Mirukan gözlerini Emma'dan kaçırmadan derin bir nefes aldı.
Emma'nın öfkesi taş duvarlarda yankılanıyordu ama Mirukan hâlâ tam anlamıyla konuşmuyordu. Sessizlik, geçmişin ağırlığını taşıyordu.
Bir an başını yana çevirdi, sanki bir şeyleri hatırlıyormuş gibi gözlerini hafifçe kıstı.
"Lilith... Beni yıllarca tanıdı. Ve ben onu."
Emma'nın kaşları çatıldı. "Ama onu sattın."
Mirukan hafifçe başını eğdi ama yüzündeki ifade değişmedi.
"Bu senin düşündüğün kadar basit değil, Emma."
Emma nefesini kontrol etmeye çalıştı ama siniri gözlerinden okunuyordu.
"Ben senin oyunlarını oynamak için burada değilim. Gerçeği söyle, Mirukan."
Mirukan hafifçe demir parmaklıklara dokundu, sanki geçmişin soğuk izlerini hissediyormuş gibi.
"Lilith... Beni affederdi mi, bilmiyorum."
Emma bir an sessiz kaldı ama bu sessizlik sadece fırtınadan önceydi.
Sarayın içinde sessizlik hakimdi, ama dışarıda bir hareketlilik vardı. Gecenin karanlığında, sarayın dışındaki koridorlardan gelen hafif bir ayak sesi duyuldu.
Muhafızlardan biri, sıradan bir devriye gibi görünüyordu—ama yürüyüşü bir şeylerin peşinde olduğunu hissettiriyordu.
Prenses Vania, Emma ile hapishanede Mirukan'la konuşurken, sarayın başka bir köşesinde beklenmedik bir ziyaretçi gelmişti.
Bir mesaj taşıyan biri.
Emma'nın burada olduğu duyulmuştu—ve bu haber Shintaro'nun unuttuğu geçmişten gelen eski bir isim tarafından duyulmuştu.
Kapalı bir odada, biri sessizce bekliyordu.
O kimdi? Dost mu, düşman mı?
Emma ve Prenses Vania hapishanede Mirukan'la konuşurken, kapının dışında bekleyen bir muhafız aniden içeri girdi.
Vania kaşlarını hafifçe kaldırdı, gözleri muhafızın yüzündeki ifadeyi dikkatle inceledi.
"Ne oldu?" diye sordu, sesi otoriter ama sakindi.
Muhafız hafifçe başını eğdi. "Bir haber var, Prenses. Emma'nın burada olduğunu bilen biri... mesaj göndermiş."
Emma gözlerini hafifçe kısıp prensesin yanına yaklaştı. "Kim?"
Muhafız tereddüt etti, ama sonunda konuştu.
"İsmini vermedi. Ancak kendisinin Shintaro'nun geçmişinden gelen biri olduğunu söyledi."
Emma'nın içinde hafif bir huzursuzluk belirdi. Shintaro'nun geçmişinden gelen biri mi?
Mirukan demir parmaklıkların arkasında sessizce Emma'yı izledi. "Bu bir çağrı."
Emma, Mirukan'ın sözlerini duyunca ona döndü. "Ne demek istiyorsun?"
Mirukan hafifçe gülümsedi, ama bu gülümseme yılların ağırlığını taşıyordu.
"Shintaro unuttuğunu sandığı geçmişi, geri çağırıyor."
Muhafız hafifçe başını eğdi, sesi biraz daha düşük çıktı.
"Bu kişi dost değil."
Emma kaşlarını çatıp Vania'ya döndü. "Beni burada bulmasının nedeni ne olabilir?"
Vania da düşünceliydi. "Shintaro'nun geçmişinden gelen biriyse, muhtemelen burada senin gibi birini beklemiyordu. Ama şimdi biliyor."
Muhafız derin bir nefes aldı. "Onun adı Karthus."
Emma kaşlarını hafifçe kaldırdı. "Karthus?"
Mirukan demir parmaklıklara iyice yaslanarak hafifçe güldü, ama bu gülüş içten değildi—sessiz bir uyarı gibiydi.
"Demek o hâlâ burada. Gerçekten geçmiş hiç kaybolmuyor."
Emma dikkat kesildi. "Kim bu Karthus?"
Mirukan gözlerini hafifçe kıstı, sesi artık ciddiydi.
"Beni hapse atanların içindeydi."
Vania bir an sessiz kaldı. "Eğer seni hapse atanlardan biriyse ve şimdi Emma'nın buraya geldiğini biliyorsa... bunun iyiye işaret olmadığını söylemek zorundayım."
Emma yavaşça nefes aldı, içindeki huzursuzluk gitgide büyüyordu. Shintaro'nun unutulmuş köşelerinde, Emma'nın varlığı fark edilmişti.
Ve Karthus, bunu kendi planlarına dahil etmeye hazırdı.
Karthus, Shintaro'nun en eski hayaletlerinden biriydi—bir zamanlar yaşayan, ama artık geçmişin gölgesinde kaybolmuş bir varlık.
Emma'nın varlığını hissettiği anda, onun yalnızca sıradan biri olmadığını fark etti.
Onun için, Emma hayalet kızı gibiydi.
Kaybettiği, geçmişte bırakmak zorunda kaldığı gerçek kızı gibi.
Karthus'un gerçek kızı sarı saçlı, yeşil gözlüydü.
O gözlerde bir zamanlar umut vardı. Ama şimdi sadece hafızasında yaşıyordu.
Emma'nın nefesi ağırlaştı, ama gözlerini Karthus'tan ayırmadı.
Hayalet, onu bir yabancı gibi görmüyordu.
Emma içindeki karışık duyguları bastırmaya çalıştı. Babasız büyümüştü. Ama bu, onun kayıp bir ruh tarafından kız yerine konulmasını kabul ettiği anlamına gelmiyordu.
Bir adım geri attı. "Ben senin kaybettiğin şey değilim."
Karthus'un hayalet bedeni hafifçe titredi. Ona bakan gözlerinde bir şeyler kırılmaya başladı—bir zamanlar umudu olan, sonra kaybolan bir şeyler.
"Gözlerin bile onun gibi."
Emma içini çekti. "Beni, geçmişinle karıştırma."
Karthus'un sesi soğuk bir fısıltıya dönüştü. "Geçmiş seni bulur, Emma. İster kabul et, ister etme."
Emma'nın içinde rahatsız edici bir his belirdi. Bu hayalet gerçekten kimdi? Ve onu neden bu kadar kendi kayıp kızı gibi görüyordu?
Emma bir an Karthus'un gözlerindeki derinliğe baktı, içinde beliren huzursuzluk büyüyordu. Bu hayalet gerçekten kimdi?
Yanında duran Prenses Vania da sessizdi ama dikkatle izliyordu. O, Shintaro'nun geçmişini Emma'dan daha iyi biliyordu.
Emma bir adım attı, sesi sertti. "Sen kimsin, Karthus? Gerçekten kimdin?"
Karthus'un hayalet bedeni hafifçe titredi, eski taş duvarlardan süzülen soğuk hava iyice ağırlaştı.
"Ben bir zamanlar Shintaro'nun yüksek meclisindeydim," dedi, sesi derinlerden gelen bir yankı gibiydi. "Bu krallıkta bir yerim vardı. Bir ailem vardı."
Vania kaşlarını hafifçe kaldırdı. "Meclisten biri miydin?"
Karthus başını hafifçe eğdi, geçmişin ağırlığını hisseder gibi. "Evet. Ama artık yalnızca bir gölgeyim."
Emma bir an duraksadı. Bu hayalet yalnızca bir düşman mıydı, yoksa geçmişte gerçekten krallığın içinde önemli biri miydi?
Vania, Emma'ya dönerek hafifçe mırıldandı. "Eğer meclisteydi ve hapsedildiyse, bir şeyler yanlış gitmiş olmalı."
Karthus'un hayalet bedeni hafifçe dalgalandı, eski taş duvarlardan soğuk bir rüzgar süzüldü.
Gözleri Emma'ya kilitlenmişti, artık tereddüt etmiyordu.
"Sen benim kızım olmalısın, Elira."
Emma'nın kaşları anında çatıldı. "Benim adım Emma."
Karthus'un sesi titrek ama kesin bir ifadeyle yankılandı. "Hayır. Sen benim kaybolan kızımsın. Seni geri götüreceğim."
Bir adım ileri attı, hayalet bedeni taş zemin üzerinde süzüldü.
Prenses Vania hemen Emma'nın önüne geçti. "Geri çekil, Karthus. O, senin sandığın kişi değil."
Ama Karthus dinlemiyordu. "Elira... Seni yalnız bırakmayacağım. Beni unuttun ama ben seni hiç unutmadım."
Emma nefesini tuttu, içindeki öfke ve huzursuzluk bir arada hissediliyordu.
Emma, Karthus'un hayalet bedenine bakarken içinde bir düşünce belirdi. Hayaletler dünyasına giderse, belki oğlunu kurtarabilirdi.
Bu fikir onu aniden sarsmıştı. Oğlu... Oğlunu kaybetmemiş olabilir miydi?
Karthus'un geçmişe bağlı kalışı, eski dünyanın gölgelerinde kaybolmuş hali... Belki hayaletler dünyasına açılan bir yol vardı.
Prenses Vania, Emma'nın yüzündeki anlık değişimi fark etti. Kaşlarını hafifçe kaldırdı.
"Emma? Aklından ne geçiyor?"
Emma kendini toparladı ama sesi biraz dalgalandı. "Hiç... sadece düşündüm."
Vania ona dikkatle baktı. "Senin düşündüğün şey, yalnızca Karthus'un geçmişi değil."
Emma bir an duraksadı. Bu hayalet gerçekten ona bir fırsat sunabilir miydi?
Emma, Karthus'a bakarken içinde karmaşık duygular dolaşıyordu. Hayaletler dünyasına gitmek, oğlunu bulabilmek ihtimali... Bu düşünce onu durduramıyordu.
Ama gitmeden önce, Lloyd'a bir mesaj bırakmalıydı. Öyle bir şey söylemeliydi ki, Lloyd hemen anlamalıydı.
Prenses Vania'ya döndü, sesi alçak ama netti. "Ona söyle... Seçimler bazen bilinmezliktir. Wu'nun da dediği gibi, sadece fırtınanın içinden geçen anlayabilir."
Vania kaşlarını hafifçe kaldırdı, bu sözleri dikkatle duydu. "Bunu ona ileteceğim, Emma."
Emma son bir kez arkasına baktı, ve Karthus'un süzülen siluetiyle birlikte gölgelerin içine doğru ilerledi.
Mirukan, Karthus'un Emma'yı götürmeye çalıştığını fark edince demir parmaklıkları sıkıca kavradı.
"Sakın bunu yapma, Emma," dedi, sesi beklenmedik bir ciddiyetle doluydu. "O seni kandırıyor. Hayaletler dünyasına gitmek çözüm değil, tuzak."
Emma ona döndü, kaşları çatılmıştı. "Nereden biliyorsun?"
Mirukan, taş zemin üzerinde ayakta dikildi. "Çünkü bir zamanlar ben de buradan kaçmak istedim. Ama Karthus gibileri, seni geçmişe hapseder. Geri dönemezsin."
Prenses Vania dikkatle Emma'ya baktı. "Mirukan böyle şeyleri rastgele söylemez."
Mirukan nefesini kontrol etmeye çalıştı. "Buradan çıkmak istiyorsan, sana yardım edebilirim. Ama hayaletler dünyasına girersen, çıkış olmayabilir."
Emma içinde bir tereddüt hissetti. Mirukan gerçekten doğruyu mu söylüyordu, yoksa sadece kendi çıkarı için mi konuşuyordu?
Karthus, Emma'yı sessizce izliyordu. Hayalet bedeninin etrafında hafif bir sis dolaşıyor, geçmişin yankıları onun varlığında hissediliyordu.
Gözleri şefkatle Emma'ya kilitlenmişti. Bekliyordu.
"Gel benimle, Elira..." diye fısıldadı. "Senin yerin burada. Beni terk etme."
Emma derin bir nefes aldı, içinde çatışan düşünceler vardı. Mirukan'ın uyarısı kulaklarında yankılanıyordu.
Ama Karthus'un bakışlarında, onu gerçekten kaybetmiş birinin hüznü vardı. O, Emma'nın bir seçim yapmasını bekliyordu.
Prenses Vania, Emma'nın tereddüdünü fark edip yana doğru yaklaştı. "Emma, bunu düşünmelisin."
Karthus hâlâ bekliyordu, hayalet bedeni taş zemin üzerinde zarifçe süzülüyordu. Onun için, Emma gerçekti.
Emma, Karthus'un gözlerine bakarken içinde derin bir huzursuzluk hissetti. Ama aynı zamanda bir fırsat gördü.
Hayaletler dünyasına gitmek, belki de ona oğlunu geri getirebilirdi. Belki de bu, onun tek şansıydı.
Bir an tereddüt etti, sonra derin bir nefes alarak Karthus'a döndü. "Tamam, babalık. Geliyorum seninle."
Adımını attı, gölgelerin içine doğru yürümeye başladı.
Ama arkasından, demir parmaklıkların arasından gelen öfkeli bir ses yükseldi.
"Tek gidemezsin!"
Mirukan parmaklıkları sıkıca kavradı, gözleri öfkeyle parlıyordu. "Sen sanıyor musun ki, bu onun sana sunduğu bir fırsat? Kaç kişiyi böyle kandırdı? Kaç kişiye 'Kızım, gel benimle' dedi ve geri dönmemelerini sağladı?"
Emma bir an duraksadı, ama ilerlemeye devam etti.
Karthus ona doğru yaklaştı, hâlâ şefkatli bir şekilde bekliyordu.
Emma, kararını vermeden önce son bir hamle yaptı. Ejderhası Toralin, haberini aldığında gözlerini gökyüzüne dikti.
Gizemli bağları sayesinde ejderha çağrıyı hemen hissetti ve derin bir kükreme ile Shintaro'nun gökyüzüne yükseldi. Görev belliydi: Lloyd'u bulmak.
Bu sırada, gökyüzünün mavisi karanlığı yavaş yavaş iterek şehri aydınlatmaya başladı.
Şafak yaklaşıyordu.
Prenses Vania, gözlerini gökyüzüne dikti, ejderhanın uzaklaşmasını izledi. Ama onun da geri dönmesi gereken bir gerçek vardı.
Krallık uyanıyordu. Ve Vania, bu günün sıradan bir gün olmayacağını biliyordu.
Ama yine de saraydaki işlerine dönmek zorundaydı.
Emma ise Karthus'un yanında bekliyordu, son adımı atmadan önce içindeki karışık düşüncelerle boğuşuyordu.
Prenses Vania, sabahın getirdiği görevlerine dönse de aklı hâlâ yaşananlardaydı.
Emma'nın gidişi, Karthus'un ona yaklaşımı, Mirukan'ın uyarıları... Bunlar unutulacak şeyler değildi.
Ama krallık uyanıyordu ve o, sorumluluklarına dönmek zorundaydı. Yine de düşüncelerini tam anlamıyla bırakabilmesi mümkün değildi.
Tam bu sırada saray kapılarında yeni bir ziyaretçi belirdi.
Cole, Shintaro'yu ziyaret etmek için gelmişti.
Prenses Vania, ona doğru yürürken bakışları hâlâ dalgındı. Bugün, sıradan bir ziyaret günü olmayacaktı.
Cole, saraya vardığında Prenses Vania onu bekliyordu.
Vania, her zamanki gibi dikkatli ve otoriter bir şekilde duruyordu, ama gözlerinde dalgın bir ifade vardı.
"Cole," dedi, onu görür görmez. "Shintaro'ya hoş geldin."
Cole gülümsedi. "Buraya tekrar gelmek iyi hissettirdi. Ama senin biraz... düşünceli olduğunu fark ettim."
Vania hafifçe başını salladı. "Evet. Krallıkta bazı şeyler oldu."
Cole kaşlarını kaldırdı. "Ne gibi?"
Vania bir an duraksadı, sonra derin bir nefes alarak devam etti. "Lilith'in kızı buradaydı."
Cole'un ifadesi bir anda ciddileşti. "Lilith'in kızı mı?"
Cole, Vania'nın söylediklerini duyduğunda bir an duraksadı. Emma mı? Burada mıydı?
Bunu anlamak için daha fazla vakit kaybetmek istemedi. Hemen sarayın içinde Emma'ya ayrılan odaya çıktı.
Kapıyı açtığında, içeride hâlâ ona ait eşyaların olduğunu fark etti. Emma buradaydı ve izleri hâlâ tazeydi.
Ama odada bir şey eksik gibi görünüyordu. Bir huzursuzluk vardı.
Cole ellerini yavaşça eşyalar arasında dolaştırdı. Yatağın kenarında bir not duruyordu.
Kağıt hafifçe titreşti, sanki dokununca yaşam bulacak gibiydi.
Ve tam notu eline aldığında, odanın içinde belli belirsiz bir ışık süzüldü. Sihir.
Cole derin bir nefes alarak notu açtı. Kağıt hafifçe titreşti, sanki içinde saklı bir enerji vardı.
Yazı, Emma'nın elinden çıkmış gibiydi—kesin ama aceleyle yazılmış.
"Bunu Lloyd'a ulaştır. Fırtına yaklaşıyor. Sakın gecikme."
Cole'un kaşları hafifçe çatıldı. Fırtına mı?
Ama sadece bu kadar değildi. Kağıdın arkasında hafif, neredeyse görünmez bir sembol parlıyordu. Sihirle mühürlenmiş bir işaret.
Emma sadece bir mesaj bırakmamıştı—bunu özellikle Lloyd'un görmesini istemişti.
Cole, notu okurken zihninde parçalar birleşmeye başladı. Emma ona Mirukan'dan bahsetmişti... Onu burada, Shintaro'da hapishanede tutuyorlardı.
Eğer Emma'nın başına ne geldiğini anlamak istiyorsa, onu bulmalıydı.
Gün boyunca bu fikri kafasında döndürdü, ama hemen harekete geçemezdi. Beklemeliydi.
Gece çöktüğünde, sessizce saraydan ayrıldı ve hapishaneye doğru ilerledi.
Dar taş koridorlarda gölgeler uzuyor, ortamdaki sessizlik her şeyi daha da tedirgin edici hâle getiriyordu.
Ve sonunda, demir parmaklıkların ardında oturan figürü gördü.
Mirukan.
Cole, Mirukan'ın bulunduğu hücrenin önünde kısa bir an durdu. Doğrudan Emma hakkında soru sormak yerine, önce onun güvenini kazanmalıydı.
Parmaklıklara hafifçe yaslandı, sesini sakin tutmaya çalışarak konuştu.
"Burası biraz... sert görünüyor. Ne zamandır buradasın?"
Mirukan, gözlerini Cole'a dikti. Bir süre sessiz kaldı, sonra hafifçe başını eğdi.
"Uzun zaman oldu," diye yanıtladı. "Ama zaman burada farklı işler."
Cole, onun sözlerindeki ağırlığı fark etti. Acele etmemesi gerektiğini biliyordu.
"Shintaro'da yaşamak nasıldı? Krallık hep böyle miydi?"
Mirukan bir an düşündü, sonra hafif bir gülümsemeyle başını salladı.
"Krallık değişti. Eskiden... farklıydı. Güzel günler de vardı."
Cole, onun tonunu yumuşadığını fark etti. Bu fırsatı değerlendirmeliydi.
Cole, Mirukan'ın güvenini iyice kazanmak için yaklaşımını daha dikkatli şekillendirdi.
Bakışlarını doğrudan ona çevirerek, sesi alçak ama net bir şekilde konuştu.
"Buradan çıkmak ister misin?"
Mirukan kaşlarını hafifçe kaldırdı. Şaşırmıştı, ama içinde hâlâ bir tereddüt vardı.
"Beni neden çıkarmak istiyorsun?" diye sordu, sesi dikkatle ölçülmüştü.
Cole derin bir nefes aldı. "Emma nerede bilmiyorum. Ama sen biliyorsun. Ve bana her şeyi anlatmanı istiyorum."
Mirukan ona uzun uzun baktı. Gözlerinde bir geçmişin ağırlığı vardı.
Sonra sessizce başını eğdi. "Eğer beni buradan çıkartırsan, sana her şeyi anlatacağım."
Cole, sessizce etrafına göz gezdirerek bir çıkış yolu aradı. Buradan Mirukan'ı gizlice çıkarmak için dikkatli olması gerekiyordu.
Hapishanenin koridorları sessizdi, sadece birkaç muhafız nöbet tutuyordu. Gece geç saatlerde buradan birini çıkarmak mümkün olabilirdi, ama risk büyüktü.
Mirukan, Cole'un gözlerindeki kararlılığı fark etti. "Bunu nasıl yapacaksın?" diye sordu.
Cole hafifçe gülümsedi. "Plan yapmadan hareket etmem."
Cole, gece çöktüğünde sessizce zindandan ayrıldı. Adımları taş koridorlarda yankılanmadan ilerliyordu. Elindeki notu dikkatlice cebine koymuştu; Emma'nın yazısı hâlâ zihninde dönüyordu: "Fırtına yaklaşıyor."
Zindan kapısından çıktıktan sonra sarayın sessiz salonlarına geçti. Usta Wu'nun odasının ışığı hâlâ yanıyordu. Cole kapıya yaklaştığında içeriden hafif bir konuşma sesi duydu. İçeri girdiğinde Lloyd pencere kenarında durmuş gökyüzüne bakıyordu.
"Lloyd," dedi Cole ciddi bir sesle. "Emma gitti."
Lloyd dönüp ona baktı, yüzü zaten endişeyle gerilmişti. "Nereye?"
Cole cebinden küçük, sihirle parlayan kağıdı çıkardı ve Lloyd'a uzattı. Lloyd titreyen elleriyle notu aldı. Gözleri yazıyı okurken yavaş yavaş büyüdü.
"Hayaletler dünyası..." diye fısıldadı.
Cole başını salladı. "Ve biri onunla gitti. Karthus diye biri. Onu kız sanıyor... ama bu çok daha derin."
Lloyd bir an sustu, sonra kararlılıkla ayağa kalktı. "O zaman bekleyemeyiz. Wu ile konuşacağım. Bir geçit açmamız gerek."
Cole gözlerini ona dikti. "Biliyorsun, bu yol dönüşsüz olabilir."
Lloyd cebindeki notu sıktı, gözlerinde tanıdık bir parıltı belirdi. "Emma için her yol değerlidir. Gitmemiz gerekiyorsa, gideriz."
Gece ilerliyor, yıldızlar yerlerini yavaşça sisli bulutlara bırakıyordu. Shintaro uyanmak üzereydi—ama bu kez bir karar verecekti.
Hayaletler Diyarı – Emma'nın İlk Adımı
Gölgeler arasında bir geçit açıldığında, Emma adımını attı. Ayaklarının altındaki zemin pusluydu; taş değildi, toprak değildi—bir tür hatıralardan örülmüş boşluktu.
İlk adımı attığında, etrafındaki sisler hareket etti. Sanki eski bir nefes alınıyor, bu diyara uzun süredir ilk kez biri gelmiş gibiydi.
Karthus sessizce onun arkasında süzülüyordu. Yüzünde garip bir huzur vardı. Emma ise tam tersine, içinde bir çarpıntıyla yürüyordu. Burada hiçbir şey fiziksel değildi. Hava bile sanki hafızanın dokusuyla doluydu.
"Burası ne?" diye fısıldadı Emma, sesi kendi kulağında yankı yaptı.
Karthus, ellerini kaldırarak sisleri araladı. Uzakta, solgun ışıklar içinde yüzen hatıralar belirdi. Bunlar gerçek anı değildi—zamanın çarpıtılmış yankılarıydı.
"Hayaletler diyârı, sadece ölülerin değil... geçmişin şekil verdiği bir boyuttur," dedi Karthus. "Burada kimse kaybolmaz. Ama kimse de tamamen geri dönemez."
Emma'nın gözleri bir an parladı. Sislerin arasında... küçük bir çocuk figürü beliriyordu.
Ren.
Ama figür yerinde değildi. Gözlerinde tanıdık bir boşluk, yüzünde zamana karşı koyamayan bir solgunluk vardı.
Emma adım attı. "Ren!" diye seslendi.
Ama figür cevap vermedi. Sisler arasında kayboldu.
Karthus ona yaklaştı. "O senin hatıran... ama gerçek Ren, bu diyarda yaşıyorsa, onun izini bulabiliriz. Fakat her adımda senin enerjin tükenir."
Emma bakışlarını yeniden sislerin içine çevirdi. Gözleri karanlıkta parlıyordu. "Oğlumu bulacağım."
kısa oldu evet... okuyan olmayınca kurguyu biraz salmıştım ama 2-3 kişiden mesaj gelince atayım dedim affedin kısa oldu bu bölüm. diğer bölümler uzun olacak. bana mesaj atmak isterseniz instgram adım; ezgisudemir_ kitappad adım da; emmabrokstone sevilyiorsunuzzz ve Allaha emanetsinizz