
Genç kız sabahın ilk ışıklarıyla uyanmıştı. Uzun bir üniversiteye hazırlık döneminden sonra rahatlamışken sevdiği adam ile bugün buluşacağı için heyecanla odasındaki ahşap dolaba yönelmişti. Hemen dolabından mavi kot pantolonumu çıkarırken en sevdiği puantiyeli yeşil gömleğini alıp üzerine geçirdi. Ardından dolabın kapağını kapatıp aynada uzun kumral saçlarını düzeltirken beyaz teninden uyum içinde olan bal rengi ile kahverengi karışımı gözleri ile aynada kendine baştan aşağı süzdü. Yatağının hemen yanında olan komodinden parfümünü alıp birer fıs boynuna sıktıktan sonra kendisinin yaptığı küçük hasırdan çantasını da alıp odasından çıktı...
Evleri iki katlı, müstakil bir evdi. Merdivenlerken inerken bir yandan Müslüm Gürses'in 'Seni Yazdım' şarkısını mırıldanırken, annesi mutfaktan kızının sesini duymasıyla kızına seslendi.
"Nilüfer kızım uyandın mı?"
Nilüfer, annesinin şefkatli sesiyle mutfaktan gelen mis gibi mıhlama kokusunu takip ederek, kulaklarına varan gülümsemesiyle mutfağa girdiğinde, "Günaydın Mahfiruze Sultan!" diye neşeyle bağırdı. Nilüfer'in sevinçli sesi mutfakta yankılanırken, Mahfiruze Hanım'da kızının bu sevecen halinden memnuniyet duyarak gülmüştü. Her sabah bu bir rutin haline gelmişti. Annesi her zaman sabah 6'da kalkar ve kahvaltıyı hazırlardı, sabah saat 7'de herkes kahvaltı sofrasında olurdu. Kahvaltıdan sonra da Nilüfer okuluna, babası da işine giderdi ve annesi de evde kalırdı.
"Hayırdır bu ne böyle iki dirhem bir çekirdek ?" dedi, Mahfiruze Hanım. Kızını en ince ayrıntısına kadar süzerek. Nilüfer kendisine yönlendirilen soru karşısında alt dudağını hafifçe ısırdığında Mahfiruze Hanım hemen nedenini anlamıştı.
"Alparslan'a selamımı söyle, nereye gideceksiniz?" dediğinde Nilüfer sevdiği adamın ismini annesinin ağızından duymasıyla yanakları kızarırken uzun kumral saçlarıyla oynayarak dudaklarını araladı." Derenin orda buluşacağız piknik falan." dedi. Mahfiruze Hanım kızının bu genç aşık haline bakarak gülümsedi. Hemen birkaç kahvaltılık malzeme hazırlayıp sepete koyarken kızının eline tutuşturdu." Ben bugünlük babanı hallederim arkadaşlarıyla dışarıda kahvaltı yapacakmış diye, ama sen gene öğlenden sonra gel tamam mı bir tanem." diye al yanaklarına birer öpücük kondurduktan sonra Nilüfer'de annesini hemen öpüp parmak uçlarında koşarak evden çıktı...
Nilüfer derenin kenarına geldiğinde Alparslan'ın olmadığını görünce yine erken geldiğini düşünerek sıkıntıyla nefes verdi. Her seferinde yaşadığı bu olay karşısında iflah olmaksızın devam ettiğinde, derenin kıyısına gelip sepetini kenara koydu. Sepetini koyduktan sonra bakışları dere ile bir ahenk içinde olan Nilüfer çiçeklerine takılmıştı. Etraftaki yeşillik Nilüfer'e huzur verirken düşüncelere dalmadan edememişti...
Ona 'aşkını nasıl tanımlarsın ?' diye sorsalar Alparslan'ın su kendinin de o Nilüfer Çiçeği olduğunu söylerdi. Çünkü Nilüfer çiçeği sulak alanlarda yetişirdi suyun üzerinde öylece duran rengarenk bir bitkiydi, aynı Nilüfer gibi. Bu düşünceler arasında Nilüfer suyun üzerinde yüzen çiçekleri seyre dalmışken, beline sarılan kollar ile irkilerek gözlerini kapatmıştı. Burnuna gelen hafif lavanta kokusuyla gülüp gözlerini açarken, beline sarılan kollar hafifçe gevşediğinde belini saran kollardan kurtulup uğruna ömrünü vereceği iki çift kahverengi gözlere döndü.
"Nilüfer'im, yine erken gelmişsin!" Adamın sitem dolu fakat şefkatli sesiyle Nilüfer utangaç bir tavırla hemen Alparslan'ın yanından geçerken sepeti alıp sıcak bir gülümsemeyle Alparslan'a baktı.
"Yo daha yeni geldim ben bir kere, sende getirmişsin ama annem de bir sepet hazırladı hem de sana selam söyledi," dedi. Daha sonra neşeyle hemen derenin yanında olan büyük çınar ağacının altına giderken Alparslan'da sepetini alıp ağacın altına geldi. Sepetini kenara koyduğunda, Nilüfer ile sepetlerini açıp yere bir örtü serdiler. Nilüfer hızla kahvaltılıkları çıkarırken Alparslan sepetinden Nilüfer'in en sevdiği kurabiye olan elma kurabiyesini çıkarıp ortaya koydu. Nilüfer elmalı kurabiyeleri görünce sevinçle hemen bir tane alırken Alparslan'ın yanağına bir öpücük kondurup hemen kurabiyelerden bir ısırık aldı.
Onun bu halini Alparslan hayranlıkla izlerken Nilüfer sepetlerde kalan diğer yiyecekleri çıkarmaya devam ediyordu. Alparslan, Nilüfer'in bu sevecen halini öylece izlemeye daldığında, Nilüfer Alparslan'ın kendisini izlediğini görünce kaşlarını çatarak Alparslan'a baktı.
"Alparslan ne oldu? İyi misin?" diye sorduğunda Alparslan zorla yutkunduktan sonra hemen elini cebine attı. Hızlıca elini cebinden çıkarırken avucunun içinde olan kırmızı kutu ile Nilüfer'in gözleri kocaman açılırken, Alparslan boğazını temizleyip kırmızı kutuyu açtığında içindeki yüzüğe baktıktan sonra Nilüfer'in bal rengi ile kahverengi karışımı gözlerinin içine bakıp dudaklarını araladı.
Nilüfer, bu senin aşkınla sarhoş olmuş adama bir şans verdiğin için sana sonsuz teşekkür ediyorum. Şimdi senin aşkınla harmanlanmış olan bu adamla hayatını birleştirmek ister misin? Benimle evlenir misin Nilüfer?" dedi. Bütün kelimeler bir bir dudaklarından dökülürken Nilüfer'in şaşkın bakan gözleri Alparslan'ın yüzünde öylece geziyordu. Nilüfer'in bu şaşkın bakışları yerine her güldüğünde kısılan gözleri yer aldığında, dolan gözleriyle 'evet' anlamında kafasını salladı.
Alparslan, Nilüfer'in bu sesiz kabul etmesiyle heyecanla ayağa kalkarken elini Nilüfer'e uzatmıştı. Nilüfer'de ince elleri Alparslan'ın kalın elleriyle birleşirken ayaklandı. Alparslan ellerinin arasındaki kırmızı kutunun içinde olan yüzüğü çıkarıp Nilüfer'in parmağına taktıktan sonra sımsıkı sarıldı. O sımsıkı sarılmayla Alparslan mutluluğunu daha fazla içinde tutamayarak etrafında dönmeye başladığında Nilüfer'in ayakları yerden kesilirken ikisi de büyük bir kahkaha attılar.
Bir kaç tur daha bu böyle devam ederken Alparslan yavaşlayarak Nilüfer'in ayaklarının yere basmasını sağladı. İkisinin de dönen kafalarıyla hafifçe sendelerken asla birbirlerinden ayırmadıkları gözlerine baktılarında, bu mutlu günlerini kutlamak için kurdukları sofraya oturdular. İkisi de el ele, göz göze kahvaltılarını ettikten sonra Nilüfer sofrayı toplarken Alparslan'da hemen geliyorum diyerek ileriye park ettiği arabasının yanına gitti...
Aracın yanından geri gelirken elinde bir kaset çalar ve iki olta ile gelmişti. Kaset çaları hemen çınar ağacının dalına asarken cebinden 'karışık kaset' yazılı olan kaseti alıp içine yerleştirdi.
"Ya kaçıncı kaset bu artık yerleştirecek yer bulamıyorum ." Nilüfer kaseti görünce sitemle bunu derken Alparslan , Nilüfer'e sıcak bir gülümseme sundu.
Sevgili olduklarından beri her ay yeni kasetler doldurur Nilüfer'e hediye ederdi , Nilüfer'de o kasetleri canından bir parça gibi korurdu. Alparslan bunu bildiği için sürekli yeni kasetler doldururdu. Ne kadar eski zamanlardaki gibi her yerde kaset doldurmak için yer olmasa da uzun çabalar sonucu çok eskilerden kalma ihtiyar birisini bularak kaset doldurtmuştu. Nilüfer bu hediyesine bayılınca artık sürekli o ihtiyarın kapısını aşındırır hale gelmişti. İhtiyarda onların eskileri andıran aşklarından mutluluk duyarak zevkle kasetleri dolduruyordu. Alparslan, kaseti yerleştirdikten sonra kaseti koyduğu yeri kapattıktan sonra kasetin başlaması için düğmeye bastı.
Kaset çalardan yükselen Tanju Okay'ın 'Beyaz papatya gibisin' şarkısı yükselirken Alparslan hemen Nilüfer'in elinden tutarak dansa kaldırdı. İkisi de birbirlerinin gözlerinin içine bakarken zaman ikisi için durmuş olsa da, onlar hala dans ediyorlardı. Onlar için ne kadar zaman durmuş olsa da hayat buna izin vermiyordu. Saniyeler, dakikaları; dakikalar, saatleri kovalarken zaman hızlıca geçmişti. Alparslan tekrardan iki oltayı da dereye doğru savurduktan sonra Nilüfer'in yanına gelerek göğsüne yasladı.
"Alparslan ."
"Hıh!"
"Yaz tatili bitiyor sen yine İstanbul'a Üniversite için gideceksin , ben senden nasıl ayrılacağım ?" Nilüfer'in hüzünlü çıkan sesiyle Alparslan gülerken Nilüfer'in yanağından makas alıp öptü.
"Sende İstanbul'a gelirsin benim olduğum fakültede hukuk bölümü de var hem burası İzmir'de ailemiz var. Direk evlenemeyeceğimiz içinde sürekli görüştürmezler rahat rahat gezemeyiz, orada dilediğimiz gibi gezeriz," dedi.
"Olur mu ki?"
"Neden olmasın güzelim? Bal gibi olur. Bu yaz tatilinde isterim seni babandan, sonra nişanlanırız okuldan sonrada evleniriz." Alparslan'ın heyecanı sesinden belli olurken Nilüfer yavaşça Alparslan'ın göğsünden kalkıp gözlerinin içine baktı.
"Ya o sorun değil babalarımız kavgalı biliyorsun, onları ne yapacağız?"
"Bu akşam söyleyeceğiz onlara da."
"Bu akşam mı?" Nilüfer, gerilmiş ve şaşkın bir şekilde sorduğu soruyla Alparslan ifadesiz bir şekilde kafasını salladı. Nilüfer, Alparslan'ın tanıdığı için şaka yapmadığının farkındaydı o yüzden Alparslan'ı onayladıktan sonra kolunda ki saate doğru baktı. Saate baktığında saati görünce gözleri kocaman açılarak oturduğu yerden fırladı.
"Saat iki olmuş! Ya Alparslan neden haber vermiyorsun ya ufff!" dedi. Ve hızla koşarak sepetini alırken Alparslan Nilüfer'in bu haline gözlerini devirirken oturduğu yerden kalktı.
"Ayy valla babam inşallah erken eve gelmemiştir yoksa annem bacaklarımı kırar vallahi," dedi, Nilüfer.
"Dur dur merak etme ben seni bırakırım evinin biraz ilerisine oradan gidersin sakin."
"Tamam o zaman hadi al oltaları çabuk gidelim."
Nilüfer sepetleri alıp arabaya ilerlerken şimdiden akşamki babasıyla yapacak olduğu konuşmayı kafasında planlıyordu...
☆
Akşam olmuştu Nilüfer hemen Alparslan'ın evlenme teklifini annesi Mahfiruze Hanım'a söylemişti. Mahfiruze Hanım'da bunu öğrenince hemen kollarını sıvayarak Nilüfer ile mutfağa girmişlerdi. İkisi birlikte çeşit çeşit yemek yaparken akşam güzel bir sofra kurdular. Saat tam 19.00' de masa hazırlanmıştı ve ailecek her zamanki gibi akşam yemeği yemek için masada toplanmışlardı... Bir süre masada bir sessizlik hakimken arada Mahfiruze Hanım Nilüfer'e kaş göz hareketleri yaparak konuya girmesi için teşvik ediyordu.
"Ya hanımlar sofraya oturduğumuzdan beri kaşınız gözünüz ayrı oynuyor ne oldu, ne derdiniz var?" Nilüfer'in babasının aniden sorduğu soruyla eli ayağı iyice birbirine dolanırken, Mahfiruze hanım daha fazla dayanamayarak konuya girdi.
"Memati Efendi , biliyorsun kızımız büyüdü genç kız oldu."
"Eeee?"
"Dur sözümü kesme be adam!"
"Tamam tamam sustum."
"Nerde kalmıştım, heh genç bir kız oldu ve kendi kararlarını alma zamanı geldi sende uygun görürse sevdiği adamla izdivacı için senden izin istiyor," dedi. Memati Bey 'izdivaç' kelimesini duyunca hemen kaşları çatılmıştı. Çünkü Nilüfer onun tek varisiydi ona çok ayrı bir sevgi besliyordu ve her zaman bu günün gelmesinden endişeleniyordu.
"Peki kimmiş benim kızımın sevdiği adam?" diyerek Nilüfer'e bakarken Nilüfer bütün cesaretiyle babasının gözlerinin içine bakarak dudaklarını aralayarak, "Alparslan Akay, baba," dedi.
Memati Bey 'Akay' soy adını duymasıyla sakin olan bakışları bir anda alevlenirken masaya yumruğunu vurmasıyla Mahfiruze Hanım irkilerek gözlerini kapatmıştı. Nilüfer ise hala korkusuzca babası Memati Bey'in alev püskürten gözlerine bakarken," Sen aklını mı kaçırdın? Bilmez misin bizim onlarla dedenden kalma bir husumetimizin olduğunu?" diye kükredi, Memati Bey.
"Tamam sakin Memati Efendi." Mahfiruze Hanım, bir ümit Memati Bey'in sinirini yatıştırmak için öne atıldığında Memati Bey," Sen karışma bir Mahfiruze! Bide gelmiş oğlu kızımı mı istiyor?" diye alayla güldüğünde, Nilüfer babasına benzediği için sinirle parlayan bakışlarıyla ayaklandı. Hızla inip kalkan göğsüyle korkusuzca babasına bakmaya çalışırken sonunda kendinde o cesareti bularak dudaklarını araladı," Benim ölmüş dedemin bir gönül meselesi yüzünden ben niye sevdiğim kişiden ayrılıyorum he baba? Ben niye sizin eski defterleriniz için hayatımı çizeyim? Ben Alparslan'ı seviyorum ve bunu hiçbir suretle kimse değiştire-" derken yanağına gelen tokatla sözü kesilen Nilüfer, hissettiği sızı ile aynı babası gibi alev alev yanan gözleri daha da harlanmıştı.
"Aman Memati ne yapıyorsun?"
"Sen karışma Mahfiruze! Cezalı bu odasından çıkmayacak anlaşıldı mı?" dediğinde Nilüfer yüzünde tuttuğu elini yüzünden çekip, kızaran yeri Memati Bey'in gözüne sokarak merdivenlerden çıkıp odasına girdi. Daha sonra hemen arkasından kapısını kilitlerken daha çok gözyaşlarını tutamayıp serbest bıraktı. Gözlerinden sel gibi akan göz yaşlarıyla kendini yatağa atarken hıçkırıkları duyulmasın diye kafasını yastığına gömdü. Sesiz sesiz göz yaşı akıtırken çalan kapıyla zorla yutkundu.
"Nilüfer'im, güzel kızım aç kapıyı." annesinin ağlamaklı sesiyle Nilüfer'in dudaklarından bir hıçkırık kaçarken annesi sessizce fısıldadı.
"Sende haklısın kızım, lakin sakın delice bir şey yapma sonra pişman olursun, mutlu olacağım derken bataklığa batma." dedikten sonra uzaklaşan ayak sesleriyle tekrardan dudaklarından bir hıçkırık daha firar etti.
Hemen ayaklanıp Alparslan'ın doldurduğu kasetlerin olduğu kutuyu yatağının altından çıkardı. Daha sonra içinden üzerinde 'Müslüm Gürses' yazan kaseti aldı. Çünkü Müslüm Gürses onların aşklarının şarkısıydı onlar birlikte olsalar bile ailelerinden ötürü aşk acısı çekiyorlardı. Ardından masasının üzerindeki kaset çaları alıp içine yerleştirip açılan yeri kapattı ve başlatmak için düğmesine bastığında, kasette çalmaya başlayan Müslüm Gürses'in 'Hangimiz Sevmedik' şarkısı çalmaya başladı.
Hangimiz düşmedik kara sevdaya?
Hangimiz sevmedik çılgınlar gibi?
Hangimiz bir kuytu köşe başında
Bir vefasız için yol gözlemedik
Hangimiz düşmedik kara sevdaya?
Hangimiz sevmedik çılgınlar gibi?
Hangimiz bir kuytu köşe başında
Bir vefasız için yol gözlemedik
Herkesten bir anı saklar bu yollar
Herkesin acısı sevgisi kadar
Güzelmiş, çirkinmiş ne fark eder ki?
Deli gibi sevmek ruhumuzda var
Deli gibi sevmek ruhumuzda var
Diye devam ederken sesini biraz daha açtı. Aşağıdan gelen Memati Bey'in homurdanma sesleriyle biraz daha yükseltirken en son bütün şarkılar bittikten sonra ağlamaktan yorgun düşerek uyuya kaldı...
☆
Sabah yüzüne vuran güneş ışığıyla yatağında doğrulurken hala ıslak olan yanaklarını hemen sildi. Yerde öylece duran Alparslan ile oldukları fotoğraflar dağınık bir şekilde dururken canından gelen tıklama sesiyle irkilmişti. Hemen koşarak camın oraya giderken tülü açınca aşağıda elinde bir mektup ile duran Alparslan'ın kardeşi Ceren'i gördü. Onu görünce hemen camı açarken Ceren, Nilüfer'e el sallayarak gülümsedi." Nilüfer abla bunu abim gönderdi. Telefonun yoksa diye garanti olsun diye mektup yolladı sana. Ama Memati amcanın korkusundan veremedim Mahfiruze teyzeye." dedi.
Nilüfer bir süre gözlerinden de korktuğu anlaşılan küçük, yanakları kıpkırmızı kesilmiş Ceren'e baktı. Derin bir iç çektiğinde," Tamam tamam onları boş ver Ceren, sen ne yazıyor onu oku buradan veremezsin," dedi. Ceren heyecanla bir mektuba bir Nilüfer'e bakarken Ceren onu onaylayıp mektubu açtı.
Nilüfer aynı düşündüğümüz gibi bizimkiler onaylamadı ve büyük ihtimalle Memati amcada izin vermemiştir. O yüzden bu akşam seni kaçıracağım ve İstanbul'a gideceğiz. Seni derenin orda bekliyor olacağım.
Alparslan...
Ceren hızlıca mektubu okurken aklında dün akşamki annesinin sesi yankılanmıştı.' Sen de haklısın kızım, lakin sakın delice bir şey yapma sonra pişman olursun, mutlu olacağım derken bataklığa batma.' demişti ve çoğu zaman mantığıyla düşündüğü için zorda olsa kalbini bir kenara koymuştu.
Buna mecburdu çünkü, Alparslan hiçbir zaman geleceğe bakmazdı hem o an neler olabileceğini bakardı. İşte burada Nilüfer bir yapboz parçası gibi tamamlardı Alparslan'ı. İleriyi de düşünmesi gerekiyordu. Eğer giderse İstanbul'da nasıl yaşayacaklardı ? Alparslan Tıp fakültesinde okuyordu ve paraya ihtiyacı vardı, Nilüfer'de Hukuk bölümü istiyordu onun içinde baya para gerekiyordu.
Onu geçmişti, gerekirse kendisi çalışır üniversite okumazdı lakin nerede kalacaklardı? Kalacakları bir yer yoktu. Beslenmeleri için yine paraya ihtiyaçları vardı. O koskoca İstanbul'da nasıl hayatta kalacaklardı? Daha o kadar özgür değillerdi ikisi de hala ailelerine bağlıydılar.
Nilüfer bu düşünceler içerisinde boğuşurken Ceren'in gittiği fark etmemişti. Tekrardan kafasını Ceren'in olduğu yere çevirdiğinde Ceren'in gitmiş olduğunu görmesiyle derin bir nefes verdi. Ardından sert bir şekilde pencereyi kapatıp, tülü çekti. Kafasında binlerce soru işaretiyle kendini yatağa attı. Yatağa yatınca gözleri dolarken sızlayan burnunu çekti.
Yavaşça ince parmaklarını boynuna götürürken boynuna taktığı yüzüğünü avucunun içine aldı. Daha sonra hızlıca çektiğinde yüzüğünün içinden geçirdiği ip koparmasıyla boynu acısa bile umursamamıştı. Tekrardan yüzüğü parmağına takarken dudaklarına doğru götürüp ufacık bir öpücük kondurdu.
"Sevgilim belki bu kararım seni üzecek lakin, senin için en doğru karar bu senin içinin senden vazgeçtiğim için beni affet!"
☆
☆
☆
8 sene sonra 'Alparslan'...
Akşam olmuştu ve genç adamın mesaisi bitmişti. Hemen doktor önlüğünü çıkarıp çantasını alarak odasından çıkarken çıkmadan önce sekreter masasındaki arkadaşına selam verdi. Hemen cebinden araba anahtarını çıkarıp arabasının kilidi açtı. Daha sonra şoför koltuğuna oturup çantasını yan koltuğa koyduğunda, çalan telefonu ile cebinden telefonunu çıkartarak hemen açıp kulağına götürdü.
"Efendim Talat ."
"Alparslan, ne efendisi ya bu akşam gelecektin hani ?" Telefondaki Talat'ın dediği şeyle Alparslan konuştuklarını unuttuğunu fark ederek avuç içiyle alınan vururken ondan cevap bekleyen Talat'a döndü.
"Unutur muyum kardeşim ya anca çıktım hastaneden hemen geliyorum."
"Heh iyi o zaman ben çayı koyuyorum."
"Koy koy bolca demle bu akşam hararet atacağız." dedi.
Daha sonra telefonu kapatırken çantasının üzerine telefonunu koyup arabayı çalıştırdı. Talat'ın evi hastaneye biraz uzak olduğu için arkada ses olsun diye teybi açtı. Teypte çalan rock şarkıyla kafası kaldırmayarak değiştirirken Teypten yükselen Müslüm Gürses'in 'Nilüfer' şarkısıyla donup kalmıştı.
Şarkının melodisiyle zorla yutkunurken tekrardan şarkıyı değiştirmek için eli teybe giderken kalbi önüne bir set ördü. O anda anladı sekiz sene değil bir asır geçse bile hala kalbinde o saf ve temiz kadının aşkı olacaktı. Kalbinin önüne çektiği seti geçemeyince elini yavaşça direksiyonla buluştururken duygusuzca gözleriyle yola bakmaya başladı.
Zamanın eli değdi bize
Çoktan değişti her şey
Aynı değiliz ikimiz de
Zaaflarına bir gece
Hatalarına bir nilüfer
Sevgisizliğine bir kalp verdim
Artık geri ver
Geri veremezsin aldıklarını
Artık geri ver
Geri verilmez hiçbir yanılgı
Yokluğuma emanet et
Sende benden kalanları
Her şeyi al
Bana beni geri ver
Bir şansım olsun
Başka yer başka zaman
Sensiz ömrüm olsun...
Şarkı o şekilde devam ederken Alparslan o güne dönmüştü, terk edildiği gün. En son o gün dinlemişti bu şarkıyı. Ardından şarkı son bulurken teybi hızla kapattı." Ah mazimin kara sevdası, sekiz sene oldu hala peşimi bırakmıyorsun." diye iç geçirdi.
Daha sonra sessiz geçen yolculuktan sonra Alparslan, Talat'ın mahallesine girerken dar mahallede yavaş yavaş ilerlemeye başladı. Dar ve karanlık mahallede öylece ilerlerken yolun ortasında kavga eden iki çift gördüğünde, karanlıkta yüzü belli olmayan adam zorla kadının kolundan tutup, bir yere çekemeye çalışırken kadın ona direnmeye çalışıyordu. Alparslan kadını görmesiyle hemen el frenini çekip arabada inerken, adamın elinden kadını çekip kurtardı.
"Kimsin lan sen?" Sarhoş olduğu belli olan adam Alparslan'ın göğsünden iterken, Alparslan bir santim bile yerinden oynamamıştı. Kendisine doğru tekrar uzanan kol ile Alparslan hızla adamın kolunu tutup kıvırırken, kolunu adamın boynuna dolayarak kilitledi.
"Lan it herif sen kimsin ki bir kadına el sürüyorsun ha!" diye bağırdı. Alparslan'ın sesi mahallede yankılanırken kadın korkuyla Alparslan ve sarhoş adama bakıyordu.
"Sanane lan benim karım, istediğimi yaparım!" adamın leşten farksız kokan nefesiyle Alparslan adamı sertçe serbest bırakırken kollarını sıvadı." Sen gel bi bakalım! Göreceksin şimdi Hanya'yı Konya'yı," dedi. Alparslan öyle deyince sarhoş adam aniden bıçak çekerken Alparslan bir adama, bir de bıçağa baktıktan sonra ilk hamleyi adamdan bekledi.
İstediği gibi ilk hamleyi adam yaptığında, adam hızla bıçağı savurduğunda Alparslan geriye doğru kaçtı. Daha sonra bıçağı tuttuğu elini tutup bükerken, adam kurtulmak amacıyla Alparslan'a kafa attı. Alparslan beklenmedik darbeyle afalladığında, bacağında açılan ufak çizik ile yere düştü. Daha sonra sarhoş adam Alparslan'ın üzerine çullanıp iki eliyle tam bıçağı saplayacakken Alparslan adamın bileklerinden kavradı. O şekilde bir süre boğuşurlarken en son Alparslan son gücüyle adamın bileğini büktüğünde bıçak adamın göğsüne saplanmıştı.
Adamın öfkeyle bakan gözleri bir anda kocaman açılırken Alparslan'ın üzerine düşünce Alparslan nefes nefese bir şekilde adamı üzerinden attı.
"Kocama ne yaptın?" kurtardığı kadının ince ve tiz sesi mahallede yankılanırken mahalleye giren polis sirenleri ile polisler öylece yerde kanlar içerisinde yatan adamı ve üzerine kan bulanmış olan Alparslan'ı gördü.
"Kaldır ellerini, konuşmama hakkın var!" diyerek polis hemen yerde yatan Alparslan'ı kelepçelerken, Alparslan olayın şokuyla hiçbir şey yapmadığında, hızlıca polis aracına bindirdiler.
☆
☆
'Nilüfer'
"Kevser, benim emniyete uğramam gerekiyor sen taksiyle eve geçsen olur mu?" Nilüfer, aceleyle içeriye girdiğinde, Kevser bu acelesine anlam veremeyerek," Hayırdır Nilüfer, ne için gidiyorsun ki emniyete, bir sorun yok değil mi?" diye sordu. Nilüfer hızla masasındaki dosyalarını toparlarken fakülteden beri arkadaşı olan Kevser endişeyle içeriden elinde bir kahve ile girmişti. Nilüfer hemen Kevser'e dönüp gülümsediğinde," Bir sorun yok canım. Yeni bir dava ile ilgili bilgi toplamam lazım." dedi.
Kevser aldığı cevapla rahatlayarak," He tamam o zaman. Fatih'e selam söyle." dedi. Nilüfer tam kapıdan çıkacakken geriye doğru bakış attığında," Tamam söylerim." diyerek kendi avukatlık ofisinden çıktı. Mezun olunca Kevser ile birlikte açmışlardı ve birkaç senede kazandıkları davalarla bilinen avukatlardan olmaya başlamışlardı. Fatih'te Nilüfer'in bilgi kaynağıydı. Dosyaları almadan önce hem müvekkilinin hem de karşı taraftaki kişinin kimdir necidir hepsini Fatih'e araştırtırdı. Ve çoğu zaman öğrendiği bilgilerle çok iyi kozlar elde eder ve bu kozları çok iyi kullanırdı, işte o yüzden herkesin avukatı olması istenilecek bir avukat olmuştu.
Arabasına bindikten sonra on beş dakikalık araba mesafesinde olan emniyetin yolunu tuttu. Emniyete geldiğinde arabadan inip emniyete doğru ilerlerken emniyetin bahçesine giren polis araçları ile araçları göz ucuyla incelerken aldırış etmeyerek içeriye girdi. İçeriye girip hemen Fatih'in odasına ilerlerken sorgu odalarının olduğu yere geldiğinde Fatih ile karşılaştı.
"A-a Nilüfer hoş geldin! Bende seni bekliyordum, ama beni bir beş dakika bekleye bilir misin ?" dediğinde, Nilüfer merakla çatılan kaşları arasında Fatih'e göz kırptı. Fatih bu göz kırpışının anlamını bildiği için sırıtırken, Nilüfer içindeki meraka yenik düşerek," Hayırdır, gene kimin sorgusu var?" diye sordu.
Fatih, Nilüfer'in merakını maruz görerek," Ya bir tane adam yaralama olayı var onunla ilgili bir sorgu." diye yanıtladı. Fatih canı sıkkın bir şekilde bu yanıtı verdiğinde, gözlerinden yorgun olduğu belliydi. O yüzden Nilüfer daha çok onu oyalamak istemeyerek önünden çekilirken öylece koridorda beklemeye başladı.
Her zaman yaptığı gibi boş zamanlarında şarkı dinlediği için hemen cebinden kulaklığını ve telefonunu çıkarırken telefonundan dinleme listesini baktığında en son Müslüm Gürses'in ' Affet ' şarkısında kaldığını görünce yüzünde buruk bir gülümseme belirirken başlatmak için tuşa bastı. Daha sonra telefonu cebine atarken boş gözlerle koridoru izlemeye başladı.
Eğer seni kırdıysam
Darıl bana
Ama bir gün beni ararsan
Bak ruhuna
Birden gecem tutarsa
Güneşi çevir bana
Sevgilim bağışla
Biraz zor olsa da
Affet beni akşamüstü
Gölgem uzarken
Öğleden sonra affet
Ne zaman istersen
Diye şarkı devam ettiğinde, o an koridora giren üzeri kanlı kişi ile şoka uğramıştı. Kalbi sanki göğsünden çıkacakmış gibi attıran, yüzde oluşmuş kan izleri göğsünü sıkıştırıyordu. Bacakları titrerken, karşısında üzerinde kan olan Alparslan duruyordu. Eskiden ve şimdide her zaman kalbinin ait olduğu adam karşısında elleri kelepçeli bir şekilde duruyordu. Bir yandan şarkı devam ederken Alparslan'ın korku dolu gözleri Nilüfer'in şaşkın gözleriyle buluştuğu anda şarkı son nakarata gelmişti.
Çünkü sen çölüme yağmur oldun
Sen geceme gündüz oldun
Sen canıma yoldaş oldun
Sen kışıma yorgan oldun.
Ve kapanan sert kapı ve sessizlik...