Yıllarca on sekizinci yaşın çok özel olduğuna inandırıldık. Yabancılar on sekiz olunca evden kovuluyor, herkes kendi ayaklarının üzerinde durmaya başlıyor sandık. Yani en azından ben öyle sandım. Tüm kalbimle inandım on sekizin özel olduğuna. Artık oy verebilecek, ehliyet alabilecektim. Kendi kararlarımı kendim verecektim. Ne de olsa yetişkindim ben.
Yetişkinliğe ilk adımımın da çok özel olması gerekiyordu. Çünkü kimse bana sınav stresi ve gelecek kaygısından kafayı yiyeceğimden bahsetmemişti. Mumları hızlıca üfleyip, pastayı bir lokmada yutup, koşa koşa test çözmeye devam edeceğimi bilmiyordum. Zaten “Fazla ümitlenme Süeda’cım, büyümek o kadar da ahım şahım bir şey değil.” Deseler de inanmazdım. En güzel günümü kimse mahvedemez diye düşünürdüm. Daha yaşamadığım bir günün en güzel olduğuna nasıl karar verdim ki? Asla büyük konuşmamak gerektiği gibi büyük hayal de kurmamak lazım. Çünkü genelde olmaz. Olacağı varsa da olmaz. Ali Lidar’ın da dediği gibi: “Utana sıkıla hayal kuruyorum artık, gizli saklı. Hani zaten çoğu olmayacak şeyler de; olur da olacağı olursa, olacak olanı olduracak olan duyup, olduracaksa da oldurmaz diye.”
İşte böyle kurduğum hayallerle uzaktan yakından alakası olmayan bir doğum günü geçirdim. Okulda arkadaşlarım son ders saatine kadar klasik doğum günümü unutmuş numarası yaptılar. Numara olduğunu tabii ki biliyordum. Bu yüzden ben de onların hazırladığı sürprize şaşırmış numarası yapmak için kendimi hazırladım. Yalandan “Aaaa hiç beklemiyordum. Ne gerek vardı?” gibi sözler sarf edecektim işte. Hediyeleri beğenmesem de çok beğendiğimi söyleyecektim. Her doğum gününde olduğu gibi yani. Hiçbir şey on sekize özel değildi.
Son ders saati gelip çattığında yüzüme yalandan şaşkın gülümseme ifadesi oturtmuş bekliyordum. Sonra arkadaşlarım kocaman bir çiğköfte tepsisiyle sınıfa girdiler. Çiğköftenin üzerine bir adet mum dikilmişti. Yüzüme yerleştirdiğim yalandan ifade kayboldu. Arkadaşlarım beni gerçekten şaşırtmayı başarmıştı. Çiğköfteyi çok sevdiğim için bana özel sıra gecesi düzenlemişler meğer. Böyle bir kutlamayı tahmin edemezdim.
Benim kadar sınıf hocamız da şaşırmıştı bu duruma. Yeni sınıf hocamız, yaşadığımız Ebru Hoca faciasından sonra Melda Hoca olmuştu. Üç sene boyunca çok çektirdiğimiz, yer yer illallah ettirdiğimiz, düzenli olarak disiplin kurulunda selamlaştığımız müdür yardımcımız Melda Hoca. Fazlasıyla önyargılı başlamıştı tanışıklığımız. Bu yüzden bizi karşısına alıp “Bakın ben geçmişi unuttum. Sizinle temiz bir sayfa açacağız.” Minvalinde bir konuşma yapmıştı Melda Hoca. Her ne kadar birbirimizi tanıdığımızı sansak da tanımıyorduk zaten. Daha yeni başlamıştık. Bu sıra gecesiyle birtakım önyargıları yıktık ve birbirimizin ağzına bol nar ekşili çiğköfte bile tıktık. Böylece tahminlerimden uzak ama bir o kadar unutulmaz bir doğum günü oldu benim için.
Eve geldiğimde de durum pek farklı değildi. Babam elinde araba anahtarıyla gelip “On sekizinci yaş günün kutlu olsun.” Demedi. Annem “Artık yetişkin oldun, bizim sorumluluğumuzda değilsin.” Minvalinde bir konuşmayla ayrı eve çıkmamı söylemedi. Her şey aynıydı. Ablam benim için bir pasta yaptı ve mumları üflememin ardından organik kimya çözmek üzere odama yöneldim.
Sınav senesinde olmanın en iyi yanı hiçbir ev işine elimi sürmeme hakkımın olmasıydı. Ders çalışmam gerekmeseydi önce ablamla bulaşıkları kimin yıkayacağına dair kavga edecektik sonra annem gelip “Sizi doğuracağıma taş doğuraydım!” diyecekti, babam her zamanki gibi hiçbir şeye karışmayacaktı. İşte tüm bunlardan muaftım. Dokunulmazlığım vardı evde. Stresli bir ergen olduğum için kimse bulaşmıyordu bana. Ama ablam gün sayıyordu intikam için. Yazın gelmesini ve benim sınavımın bitmesini sinsi sinsi bekliyordu. Bütün işleri bana kitleme hesabı yapıyordu şimdiden.
“Şu sınavın bir geçsin var ya…”
“Belki mezuna kalacağım. Daha çok beklersin. Sahiden ya mezuna kalırsam?”
“Öf! Başladı yine.”
“Yok ya kalmam herhalde. Kalmam değil mi?”
“Ben nerden bileyim ya?”
“Kalmazsın desen ölür müsün?”
“Ben kalmazsın derim. Sana ümit veririm. Sonra mezuna kalırsan gelir beni suçlarsın.”
“Hiç faydan yok farkında mısın? El alem ablasına bilemediği soruları soruyor, beraber çalışıyor, ben sana ne soracağım?”
“Sayısal seçerken bana mı sordun? Eşit ağırlık seçseydin mis gibi edebiyat çalışırdık birlikte.”
“Benim sayısal seçmemde senin de payın var. Sen sayısal seçseydin üstüne bir de doktor olsaydın üzerimdeki bütün baskıyı kaldırmış olacaktın. Şimdi bütün sülale benim doktor olmamı bekliyor.”
“İnsanlara sen ümit verdin. Beklentiyi hiçbir zaman yükseltmeyeceksin.”
“İlk defa doğru konuştun bak.”
“Kendi düşen ağlamaz. Hadi yallah ders çalışmaya!”
“Sen söyleyince ders çalışma isteğim ölüyor.”
“Çalışmayacaksan git de mutfağı topla.”
“Yoo, ölmemiş ki. Ders çalışacağım ben.”




