik bir grubun saldırdığını düşündük ama aslında bunu yapan tek bir kişiydi. O kişi de biz hastaneye ulaştıktan çok kısa bir süre sonra babası ile hastaneye geçmiş olsun ziyaretine geldi zaten.''

Nefesim kesilmiş bir halde dönüp Gökçe'ye baktım. Yüzünde hiçbir ifade yoktu. Ne pişmanlık ne şaşkınlık ne kızgınlık.... Hiçbir şey... Ondan bir tepki göremeyince hemen tekrar Bertuğ'a baktım. ''Abin Gökçe'den şikayetçi olmadı mı?''

''Hayır, olmadı. Bu konunun üstünü kapattılar. Gökçe'nin babası bizimkilere ne teklif etti ya da neyle tehdit etti bilmiyorum. Bildiğim tek şey babamın abimin sağlığından daha çok benim eşcinsel olduğumun halka yayılmasından endişelenmesiydi. Bu gerçek ailenin itibarını geri dönülemeyecek bir şekilde zedelerdi. Babam da abim de buna katlanamazdı. Muhtemelen bunun ortaya çıkmasından öyle korktular ki sustular. Sonunda abim üç ay magazinden uzak durdu ve sessiz sedasız iyileşti, bana da bir daha asla vurmadı.''

Sinirle Gökçe'ye döndüm. ''Nasıl böyle bir aptallık yaparsın? Ya adam şikayetçi olsaydı, ıslahevine bile gönderilebilirdin farkında mısın?''

''Zengin bir züppeyi dövdüm diye mi?''

''Ya sakat kalsaydı ya da daha kötüsü olsaydı? Gerçekten hapse girebilirdin.''

''Sonra da çıkardım.''

Bu umursamazlığı acayip sinirimi bozmuştu. ''Nasıl bu kadar umursamaz olabiliyorsun ya?! Bu senin hayatın Gökçe.''

''Tek kıymetli hayat benimki değil. Şiddet her zaman şiddeti çözmez, doğru. Ama bazılarına anladığı dilden konuşmak lazım.'' Sıkıntılı bir nefes verdim, Gökçe ile bu konuya o kadar farklı yerlerden bakıyorduk ki tartışmak anlamsızdı. Bunu daha önce de yaşamıştık.

Kısa bir süre sakinleşmeyi bekledikten sonra, Bertuğ'a dönüp gülümsedim. ''Sana bir de kızlardan bahsettim.''

''Ne olacak ki kızlara düşman değilim ya.''

''Yine de herkesten sakladığın bir şeyi bana güvenip anlatmana sevindim. Bir yabancı olduğum halde bana açıldın, bu çok kıymetli bir şey benim içim.''

''Bir keresinde masanın öbür tarafında oturanlara da anlayışlı olmak gerekir demiştin Gülşah, hatırlıyor musun?'' dedi Gökçe.

''Ayhan'ın partisinde... Evet hatırlıyorum.''

Bertuğ'a baktı. ''Ön yargılı olmazsan masanın karşısındakine de anlayışlı olabilirsin hatta elini uzatabilirsin. O kişi de sana elini uzatır. Tuttuğun elin, baktığın yüzün, konuştuğun dilin tamamen aynı olduğunu, o kişinin aslında senden hiçbir farkının olmadığını görürsün. Bazen de eğer şanslıysan ömür boyu sürecek bir dost bile edinebilirsin.'' dedi Gökçe ve Bertuğ'a elini uzattı. Bertuğ da onun elini kavradı ve hafifçe sallayıp, ''Var ol kardeşim.'' dedi.

Yemekten sonra sofrayı toplayıp çay yaptık. Salonda çay içerken bir taraftan sohbet ediyorduk. Gökçe yanıma oturmuştu. Bertuğ ise çaprazdaki diğer koltukta oturuyordu. ''Yarın Oktay ile maça gideceğiz. Fazladan iki bileti varmış. İsterseniz siz de gelin.'' dedi.

''Ne maçı?'' diye sordu Gökçe.

''Oğlum sen nasıl liselisin ya? Galatasaray'ın maçı tabi ki.''

''Futbol mu takip ediyorum ben kardeşim.''

''Çok şey kaçırıyorsun.'' dedi Bertuğ ve bana döndü. ''Ne diyorsun yenge, gidelim mi?''

Gökçe'ye baktım. ''Bilmem ki, gidelim mi?''

''Sen nasıl dersen güzelim, gitmek istiyorsan gideriz.''

Çocuksu bir neşeye kapıldım. ''Gidelim o zaman.'' dedim. ''Daha önce hiç futbol maçına gitmedim.''

''Tamamdır, o zaman hemen Oktay'a mesaj atıyorum. Biletleri saklasın.''

Bertuğ mesajlaşmasını bitirince, ''Afad gönüllüsüymüşsün.'' dedim.

''Evet.'' deyip başını salladı Bertuğ.

''İnsanlara yardım etmeyi seviyorsun değil mi?''

''Daha çok ölünce pişman olmak istemiyorum diyelim.'' dedi ve çayından bir yudum aldı.

''Ne demek bu?'' diye sordum.

''Dünyanın sonu yaklaşıyor, her şey yıkılıp küle dönecek ve kıyameti göreceğiz.''

''Buna gerçekten inanıyor musun? Yani kalben inanıyor musun? Yoksa olmasını istediğin şey bu mu?'' diye sordum.

''Hayır tabi ki. En cesur olanlar bile kıyamete şahitlik etmek istemez. Ama edeceğiz, ömrümüz büyük bir talihsizlikle sona ermezse tabi... Göreceğimize inanıyorum. Her şey ziftle kaplandığında temiz kalmak mühim. Nasıl öleceğini nasıl yaşadığın belirler. Ben ölürken hiç korkmayacağım, hiç pişmanlık duymayacağım. Ama abimin deli gibi korkacağını biliyorum, dehşet içinde kalacak. Bir gün bile mutlu olmadığını düşünecek. Bir hayat daha isteyecek, bir şans daha isteyecek. Onu affetmemi isteyecek.''

''Affedecek misin?'' diye sordu Gökçe

''Ben onu çoktan affettim. Onun yaptıkları biraz da babamın yüzümden, babam onu öyle yetiştirdiği için.''

''İradesi yok mu?'' diye sordu Gökçe tok bir sesle.

''Öfke ve kin ağırdır. Ben yayan çok uzun yollar yürüyeceğim. Sırtımda çantamdan başka yük istemiyorum.''

''Fazla yumuşak kalpli olmanın cezasını çekeceksin.''

Bertuğ derin bir nefes aldı. Dirseklerini dizlerine koyup elleriyle oynadı. ''Sana söylemediğim bir şey var.'' dedi. Birden beklenmedik bir şekilde gerilmişti. ''Onu gördüm.'' dedi ve kafasını kaldırıp Gökçe'ye baktı.

''Kimi?''

''Onu işte... Onu...Okula geldi. Daha önce söylemem gerekirdi ama cesaret edemedim.''

''Ne dedi?''

Bertuğ arkasına yaslandı. ''Pek dinlemedim.''

Gökçe alaycı bir ifade takındı. ''Yalancı.''

''Yalan değil. Konuşmak istediği de ben değilim zaten.''

Gökçe'nin kaşları çatıldı, ifadesi sertleşti. ''Bunu niye bana söylüyorsun?''

''Bil diye.''

''Bilsem ne değişecek? Ne diyeceğimi bilmiyor musun? Onu affetmek mi istiyorsun?''

Bertuğ bu suçlayıcı ton karşısında savunmaya geçti. ''Saçmalama!'' Ortamın birden gerilmesi beni telaşlandırmıştı ama ne diyeceğimi bilemiyordum. Donup kaldım resmen.

''Onu affedebilirsin, hatta görüşebilirsin. İnan gönül koymam sana. Ama onu karşıma çıkarmayacaksın! O köpeği karşıma çıkarmayacaksın. Asla affetmem seni. Affetmem.''

''Sevmiş Gökçe, sevmiş. Ne yapalım şimdi?''

''Sırf sevdi diye ihanetini yok mu sayayım? Bunu mu istiyorsun? Onu af mı edeyim? O kendini iyi hissetsin diye onu affetmemi mi istiyorsun?''

''Senin için istiyorum, senin için. Yüklerinden kurtulman için...''

''Yüküm falan yok benim.''

''Var, geçmişten sırtında taşıdığın onca yük var. Ben abimi affettim ve kurtuldum, sen de Ozan'ı affedersen...''

''Onun adını evime getirme dedim sana!'' Gökçe öyle bağırdı ki ev inledi; ama Bertuğ zerre kadar etkilenmemişti. Sakinliğini korudu. ''Ozan, Ozan, Ozan... Ne oldu? İki heceyle yıkıldı mı evin? Babandan nefret ediyorsun ama öfkeni tamamen ondan almışsın. Öfken seni yiyip bitiriyor. Tıpkı babana yaptığı gibi... Böyle olmaya devam edersen onun gibi kanser olup gideceksin sen de.''

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.