11.sınıfın ortalarına geldiğimizde bende YGS bilinci bayağı bir oturmaya başlamıştı. Her gün az da olsa düzenli YGS konularına çalışıyordum. Zaten ilk iki sene öyle bir yatmıştım ki YGS’ye sıfırdan hatta -32636. seviyeden başlamak zorunda kalmıştım. Özellikle fizik namına hiçbir şey bilmiyordum. Koskoca iki sene fizik derslerinde ne yapmışım acaba? Biyolojiye de sadece sınav zamanı çalışıp, sınavdan çıktığım saniyede bütün bilgileri unuttuğum için aklımda hiçbir şey kalmamıştı. Sadece matematik ve kimya derslerinde iyiydim. Matematiğim her zaman iyi olmuştur. Problem çıkarmayı sevdiğim kadar çözmeyi de sevdiğimden midir nedir YGS matematik benim için çok zevkliydi. Kimyam ise hocamız çok başarılı olduğundan ve dersi dinlemediğim tek bir saniyeyi fark ettiği anda beni tahtaya çıkartıp bilgileri beynime sokarcasına anlattığından oldukça iyi durumdaydı. Tarih, coğrafya ve felsefe gibi dersler ise hiç umurumda değildi. Önümde fizik ve biyoloji gibi koca bir engel varken onlara vakit ayıramazdım. İki sene malak gibi yatmak yerine normal bir öğrenci olmayı deneseydim muhtemelen ben de herkes gibi sözel netlerimi artırmak için de çaba sarf ederdim. Fakat benim daha kırk fırın ekmek yemem lazımdı. Bu nedenle önceliğim 9. sınıf sayısal konularını halletmek ve aynı zamanda 11. sınıf derslerini aksatmamaktı.
Sınav haftasının gelmesine on beş gün kalmıştı. Eski halim olsaydı “Ohooo daha çok var.” Diyerek kitap kapağı bile açmazdı fakat yeni ben şimdiden panik olmaya başlamıştı. Hem YGS konularını hem 11.sınıf konularını aynı anda nasıl devam ettirecektim ki? YGS’yi bir süre rafa kaldırıp 11.sınıf konularına yoğunlaşmaya karar vermiştim ki Serra sınıfa büyük bir heyecanla, gözlerinin içi parlayarak gelip şu cümleleri kurdu:
“Kızlar 12’lerden arkadaşla konuştum. Okulda soruları çalmak çok kolaymış.
Siz neden hiç soru çalmıyorsunuz dedi.”
“Çok mu kolaymış? Nasıl yapacağız?”
“Hocalar sınav sorularını eve götürmek yerine öğretmenler odasında dolaplarına bırakıyorlarmış.”
“Tamam da dolaplarını kilitliyorlardır.”
“Hayır, çıkışta öğretmenler odasının kapısı kilitlendiği için çoğu hoca dolaplarını kilitlemiyormuş.”
“İyi de öğretmenler odasının kapısını nasıl açacağız.”
“Görevli ablaları takip edip anahtarları nereye koyduklarına bakacağız.”
“Ya evlerine götürüyorlarsa?”
“Evlerine neden götürsünler? Anahtarları ya yangın dolabına ya da herhangi başka bir yere saklarlar. Takip edip öğreneceğiz.”
Planımız işte bu kadar basitti. 11.sınıf gerçek anlamda çok zordu ve eğer soruları bulursak hayatımızın en keyifli sınav haftasını geçirecektik.
Sınav haftası gelmeden bu işi çözmek için hemen kolları sıvadık. Sınav sorularımız hazırlandığında sanki her gün soru çalıyormuş gibi rahat ve nerede ne yapacağımızı bilir durumda olmalıydık. Fakat asıl karar vermemiz gereken mesele soruları çalacağımızı bütün sınıfa anlatmalı mıydık yoksa sadece illegal iş çevirme uzmanı bizler mi bilmeliydik? Serra herkesle paylaşmamız gerektiğini öne sürse de ben buna müsaade edemezdim. İllegal iş çevirme konusunda son derece tecrübeliydim. Bir işe ne kadar çok kişi ile kalkışırsan o kadar dibe batarsın. Ne demişler, nerede çokluk orada bokluk! Serra ile uzun uzuna bu konuyu tartışmaya başladık.
“Herkese söylersek mutlaka birisi ağzından kaçırır ve yakalanırız.”
“Ama biz yan gelip yatarken onlar harıl harıl ders mi çalışacaklar?”
“Ne güzel işte, ders çalışmanın nesi kötü?”
“Benim içim rahat etmez!”
“Bak Serra! İllegal bir işe kalkışmadan önce yanındakileri iyi seçmek gerekir. Batacaksak beraber batacağız!”
İllegal işlerde benim kadar tecrübeli olan Sevde araya girdi:
“Bence Süeda haklı. Sadece bizim tayfanın bilmesi yeterli!”
Zaten sadece bizim tayfanın bilmesi demek yaklaşık on beş kişinin bilmesi demekti. Bu sayı bile fazla sayılırdı. Bana göre daha önce disiplin cezası almamış birini kesinlikle bu işe karıştırmamalıydık. Paniğe kapılıp hepimizin başını yakabilirdi. Yani bu kişi Serra oluyordu ama fikri veren kişiyi dışlayamazdık. Mahalle maçında kötü oynamasına rağmen topun sahibi olduğu için oynatılan çocuk gibiydi Serra. Fakat çabuk ikna oluyordu ve sonunda bu olayın aramızda kalmasına karar verildi. Çok yakın arkadaşımız olan Ayşe’ye bile söylemeyecektik. Ayşe dürüstlük abidesi bir insandır. Asla yanlış bir şey yapamaz ve yaptırmazdı. Hayatı boyunca bursunu kaybetmek en büyük korkusu olmuştur. Kendisine “Bak Ayşe, ben kaç defa ceza aldım ama bursumu kaybetmedim, sen de kaybetmezsin.” Dememe rağmen yine de asla illegal bir işe kalkışmazdı. Serra içini rahatlatmak için her ne kadar “Ya kızlar! Bari bizim Ayşe’ye söyleyelim.” Dese de hiçbirimiz oralı olmuyorduk. Ayşe’ye söylemek intihar etmek olurdu. Kendi topuğuna sıkmak olurdu.
Sınav haftasının gelmesine kısa bir süre kalmıştı ve biz soruları çalacağımızdan son derece emin olduğumuz için asla ders çalışmıyorduk. Planımızda ters giden bir şey olursa hepimiz çok fena çakılacaktık. Bu nedenle projemiz üzerinde büyük hassasiyetle çalışıyorduk. Akşam okulun yurdunda kalacak, bütün okul boşaldığında görevlilerin temizliği bitirip, öğretmenler odasını ve sınıfları kilitleyip gitmelerini bekleyecektik. Giderlerken de anahtarları nereye koyduklarını görmek için görevli odasının çevresine saklanıp gözcülük yapacaktık.
Görevli odası okulun en alt katındaki yemekhanede bulunuyordu. Odanın tam önünde görevlilere ait bir adet masa vardı. Masanın üzerinde katlı bir şekilde duran örtüler ve birkaç tane kitap duruyordu. Biz görevli odasının karşısında gizlenip beklerken görevliler tek tek odaya girip, hazırlanıp çıkmaya başladılar. Yaklaşık on dakikalık sessiz bekleyişin ardından en sonunda aralarından biri masaya yaklaştı. Etrafa bir göz attı. Hemen başlarımızı eğdik ve nefesimizi tutmaya başladık. Görevli eliyle masa örtülerini şöyle bir karıştırıp arkadaşlarının peşinden gitti. Aha! Ben anahtarı kesinlikle görevli odasında kilitli bir şekilde bırakacaklarını ve asla ulaşamayacağımızı düşünüyordum fakat bunca zaman gözümüzün önündeymiş meğer. Görevliler iyice uzaklaştıktan sonra hemen masanın üzerindeki örtüleri kaldırdık ve bum. Anahtarlar örtünün altındaydı. Kantin hariç bütün kapıları açan anahtarlar avucumuzun içindeydi. Hemen bir koşu yukarı çıkıp öğretmenler odasına yöneldik. Tek tek bütün anahtarları denedik ve en sonunda doğru anahtarı bulup içeriye girmeyi başardık. Herkes sevinç çığlıkları atarken Serra’ya baktım. Sevinçten gözleri parlıyordu. İllegal iş yapmanın heyecanı ve adrenalin duygusunu ilk defa tadıyordu ve bu durumdan oldukça memnun görünüyordu.
Hemen bütün dolaplara baktık. Matematik, kimya ve edebiyat hocalarının dolapları hariç geri kalan bütün dolaplar açıktı. Yani çalışmamız gereken sadece üç sınav olacaktı. Fizik, geometri, coğrafya, tarih, felsefe hepsinden ama hepsinden kurtulmuştuk. Hızlıca bütün dolaplara göz gezdirirken felsefe sorularını çoktan bulmuştuk bile. Felsefe hocası sınavda hepimizi bir soru bankasından sorumlu tutmuştu. Sınav soruları, içerisinde yaklaşık bin soru olan bu soru bankasından çıkacaktı. Koskoca bir kitabı bitirmekten kurtulmanın verdiği mutlulukla hepimiz birbirimize sarıldık. Hemen soruların fotoğraflarını çekip, öğretmenler odasındaki dağınıklıklarımızı toparlayıp, kapıyı kilitledik, anahtarını yerine bıraktık ve yurda geçtik.
Yurda geçtiğimizde benim aklımda soruları diğer şubedeki arkadaşlara satma düşünceleri dolanırken Serra mahcup ve tedirgin bir şekilde yanımıza geldi. Özellikle gözlerini benden kaçırarak söze başladı.
“Kızlar size bir şey söyleyeceğim ama kızmak yok!”
“Serra ne yaptın?”
“Ben soruları Ayşe’ye yolladım.”
“Ne?”
“Hani anlaşmıştık? Sadece bizim aramızda kalacaktı.”
“Kızlar ne yapayım içim rahat etmedi.”
“Ayşe ne tepki verdi peki?”
“Sorulara hiç bakmadan fotoğrafları sildiğini ve hepimizin kendimizden utanmamız gerektiğini söyledi.”
Bu cevabı duyunca rahatlamıştım. Zaten Ayşe’nin böyle bir işe kalkışmayacağını hepimiz biliyorduk. Sırf arkadaşımız diye zorla kendisini kötü yola sürüklememizin bir anlamı yoktu. Şimdi tek dileğimiz bu durumdan kimseye bahsetmemesiydi. Serra’yı da ciddi bir şekilde uyarmış, bir daha birine söylerse kendisini projeden atmakla tehdit etmiştik. Artık soruları elde etme sefamıza geri dönebilirdik. Yalnız işler beklediğimiz gibi ilerlemiyordu. Ertesi gün okula geldiğimizde Ayşe yanımıza geldi. Bin soruluk felsefe kitabını çözmeyi o da istemiyordu ve sildiği soruları kendisine tekrardan yollamamızı istiyordu. Böylece projemize Ayşe de dahil olmuş bulundu. İşte şimdi çok dikkatli olmalıydık. Serra ve Ayşe zayıf noktamızdı. Patlamaya hazır bomba gibiydiler. Bu ikiliyi asla yalnız bırakmamalıydık. Her an gidip birilerine söyleyebilirlerdi. Ben de soruları satma fikrini çoktan kafamdan çıkarmıştım. Üç beş kuruş kazanacağız diye kimseyi tehlikeye atmaya gerek yoktu.
En sonunda hayatımızın en kolay sınav haftası gelip çatmıştı. Ertesi gün felsefe sınavımız vardı ve bizim haricimizdeki herkes tutuşmuştu. Yalnız onları böyle görmek vicdanımızı rahatsız etmeye başlamıştı. Ama yine de çenemizi kapalı tutuyorduk fakat Ayşe’yi durduramamıştık. Ayşe bütün 11.sınıfları tek tek dolaşıp “Bak bu soru çıkabilir, buna da iyi bakın bence çıkar.” Diyerek sınav sorularından birkaçını insanlara göstererek vicdan rahatlatmaya başlamıştı. Sınavda toplam kırk soru olacaktı ve Ayşe insanlara yaklaşık bir on tanesini göstermişti. İşte bu dibe çöküşümüzün başlangıcıydı.
Sınav kağıdı önüme geldiğinde inanılmaz rahat bir şekilde adımı yazdım ve hiç acele etmeden soruları çözmeye başladım. Bilerek iki tane soruyu yanlış işaretledim. Projedeki bütün ekiple anlaşmıştık. Kimse 100 almayacaktı. Dikkat çekmemek için sürenin sonuna kadar sınıfta bekledikten sonra yavaş yavaş hepimiz kağıdımızı teslim edip çıkmaya başladık. Kapıda şöyle bir nabız yokladım. 11-B sınıfı fısır fısır bir şeyler konuşuyorlardı. Çaktırmadan dinlemeye başladım.
“Ayşe’nin gösterdiği bütün sorular çıktı.”
“Nereden bildi hepsini?”
“Bence onlar soruları çalmışlar.”
“Bence hocalara söyleyelim.”
Eyvah ki ne eyvah! Ulan Serra ağzını tutamadığın için başımıza neler geliyordu al işte! Kesin yakalanacaktık, mahvolduğumuzun resmiydi bu. Hemen ekibi toparladım. Durumu anlattım.
“Arkadaşlar ne olursa olsun sakin kalalım. Soruları çaldığımızı ispatlayamazlar.”
“Aranızda soru kitabını çözen var mı?”
“Ne çözmesi kızım, kitabı almadık bile!”
“O zaman bugün herkes acilen kitabı alsın ve bütün soruları işaretlesin ki bizi suçlarlarsa çalıştığımıza ikna edebilelim.”
“Herkes sakin kalsın ve hiçbir şey olmamış gibi davranalım.”
“Sevde, sen Ayşe’nin yanından ayrılma ben de Serra’ya göz kulak olacağım.” Demem üzerine anlaşmamızı yaptık ve herkes normal hayatına geri dönmüş gibi yaptı ama ben bile üç buçuk atıyordum. Daha önce okulda soruları çalan birçok insan olmuştu fakat yakalanan kimseyi görmemiştik. Neyle karşı karşıya olduğumuzu bilmiyorduk. Bir yandan tedirgin bekleyişimiz sürüyor bir yandan da soruları çalmaya devam edip etmeyeceğimize karar vermeye çalışıyorduk.
“Arkadaşlar yakalanırsak biteriz, bence artık devam etmeyelim.”
“Olmaz. Bu saatten sonra ders çalışmaya başlasak bile sınavlarda fena çakarız.”
“Bu işe girdik artık geri dönüş yok. Herkes ağzını kapalı tutsun yeter!”
Biz böyle kara kara ne yapacağımızı düşünürken zilin çalmasıyla edebiyat hocamız sınıfa girdi. Hepimiz yerlerimize oturduk. Hiçbir şey olmamış gibi davranmaya çalışıyorduk ama herkes çok gergindi. Sevde tırnaklarını yiyor, Serra’nın gözü seğiriyor, Ayşe ise yerinde hop oturup hop kalkıyordu. Halimizi bin kilo metre öteden gören bile bir sorun olduğunu anlardı. Edebiyat hocamız da kesinlikle anlamıştı. Belki de çoktan haberi vardı. 11-B sınıfı sonumuzu getirmişti.
Edebiyat hocamız sınıfımızdan pek hoşlanmazdı. Kendini bize laf sokmaya adamıştı adeta. İğneleyici cümlelerini dersin akışına sıkıştırır ve bize rahatsızlık vermekten büyük keyif alırdı. Tahtaya ne zaman örnek cümle yazacak olsa içimizden birini seçer ve onu gömerdi. Hoca tebeşiri her eline aldığında ‘Bakalım o şanslı kişi kim olacak?’ diye heyecanla beklerdik. Fakat o gün aramızdan kimseyi seçmemişti. Normal cümleleriyle dersi anlatmaya başlamıştı. Biz de yavaş yavaş üzerimizdeki gerginliği atıyorduk ki tahtaya bizi dehşete düşüren şu cümleyi yazdı:
“Sorular çalındı.”
Bu bir iğneleme cümlesi miydi, hoca bize açıkça ‘Ne halt yediğinizden haberim var!’ mı demek istiyordu yoksa sadece bir tesadüf müydü? Eğer tesadüfse vereceğimiz herhangi bir tepki şüpheleri üzerimize çekmeye yeterdi; fakat tesadüf değil ve bir şeyler biliyorsa zaten yandığımızın resmiydi. Ama tedbiri elden bırakamazdık. Biliyor da olsa sonuna kadar inkar etmeye oynayacaktık. Henüz pes etmek için çok erkendi. Hiç üzerimize alınmadan dersi dinlemeye devam ettik ve zilin çalmasıyla tayfa hemen bir araya geldi.
“Sadece bir tesadüf. Biliyor olamaz.”
“Bence kesinlikle biliyor.”
“Biliyor olsa şu an bu konuşmayı yapmak yerine disiplini boylamıştık.”
“O da doğu.”
“Bilseler bile kanıtları yok. Bana bakın herkes sonuna kadar inkar edecek anlaştık mı?”
“Anlaştık.”
Hepimiz anlaşmış ve birbirimizi sonuna kadar kollayacağımıza söz vermiştik ki Halime koşarak yanımıza geldi. Biz bu konuşmayı yaparken Halime de 11-B sınıfını izlemiş ve Felsefe hocasıyla konuşurlarken gizlice dinlemiş. 11-B sınıfı sınav sorularını çaldığımızı iddia etse de Felsefe hocası hiç oralı olmamış. “Arkadaşlar soruları çalmaları imkansız!” diyerek kestirip atmış. Öğretmenler odasının anahtarının nerede olduğunu öğretmenler bile bilmiyordu. Tabii ki onlara göre imkansız olan bir işi başarmıştık. Böylece hepimiz derin bir oh çektik. Hocalar kendilerinden bu kadar eminken işimiz çok kolaydı.
İllet 11-B sınıfı bu da size kapak olsun! Yerinizde olsak ve böyle bir şeyden şüphelensek “Neden bize söylemediniz he?” diye sizi fena darlardık ama asla gidip ispiyonculuk yapmazdık. Ne demişler? Bu hayatta ya avcı ol ya da av. Ama sakın avı avcıya götüren hain olma!
Böylece illegal projemiz büyük bir tehlike atlatmıştı. Bundan sonra herkes ağzını sıkı tutacak ve grubu tehlikeye atacak bir hareket yapmayacaktı ve soruları çalmaya kaldığımız yerden devam edecektik.


