İçeriğe geç

NİHÂN

Bölüm 9 · 20 dk okuma

NİHÂN

Bölüm 9

8-YASAK

Bir sarılmanın sonuçları bu kadar yoğun olabilir miydi? Bu kadar derin olabilir miydi? Böylesine ağır olabilir miydi? Kendime o kadar çok sorum vardı ki... Kısa bir an için neden diye başlayan cümlelere boğulmuştum. Neden böyle bir şey yapmıştım? Neden Cihangir'e sarılmıştım? Tek bir mantıklı açıklamam dahi yoktu. O an sadece kalbimin sesini dinlemiştim. Doğru gibi görünen yanlışa koşmuştum. Beni dengesizliğe sürükleyen Cihangir'in kollarına koşmuştum. Sonucunda da yüzleşmeye korktuğum duygularla sınanmıştım. Tam da bana yakışacak şeyi yapıp bu durumdan kaçmak istemiştim.

"Zenan..."

Cihangir'in sesiyle rüyadan uyandım. Bana güven veren kokuyu içime çekip

zar zor kollarından ayrıldım. Hemen gözlerine bakamadım. Yine bir rüyaya çekilmek istemedim. Gözlerimi kaçırıp kendime gelmeye çalıştım. Bu sürede hiçbir şey duymamak beni şaşırttı. Suskunluğun etkisiyle tekrar ona döndüm. Ve Cihangir'in tek bir noktaya baktığını gördüm. Dudağıma bakıyordu. Öfkenin parlattığı gözleri, oradan ayrılmıyordu. Baktıkça öfkesi artıyordu. Elimi dudağıma götürüp saklamak istedim. Ama güçlü eli tarafından tutuldum. Bana engel olup dudağımı inceledi. Öfkesini sesine yansıttı.

"Ne oldu?"

Cevap vermek zor geldi. Yalanın ucuna kadar geldim. Dilimin ucuna geldi. Ama geri yuttum. İlk fırsatta ona koşmuştum. Şimdi gözünün içine baka baka yalan mı söyleyecektim? Hemen anlardı. Anlar anlamaz da öfkelenirdi. Şu an en son isteyeceğim şey onu öfkelendirmekti. İtiraf etmeye çekinsem de ona ihtiyacım vardı. Desteğine ve varlığına ihtiyacım vardı.

"Dudağına ne oldu Zenan?"

Bu sefer, ses tonu yükseldi. Tavrıyla cevap vermeye itildim. Sertçe yutkundum. Cevap vermeye hazırlandım. Yavaşlığım Cihangir'i sabırsızlaştırdı.

"Bunu sana kim yaptı?"

Daha fazla suskun kalamazdım. Hızla mantıklı bir cümle kurmaya çalıştım.

"Bilmiyorum ki... Yanlış sokağa çıktım. Sonra da bir çetenin ortasına düştüm. Telefonumu vermek istemeyince de yapacaklarını yaptılar. İri yarı bir adam işte... Ne olduğunu anlamadan..."

Sözlerimin devamını getiremedim. O anları tekrar yaşıyor gibi oldum. Baştan aşağı ürperdim.

"Sana vurdu!"

"Bunu sana sokak eşkiyası mı yaptı?"

Halsizce ona baktım. Bu denli sinirli oluşuna ilk defa tanık oldum. Gerçek mi? Yoksa kafamdan uydurduğum şey mi? Emin olmak istedim. Şaşkınca onu izledim. Sağ elini yumruk haline getirdi. Karşısında o adam olsa o yumruğu geçirecek gibi davrandı. Dişlerini sıkarak konuştu.

"Şerefsiz herif!"

Öfkeli halinden arınması kolay olmadı. Arınacağına daha da battı.

"Aşağılık! Bunlar, hep kendinden güçsüze meydan okur. Dokunmaması gerekene dokunur. Karşısında ben olacaktım. O zaman görecekti. Ağzını burnunu kıracaktım."

"Nerede bu adam? Bulup ağzının burnunu dağıtayım."

"B-Bilmiyorum."

Titreyişim sesime geçerken duraksadı. Ne kadar korktuğumu fark edip sustu. Derin bir iç geçirdi. Tekrar dudağıma yaklaşıp yarayı inceledi.

"Acıyor mu?"

"Biraz..."

"Bir doktora görünelim. Bir baksınlar. Sonra da polise bildiririz. Olur mu?" dediğinde hızla başımı iki yana salladım.

"Ne hastaneye ne de polise gerek var. Ağabeyimin öğrenip endişelenmesini istemiyorum."

Söylediklerim hoşuna gitmedi. Tüm ifadesiyle bunu bana hissettirdi.

"Öyle şey mi olur? Yapılması gereken yapılacak Zenan!"

Ondan biraz uzaklaştım. İtiraz istemeyen adama dikkatle baktım.

"Eğer polise gidecek olsam tek başıma giderdim. Seni aramazdım. Bu yüzden lütfen beni zorlama Cihangir."

"Zenan! Saçmalama!"

Sesi, bakışları ve tavırları, baskınlık kurmaya çalıştı. Sandı ki yolumdan geri dönerim. İkna olurum. Aksine daha da inada bindirdim.

"Israr edersen yoluma tek başıma devam ederim. Böyle yaparak bana yardım edemezsin. Aksine yardımdan çok zararın dokunur. Eğer gerçekten yardım etmek istiyorsan anlayışlı ol Cihangir. Beni zorlama."

Bir tepki alabilmek için gözlerinin içine baktım. Derin elalar, bana öfkeden başka bir şey vermedi. Cevabımı aldığımı varsayıp zoraki gülümsedim. Fakat aniden dudağımın sızlamasıyla buna son verdim. Acıyla inleyip zar zor dudaklarımı araladım.

"Şimdi çekip gitsen sana kırılmam. Gücenmem. Bana yardım etmek zorunda değilsin. Hem seni böyle bir mecburiyetin içine atamam."

Cevap gelmedi. Yaptığı tek şey beni gözlemlemek oldu. Gözlerini gözlerime sabit kalıp derinliklere daldı. Suskun kalarak bana bir ceza verdi.

"Yine de teşekkür ederim. Hemen geldin. Ama anlaşılan o ki artık yola tek başıma devam etmem gerekiyor. Hoşça kal Cihangir." deyip arkamı döndüm. Nereye gideceğimi bilmeden ileriye doğru bir iki adım attım. Bilinmezlik, beni tekrar aynı korkuların içine attı. Kalbim hızla attı. Bedenim baştan aşağı titredi. Kısa bir anda çıkmaza boğuldum. O kısa sürede ne kadar yalnız olduğumu hatırladım. Sert bir şekilde yüzüme çarptı. Böyle bir haldeydim. Ama ağabeyimi arayamıyordum. Eve gidemiyordum. Çünkü bu işin ucu gerçeğe dokunmasın istiyordum. İnsan, en zor anında ailesine sığınırken ben ailemden kaçıyordum. İnsan arkadaşına sığınırken ben yapayalnız kalıyordum. Bir arkadaşım bile yoktu. Çünkü yaptıklarımın bedelini böyle ödüyordum. Yapayalnız çaresiz bir şekilde...

"Zenan!"

"Dur! Tamam."

Kurtarıcımın sesini duydum. Aynı anda iki farklı duyguyla buluştum. Rahatlama ve gerilme... İki zıt kavramın içinde kaldım. Onun sesini duyup rahatladım. Sonuçlarını düşününce gerildim. Cihangir, bana zıtlıklar yaşatırken arkamı dönmedim. Adımlarımı hızlandırdım. Düşündükçe ondan kaçmam gerektiğini anladım. Ateş ile barut misaliydik. Ne ona zarar vermek istiyordum ne de çevresine... Dokunacaksa zarar bana dokunmalıydı. Bir başkasına değil.

"Hiçbir yere gidemezsin."

Adım sesleri arkamdan hızlanırken gücüm ona karşı yetmedi. Her şey çok hızlı gelişti. Cihangir bana yetişmeyi başardı. Kolumdan tutup beni kendine doğru çekti. Ani hamleden başım göğsüne çarptı. Öylece kaldım. Ne hareket ettim ne de bir şey söyledim. Gözlerimi kapatıp hızla atan kalbimin sakinleşmesini bekledim.

"Nereye gittiğini sanıyorsun?"

Ben de bilmiyordum ki... Gerçekten gidecek yerim var mı? Ne olursa olsun kapısını açacak biri mi var mı? Gerçekten bilmiyordum. Bir aileye aitmiş gibi görünen ama hep onlardan soyutlanmış olandım. O kalabalıkta bir başımaydım. Kalabalıkta yalnızlığı yaşayandım. Bundan dolayı sorunun cevabını veremeyendim.

"Soruma cevap vermedin Zenan! Nereye gidiyordun? Evine mi? Yoksa başka bir yere mi?"

"Bilmiyorum. Mutlaka bir yer bulurdum."

"Tıpkı bugün yaptığın gibi mi?" dediğinde başımı kaldırıp ona baktım. Kaşlarımı çattım. Bir şey söylemek bir şekilde lafımı esirgememek istedim.

"Hemen böyle yüzüme vuracaksan gideyim."

Onaylamazcasına süzüp üzerindeki ceketi çıkardı. Soğuğa karşı direnen bedenime bıraktı. Ceketi üzerimde birkaç beden büyük kalırken ellerini omzuma koydu. Gözlerini gözlerimden ayırmadan konuştu.

"Şu haline bak Zenan! Durmaksızın titriyorsun. Ayakta duracak ne gücüm var ne de dermanın var. Bir de seni bu halde tek başına bırakmamı istiyorsun. Ciddi ciddi bunu benden istiyorsun. Sence ben seni bu durumda bırakır mıyım? Arkamı dönüp gider miyim?"

Usulca cevap verdim.

"Gitmezsin."

"Elbette gitmem. Ne zaman gittim ki? Ben gitmem Zenan! Giden ben değil sen olursun."

Şaşkınca duraksadım. Sözlerini anlamaya çalıştım. Cihangir o geceden sonrasını mı söylüyordu? Yoksa ben kendi kendime saçmalıyor muydum?

Anlam yükledikçe yanlışa doğru yol aldım. En sonunda yaptığım şeyi sonlandırdım.

"Hiçbir yere gitmiyorsun. Yanımdan ayrılmıyorsun."

"Ama sen..."

"Tek bir kelime dahi duymak istemiyorum. İtirazını da kabul etmiyorum. Sen istesen de istemesen de sana yardım edeceğim."

"Polise gitmek yok!"

"Polise gitmeyeceğiz. Ama dudağının icabına bakacağız. Sen de bana ne olup bittiğini anlatacaksın." dediğinde itiraz etmedim. Baş onayı verip sessizce arabasına doğru ilerledim. Biner binmez hemen camı açıp rahatlamaya çalıştım. Temiz havayla buluşup tüm odağımı dışarıya çevirdim. Kendimce Cihangir'den kaçmaya çalıştım. Yaptığım şey, suskunluğa sebep olurken rahatlayacağıma gerildim. Tamamen ters etki gördüm. Sakinlik düşüncelerimi ele geçirdi. O anları gözümün önüne getirdi. Korkum, endişem ve çaresizliğim üstüme kuruldu. Tokat yediğim an sürekli gözümün önünde tekrarlanıp durdu. Elimi yüzüme götürüp titrekçe nefes alıp verdim. Ya kurtulamasaydım ya oradan çıkamasaydım... Ne olacaktı? Yalnız maddi olarak değil fiziksel olarak da yıpratacaklardı. Bir tokatla yetinmeyeceklerdi. Karnımdaki masumiyete de zarar vereceklerdi. Ellerim karnımı bulduğunda gözlerim doldu. En çok onun için endişelenmiştim. Birkaç gün sonra temelli kopacağım bir can için endişelenmiştim. Bunu neden kendime yapıyordum? Neden böyle davranıyordum? Cevap vermeye korkuyordum. Ne yaparsam yapayım kendime engel olamıyordum. Aklım ve duygularım arasında köşeye sıkışıyordum.

"Ne oldu? Karnın mı ağrıyor?"

Cihangir'in sorusu buz gibi bir etki oluşturdu. Donmuş bir vaziyette kaldım. Elim karnımda öylece ona baktım.

"İyi misin? Neren ağrıyor?" deyip elini karnımın üstüne koydu. Ani hamleden nefesim kesilecek sandım. Heyecandan ne yapacağımı şaşırdım. Gözlerim karnımdaki elinde takılıp kaldı.

"Burası mı acıyor?"

Hiçbir şeyden haberi yoktu. Farkında olmadan kendinden bir parçaya dokunuyordu. Bizden bir parçaya dokunuyordu. Belki de bu onun ilk ve son dokunuşuydu. Zaten hiçbir zaman da haberi olmayacaktı. Bu benim ebedi sırrım olarak kalacaktı. Bu yüzden kendimi toparlamaktan başka çarem yoktu. Elinden tutup hızla kendimden uzaklaştırdım.

"İyiyim. Sorun yok."

"Emin misin? Hastaneye gidebiliriz."

"Gerek yok. İyiyim." deyip tekrar cama doğru döndüm. Korkuyla Cihangir'in ilgisinden kaçmayı umdum. Aramızda bir sessizlik oluşturdum. Bu sessizliğin içinde kayboldum. Bir süreden sonra üşümeye başladım. Ben harekete geçmeden Cihangir camı kapattı.

"Soğuk! Üşüyeceksin."

Her ne kadar ona bakmak istemesem de gözlerim bana ihanet etti. Hızla Cihangir'i buldu. Üzerimdeki bakışlarını yakaladı. Göz göze geldiğimiz an, bakışlarını kaçırıp yola sabitledi. Sanki konuşmak istiyordu da konuşamıyor gibiydi. Ya beni sıkmak istemiyordu ya da bana zaman tanıyordu. Yola bakmaya bırakıp tamamen ona döndüm. Dikkatle onu inceledim. Beni gördüğünden beri aynıydı. Öfkeyle bir bütündü. Kaşları çatıktı. Kimi zaman endişeli kimi zaman öfkeliydi. Biri ona dokunsa tüm duygusunu ortaya koyacak gibiydi. Yani öfkesini... Dayanamayıp dudaklarımı araladım.

"Seni aradım diye kızdın mı?"

Soru, onu şaşırttı. Gözlerini yoldan çekip bir anlığına bana baktı.

"Tabii ki de kızmadım. Ama aramasaydın kızardım."

"Ama kızmış gibisin."

"Sana kızgın değilim. Sana bunu yapana kızgınım."

Bir şey demeden arkama yaslandım. Onun da susacağını düşünürken beni yanılttı.

"Bu çeteler tehlikeli sokaklarda olur. Senin öyle yerlerde ne işin var? İşim var dediğin tehlikeye atılmak mıydı?"

İşte yalanı ortaya çıkmıştı. Sözde bana kızgın değildi. Bu kızgın olmamış haliydi.

"Kayboldum. Hem nereden bileyim? Hangi sokak tehlikeli? Hangisi güvenli?"

"Hayret! Her şeyi bilirdin. Bunu nasıl bilemedin?"

Ses tonu yükselirken, şaşkınca ona döndüm.

"Farkında mısın? Bana bağırıyorsun."

"Bağırmıyorum."

"Bunu derken bile bağırıyorsun." deyip kollarımı birbirine kavuşturdum. Başımı cama yaslayıp onunla irtibatı kestim. Hatasını anlamış olacak ki tek bir kelime dahi etmedi. Yolculuğun sonuna kadar bu halde kaldı.Bir evin önünde durduğumuzda sessizliği bozan ben oldum. Merakla konuştum.

"Nereye geldik?"

"Evime..."

Şaşkınca önce eve sonra Cihangir'e baktım. Ciddi ciddi evine mi getirmişti? Hastaneye gideceğimizi düşünürken evine getirmişti.Ne denirdi ki buna? Yardım için getirmişti. Ama ne kadar doğruydu? Bir kere evine gittiğimde olan malumdu. Şimdi tekrar ona ait bir eve girmek zorluydu. Üstelik şimdi nişanlı bir adamdı. Ebru onun gözlerinin içine bakıyordu. Sevgisinin yoğunluğu bakışlarından hissediliyordu. Bu gerçeği bile bile burada olmam yanlıştı. Can yakıcıydı.

"Ebru yani nişanlın evde mi?"

Yüzüme bakmadan cevapladı.

"Hayır. Bir arkadaşının yanına gitti." deyip arabadan indi. Ama ben hemen inemedim. İnecek cesareti bulamadım. Cihangir buna karşılık kapımı açtı.

"Hadi dudağına bir bakalım."

Zoraki indim. Sonuçta ondan başka yardımını alacağım biri yoktu. Şu hayatta öyle bir durumdaydım ki hem Cihangir'den kaçınan hem de ilk fırsatta ona koşandım. Zıtlıklar aleminin başıydım. Yapmamam gerekenleri ısrarla yapandım. Şimdi de aynı durumdaydım. Cihangir'den kaçmak isterken onu yanı başındaydım.

"Çok uzun sürmez değil mi?" diye telaşla sordum.

"Ne o? Yetişmen gereken bir yer mi var?"

Kapıyı açıp geçmeme izin verdi. Eve girdiğim an havası beni çarptı. Önceki yaşantıların etkisini yaşadım. İçimden bir ses hemen gitmemi istedi.

"Sen salona geç. Ben de geliyorum." deyip yanımdan uzaklaştı. Ben de bana denileni yapıp salona geçtim. Bir yere geçip oturmak yerine ayakta dikildim. Yerimde duracak kadar rahat hissetmedim. Bitse de gitsem aşamasına geçtim. Cihangir, beni fazla bekletmeden elleri dolu bir şekilde geldi.

"Hadi! Yaraya daha fazla bekletmeyelim. Mikrop kapmasın."

Onu takip edip karşısına oturdum. Cihangir pamuğu ıslatırken onu izledim. İşini dikkatli yapışını ve biraz da olsa öfkesinin geçişini... Sanki romantik bir filmi yaşar gibi oldum. Bugün sırasıyla her türlü filmi yaşadım. Önce korku şimdi de romantik... Ama bu biraz garipti. Ben kötü biriydim. İyi biriyle ne işim olurdu ki? Bu romantik an başlı başına yanlıştı. Daldığım düşünceden, ılık suyun dudağıma temas etmesiyle çıktım. Acıyla inleyip geri çekildim. Romantik ortamın vazgeçilmezi yaşandı. Yakın bir mesafede göz göze geldik.

"Üzgünüm. Ama acıtacak. Biraz daha dayanabilir misin?"

"Dayanırım. Sen acı çektiğime bakma. Hızlı ol. Hızlı ol ki hemen gideyim."

Gözlerimi kapatıp ona izin verdim. Ama Cihangir'in bir şey yapmadığını fark ettim. Hızla gözlerimi açıp ona baktım. Dikkatle beni seyrettiğini gördüm. Üzerime dalmış gibiydi.

"Cihangir..."

Kendine gelip gözlerini kaçırdı. Gazlı bezi dudağıma bastırdı. Bir basınç uyguladı. Acıdan inlememek için kendimi zor tuttum. Dayanmaya çalıştım. Dengeyi sağlayamadım. Acıdan duramadım. Ne kadar tutarsam tutayım gözyaşıma engel olamadım. Gözyaşım hızla yanağıma süzüldü. Sessizce ağlar duruma geldim. Kaçırdığı gözler, beni bulurken fısıldadım.

"Burada olmam doğru değil. Artık gitmeliyim."

Elini dudağımdan çekip cevap verdi.

"Dün gece hakkında konuşmalıyız."

"Konuşacak bir şey yok."

"Konuşulacak çok şey var." dediğinde gözyaşlarımı sildim. Zoraki gülümsemeye çalıştım.

Her şey o kadar yanlıştı ki... Bu andan tutun Cihangir'i aramama kadar her şey yanlıştı. Ben Cihangir'in için Cihangir de benim için tuzaktı. Tehlikelerle örülü dokunulması yasak bir tuzak... Ne ben romantik bir hikâyenin iyi kızıydım ne de o beyaz atlı bir prens... Aksine birbirimizden uzak durması gerekendik. Ne kadar uzak dursak bizim için o kadar iyiydi. Ama bunu sağlamak için önce kendime engel olmalı sonra Cihangir'i durdurmalıydım. Aramızda gelişen bu garip bağa son vermeliydim. Bu romantik klişeden derhal çıkmalıydım.

"Gitmeliyim..." deyip isteğimi tekrarladım. Hoşnutsuzca bana baktı.

"Konuşacaklarımız var. Konuşmadan bırakmam."

"Bence yok."

"Dün gece hakkında konuşmalıyız." deyip ayaklandı. Karşımı dikilip yakınlaştı. Bir iki adım gerileyip aramızda bir sınır oluşturmak istedim.

"Konuşulacak bir şey yok. Dün söylediklerinde haklıydın."

Başını iki yana salladı.

"Değildim. Ben dün gece kendimde değildim. O söylediklerim hep sarhoş zırvalığıydı." dediğinde içim acıyarak tebessüm ettim.

"İnsanlar genellikle böyle anlarda gerçeği söyler. Susup içine attıklarını böyle anlarda açığa çıkarırlar. Senin de yaptığın da buydu. Aslında gerçek hislerin buydu. Benden nefret ediyorsun. Diğerleri gibi... Ama sana kızmıyorum Cihangir. Haklısın. Ben bile kendimden nefret ediyorken sizin hislerinizi tahmin bile edemem."

"Senden nefret etmiyorum Zenan." derken her kelimeyi vurguladı. Kaşlarını çatıp tekrar dudaklarını araladı.

"İnsan nefret ettiği kişiye yardım eder mi?"

"Sen yardım edersin Cihangir. Benden ne kadar çok nefret etsen bile içindeki o merhameti yok sayamazsın. Tüm mesele senin iyi bir adam olman ve benim ısrarla bu iyi niyetini kullanmam."

Cihangir'e dikkatle bakıp sızlayan dudağıma rağmen gülümsemeye çalıştım.

"Seni aramam hataydı. Ama sana söz bir daha böyle bir olay yaşanmayacak. Ne seni arayacağım ne de sana rahatsızlık vereceğim. Bir daha görüşmemek üzere hoşça kal Cihangir." deyip ona arkamı döndüm. Adım atmama dahi fırsat vermeden bileğimden tuttu. Bilerek ona doğru dönmedim. Bu yakın mesafenin yakıcılığından çekindim.

"Lütfen..." diye fısıldadım.

"Konuşacaklarımız bitmedi. Buna hakkım yok mu Zenan? Gerçekleri bilmeye hakkım yok mu?"

"Ne bilmek istiyorsun ki?"

"Neden sevgilini değil de beni aradın?"dediğinde hafifçe ona doğru döndüm. Meraklı gözlerin baskısına uğrarken ne diyeceğimi bilemedim. İçten içe köşeye sıkıştım. Bu öyle bir soruydu ki... Her şeyi başka yere çekebilirdi. Dikkatli olmalı ve yanlışa sebep olacak bir şey yapmamalıydım.

"Çünkü son konuştuğum kişi sendin. O an, heyecandan ne yapacağımı bilemedim. En son konuştuğum numarayı aradım."

Gülümsedi. İnanmadığını belli etti.

"Sevgilin olsam buna çok bozulurdum. Çünkü baya büyük bir kavga sebebi..."

"Benim sevgilim yabani değil. Medeni bir adam."

"Tabii gerçekten sevgilinse..." dediğinde şaşkınca gözlerimi açtım. Dudaklarımı araladım. Elimi ondan kurtarıp hızla konuştum.

"Ne saçmalıyorsun sen?"

"Bence soruları sen değil ben sormalıyım. O telefondaki konuşman neydi? Sanki veda ediyor gibiydin. "

Sorularıyla köşeye sıkıştırmaya devam etti. Amacı beni bozguna uğratmaksa başarılı oldu. Aklıma o konuşma geldi. Heyecandan söylediğim sözler ağzımdan kaçırdığım sözler, bir bir etrafımı sardı. O da bana hatırlatmak istercesine bastırarak konuştu.

"Böyle olsun istemezdim dedin. Ne demek istedin?"

"Hiç... Hiçbir şey..."

"Benden sakladığın ne varsa söyle Zenan!"

Sesi sertleşti. Bakışları da o yolda ilerledi.

"Benden bir şey sakladığını kendi ağzınla söyledin. Bunu ortaya ben atmadım. Sen attın. Şimdi de senden gerçeği bekliyorum. Hadi gerçek neyse söyle."deyip gözleriyle baskı kurdu. Heyecan dilimi vurdu. Saçmalamak pahasına konuştum.

"Ben ne dediğimi biliyor muydum? Korkudan yapılmış bir konuşmaydı. Ciddiye alman saçma."

"Zenan!"

"Bence artık gitme zamanım geldi." deyip tekrar ondan kaçmayı denedim. Ama gür sesiyle durdum.

"Ne sakladığını biliyorum."

Aynı cümle beynimde tekrarlanıp durdu. Kalbim dengesizliğe düştü. Korkuyla bir bütünlük kurdu. Delicesine bir hızla nefesimi kesti. Tüm gücümü tüketti. Duyduğum şeye inanmak istemedim. Yalan olsun ya da bu an hiç yaşanmasın istedim. Ama gerçeklikten kopamadım. Ne yazık ki gerçekti. Cihangir bunu söylemişti. Gerçeği yani sakladığım şeyi bildiğini söylemişti. Ama bu nasıl olabilirdi? Bebekten nasıl haberi olabilirdi? O kadar dikkat etmiştim. Bunu bilemezdi.

"Senin itiraf etmeni bekliyorum Zenan." dediğinde baştan aşağı buz kestim. Ne yaparım? Nasıl kurtulurum? Bilemedim. Şimdi ne yapacaktım? Cihangir gerçekten bunu biliyorsa ne yapacaktım? En önemlisi o ne yapacaktı? Bebeği kabullenecek miydi? Yoksa kürtaj randevusunu gelip her şeye sona mı erdirecekti?

"Hadi Zenan! İtiraf et."

Gerçekten sona mı gelmiştim? Bundan sonra ne yapsam boşunaydı.

"Madem bu kadar zorlanıyorsun ben söyleyim."

Kalbimin sesiyle Cihangir'in sesi yarıştı. Bir olup beni bitirdi. Çaresizce kabullenişe geçtim. Cihangir'in lafını tamamlamasını bekledim.

"Sevgilin falan yoktu. Yalan söyledin. Sonra da yalanın açığa çıkmasın diye ne yaptın ne ettin kendini sevgili rolünde birini buldun. Değil mi?"

"N-ne?"

İstemsizce şaşırdım. Cihangir'e dönüp duyduklarımın gerçekliğini ölçmek istedim. Ama beni şaşırtacak gerçekle göz göze geldim. Cihangir gülüyordu. Sanki aklım bana oyun oynuyordu. Bebeğin varlığından haberdar olan biri böyle güler miydi? Öfkeli ve şaşkın olması gerekmez miydi?

"Sakladığın şey buydu. Yalan söylüyordun. Ama ben bunu o zaman da biliyordum."

Elimi başıma götürüp ovaladım. Kendime gelmeye çalıştım. Kafa karışıklığından kurtulamadım.

"Başından beri bunu mu diyordun?"

"Tabii bunu diyordum. Başka ne diyecektim ki?" dediğinde her şeyin yanlış anlaşılmadan ibaret olduğunu anladım. Ama üzerimdeki halsizliği atamadım. Zar zor arkamdaki koltuğa çöktüm. Derin nefes alıp verişlerle gücümü toplamaya çalıştım. Kalbimdeki korku gitmedi. Kolay kolay gidemedi. Öyle bir şeye düşmüştüm ki sanki uçurumdan son anda çekilmiştim. Yere düşüp kapaklanmaktan son anda kurtulmuştum. Resmen sonu görmüştüm. Dibe varmıştım.

"Sen neden bahsediyordun? Yoksa benden sakladığın başka bir şey daha mı var?"

Sözleri artık kendime gelmem için beni uyardı. Gözlerimi ona dikip heyecanla yutkundum. Kalbimin atışı o kadar sıklaştı ki bunu duymasından korktum. Başımı onaylamazcasına sallayıp umursamaz davranmak istedim. Bir şekilde korkumu kapatabileceğime inandım.

"Saçmalıyorsun. Şu an tek yaptığın saçmalamak... Kendin yazıyor kendin oynuyorsun." dediğimde alayla gülümsedi. Burada kalmam her an daha da batmam demekti. Cihangir'in eline koz vermem demekti. Daha fazla batmadan gitmeliydim. Ayağa kalkıp hızla konuştum.

"Yardımın için tekrar teşekkürler. Artık gitmeliyim."

Yine engel olmasından korktum. Ama bu sefer beni yanılttı.

"Ben bırakırım."

"Gerek yok. Gerisini kendim hallederim."

"Zenan!" dedi bıkkın bir tonda. Biraz önceki halinden eser kalmadı. Alaycılığın yerini ciddiyet aldı.

" Daha yeni büyük bir olayın içinden çıktın. Şimdi seni tek başına göndermem. Beraber gidiyoruz." deyip önüme geçti. Bana diyecek bir söz bırakmadı. Çaresizce arkasından ilerlerken kapı sesini duydum. Duraksayıp Cihangir'e baktım. O da şaşırmış gibiydi.

"Kim geldi?"

"Bilmiyorum. Şimdi anlarız."

Kapıyı açacağını anladığımda sıkıca kolundan tuttum.

"Dur! Açma. Ya Ebru geldiyse..."

"Geldiyse gelmiş. Ne olacak?" dediğinde hayretle ona bakakaldım.

"Ne mi olacak? Ciddi misin? Beni burada görmesi her şeyi kötü yere çeker. Olan senin ilişkine olur."

"Ortada yanlış bir şey yok. Abartıyorsun."

"Saçmalama! O yokken eve gelmem dikkatini çeker. Şüphesini çeker. Bir şeyler olduğunu anlar. Kadınlar anlar Cihangir.Bu da ne benim ne de senin için iyi olur."dediğimde bir şey diyecek oldu. Dudaklarını araladı. Ama kapının çalması dikkatini kapıya çekti.

"Cihangir! Canım..."

Ebru'nun sesi gerginliğimi artırırken usulca konuştum.

"Açmazsan dikkatini çeker. Kapıyı aç. Yalnızmışsın gibi davran. Ben de güvenli bir odaya girer saklanırım. Onunla dışarı çıktığında da evden çıkarım."

"Yanlış bir şey yapmıyoruz. Ne saklanması?"deyip kaşlarını çattı. Gözleri benim ile kapı arasında gidip geldi. Her ne kadar bunu istemese de bir ikileme düştüğünü fark ettim. Yanlış bir şeye sebebiyet vermemek için hızla konuştum.

"Bunu yapmak zorundayız. Lütfen! Kimse duymadan bugünü kapatalım."

Zil bir kez daha çaldı.

"Hangi odada saklanayım?"deyip telaşla etrafa baktım. Kendimce güvenli bir yer aradım. Cihangir'den umudu keserken beni şaşırtacak bir hamle gerçekleştirdi. Bileğimden tutup salonun karşısındaki odaya götürdü. Kapıyı açıp konuştu.

"Bu oda hiç kullanılmıyor. Zaten ben de dikkatli davranırım. Biz çıkana kadar ses çıkarma."

"Merak etme. Varlığımlı yokluğum bir olacak."

Kapıyı üzerime kapatmadan son kez konuştum.

"Doğru olanı yapıyorsun Cihangir."

Sert bakışları gözlerime kuruldu. Bunu yapmak istemediği belliydi. Sanki her an vazgeçecek gibiydi. Doğrular adamı Cihangir'e geri dönecek gibiydi. Bu şu an en son isteyeceğim şeydi.

"Ben senin kadar emin değilim."

Sesi de en az bakışları kadar sert çıktı. Bir şey dememe fırsat vermeden kapıyı yüzüme kapattı. Bir süre arkasından bakakaldım. Heyecan, korku ve endişe üçgeninde dolaştım. Bu işin sonu nereye varacaktı? Bugünü atlatabilecek miydim? Sorularıyla baş başa kaldım. Bu sorular da diğer soruların kaderini yaşadı. Konu ben olunca belirsizlik ebedi kaldı. Çaresizce kapıya yaklaşıp kulağımı kapıya dayadım. Kulağım tanıdık bir sesle doldu.

"Bir an evde yoksun sandım."

"Anca gelebildim."

"Sen de haklısın. Hata benim.Anahtarı unutmayacaktım."deyip gülümsedi.

"Arkadaşınla buluşmayacak mıydın?"

"Buluşacaktım. Ama beni ekti. Ben de biraz etrafta dolanıp geldim. Dışarıda olmaktansa huzuru bulduğum yerde olayım dedim."

Konuşmaya daha fazla tanık olmak istemedim. Kapıdan uzaklaşıp etrafa baktım. Ivır zıvırın olduğu bir odaydı. Ne oturacak bir koltuk vardı ne ona benzer bir şey... Mecburen yere oturup sırtımı duvara verdim. Uzaklaştığımı sandığım konuşma daha yakından gelmeye başladı. Ebru'nun kahkahası ve cilvesi, rahatsızlık vermeye başladı. Sıkıntıyla iç geçirdim.

"Biliyor musun? Bugün bir şey unuttum. Ve sen bana hiç hatırlatmadın."

"Hayırdır? Önemli bir şey mi vardı?"

"Çok önemli... Bugün ne günaydın öpücüğü ne de veda öpücüğü vermedim." deyip kahkaha attı. Yüzümü buruşturup olayın tanığı olmaya devam ettim.

"Bu yüzden misliyle istediğimi alacağım. Önce sağ yanak sonra sol yanak en sona da dudak... Kabul mü?"

Hızla kulaklarımı kapattım. Daha fazla bir şey duymak istemedim. Buna maruz kalmayı hiç ama hiç istemedim. Hayat, bazen onlar öpüşüp koklaşırken benim burada olmam kadar saçmaydı. Ve tarif edilemez kadar acıydı. İşte her şey açıktı. Olduğum konum belliydi. Geçmişten beri böyleydi. Hiçbir zaman tercih edilen ilk kadın değildim. Hep ikinci planda kalan arkaya itilendim. Zorla kendini sevdirendim. Ama artık böyle biri olmak istemiyordum ki... Bir ilişkinin fazlalığı olmak istemiyordum. Kötü şeylere neden olmak istemiyordum. Ama her seferinde kendimi istemediğim bir konumda buluyordum. Tıpkı şimdiki gibi... Şu halim rezillik değil de neydi? Düşüncelerimin boyutundan midem bulandı. Her şey dahil zihnim de sussun istedim. Elimi kulağımdan çektiğim an işkence başladı.

"Dans edelim mi? Hem nişana da hazırlık olur hem de eğleniriz."

"Başka zaman yapsak."

"Ya Cihangir! Bir kere de itiraz etme. Kendini bana bırak."

"Hiç havamda değilim."

"Şarkımızı açıyorum." deyip hemen hemen herkesin kullandığı aşk şarkısını açtı. Aceleyle çantamı açıp içinden kulaklığı çıkardım. Aynı hızla kulağıma taktım. İşkenceden kaçtım. Kendimi son seste çalan şarkıya bıraktım. Hareketli bir şarkı olmasına rağmen gözlerim doldu. Kalbim acıdı. Hiç dinmeyeceğini sandığım bir acı oluştu. Baştan aşağı üzerimde etkili oldu. Dudaklarıma kadar titredim. Dayanma noktasını geçtim. Tükendim. Omuzlarım sarsılırken kendimi özgür bıraktım. Sessizce ağladım. Hıçkıra hıçkıra ağlamak isterken acımı sessizce yaşadım. Elimi kalbime götürüp sorguladım. Neden? Niye? Bilmeye korktum. Düşünmeye korktum. Ne kadar kaçarsam kaçayım iç sesimi durduramadım. İnadına haykırdı. Kaçındığım gerçeği yüzüme vurdu. Ne yazık ki onu kıskanıyordum. İlişkini ve evlenecek olmasını... Elimde olmadan bunu yapıyordum. Bir yanlışa koşuyordum. Olmaması gereken şeyi diretiyordum. Bana neydi ki? İster evlensin. İster çekip gitsin. Bu benim için daha iyi olan değil miydi? Kalbim acısa da doğruyu inkâr edemezdim. Cihangir benden ne kadar uzak durursa her şey o kadar doğruydu. Ben onun hayatında kaldığım sürece her şey yanlıştı. Baştan aşağı yanlış... Yapmam gerekeni yapmalıyım. Sonsuza dek onun hayatından çıkmalıydım. Mesaj sesi geldiğinde düşüncelerimden kopmadan telefona baktım. Mesaj Cihangir'den gelmişti. Evden çıktıklarını yazmıştı. Algılar algılamaz hızla ayaklandım. Odadan çıkıp koşar adımlarla kapıya ilerledim. Saniyeler içinde soğuk bir havayla temas ettim. Bu durum beni hızla gerçekliğe götürdü. Daha da hızlı davranıp evden olabildiğince uzaklaştım. Baya bir mesafe kat ettikten sonra bir parkın önünde durdum. Mesaj kısmına girip bu işi kökünden bitirmek istedim.

"Bu son görüşmemiz olsun. Bir daha ne olursa olsun bir araya gelmeyelim. Aynı ortamlarda bulunmayalım. Artık seni aramayacağıma ve seni rahatsız etmeyeceğime emin olabilirsin. Senden de aynı davranışı bekliyorum. Birbirimizi yok sayalım. Sanki hiç tanışmamışız gibi... Sanki hiçbir şey yaşanmamış gibi... Birbirimizin hayatından yok olalım. Herkes için olması gereken bu. Umarım hep mutlu olursun Cihangir. Ebru ile güzel bir ömrü paylaşırsın. Senin hayatından çıkıyorum. Sonsuza dek elveda..."

Mesajı yazdıktan sonra kalbimde bir boşluk oluştu. Ağır ağır işlenen bir boşluk... Kendimce doğru olanı yaptığımı söyleyip bunu yok saymaya çalıştım. Bu sefer ne tercih edilen kadın ne de ikinci kadın olmak istedim. Sonsuza dek bir hayattan çıkmak istedim. Evine önüne kadar geldiğimde hemen girmedim. Önce ağabeyimin arabasını kontrol ettim. Burada olmadığını görünce harekete geçtim. Hızla eve girip odama geçmeyi planladım. Odama girdiğimde davetsiz bir misafirle karşılaştım. Yengem yatağıma oturmuş boşluğa dalmıştı.

"Yenge..."

Seslenince varlığımı fark etti. Ayağa kalkıp bana yaklaştı.

"Dudağına ne oldu?"

"Yere düştüm." dediğimde gözlerimin içine baktı. O an hüznünü fark ettim. Gözleri anında doldu. Sesi titredi.

"Bunu sana sevgilin mi yaptı?"

"Ne? Sadece düştüm. Bunu da nereden çıkardın?"

Başını hızla iki yana salladı.

"Bana yalan söyleme Zenan. Sen durmadan evden çıkıp gidince güzel bir ilişkin var sanmıştım. Ama olay başkaymış. Kahretsin ki fark edememişim." deyip cebinden bir kağıt çıkardı. Bana doğru çevirip gösterdi.

"Doktor araştırmışsın. Hatta randevu bile almışsın."

Gözlerim doldu. Boğazıma bir ağırlık çöktü. Kabustayım sandım. Ya da öyle olsun istedim. Ama etrafta her şey, bana gerçeğin içinde olduğunu hatırlattı. Yengemin bakışı ve ağlayışa beni bitirdi. Olduğum yerde yere çöktüm. İç çeke çeke ağlamaya başladım. Ne bir açıklama yapabildim ne de inkâr edebildim.

"Hamilesin Zenan. Sen gerçekten hamilesin. Buna inanamıyorum."

Sonumu kabullenircesine ağlamaya devam ettim. Hıçkıra hıçkıra can acısıyla kıvrandım. İkimizin ağlayışı birbirine karıştı. Ben ağladım. Ben ağladıkça o ağladı. Böylelikle en önemli sırrımı açığa çıkardım. Kaçmak yerine kabullendim. Kendimi yengemin kollarına bırakıp acımı en derinlerde yaşadım.

-Bölüm Sonu-

Bölüm nasıldı? Bol bol yorum bekliyorum❤️❤️Umarım güzel bir bölüm olmuştur. Yeni bölümde görüşünceye kadar sağlıcakla kalın :)

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.