People love an ingenue.
***
Mehir titreyen eline hakim olmaya çalışarak telefonunu yatağın boş tarafına bıraktı. Bir krizin daha eşiğindeydi.
Günü çok yorucu geçmişti. Cumartesi günüydü. Tatildi. Sanıyordu ki bugün güvenli evinde rahat rahat zaman geçirebilecekti. Sabah tam hayal ettiği gibi ilerlerken öğlen gelen mesajla bütün dengeleri şaşmıştı.
Normalde hiç mesaj gelmezdi telefonuna. Okul grubunu, sınıf grubunu falan da sessize almıştı. Ara ara girip kaçırdığı bir şey var mı diye kontrol eder, mesajları bir hayalet misali okur, sonra uygulamdan usulca çıkardı.
Tabii bunu yaptığında bile defalarca kez yanlışlıkla bir şey göndermiş olabilirim kaygısıyla uğraşır, tekrar tekrar kontrol ederdi.
O saatte gelen mesaj ise bir bilinmeyen numaradandı ve bu Mehir için kesinlikle çok daha korkunçtu.
Gelen mesajı defalarca kez teker teker okumuştu önce. Sonra bir dakika aralıkla gelen ikinci mesajla daha da gerilmiş, onu da defalarca kez okumuş, iyice hafızasına kazımıştı. Ne cevap vermesi gerektiğini ise dakikalarca düşünmüştü.
Oysa verilecek cevap belliydi ya 'Evet' ya 'Hayır' diyecekti ama onlardan birini yazmaya çalışırken bile elleri deli gibi titriyordu.
Acaba tandığım biri mi, acaba önemli bir şey mi, cevap vermesem olur mu, ya cevap bekliyorsa ne yapacağım, 'Hayır' dersem ne olur gibisinden mliyonlarca düşünce geçti aklından ve en sonunda notlar kısmına girip bir cevap yazdı.
Onu kopyalayıp yapıştırdı ve tüm cesaretini toplayarak gönderdi. Bu basit işlemden dolayı nefes nefese kalmıştı.
Kısa süre içinde gelen diğer mesajlara da baktı. Onlara da aynı işlemi uygulamıştı ve attığı her mesajda durumu daha da kötüleşiyordu.
Bu projeyi biriyle yapmak istemiyordu çünkü o kişinin başına bela olacağından emindi. Doğru düzgün konuşamıyor, okulda bile hep en köşelere çekilip kimseyle muhattap olmuyor, öğretmenlerin zoruyla konuşmak zorunda kaldığı anlardan hemen sonra kriz geçiriyor, bir tuvalet kabinine girip kendini orada sakinleştirmeye çalışıyor, çoğu zaman sınıfından bile zor çıkıyor, okula dahi zorla gidiyordu.
Bu durumda elbette ki arkadaşı da yoktu. Güvenebileceği kimse de...
Ona yaklaşan herkes onu ürkütüyordu. Ne yapacağını şaşırıyordu. Biri ona ''Nasılsın?'' diye sorsa altında ne işler döndüğünü, ne tarz bir cevap vermesi gerektiğini saatlerce düşünürdü.
Arkadaşları onu dışarı çağırsa çıkamaz, mesajlaşsalar mesajlarına çok geç döner, arasalar hiç açamaz, doğru düzgün derdini anlatamazdı.
Kim böyle biriyle arkadaş olmak isterdi ki?
İnsanlar saf, dışa dönük, komik, eğlenceli insanları severlerdi. Kendisi de tüm bu özelliklerden en uzak olan kişiydi.
Son mesajları okurken kalbine bir ağrı girdi. Çarpıntısı yeterince yüksek değilmiş gibi daha da artmıştı.
Aybora denen çocuk öyle şeyler söylemişti ki Mehir onları asla aklından çıkaramayacaktı.
İnsanlar hep düşünmeden konuşurlardı. Sözlerinin karşıdakini ne boyutta etkileyeceğini asla fark etmezlerdi, düşünmezlerdi. Sözler iyi olsun ya da kötü olsun bir insan için binlerce anlam ifade edebilirdi.
Mehir için de Aybora'nın söylediği sözler binlerce anlama kavuşmuştu.
''Ay parçası...''
''Çok güzelmiş.''
''Yani benim de parçam sayılırsın bu durumda.''
Bu cümleler saatlerce kafasının içinde dönüp durmuşlardı. Bu gece de ona uyku yoktu demek ki. Neyse ki alışmıştı.