Lise son sınıfların o zamanlar ismi YGS olan, şu an AYT-TYT denilen, siz bu kitabı okurken ismi kim bilir ne olacak olan, kısacası üniversite sınavının birinci aşamasına girmelerine dört gün kalmıştı. Tam dört gün sonra resmi olarak YGS öğrencisi olacaktık.
Bu hayata hiç hazır değildim. Daha dün dokuzuncu sınıf bebesiydik. Ne ara büyümüştük böyle? Resmen lisenin sonuna yaklaşıyorduk. Zaten lise birinci sınıfı atlattığınız zaman, lise bitiyor diyebiliriz. Ne olup bittiğini hiç anlamıyorsunuz. Hele on birinci sınıf olduğunuzda aniden büyümeniz gerekiyor. Ailenizin ve öğretmenlerinizin sizden beklentileri artıyor. Daha olgun ve sorumluluk sahibi bireyler olmanız bekleniyor. Evet, herkes bizden sorumluluk sahibi olmamızı bekliyordu; fakat biz zaten öyleydik. Mesela dalımızı kıranın ağacını kökünden sökmesini iyi bilirdik. Biri bir kardeşimizi üzdüğünde, misliyle karşılık vermek bizim sorumluluğumuzdaydı.
Öğle arasında Akgün ve Elif’le beraber sınıfın akıllı tahtasında komikli videolar izlerken Çeken, Halime ve Özkırış nam-ı diğer Facia Üçlü hışımla içeri girdiler. Özkırış biraz sarsılmış görünüyordu. Yüzünde, on sezon Friends izledikten sonra düşülen boşluk hissine benzer bir ifade vardı. Üçü de çok sinirliydi ve dokunsak ağlayacaklardı.
“Neyiniz var?”
“Yok bir şey ya, kavga ettik.”
“Ne? Nerde? Ne zaman? Kiminle?”
“Beni niye çağırmadınız?”
Kızları soru yağmuruna tutmuştuk; fakat yeterli cevap alamıyorduk. Üçü de kaçamak cevaplar veriyor ve konuyu kapatmak istiyorlardı. Fakat benim sorumluluk damarlarım kabarmıştı ve arkadaşlarımın sorunuyla kesinlikle ilgilenmem gerekiyordu. Sonunda Özkırış konuşmaya başladı.
“Dayak yedim.”
Kim hiç kimseye zararı olmayan, dünyanın en elit ve kibar insanlarından biri olan Özkırış’ı döverdi ki? Biz şaşkın gözlerle birbirimize bakarken Özkırış anlatmaya devam etti. Meğer Azra isimli bir kız, bizim Akgün’ün kardeşine zorbalık yapıyormuş. Akgün kızı uyarmak için sınıfını basmış ve yanına da Facia Üçlü’yü almış. Beraber kızı bir güzel korkutmuşlar. Fakat Azra denilen saldırgan bu duruma iyice bilenmiş ve kolay lokma olarak gördüğü Özkırış’ı gözüne kestirmiş. Özkırış’ı yalnız bulduğu bir anda üzerine çullanmış, bir güzel hırpalamış. Kavgayı gören Halime ve Çeken de Özkırış’ın yardımına koşmuşlar; fakat Azra’nın öfkeli yumruklarından onlar da nasibini almış. Yani üç kişi bir kızı alt edememişler. Akıl almaz bir durumdu bu.
“Kimmiş bu Azra, kaçıncı sınıf?”
“8. sınıf.”
“Ne? Küçücük çocuktan dayak mı yediniz?”
“Ne küçüğü, senin tam olarak üç katın.”
Bu Azra denilen saldırgan okulumuzun orta okul kısmına giden, yaşıtlarından oldukça iri olan, GDO abidesi bir insandı. Kendisinden tam olarak üç yaş büyük, üç kişiyi kolaylıkla ekarte edebiliyordu. Fakat daha benimle tanışmamıştı. Hemen büyük bir hışımla Akgün’e döndüm ve hesap sormaya başladım.
“Sen nasıl olur da bensiz sınıf basarsın?”
“Sen o gün okula gelmemiştin.”
“O zaman yürüyün şimdi ikinci bir sınıf basma operasyonu yapıyoruz!”
Facia Üçlü ile beraber Elif, Akgün ve ben tam olarak altı kişi, hiç utanmadan sekizinci sınıf bebesini dövmeye gidiyorduk. Çok sinirliydik ve intikamımızı alacaktık. Özkırış’ın kanını yerde bırakmayacaktık. Hışımla merdivenleri çıkarken Azra’yı kantin sırasında beklerken gördük. Bu, Azra’yı ilk görüşümdü ve harbiden o kız neydi la öyle? Benden üç yaş küçük birisi nasıl bu kadar büyük olabilirdi ki? Hem enine hem boyuna maşallahı vardı. Yaşıtlarından da oldukça büyük olduğundan okulun en belalı zorbasıydı. Fakat biz ne zorbalar gördük. Bir kere ben namı bütün liseleri aşmış Hanzo’dan tokat yemiş adamdım. Bu küçük hırbo bana vız gelir tırıs giderdi.
Azra’yı görünce bir saniye bile düşünmeden kendimi öne attım.
“Gel bakalım sen şöyle.” Diyerek kızı daha tenha bir yere çağırdım. Çağırmakla da kalmadım kolundan tutup çekiştirdim. Fakat Azra aptal değildi. Arkamdan gelen orduyu görmüştü ve tuzağa düşmeyecekti. Ama ben aptaldım. Aptallığın kitabını yazmıştım. Yeryüzünde hiç aptallık diye bir kavram olmasaydı ben yine de aptal olurdum. Ulan senin neyine kolundan tutup çekiştirmek? Azra seni donunda sallar donunda. Ne diye önden gidip kızın kucağına atıyorsun kendini?
Hırbo Azra bu aptallığımı cezasız bırakmadı ve beni bütün gücüyle ittirdi. Tam arkamda iki tane çöp kovası vardı ve birine takılıp çöplerle beraber yere düştüm. Azra’nın durmaya niyeti yoktu. Üzerime çıkıp yakama yapıştı. Tam o sırada Elif’le Akgün araya girdi ve Azra’yı üzerimden çektiler. Hışımla ayağa kalktım ve Akgün’le Elif, Azra’yı sağa sola çekiştirirken ben de gardımı aldım. Minik ve gururlu yumruğumu hazırladım, tam ağzının ortasına geçirecektim ki orta okulun müdür yardımcısı namı diğer Kel Bedri araya girdi. Minik yumruğumu tutup aşağı indirdi ve bana “Ne yapıyorsun sen?” bakışı attı. Ben de kendisine “Ya sen bir çekil şuradan be!” bakışımla karşılık verdim. Fakat hayır. Sadece bakış atmakla yetinmemiştim. Bu sözler ağzımdan herkesin duyabileceği şekilde dökülmüştü. Ben içimden dediğimi zannediyordum fakat bildiğin adama bağırmıştım.
“Ya sen bir çekil şuradan be!”
Allah da beni kahretmesin! İyi ki sadece bu sözleri söylemekle yetindim. İyi ki adamın keline bir şaplak atmadım. Çünkü onu da yapardım ben. Sinirlenince kendimi kaybetmemin yanına bir de sesli düşünme özelliği eklenince bu gibi durumlar kaçınılmaz oluyordu.
Kel Bedri, kendi pisliğini yiyen domuz görmüşçesine bana bakarken Akgün ve Elif de Azra’yı bırakmışlardı. Ortamdaki herkes kilitlenmiş beni izliyordu. Sonunda Kel Bedri şoku atlattı.
“Ne dedin sen?”
“Şey… Hocam… Ben… bir şey…”
“Ne yapıyorsunuz siz burada? Utanmıyor musunuz bu kadar kişi tek kişinin üzerine çullanmaya?”
Hey gidi hey! O tek kişi dediğin GDO’lu yaratık hepimizin içinden geçti içinden. Ama sekizinci sınıf bebesinden dayak yediğimizi anlatmak daha utanç verici olacağından sesimizi çıkarmadık. Sanki Azra’yı dövmüşüz gibi tavır takındık ve üzgün olduğumuzu söyleyip olay yerinden uzaklaştık. Biz uzaklaşırken, Kel Bedri bu sefer de avına kitlenmiş aslan gibi bana bakıyordu. Sanki gözleriyle ‘Bu iş burada bitmedi!’ demek istiyordu. Bu sefer hemen bakışlarımı farklı yöne çevirdim ve elimle ağzımı kapadım ki yine bir kaza çıkmasın. Halbuki iki dakika önce gelmiş olsa beni Azra’nın elinden kurtaracaktı. Ama yok! Ne zaman benim başıma bir iş gelse hocalar ölü taklidi yapardı, yer yarılırdı da yerin dibine girerlerdi. Ben karşı atağa geçtiğimde ise anında yakalanırdım. Bu ne talih kardeşim böyle!
Elimiz boş bir şekilde sınıfa döndüğümüzde Ebru Hoca bizi kapıda karşıladı. Yahu olay daha üç saniye önce gerçekleşti. Ne ara yedi cihana haber saldınız? Meğer Kel Bedri hiç vakit kaybetmeden bizi şikayet etmiş. Azra’yı sıkıştırıp, darp etmekten disipline gitmek üzereydik ve Ebru Hoca’ya gerçekleri söylemekten başka çaremiz kalmamıştı. El mecbur Azra’nın nasıl hepimizin hakkından geldiğini utana sıkıla anlattık. Gururumuz ete kemiğe bürünüp yüzümüze tükürüğü yapıştırmıştı. Utancımızdan yerin dibine girmeye hazırlanıyorduk.
Kısa bir sessizliğin ardından başlarımızı yerden kaldırıp, Ebru Hoca’yla göz göze geldiğimizde, karşımızda katıla katıla gülmeye başladı. Hiç sesimizi çıkarmayıp, onurumuzla disipline gitseydik keşke. Şu düştüğümüz duruma bak!
“Hocam amma güldünüz siz de!”
“Bir dakika bir dakika. Siz ciddi misiniz? Ben şaka sanmıştım.
Bayağı ciddisiniz. İnanamıyorum. Vallahi rezillik!”
“Hocam ayıp oluyor ama!”
“Tamam tamam bir şey demedim. Gösterin bakalım şu kızı. Kimmiş neymiş?
“Gelin kantine gidelim. Genelde orda takılır kendisi.”
“Görelim bakalım kimmiş bu cengaver.”
“İşte orada hocam.”
“Hocam?”
“Diliniz tutuldu galiba.”
“Bu mu sekizinci sınıfa gidiyormuş?”
“Hocam kız hormonun öz evladı. GDO’nun bizzat kendisi.”
“Şimdi ikna oldunuz mu?”
“Oldum. Valla ne diyeceğimi bilemedim.”
“E artık disipline gitmeyiz herhalde.”
“Tamam ben konuşurum hocalarla. Siz de dikkat edin kendinize, bu kız biraz şey.”
“Aynen hocam. Bizce de bu kız biraz şey…”


