İçeriğe geç

Noraya'nın Hükmü

Bölüm 1 · 7 dk okuma

Noraya'nın Hükmü

Bölüm 1

Sahip Olduğum Tek Şey:Umut

Bazen sahip olduğumuz tek şey bir umuttur. Bu umuda tutunanlar ya çaresizlerdir ya da aptal. Bu umudu nasıl kullanılacağın belirler senin nasıl biri olduğunu. Eğer hayal etmeye cesaret edebiliyorsan o zaman bunu yapmaya da cesaret et. Aptalı oyna ama asla aptal olma. Ayrıca sana biçilen kaderi kabul etmek istemiyorsan bunu değiştirebilirsin.

Arnom’un, onu bulduğum idam odasındaki sarf ettiği son sözlerdi bunlar. Dudağının kenarında kendi kanı vardı ama gülümsüyordu. İhanet etmişti. Cezasını bizzat annem vermişti. Beni eğiten adamı bu halde görmek nasıl hissetmeme neden olmuştu? Nasıl hissediyordum? Üzgün? Öfkeli? Ne hissettiğimi bilmiyordum.

Gözlerimden yaş akmıyordu ama ben ağlıyormuş gibi hissediyordum. Arnom elli yaşında olmasına rağmen en kuvvetli askerlerden biriydi. Bu yüzden beni eğitme görevi ona verilmişti. Dizlerimi kendime çekmiş, ileri geri sallanıyordum. Çocukluğum ölmüş gibi hissediyordum. Her gün adım adım benden koparılan çocukluğum şimdi biranda sökülmüş gibiydi. Oysa Arnom’un şuanda yanımda olmasına ihtiyacım vardı. Bilgece sözler söyleyebilirdi mesela. Ya da karısından şikayet edip beni güldürebilirdi. Onunla kaç sene geçirmiştim? On yıl? Üzgünüm Arnom, çünkü hatırlamıyorum.

1 Hafta Sonra

Odamın kapısı tıklatıldı. İçeriye beş tane hizmetkar girdi. Ellerinde bu akşam yemekte giymem için özenle dikilmiş elbiseler vardı. Ardından saçımı ve makyajımı yapmak için birkaç hizmetkar daha geldi. Gözlerimin rengiyle uyumlu olacağını düşündüğüm yeşil olan elbiseyi seçtim. Terziler yine iyi bir iş çıkarmıştı. Giyinme odasına geçtim. Bir hizmetkar da arkamdan geldi. Sevmediğim nadide şeylerden biriydi bu. Onun dışında bir prensesin sahip olduğu o tüm şeyleri seviyordum. Önümde eğilen hizmetkarları, kimsenin senin sözüne karşı gelemeyecek olmasını.

Kabinden çıktım. Baş terzi kendiyle gurur duyuyormuş gibi ellerini beline koymuş üzerimdeki elbiseyi süzüyordu. Kaşlarım istemsizce çatıldı. O da sanki benim geldiğimi yeni fark etmiş gibi ellerini önünde birleştirip dizlerini kırdı. Çocukken hizmetkarları aşağılamaya bayılırdım. Ama büyüdükçe sadece annem gibi olmayı istediğimi anladım. İnsanların bana saygı göstermesi hoşuma gidiyordu. Ama benden korkmaları? Hayır bunu istemiyordum. Elbisemin eteklerini hafifçe yukarı kaldırarak fazlasıyla gösterişli olan sandalyeye -tahta- oturdum. Saçımı yapmak için Sorla geldi. Bu kadın benim özel hizmetkarlarımdan biriydi. O da diğerleri gibi önümde eğilerek;

-Prensesim, dedi.

-Çıkabilirsiniz. Hoş geldin Sorla. Hazırlıklar nasıl gidiyor?

-Saraydaki herkes telaş içinde, prensesim.

Kararı merak ediyorlar.

-Saray dedikoduları?

-Prenses Orana’nın seçildiğini düşünüyorlar.

Babam bugün veliahtını seçecekti. Kendi krallığımızın ve Noraya’nın -Dünyanın- hükümdarını. Yani eğer seçtiği kişi gideceği Noraya Krallıklar Okulu’nda birinci olabilir ise. Eğer olamaz ise sadece kendi ülkesini yönetecekti.

Babam Noraya’daki en ünlü hükümdarlardan biriydi. Krallığı annesinden devralmıştı. Ben kraliçe III. Orana’yı hiç görmemiştim. Ama babam ona hayrandı. Bu yüzden de en sevdiği eşinden olan ilk çocuğunun ismini Orana koymuştu. Şanslı ablam, doğduğu günden bugüne kadar hep veliaht gibi büyümüştü. Bunun en büyük neden annemdi. Annem neşeli yüzüyle babamı etkilemiş, zekasıyla onu yönetmişti. Babamla evlenmemiş olmasına rağmen sevgili oldukları zamanlar bir kraliçe gibi davranırmış. Şimdi ise istediğini elde etmişti. Ama bir sorun vardı o da babamın eski eşleri.

Saçım ve makyajım bitince aynanın önüne geldim. Saçlarımın rengiyle zıtlık oluşturacak şekilde beyaz bir taç vardı başımın üstünde. Siyah ve beyazın uyumu mükemmel gözüküyordu. Saçlarımın iki yanından alınan tutamlar arkaya doğru örülmüş ve saçımın geri kalanı açık bırakılmıştı. Gözlerimin rengi belli olacaklar renkler kullanılmıştı yüzümde. Elbisemin göğüs kısmı V yakalıydı, üzerinde belli olacak şekilde koyu yeşil yılan desenleri vardı. Elbisenin kolları yoktu. Elbise ile uyumlu olan yeşil yılan desenli eldivenleri getirdi Sorla. Beyaz, yeşil ve siyah mücevherlerle süslenmiş bir kolye vardı. Dudağımdaki bordo ruj ile kesinlikle günün kötüsü gibi giyinmiştim.

Elbisemin eteklerini tutarak odamdan çıktım ve uzun merdivenlerden aşağı indim.

Bugün sarayın her köşesinde bir anım canlanıyordu.

Annem ve babamın kısaca tüm sarayın en sevdiği ikinci prensestim. Herşeyde ikinciydim. Orana benden daha güzeldi, daha iyiydi, daha zekiydi, daha iyi savaşırdı, daha iyi oku atardı, daha güzel plan yapardı, ve benden daha iyi mücevherlere sahipti. Onu kıskanmamın nedeni sadece bunlar değildi.

Annemin sanki onu kıskanmam gerekiyormuş gibi konuşmalar yapması, o başarılı olduğu günün gecesinde ablamın “Ablacım üzülme bir gün sen de benim gibi başarılı olacaksın” demesi. İşte onu bu yüzden kıskanıyorum çünkü hayatım boyunca bana onu kıskanmam öğretildi. Ona olan hayranlığım bu yüzden kıskançlığa dönüştü. İçimdeki öfkenin ve tüm o kötü duyguların sahibi o kıskançlık. Ve bunun bitmesi için onu yenmem gerekiyor. Orana’yı yenmem gerekiyor.

Merdivenlerden inerken tüm hayatım gözümün önünden geçti. Çocukluğum, gençliğim. Bana verilen bu lüksün içinde uymam gereken tüm kurallar. Böyle şeyler sadece aklıma bu anlarda gelirdi. Hayatımda belki ilk kez ikinci olmayacaktım bugün. Ya da belki olacaktım. Son basamağı da indikten sonra başımı ve sırtımı dikleştirdim. Topuklu ayakkabılarım zeminde tok bir ses çıkarıyordu.

Salona girdim ve tüm başlar bana döndü. Annem babamla evlendikten sonra resmi olarak kraliçe olduğu için onun önünde eğildim.

Baş köşe babama ayrılmıştı. Onun sağına annem, soluna ise ablam oturmuştu. Annemin yanında babamın eski eşleri oturmuştu. Annem kraliçeliğe uygun görkemli bir elbise ve başının üstüne konumlanmış ülkemizin Kraliçe Tacı ile bu yaşta olmasına rağmen en güzel kadındı.

Ablam ise onun kopyası gibi giyinmişti. Yine benden daha üstün görünüyordu. Annemden sonra masadaki en görkemli kişiydi.

Oturacağım yere doğru yürümeye başladım. Ablamın yanı bana ayrılmıştı. Babama benden daha yakındı. Bir üstünlük daha. Benim yanımda ise iki abim ve ablam oturuyordu. Onlar veliaht olmak için eğitilmemişlerdi. Abilerimin eşleri karşılarındaydı. Ablam ve büyük abim bugüne özel olarak saraya gelmişlerdi. Eşleriyle birlikte onun sarayında yaşıyorlardı.

Tinessa ablam beni büyütmüştü sanırım. Acılarla başa çıkmamı, annemlerin karşısında aşağılandığımda nasıl ağlamadan durabileceğimi.

Ablalarımın arasında yalnızca bir yaş vardı ve annem bu yüzden Tinnessa ile çok uğraşmıştı zamanında. Annem çok kişinin canına yakmıştı bu taht için. Ama ne yazık ki o da öldürdüğü kişiler gibi ölecekti. Babamın gelmesiyle hepimiz ayağa kalktık ve eğildik. Kraliçe dışında. Kralın eliyle işaret vermesinin ardından oturduk.

-Sevgili ailem...

Babamın yüzünde bir kırgınlık ifadesi gördüm. Ardından bunu gizledi ama yinede içimde bir umut doğdu. Acaba dedim, işe yaramış olabilir mi?Acaba dedim.

-Kralım!

Vezir Lonon’un sesiydi bu. Sesini hiç sevmiyordum bu adamın. Burnunu tutuyormuş da konuşuyormuş gibi bir sesi vardı.

-Ne var Lonon?

Babamın kırgınlığı öfkeye dönüşmüştü ve bu Lonon’da patlayacakmış gibi duruyordu. Onu sevseydim şuan da üzülebilirdim. Ama o ablamın tarafındaydı ne de olsa. Lonon bir taraftan eğiliyor ve kendisini sakinleştirmeye çalışıyordu. Ne olduğunu biliyordum.

-Biri ahırı ateşe vermiş.

Adamın bir çırpıda söylediği şeyler masadaki herkesi hareketlendirmişti. Benimse yalnızca vicdanımı. Herkes ayağa kalkarak oraya doğru gitmeye başladı. Annemin gözlerini üzerimde hissedince bende ayağa kalktım ve peşlerinden ilerledim. O manzarayı görmek istemiyordum. O atlar için günlerce yas tutacağımı ama bunu kendime bile itiraf edemeyeceğimi biliyordum. Kötü düşüncelerime; kötü olan her şeyime rağmen öyle bir vicdana sahiptim ki kendi kendimi cezalandırıp, süründürebiliyordum.

Ablam tahta geçerse eğer bana göstereceği muamele de ahırı yakanların atlara göstereceği muamele olduğundan kendimi buna hazırlamam gerektiğini düşündüm. Belki de tahta geçecek olan o olmazdı ama benim kendimi en kötüsüne hazırlamam gerekiyordu.

Tamam, atları gördüğümde hiçbir şey olmamış gibi ifademi sabit tutmaya çalışacaktım. Yere düşmemek için özel bir çaba sarf ediyordum. Annem ara sıra başını çevirip bana bakıyor ve kafasını iki yana sallıyor sonra önüne dönüyordu. Bana kimse topuklu ayakkabıyla koşmayı öğretmedi anne! Bunu yapmam için özel bir eğitim gerekiyor ve sen bu eğitimi bana değil ablama verdin.

Ahıra gelince durdum ve sıkıca kapattığım gözlerimi açtım, tuttuğumu fark etmediğim nefesimi verdim.

Başımı yavaşça yukarıya doğru kaldıracağım esnada büyük olan abim bana sarılarak beni arkama döndürdü.

-Bakma,dedi.

-Sen buna katlanamazsın.

Beni öyle çok sıkıyordu ki boğulduğumu hissediyordum. Gözyaşlarını tenimde hissedince titredim. O da ne yaptığını yeni fark etmiş gibi beni serbest bıraktı.

-Affedersin.

O an benden hiç beklenmeyecek bir şey yaparak abime doğru koştum ve ona sarıldım. Hıçkırıklarımı onun beyaz gömleğine gömdüm. Kollarını etrafımda hissedince beni sanki herkese karşı koruyormuş gibi hissettim. Abim üç yıldır ailesiyle kendi sarayında yaşıyordu ve söylendiğine göre bir prens gibi değil normal biri gibi davranırmış.

Ağlamak için ne güzel bir sebep dedim. Bahanem var kimse bana neden ağladığımı sormayacak çünkü herkes ağlıyor olacak...

Abimin beni koruduğu görüntüyü parmak uçlarıma çıkarak onun omzuna başımı koyduğumda gördüm. Ahırın içi ve dışı yoncalarla süslenmişti. Tabi yaşayıp yaşamayacaklarına karar veren zalimin ahırı yakmasından önce...

Bu çok vahşice diyordu kalbim. Göğüs kafesim bu acıya isyan ediyordu.

İşte böyle bir dünyadasın Valerie. Kendini sadece sen kurtarabilirsin. Peki kendimi nasıl kurtaracaktım? Tüm bunlara isyan ederek mi? Ya da onların dediklerini yaparak mı?

Şu ana kadar olan şeylere artık yapabileceğim bir şey yok. Benim bundan sonra ne yapacağımı düşünmem gerekiyor. Dikkat et Valerie çünkü tehlikeli bir oyun oynuyorsun...

Bölüm sonu

2 yorum