İçeriğe geç

Noraya'nın Hükmü

Bölüm 2 · 13 dk okuma

Noraya'nın Hükmü

Bölüm 2

Kader Değişiyor

Kendimi tanıyor muydum? Nasıl biriydim ben? Sanırım bu sorunun cevabını bulmam için biraz daha zamana ihtiyacım vardı. Bugün o normal günlerden biri değildi. Kendimle konuşacağım günlerden.

Ahırın yakılmasıyla karar gecesi de ertelenmişti. Üzerimde beyaz, dizlerime kadar uzanan düz bir elbise vardı. Taç takmamıştım.

Okula en son bizim krallığımızın veliahttı gidecekti. Normalde bugün olan yolculuk bir hafta sonraya ertelenmişti.

Odamın kapısı açıldı. İçeriye annem girdi. Ayağa kalktım, elbisemi çekiştirerek düzeltim. Ellerimi önümde birleştirdim ve dizlerimi kırdım.

-Majesteleri?

O an bu kadar özensiz giyindiğim için kendime kızdım. Annem çenemden tuttu ve başımı dikleştirdi.

-Başın dik dursun. Dedikoduları biliyor musun? Kralın gayrimeşru kızı hakkında?

Bu küçüklüğümden beri etrafımdaki dadıların, hizmetçilerin konuştuğu bir şeydi. Ben gelince susarlardı. Bunu elbette biliyordum. Denilene göre benden beş yaş küçüktü. Annemin bana böyle bir şeyi demesi bunu doğruluyordu. Ne diyeceğimi kestiremedim.

-Bir şeyler duyduğum doğru. Bilmem gereken bir şey var mı?

-O halde sana olanları anlatacağım. Otur.

Sesi duygu denen şeyden yoksundu. Beni umursamadığını belli ediyordu.

-Ne duyduysan doğru Valerie. Senin görevin ise onu öldürmek.

Gözlerimin dolduğunu hissettim. Kraliçe bana bakmadığına göre yüzümü göremezdi. Ne diyordum ben, bu kadın neyden bahsediyordu?

Benden ne bekliyordu? Sorgulamasız onun dediğini yapacağımı mı? Ben brini öldüremezdim. Ben birini mi öldürecektim? Neyle görevlendirilmiştim?

Kulaklarıma sessiz ve çaresiz bir çığlık sesi doluştu.

Ben beş yaşındayken:

-Meyla, yaptıkların için pişman olacaksın! Bana bunu yapmayacaktın! Bu yaptığından sonra odamda sessizce ağlayacağımı mı sandın? Aptalsın sen!

-Üzerime gelmeyi bırak! Onu hiçbir şeye zorlamadım. O istedi. Beni seçti. Yazık oldu sana da. O iki kızını da al ve git! İstenmediğin yerde duracak kadar gurursuz musun yoksa?

-Meyla beni bazı şeylere zorluyorsun!

-Yirmi beş yaşındaki bir kadın için fazla güçlü sözler. Söylesene sonsuza kadar seni seveceğini falan mı sandın?

Alaycı bir kahkaha, bu kadın neden annemle dalga geçiyordu? Meyla denilen kadın annemi omuzlarından tutarak ittirdi. Anne! Hayır, canı çok yanmıştır. Yanına gitmeliyim. Elbisemin eteklerini kaldırdım ve bebeğimi alarak anneme doğru koşmaya başladım. Ayağım taşa takıldı. Yere düştüm ve kendimi koruyamadığım için taşlar yüzümü ve dizlerimi kesti. Elbiseme yüzümden kanlar damlayınca çok korktum. Anne, düştüm yardım et.

Anneme seslenmek için başımı kaldırdığım sırada tiz bir çığlık duydum. Kuşlar uçtu. Bir günahın sonucu olan olan bu çığlıkta annemin yeri neydi? Hangisiydi o? Günahı işleyen mi? Yoksa çığlık atan mı?

Gözlerimi kapatmıştım ve biri gelip de onları açmasın diye sıkıyordum. Ama sonra merak ettim ve ilk günahımı işledim. Günahkar birini sevmek. Annemin elinde bıçak vardı. Bıçağın üzerinde kanlar ve annemin karşısında ise bıçağın üzerindeki kanın sahibi...

Sen katilsin diye bağırmak istiyordum ona. Korktuğum şeyleri söylemek, yüzüne haykırmak. Zihnimin derininde yatan tüm kötü anların sebebi oydu.

-Bunu yapmayacağım!

Annem bana yine vurdu.-Beni susturdu- Sözümü söylemem ile birlikte yanağımdaki acı o kadar hızlı bir şekilde gelişti ki.

Canımı hangisi daha çok yakıyordu? Yıllarca inşa ettiğim, sakladığım duvarların tek tek yıkılarak eski anılarımı bana hatırlatması mı yoksa en çok korktuğum kabusumun gerçekleşecek olması mı?

Ben beş yaşındayken dönüşmekten korktuğum o kadına dönüşecektim. Bunu bana yaptıracaktı, biliyordum. Ona direnmeye gücüm yetmezdi. İşte prensesliğin korkunç yanı...

-O kızın annesi Opna Krallığı’nın kraliçesi.

Sus, sesini duymak istemiyorum! Canımı yakıyor! Yapma...

-Hazır ol! Opna hanedanına mensup olanlar yarın akşam bizi ziyaret edecekler. Kızıl saçlı kız, o babanın kız.

-Lütfen yapma, anne yapma

-Şu hançeri al Valerie. Yarın gece yarısına kadar bu işi bitirmiş ol. Sızlanmanla uğraşacak değilim. Eğer bu işi başarırsan gelecekte kraliçe olacaksın.

-Yalan söylüyorsun!

Ne demeye çalışıyordu? Yıllarca Orana’nın veliaht olması için çabalamıştı ve şimdi benim kraliçe olmamı sağlayacağını mı söylüyordu?

-Yarın gelecek tek hanedan Opna değil, Loluth Krallığı hanedanı da gelecek. Ne demek istediğimi anlayacaksın. Anlayacaksın ve bana her gün minnet edeceksin!

Annemin soğukkanlılıkla söylediği bu sözler yüzünden kendimi tutamıyordum, her an yere düşüp avazım çıktığı kadar bağırarak ağlayabilirdim.

Annem alnıma benden iğrendiğini belli edercesine bir öpücük kondurdu. Zehirli bir öpücük. Arkasını bana hep yaptığı gibi döndü ve odadan çıktı. Çekmecemden anahtarı çıkardım, odamı kilitledim çünkü ağlamaya ihtiyacım vardı.

Hıçkırıklarımda boğulmaya başladım. Hepsi benim yüzünden, o gün saçlarım yerine bileklerimi kesseydim bunları yaşamazdım. Yaşanacak başka bir an yoktu benim için. Gelecek olanların hepsi daha acı doluydu. Beklediğim hiçbir an yoktu. Devam etmek istemiyordum. Bu kâfi hayat devam etmek istemiyorum. Pes ediyorum.

Kraliçenin masama koyduğu hançere doğru uzanarak onu aldım. Hayatımda hiç birini öldürmedim, kendimi de öldürmedim korkuyorum, umarım canım çok acımaz.

Özür dilerim küçük Valerie. Sakin ol büyük Valerie, biraz acıyacak ama sonra Arnom gibi gülümseyerek gideceksin ölüme.

Hoşça kal Abim, Tinessa Ablam. Çok teşekkür ediyorum size. En azından bunu çocukken yapmama engel oldunuz. Müsaadenizle gitmek istiyorum. Ağlamaktan nefesim kesilmişti. Hoş nefes almak da artık önemli değildi.

Değerli taşların üzerinde parmağımı gezdirdim. Hançerin sivri olan kısmına parmağımı batırdım. Kanın hançerde nasıl gözükeceğini merak etmiştim. Hançeri çektim ve sapladım.

-Teşekkür ederim. Bana çok güzel bir iyilik yaptın. Karşılığını vereceğim.

Çığlık atmadı, acı çekmedi bundan keyif aldı. En büyük günahı işledim. Birini öldürdüm. Kızıl saçlı kızı öldürdüm. Günahkar oldum. Özür dilerim küçük Valerie. Cesaret edemedim. Özür dilerim, canım yanıyor. Hava neden çok soğuk? Kızın elleri de çok soğuk. Bu kız benim kardeşim miydi? Ne kadar da güzelmiş.

Ufak bir kahkaha attım.

Sonra daha büyüğünü. Daha çok gülmeye başladım. Sonra sesli bir şekilde ağlamaya başladım.

Avazım çıktığı kadar çığlık atıyordum. Canım yanıyor be! Neden kimse bana acımıyor! Tanrı herkesin vicdanını alıp bana acı olarak mı verdi?

Saçlarımı koparmak istercesine çekmeye başladım. Neden geberip gitmiyordum ki? Neden, Neden, Neden? Hadi beni cezalandırın, günah işledim ve bu günahın tek bir karşılığı var: Ölüm. Hayır, bundan kaçmayacağım çünkü bunu hakkettim.

Kızın saçları ile kanı aynı renkti.

Gözlerine doğru elimi götürdüm ve onları kapattım. Bunu bana annem öğretmişti. Acaba ne diyecekti? Seninle gurur duyuyorum falan mı?

Kendi kendime gülmeye devam ettim. Haddini aşan her duygu tersine dönüşürmüş. Diğerine haksızlık olmasın diye. Ne kadar da güzel. Aferin size duygular, aynen böyle adaletli adaletli yaşayıp gidin!

…

Artık kalbi kırılmış kız değildim. Ayağa kalkarken bu gerçeği kabullenmeye çalışıyordum. Göğüs kafesim kalbimi sıkıyordu, sanki o kıza yaptığımı kalbime yapmak istiyormuş gibi. Kaşlarım hafifçe çatıldı, etrafı algılamaya başladım. Ne yaptığımı yeni anlıyorum. Teşekkür ederim, bana bir iyilik yaptın. Karşılığını vereceğim. Hayır, hayır böyle bir şey yapmadım. Anneme dönüşmedim. Ne zamandır yerde oturuyordum? Kızın kafası kucağımdaydı. Ne zamandır bu haldeydik? Yüzümü ellerime gömdüm. Bunu yapmayı istememiştim. Gökyüzünden bir ışık indiğini gördüm. Dudaklarım hafifçe kıvrıldı. Cezamı vermeye karar vermişti. O ışığa doğru koştum. Kız arkamda bırakarak. Işığa ulaştığımda ona dokunmaya çalıştım. Dokunamıyordum, bunu sevmedim. Işığa dokunmak istiyorum.

Işık çok güzeldi. İlahi bir ışıktı. Işık havaya yayıldı, etrafımda dolaştı ve beni sardı. Etrafımı göremiyordum. Işığa şimdi dokunmak istemiyordum, o ilahi ışık vahşi ışığa dönüşmüştü. Işığa haykırdım.

-Beni öldür...

-Hakkettiğin bu değil, henüz değil Valerie. O kızı kurtardın. Bunun karşılığını alacaksın.

-Onu öldürdüm.

-Bu onun kurtuluşuydu.

-Benim de kurtuluşum!

-Senin yapman gerekenler var. Sana biçilen kader bugün ölümü göstermiyor.

-Yarın?

-Yarına kadar yapman gerekenleri yapabilecek misin?

-Yaparsam beni öldürecek misin?

-Yaparsan öldürürüm.

-Söylersen yaparım.

-Ne yapman gerektiğini senin bulman lazım, bunu sana söylemem yasak.

-Ya başarılı olamazsam, o zaman?

-Öyle bir ihtimal olmamalı!

-Yardıma ihtiyacım olursa?

-Kızıl saçlı kızın saçlarından birazını kes ve yanına al. İhtiyacın olduğunda yak. Yanına geleceğim.

-Ya zamanında yakamazsam, o halde ne olacak?

-Zamanında yak küçük kız! Sana bu kader layık görüldü. Yaşadığın her şeyin bir nedeni var. Hiçbir şey boşuna değildi küçük kız! Tüm bunları düşün! Tek bir seçeneğin var. O da sana biçilen kaderi takip etmek. Eğer hata yapmazsan başarırsın! Vonshola Piroth. Ölümüne kadar hoşça kal!

Bir damla daha aktı gözlerimden toprağa. Ben günah işlememiştim, onu kurtarmıştım. Ama farklı bir kaderim vardı. Neden? Ne için? Ben ne için savaşacaktım? O kız boşuna ölmüş olmamalıydı. Bir amaç için ölmüş olmalıydı.

Yaşadığın her şeyin bir nedeni var, hiçbir şey boşuna değil.

Düştüğün yerden defalarca olduğu gibi kalktım ama bu sefer gerçekten kalktım. Kendim için bir şeyler yapabilirdim. Ölecektim. Bana söz vermişti. Eğer onun istediği şeyi yaparsam o zaman öldürecekti.

Kızın yanına doğru ilerledim ve yerde duran hançerin aldım, kızdan yine değerli bir şey alacaktım. Ayrıca bu yapacağım şeyi yine başkası söylüyordu.

Soğukkanlılıkla saçlarından bir parça kestim. Bu yakacak kadar yeterliydi. Yeterli olmalıydı çünkü ondan daha fazla şey alabileceğimi sanmıyordum.

Kıza baktım. Teni iyice solmuştu. O da böyle olmuştu. Kızı ellerinden tutarak nehire doğru çekmeye başladım. Onu burada bırakamazdım. Görürlerdi. Yağmur damlaları düştü yüzüme. Işığın gözyaşları...

Nehire ulaştığımda kızın saçlarını yüzünden çektim ve onun alnını öptüm. Belki bu öpücüğüm onun için zehirli bir öpücüktü, bilemezdim.

Onu nehire attım ve o dibe gidene kadar bekledim.

-Cennete git kızıl saçlı kız...

Yağmur damlaları canımı yakacak kadar hızla yüzüme damlıyordu. Elbisemin eteklerin tuttum ve olabildiğince hızlı bir şekilde sarayın gizli girişine koştum. Yerdeki taşlar canımı yakıyordu. Ama durmadım. Duramazdım. Yemek vakti yaklaşıyordu. Kızıl saçlı kız rahatsız olduğunu ve yemeğe katılamayacağını söylemişti. Bense hiçbir şey söylememiştim çünkü düşünme becerimi kaybetmiştim.

Girişe vardım. Anahtar yanımda değildi. Omzumla vurarak kapıyı açmaya çalıştım. İşe yaramadı. Saraya ana kapıdan bu halde giremezdim. Daha şiddetle denedim. Kilit demirdendi. Taşla parçalayamazdım. Ne yapacaktım?

Makyajım yağmurdan dolayı dağılmıştı. Göz altım akan boyaları temsilen simsiyahtı. Elime bulaşan boyayı kıyafete sürdüm.

Bu girişi sadece kraliyet ailesi ve vezir bilirdi. O yüzden gardiyanlar yoktu. Sarayın arkasındaki dağdaydım ve buraya kimse uğramazdı. Dağda uzun bir yol vardı daha sonra yer altı tünellerine açılıyordu. Yer altı tünelleri saraydaki her odaya açılırdı. Savaş veya baskın anında kullanılmak için varlardı.

Önüme düşünen saç tellerini yüzümden çektim ve bir ayağımı kapı koluna koydum. Ellerimle kapının üst kısmına doğru uzandım ve tuttum. Diğer ayağımı da kapının üst kısmına koydum.

Aldığım eğitimler sayesindeydi bu kadar kolay çıkabilmem. Teşekkürler Arnom. Ellimle diğer taşı tuttum. Ayağımı başka bir taşın üstüne koydum. Aşağı bakmadan derin nefesler alarak dağın en üst noktasına doğru gitmeye çalışacaktım.

Sonra diğer ayağımı taşın üstüne koydum. Terlemeye başladım. Belki de ağlıyordum. Ya da sadece yağmurdu. Ama iyi hissettirmiyor. Aşağa bakmak gibi bir hata da bulundum. Dengemi sağlayamadım ve yere doğru düşmeye başladım.

Havada süzülmek gibiydi. Son anda ilk tutunduğum taşa tutunarak ölmekten kendimi kurtardım.

Ölmekten mi?

Derin bir nefes daha alarak tekrar yukarıya çıkmaya çalıştım. Yüzüme damlayan yağmur damlaları adeta derin birer çukur oluşturuyordu. Işık neden bunu yapmama engel oluyordu?

Taşların arasından tıslama sesi duydum. Yılan tıslaması. Taşların arasından kara mamba çıktı. Gözleri kara delik kadar siyah olan bir yılan. Anında boynumu sardı. Başını yanaklarıma sürttü. Bende onu burnumla okşadım.

Kanın kokusu almış ve bana soran gözlerle bakıyordu.

-Ben de artık bir katilim Torus.

Torus benim tek arkadaşımdı. Onu yavruyken tanımıştım. Ben on iki yaşındaydım o da yeni doğmuş olmalıydı. Onu diğer yılanlara karşı korumuştum. Ölümcül derece de olmayan birkaç yılan ısırığı da almıştım onu korurken. Elimde tabanca vardı. Annemin beni azarladığı günlerden biriydi. Yavru yılan saldıran büyük yılanlar görmüştüm.

Elimdeki tabancaya bakmış ve gözlerimi bile kırpmadan hepsini vurmuştum. Torus bacaklarıma dolanmıştı. Bacağımdaki zehirli ısırıkların üstüne dolanmıştı. Bu benim çok büyük hasar almamı engelleyecekti. Koşarak Arnom’a gitmiştim. O yaralarıma panzehir sürmüştü. Ona Torus’tan bahsetmemiştim. Kimseye söylememiştim.

Torus beni cesaretlendirecek şekilde baktı. Ardından bana zarar vermesinler diye diğer tüm böcekleri ve yılanları benden uzaklaştırdı. Benimle birlikte gelmeye başladı.

Elimi kesen hiçbir taşı umursamadan dağa tırmanmaya devam ettim. En üsteki taşa da uzandım ve zafer gülüşünün dudaklarıma yayılmasına izin verdim. Dağın en üst noktasındaydım.

En üst noktadan sağa doğru dümdüz bir yol vardı. Arint Dağı’nın en üst noktası ile birleşen bir yol. Saray’ın tam tersi yönde yol ilerlediği için kimse buranın gizli bir sığınağın yeri olduğuna inanmazdı. Yolun ortasında aşağıya doğru açılan bir kapak vardı. Buradan saraya ulaşabilirdim.

Torus’a baktığımda onun da bana baktığını gördüm. Elimi ona uzattım o da bana tırmandı ve kendini boynuma doladı. Pulları mide bulandırıcı değildi. Siyah olmasına karşın çok temiz duruyordu.

Yol benim tek başıma bile rahatlıkla geçemeyeceğim bir darlıktaydı. Yağmur yağmaya devam ediyordu ama acısına alıştığım için damlalar o kadar canımı yakmıyordu. Kayalar ve ağaçlar bu iki dağı birbirine köprü bağlarlardı ve bu görüntü benim çok hoşuma giderdi. Gerçek olamayacak kadar doğaüstü olan bu dağa köprüsü Noraya’da ün salmıştı.

İlerlemeye devam ettim ve kapağın olduğunu düşündüğüm yerden çalılıkları çektim. Tam da hatırladığım gibi duruyordu. Torus ile burada tanışmıştık.

Kapağı açtım ve soğuk havanın beni ele geçirmesine izin verdim. Aşağı doğru bir merdiven uzanıyordu. Torus’un tıslamasıyla merdivenlerin üzerlerinde duran örümcekler kaçıştılar.

Torus’u bıraktım. O önden ilerlemeye başladı. Ben de onu takip ettim. Adımlarım aceleciydi. Yer altı tünellerine vardığımızda Torus tıslayarak burada kalmak istediğini belirtti. Onu böyle anlamak hoşuma gidiyordu. Kafamı salladım ve odamın girişine giden tüneli takip ettim.

Kilitli kapıya vardığımda taşları yokladım ve açılan taşı kaldırarak anahtarı aldım. Burayı kullanmayalı çok uzun zaman olmuştu. Anahtarı kilidin içinde çevirerek kapıyı açtım. Burası yatağımın altına açılırdı. Anahtarı geri yerine koydum ve yatağın altından yuvarlanarak çıktım. Çekmecemdeki diğer anahtarı aldım ve geçidin kapısını kilitledim. Saate baktım.

Yediydi ve yemek dokuzda başlayacaktı. Derin bir nefes aldım ve banyoya ilerledim. Odamın kapısını kilitlemeyi unuttuğumu fark edince geri odama döndüm ve kapıyı kilitledim. Anahtarı kilidin üstünde bıraktım ve banyoya girdim.

Aynaya bakmaktan özenle kaçınıyordum ki çok büyük bir hata yaptığımı fark ettim.

Tacımı düşürmüştüm.

Bir prenses başka bir prensesin öldüğü gün yeniden doğmuştu ama şimdi tekrar ölüyor gibiydi.

Küçük prenses daha küçük olan prensesi öldürdüğünü belli edecek olan tacını düşürmüştü.

Prenseslerin hayatı neden bu kadar acı vericiydi? Oysa diğer herkes prenses olmak istiyordu.

Ellerim titremeye başladı. Diğer eşyalarımı kontrol ettim. Hançer ve kızıl saçlar yanımdaydı. Üstümü çıkardım. Küvet dolduğunda girerek üzerimdeki yükten sadece birkaç saniyeliğine kurtulmak istedim. Ama bu mümkün olan bir şey değildi. Çünkü vicdanım susmuyordu. Başka seçeneğimin olmadığını hatırlattım kendime.

…

Sudan çıkarak bedenimi havluya sardım. Banyodan çıktım ve hizmetkarlara seslenecektim ki kapının önünde bir not buldum. Katil.

Titremeye başladım, çok soğuktu. Üşüyorum. Biri beni görmüştü. Bedenim buz kesmişti. Saate baktım sekiz olduğunu gördüm. Eğer daha fazla kişinin öğrenmesini istemiyorsam devam etmeliydim. -Sorla!

Odamın dışında olduğunu bildiğim için ona seslendim ve anahtarı çevirerek içeri girmesine izin verdim.

Yemek vaktine on dakika kala hazırdım. Kırmızı ve gösterişli kadife elbise giymiştim. Göğüs kısmı kalp şeklindeydi. Kan rengi diye mırıldandım. Kırmızı bir taç ve onla uyumlu kırmızı kolyem vardı. Yüksek topuklu bir ayakkabı giymiştim. Saçlarım dalgalıydı ve açık bırakılmıştı. Merdivenlerden inerken sakin olmaya çalıştım.

Henüz sadece abilerim ve Orana, Tinessa ablam vardı. Daha büyük bir masa kullanılmıştı bugün. Herkesin oturacağı yer belirlenmiş ve isimli notlar bırakılmıştı. Bana yine ablamın yanı düşüyordu. Orana’nın. Misafirler gelirken hepsine samimi birer gülüş bahsettim. Acılardan oluşan bir gülüşler. Kimse gerçeği göremeyecek çünkü ben saklamakta artık çok iyiyim.

Opna Krallığı’nın üç çocuğu vardı. En büyükleri veliaht prens Martin’di. Tinessa ablamın eşi. Noraya Krallıklar Okulu’na gidecek olandı. Yarın yola çıkacaktı tahminimce. Sonra büyük olan abimin eşi olan prenses geliyordu. Ondan sonra ise kızıl saçlı prenses geliyordu. Prensesin saç tutamını ve hançeri kitaplarımın arkasına koymuştum.

Opna Krallığı’ bizim krallığımızın dostuydu. Biri savaşa girerse diğeri de savaşa girmiş olurdu. Ama Loluth Krallığı dostumuz değildi. Onların veliahtı prens Ariel’di. Prens Ariel benle aynı yaştaydı. Benden birkaç yaş büyük de olabilirdi hatırlamıyorum. Loluth Krallığı’nın dört prensi vardı. Prenslerin en küçüğü hariç hepsi ölüm istiyor gibi bakıyordu. Ariel ikinci büyük prensti. Acaba hangisi Ariel’di?

Kral ve kraliçeler geldiklerinde tüm herkesle birlikte ben de ayağa kalktım ve önlerinde eğildim. Ardından samimiyetten uzak konuşmalar bekliyordum ama üç kralda iyi anlaşıyordu.

Babam baş köşeye geçti ve yemeklerin getirilmesini emretti. Yemek yemek istemiyordum.

Annemle göz göze geldiğimizde bana dudaklarını oynatarak “Başarmışsın” dedi. Sesli söylemediği için kimse bizi duyamazdı. Annemin beni eğittiği birkaç konudan biriydi dudak okuma. Evet dedim dudaklarımı oynatarak. Bu kelime başımda depremlere sebep oldu. Annem “Karşılığını alma zamanın” diye dudaklarını oynattı.

-Öncelikle davetimizi bizi kırmayıp kabul ettiğiniz için hepinize çok teşekkür ederim.

Diye söze başladı annem. Babama gülümseyerek baktı ve babam bana baktı. Ardından babam ve Loluth kralı arasında sessiz bir bakışma oldu. Ne karşılığı? O kızı öldürdüm diye bana ödül falan mı verecekti?

Aklımın çalışmasıyla birlikte Loluth Kralının ağızından tahminim olan ve o korktuğum sözler döküldü:

- İrethana Krallığı’nın üçüncü prensesi Valerie ile Loluth Krallığı’nın veliaht prensi Ariel’in krallıkların dostluğu için evlenmelerini istiyoruz...

Bölüm sonu

1 yorum