Dudaklarımın üstünde gezinen dudaklar, irademi yok sayan duygular ve gerçekliği sorgulatan anlar... Anbean beni tutkuya teslim edendi. Tüm duygularımı alt edendi. Ruhumu ve bedenimi günaha davet edendi. Her an teslim olmaya hazırdım. Kalbimi oracıkta bırakmaya da hazırdım. Tehlikeden tehlikeye koşan ben, küçücük sevgi kırıntısına dahi razıydım. Bu yüzden bu kadar heyecanlı bu kadar telaşlıydım. Bir öpücük karşısında afallayandım. Gerçek mi? Yoksa güzel bir rüya mıydı? Bu sorular karşısında öylece kalandım. Kendini güzel bir rüyaya inandırandım. Evet! Şu an güzel bir rüyadaydım. Hayalini kurduğum andaydım. Bunun inancıyla heyecanlıydım. Kalbim, duygularım ve mantığım, hepsi ortak bir noktadaydı. Ondaydı. Beni bu hale getiren adamdaydı. Heyecan, tüm irademi kırarken dudaklarımı araladım. Tutkunun verdiği heyecanla ona karşılık verdim. Öpücük bir ilaç gibi ruhumu sarıp sarmalarken iyileştiğimi hissettim. Kuş gibi hafif hissettim. Belim güçlü kolları tarafından sarıldığında gözlerimi kapattım. Öpücük sertleşti. Dudağımı sızlattı. Acıya rağmen durmadım. Ondan kopamadım. Tüm zincirlerimden arındım. Heyecana kapıldım. Dudaklarımın arasından bir inleme kaçtı. Nefeslerimiz birbirine karıştı. Kollarımı boynuna sarıp kendimi ona bıraktım. O dudakların etkisine kapıldım. Olabildiğince ona karşılık vermeye çalıştım. Dudaklarım onun dudakları tarafından yoğruldu. Tutkuya ve heyecana boğuldu. Kısık kısık inlemeler birbiriyle buluştu. Ne o geri çekebildi kendini ne de ben geri çekebildim. Bir büyüye kapılmış gibi hissettim. Daha fazlasını istedim. Tamamen Cihangir'e kapılmak istedim. Arzunun gücü karşısında ona ait kılınmak istedim. Yanlış, arzu ve tutku üçgeninde gidip geldim. Bu sırada acı bir uyaranla karşı karşıya geldim. Yavaş yavaş bilincim yerine geldi. Büyülü andan uzaklaştım. O an gözümün önüne tek bir görüntü geldi. Kırgın, hüzünlü ve acılı bir kadını gördüm. Ebru'yu gördüm. Kalbim suçluluk duygusuyla kaplandı. Vicdanım ağır bir yükle sarsıldı. Görüntü acı içinde fısıldadı.
"Neden yaptın Zenan?"
"Bunu bana neden yaptın?"
Boğazım düğümlendi. Kalbim acıdı. Sanki hissettiği tüm acıyı bana aktardı. Gözlerimi zar zor açıp gerçekliğe geçiş yaptım. Hızla Cihangir'in dudaklarından koptum. Ama hemen ondan ayrılamadım. Yakın mesafeden nefes nefese ona baktım. Şaşkınlıktan konuşamadım. Onu da en az benim kadar afallamış gördüm. Gözlerim dudaklarına takılı kaldı. Sanki her an tekrar ona kapılacakmışım gibi hissettim. Tehlikenin ve yasağın arzusuyla mücadele ettim. Kendimi Ebru'nun varlığını hatırlamaya ittim. Benim için zor olsa da dudaklarımı araladım.
"Ben yani biz..."
Heyecandan kendimi kontrol edemedim. Elim ayağıma dolaştı. Kalbimin atışı dengesizliğe ulaştı. Ela gözlere çaresizce bakakaldım. Orada kendime bir cevap aradım. Ama cevaptan çok bilinmeze maruz kaldım. Ben ondan cevap beklerken, alnını alnıma yasladı. Tehlikeyle dört bir yanımı sardı. Yasağın cazibesi karşısında savunmasız bıraktı. İsmimi fısıldadı.
"Zenan..."
İsmimi onun ağzından ilk defa böyle duydum. Böylesine etkili bir sesle böylesine aklımı çelercesine... Günaha davet edercesine... Çaresizce ondan da bu andan da kopmak istedim.
"Yapma lütfen!" deyip karşı koymak istedim. Ebru'yu düşünüp yapmam gerekeni yaptım. Cihangir'den uzaklaştım. Hızla başımı iki yana salladım.
"Y-Yanlış.."
"Bu olanlar yanlış!" deyip parmağımı dudağıma götürdüm. Gözlerimi bir iki saniyeliğine kapatıp açtım. İçten içe gerçekliğini sorguladım. Yine yeniden bir arayışa düştüm. Bu yaşananlar gerçek miydi? Bir hayal miydi? Tam bir cevap veremedim. Bu konuma nasıl düştüğümüzü bilemedim. Gerçek ve hayal çatışmasında bilinmeze düştüm. Korkuyla Cihangir'e baktım. Gözlerini kaçırıp derin bir iç geçirdi.
"Üzgünüm Zenan."
Devamını getiremedi. Duraksadı. Pişmanlığını bana yansıttı. Telaşla onun suskunluğunu doldurdum.
"Bu olanlar hiç yaşanmadı."
"Böyle bir şey olmadı. Anladın mı?"
Cevap vermedi. Tek yaptığı şey, bana bakmak oldu. Öfkeyle bağırdım.
"Bu yaşanan şey bir hataydı. Unutulması gereken bir hata... İkimizin de unutmaktan başka çaresi yok Cihangir. Unutmak zorundayız."
Sanki bir şey demek istercesine baktı. Ela gözleriyle beni yaktı. Daha fazla yanında durmaya ne gönlüm el verdi ne de aklım. Bir an önce yanından çekip gitmek istedim. Yüzüne bile bakmadan koşar adımlarla yanından uzaklaştım. Ama aniden geriye doğru çekildim. Başım göğsüne çarptı. Sinirle başımı yukarı kaldırdım.
"Ne yapıyorsun?"
Gözleri tekrar dudaklarıma kaydı. Orada takılı kaldı.
"Asıl sen ne yapıyorsun Zenan? Bana ne yapıyorsun?"
"Bırak beni Cihangir. Yanlışa atılıyorsun. Pişman olacağın bir yola giriyorsun. Kendine gel!"
Kolumu bıraktı. Derin derin nefes aldı. Arkasını dönüp gitmemi bekledi. Tekrar bir hataya düşmek istemedim. Hızla yanından ayrıldım. Ardıma bile bakmadım.Ondan ne kadar uzaklaşırsam uzaklaşayım, gözümün önünden o görüntü gitmedi. Sürekli yinelenip durdu. Defalarca o öpücüğü yaşadım. Hissettim. Duygularımın karmaşasına maruz kaldım. Bir taraftan tutku ve sevginin gücü bir taraftan yanlışın ağırlığı... Ne yapacağımı şaşırttı. İkilemde bıraktı. Sevgi ve yanlışın arasında gidip geldim. İyiyi de kötüyü de aynı anda yaşadım. Sonunda yenik düştüm. Çaresizliğim gözyaşımla buluştu. Adımlarım duraksadı. Hareket edecek gücü dahi kendimde bulamadım. Olduğum yerde kalıp söylendim.
"Kahretsin!"
"Ona karşılık verdim."
"Bunu nasıl yapabildim?"
Ebru'nun varlığına rağmen bunu yaptığım için kendimden iğrendim. Nefret ettim. Yine iğrenç bir konuma düşmenin rezilliğiyle yüzleştim. Yanlıştan kaçarken yanlışa tutulmak, doğruyu bulmak isterken günaha çekilmek ve tehlikeyle bütünleşmek, canımı yaktı. Ne yaparsam yapayım kolayca kurtulamayacağımı hatırlattı. Gözyaşlarımı silip uzaktan görünen eve baktım. Buraya girecek ne yüzü ne de gücü bulabildim. Başımı iki yana sallayıp acıyla fısıldadım.
"Yapamam."
Eve sırtımı dönüp gökyüzüne baktım. Derin bir nefes alıp verip zor olanı başarmaya çalıştım. Ama başaramadım. Az da olsa rahat bir nefes alamadım. Nereye gideceğimi bilmeden ara sokaklardan birine girdim. Hem Cihangir'den hem de evden uzaklaşmak istedim. Çok uzağa gitmek istedim. Yürüdükçe yürüdüm. Sonunda bir parkın önünde durdum. Boş bir yer bulup oturdum. Sandım ki çocukları görürsem rahatlarım. Onların coşkusuyla durulurum. Kısa bir anlığına bile olsa unuturum. Bir süre denemeye çalıştım. Boş gözlerle etrafa baktım. Oynayan çocuklara, onlara izleyen ailelerine ve genç sevgililere... Ellerimle karnımı sarıp okşadım. Kendime çeki düzen verip bebeğimle konuştum.
"Annen bugün bir hata yaptı bebeğim. Yapmaması gereken bir şey yaptı. Bunu unutmaktan başka çarem yok. Biliyorum çok zor olacak. Ama olacak. Senin geleceğin için her şey olması gerektiği gibi olacak. Ne üzüleceğim ne de birilerini üzeceğim. Kimsenin ahını almadan seninle güzel bir yuva kuracağım. Senin mutluluğun için ne gerekiyorsa yapacağım."
Başımla kendimi onayladım.
"O an hiç yaşanmadı. Evet! Yaşanmamış gibi davranacağım. Olması gerektiği gibi..."
Cebimdeki telefonu çıkarıp ekrana baktım. Cevapsız aramalar bir bir önüme düştü. Yengem yarım saat önce aramış. Yetmemiş mesaj atmıştı. Ağabeyim arayalı beş dakika bile olmamıştı. Ne aramalara döndüm ne de mesajlara döndüm. Bütün bunlara sebep olan kişiye döndüm. Hem bu sıkıntılı andan kaçmak istedim hem de büyük soruna inmek istedim. Hırsla Demir'i aradım. Telefonu açmayacağını sanırken son anda açtı. Sesi nefes nefese geldi.
"Z-Zenan..."
Nefes alıp verişleri kulağımda yankılanırken duraksadım.
"Alo...Zenan..."
"Koşuyor musun?"
"Sayılır."
"Koşmayı bıraksan da öyle mi konuşsak?"
"Olmaz. Hiç olmaz." dediğinde birbirine karışan yoğun sesler duydum. Birbirine karışan bağırış sesleri , hızlı nefes alıp verişleri ve yere vuran ayak sesleri... O an yanlış bir zamanda aradığımı anladım. Demir ya birinden kaçıyordu ya birini kovalıyordu. Aynı zamanda benimle konuşmaya çalışıyordu. Dengesizliğin kitabını yazıyordu. Sinirden gülümsedim.
"Ya yakalanacaksın ya da yakalayacaksın değil mi? Hangi taraftasın?"
Gülümsedi. Böyle bir halde bile bunu yapabildi.
"Hemen çözdün. Diyelim yakalanacak taraftayım. Ve ansızın yakalandım. Benim için üzülür müydün? Sonuçta en son konuştuğum kişi sen olacaksın."
"Ne diye üzüleyim ki? Ortadan büyük bir sorun kalkmış olurdu. Gerçekten de güzel olurdu. Hatta mutlu bile olabilirdim."
"Ciddi ciddi kötü tarafta kalayım istiyorsun."
"Yolun sonunda senden kurtulmak varsa..."
"Yakalanayım yani..."
"Umarım." deyip iç geçirdim. Karşı taraftaki sesler azalırken Demir'in gülümseyişini duydum.
"Şimdi rahat rahat konuşabiliriz."
"Demek kurtuldun!"
"Her şeyi yoluna koydum diyelim. Sen neden aramıştın?" dediğinde bir iki saniyeliğine duraksadım. Sıkıntının gölgesinde kaldım. İstemeyerekten dudaklarımı araladım.
"Konuşmalıyız Demir. Bir an önce konuşmalıyız."
Neşe dolu sesi kesildi. Bir anlığına sessiz kaldı. Hemen ardından ciddiyetle geri döndü.
"Ne oldu? Bir sorun mu var?"
"Var. Hem de çok büyük bir sorun var. Her neredeysen konum at geleyim."
"Dur! Ben hallederim. Sen konumu at. Hemen yanına birilerini göndereyim."
"Tamam. Ama çabuk ol." deyip telefonu kapattım. Konumu atıp beklemeye başladım. On dakikanın ardından bir adamın bana doğru yaklaştığını fark ettim. Dikkatle bana bakıp önümde durdu.
"Zenan Hanım..."
Ayağa kalkıp onayladım.
"Buyurun arabaya geçelim." dediğinde sesimi çıkarmadan ardından ilerledim. Arabaya bindiğimde tekrar telefonla ilgilendim. Yengeme bir işimin çıktığını söyleyip endişesine giderdim. Ama ağabeyimin aramasına geri dönmedim. Diğer mesajlara baktığımda Ebru'nun mesajını fark ettim. Korku ve endişe üzerimde etki kurarken mesaja hemen geri dönemedim. Kötü ihtimallerle karşı karşıya geldim. Acaba ile başladı. Kötü sonla tamamlandı. Sonunda cesaret edip mesaja baktım. Komik videoların olduğu bir sayfadan mesaj atmıştı. Her şey yolundaydı. Ebru nasıl bıraktıysam aynıydı. Bu da rahat bir nefes alabilmem için ön şarttı. Telefonu kapatıp ilgimi dışarı verdim. Daha önce bilmediğim bir yoldan ilerlediğimizi gördüm. Şehirden uzak ıssız bir yol dikkatimi çekti. Tam da Demir'e uygun olduğunu düşündüm. Ama böyle şaşırtma işlerine zamanım olmadığından sıkıntıyla saate baktım. Şoförlüğümü yapan adama seslendim.
"Daha ne kadar kaldı?"
"Birazdan evde oluruz."
"Ev mi? Sen beni Demir'in evine mi götürüyorsun?" derken sesime hakim olamadım. Beklediğimden yüksek çıktı.
"Evet."
"Şuna bak ya! Bildiğin beni ayağına çağırıyor. O da yetmezmiş gibi evine..."
"İşte geldik. Burası." dediğinde merakla durduğumuz yere baktım. Bir çiftlik eviydi. Abartıdan uzak sade bir çiftlik evi...Demir'den beklemeyeceğim bir evdi. Onun evi lükse boğulan abartılı bir ev olmalıydı. Bu ev hiç onun tarzı değil gibiydi.
"Bu ev gerçekten Demir'in evi mi?"
"Evet. Sizi orada bekliyor."
"İlginç." deyip arabadan indim. İner inmez genç bir kadın tarafından karşılandım.
"Hoş geldiniz."
"Teşekkür ederim."
"Lütfen beni takip edin." dediğinde ona uydum. Bir taraftan etrafa baktım bir taraftan onu takip ettim. Çok fazla çalışan vardı. Kimi kendi halinde konuşuyor kimi hayvanlarla ilgileniyor kimi de oradan oraya elinde bir işle koşturuyordu. İşin garibi duyduğum herkes Türkçe konuşuyordu. Sanki özenle seçilmiş gibi...
"Çalışanların hepsi Türk mü?" dediğimde genç kadın gülümseyip başıyla onayladı.
"Evet. Hepsi özellikle seçildi."
"Neden? Sanki ırkçılık var gibi." dediğimde duraksadı. Etrafa bakıp sesini alçalttı.
"Irkçılık söz konusu değil. Sadece zorunluluktan ibaret."
"Neden ki?"
"Bence daha fazla geç kalmayalım. Lütfen efendim." deyip tekrar önüme geçti. Beni bir merakın içine düşürdü. Çok şey söylemek çok şey sormak istedim. Ama onun hızı karşısında başarılı olamadım. Zoraki bir suskunluğa itildim. Evin içine girdiğimizde dikkatim eski eşyalara kaydı. Yaşımın birkaç katı büyüklüğündeki eşyaları merakla inceledim. Sanki tarihi bir müzedeymişim gibi hissettim. Bir tablonun önünde durup heyecanla fısıldadım.
"Çok güzel."
Sürrealist tablodan gözümü alamadım. Hayranlıkla bakakaldım. Usta bir sanatçının elinden çıkmışçasına beni etkiledi. Renklerin uyumu, oluşan kargaşa ve bende uyandırdığı his... Beğenimi kazandı. O sırada omzumda bir el hissettim. Hemen ardından da ince bir ses duydum.
"Zenan Hanım..."
Gerçekliğe dönüş yaptım. Burada bulunma amacımı hatırladım. Bozuntuya vermeden zoraki gülümsedim.
"Demir, sanata düşkün biri gibi durmuyor."
"Daha çok Osman Bey düşkündür. Bütün bu tablolar onun elinden çıkmadır."
"Osman Bey mi? O da kim?"
Cevap vermek yerine eliyle gitmemiz için işaret verdi. Tekrar onu takip ettim. En üst kata çıkıp bir kapının önünde durduk.
"Sizi bekliyor. Buyurun." deyip beni bir başıma burada bıraktı. Sabırsızca kapıyı tıklattım. Ama bir ses alamadım. Art arda tekrar vurdum. Yine başarısız bir sonuçla karşılaşınca dayanamadım. Kapıyı hızla açtım.
"Demir..."diye seslendim. Cevap gelmedi. Temkinle içeri girdim. Adım atmaya fırsat bulamadan önüm küçük bir erkek çocuğu tarafından kesildi. Oyuncak kılıcını bana doğrultup bağırdı.
"Kimsin sen?"
Gözlerini kısıp dikkatle bana baktı.
"Dost musun? Düşman mısın?"
Elimde olmadan gülümsedim. Oyuncak kılıcı yavaşça yere indirdim.
"Seninle düşman olmak istemem. Dost olmak varken neden düşman olayım ki?" deyip yavaşça onun boyuna indim. Gülümseyip elimden tuttu.
"Doğru taraftasın dostum. Biraz önce bir düşman yakaladım."
"Gerçekten mi?"
"Evet. Görmek ister misin?" dediğinde gülümseyerek başımı salladım. Elimi bırakmadan beni giyinme odasına doğru çekti. Heyecanla karşı tarafı gösterdi. Onun gösterdiği yere bakınca elleri iple bağlanmış Demir'i gördüm. Ama onun yüzü diğer tarafa çevrili olduğundan beni görmedi. Gülmemek için kendimi zor tuttum. Yanımdaki çocuk elimi bırakıp heyecanla bağırdı.
"Seni yendim Kara Bela. Kabul et."
Demir bulunduğu pozisyonda kalıp kısık bir sesle cevap verdi.
"Arkamdan iş çevirdin Ak Kılıç. Hile karıştırdın. Adamlarımı benden çaldın."
"Onlar zaten hep benim yanımdaydı." dediğinde Demir gerçekten kaybetmiş bir adam rolüne büründü. İç geçirip başını duvara yasladı.
"Yendin Ak Kılıç. Bu savaşı sen kazandın. Ben de kaybettim."
Çocuk bana doğru dönüp heyecanını yansıttı.
"Bak ben kazandım. Artık sen de kazanan taraftasın benim tarafımdasın. Kara Bela'nın ülkesi artık bizim. Ben kral olayım sen de kraliçe ol. Olur mu?" dediğinde Demir merakla bize doğru döndü. Beni fark edince duraksadı. O an kendimi tutamadım. Onun hazırlıksız yakalanışına gülümsedim. Onun mahkum halini gördükçe gülüşüm de genişledi.
"Görünüşe göre isteğim gerçekleşmiş. Yakalanmışsın Demir."
"Zenan..." deyip gülümsedi. Elindeki ipten kurtulup ayağa kalktı. Tam karşıma dikildi. Sanki mutluluk yüzüne yansıdı. Gözleri parıldadı. Yüzü aydınlandı. Bu kadar mutlu olmasına anlam vermek istemedim. Onun sıcakkanlı karşılamasına karşı ciddi olmak istedim. Gülmeyi bırakıp dikkatle ona baktım.
"Dışarıda buluşuruz sanıyordum."
"Bugün buradan çıkamazdım. Malum bir savaştaydım. Ve yenildim." deyip çocuğa göz kırptı. Benim de merakım çocuğa kaydı. Kim olduğunu merak ettim. Sarı saçları, mavi gözleri ve soluk teni... Demir'in tam zıttı olarak karşımda dikildi. Ben çocuğu incelerken çocuk da beni inceledi. Benim aksime merakını anında bildirdi.
"Kimsin sen?"
"Dostunum demiştim ya..."
"Hayır! Oyun dünyası başka gerçek dünya başka. Gerçekte kimsin?" dediğinde ne diyeceğimi bilemedim. Demir ile saçma bir bağlantım vardı. Onun ne dostuydum ne de bir yakını... Bizim durumumuz zorunluluktan doğan saçma bir hikâye gibiydi. Çocuğa bunu açıklayamayacağımı bildiğimden en doğrusunu yaptım.
"Demir'in arkadaşıyım. Adım Zenan." dediğimde çocuğun gözleri irice açıldı. Heyecanla Demir'e baktı. Eliyle ağzını kapatıp gülümsedi.
"Zenan gelmiş dayı. Bizim eve gelmiş."
"Bir dakika sen beni tanıyor musun?"
"Evet. Dayım söyledi."
"Ne söyledi?"
"Bunu sana söyleyemem. Bizim sırrımız." deyip omuz silkti. Bir cevap ararcasına Demir'e baktım. O sırada Demir'in çocukla bakıştığını gördüm. Göz göze iletişimde yakaladım. Çocuğu uyarıyor. Konuşmaması için bildiğin baskı yapıyordu. Yalancı bir öksürük sesiyle dikkati üzerime çektim.
"Sen beni tanıdın. Sıra benim. Sen de kendi adını söyle." dediğimde çocuk yanıma yaklaşıp elini uzattı.
"Oyun dünyasında Ak Kılıç gerçek dünyada Alp."
"Memnun oldum Alp." deyip küçük elle tokalaştım.
"Ben de memnun oldum. Dayım da çok memnun oldu."
"Alp! Hadi sen aşağı in dayıcım."
Çocuk ikiletmedi. Son kez bize bakıp gülümseyerek odadan çıktı. Bunu sorgulamak yerine hemen mevzuya girmek istedim.
"Artık konuşabilir miyiz?"
"Nasıl istersen? Dışarıda konuşalım mı?"
"Daha iyi olur." dediğimde keyfinden bir şey yitirmedi. Soğuk davranmama rağmen mutluluğundan ödün vermedi.
"Çok keyiflisin."
"Her zamanki halim."
"Ama ben hiç keyifli değilim Demir." deyip onaylamazcasına onu süzdüm. Suskun kalıp önden ilerledi. Bizi bahçeye çıkardı.
"Burada rahat rahat konuşabiliriz."
"Evet. Hemen konuşalım."
"Bir şey içer misin?" dediğinde başımı iki yana salladım. Sandalyelerden birine oturup arkama yaslandım.
"Bir an önce konuşup gitmek mi istiyorsun?"
"Aynen öyle."
"O zaman söz senin." dediğinde hemen konuşmadım. Konuşmadan önce Demir'e son bir kez daha baktım. Konuşmanın sonunu tahmin etmeye çalıştım. Ne tepki verecek? Kabullenecek mi? Yoksa diretecek mi? Bilmek istedim. Bu yolun sonunun iyiye çıkmasını istedim. İçimden iyi şeyler dileyip dudaklarımı araladım.
"Aslında bu konuşmayı seninle çoğu kez yaptım. Kiminde sert konuştum kiminde orta yolu bulmaya çalıştım. Ama sen oralı bile olmadın. Tüm olanları alaya aldın. Beni de oyuncağın sandın."
Yüzündeki tebessüm hızla silindi. Sözlerim keyfini yerle bir etti.
"Öyle bir niyetim yoktu."
"Nasıl yoktu? Bile isteye hayatımı girdin Demir. Evime geldin. Kendini aileme sevdirdin. Onları gerçekten bir ilişki yaşadığımıza inandırdın. Bu oynamak değil mi? Sen hepimizle oynadın. Ve oynamaya devam ediyorsun. Ummadığım anda karşıma çıkıyorsun. İstemediğim halde arıyorsun. Gerçekten sevgilimmiş gibi evi hediyelerle donatıyorsun. Bu da yetmezmiş gibi nişanlanacağız diye ortaya laf atıyorsun." dediğimde göz göze geldik. Yüzünde ne öfke kaldı ne de ona benzer bir şey... Sanki bir durgunluk oluştu. Zar zor gülümsedi. Ama anlık sürdü.
"Asla sana yönelik kötü bir niyetim olmadı. Biliyorum sınırımı zorladım. Ama bu kötülükten ziyade iyi bir şeyler yapabilmek içindi. Sana yardım edebilmek içindi. Zor durumda olduğunu gördüm. Köşeye sıkıştığını gördüm. Arkamı dönüp gidemedim. Senin için bir şeyler yapmak istedim."
"Ama beni zor duruma düşürdün. O akşam yemeğine gelerek işleri zorlaştırdın."
"Aksine zor duruma düşme diye yaptım. Civan beni aradığında hayır diyemedim. Oraya gelmemin doğru olacağını düşündüm. Sonra..."
Öfkem sesini hızla kesti.
"Sonra da hayatımın içine ettin. Bir oyun oynar gibi hareket ettin. Neden yaptın Demir? Neden bana bu kadar yakın olmak istedin?"
Gözlerini kaçırdı. Sıkıntıyla nefes alıp verdi.
"Aklıma gelen şeye inanmak istemiyorum. O kadar absürt geliyor ki... Ama düşünüyorum düşünüyorum. Tek bir mantıklı açıklama bulamıyorum. Gerçekten bana karşı bir şey hissediyor olamazsın değil mi? Bu saçmalığa düşemezsin."
Konuşmamın sonunda sandalyeden kalktı. Bana daha yakın olan sandalyeye yaklaştı. En yakınıma oturup uzun uzun bana baktı.
"Neden saçma olduğunu düşünüyorsun? Senden birileri hoşlanamaz mı?"
"Aklı olan hoşlanmaz. Benden uzak durur."
Kaşları hafifçe çatıldı.
"Neden Zenan? Neden? Kendine neden bu haksızlığı yapıyorsun?" dediğinde bana karşı bir şeyler hissettiğinden emin oldum. Hüzünle ona baktım. İçten içe sorguladım. Neden hoşlanmıştı? Ne yapmıştım ki? Ona umut verecek bir şey mi yapmıştım? Aslında hiçbir şey yapmamıştım. Aramıza duvarlar örmüş onu tersleyip durmuştum. İnanmak istemezcesine fısıldadım.
"Benden gerçekten hoşlanıyorsun."
İnkar etmesini beklerken başıyla onay verdi.
"Evet hoşlanıyorum. Buna inkar edecek değilim. Utanacak da değilim. İnsanlar birbirinden hoşlanır. Birbirlerini sever. Ben de her normal insan gibi senden hoşlanıyorum. Seni tanıdığımdan günden beri bu hisle boğuşuyorum."
Göğsünü gere gere söylediği sözler, beni afallattı. Gerçek mi diye öylece ona baktım. Çünkü ne böyle sözlere ne de böyle bir gerçeğe hazırdım.
"Yanlış yoldasın Demir. Yol yakınken geri dön."
"Ya o koyu gözlerin en derine saplanmışsam... İnatçı bir kadına tutulmuşsam... Ona tutkun olmuşsam..."
Bu sözler, her genç kadının sevdiğinden duymak istediği sözlerdi. Öylesine güçlü öylesine anlamlıydı. Ama bana uzak kalandı. Benim için imkansız olandı.
"Hata yapıyorsun. Ben masum bir prenses değilim. Hayata gülücükler saçan hayatının aşkını bekleyen biri değilim. Olsam olsam bir masalın kötü kalpli cadısı olurum. Ne beni sevene mutluluk getiririm ne de sevdiğime. Daha nasıl anlatabilirim ki? Kötüyüm Demir. Hoşlanılmayacak kadar kötü biriyim."
Gülümseyerek cevap verdi.
"Benden daha mı kötü? Kime göre neye göre kötü? Tek yaptığın şey kendine haksızlık etmek. Kendine bir şans vermemek."
"Bana bu hislere besledikçe seni üzerim. Sana üzüntüden başka bir şey vermem. Lütfen! Anla artık."
"Benim kendimi üzdüğümden daha mı çok?" dediğinde duraksadım. Duygularının daha derin olduğunu anladım. Gözleri, bakışları ve hisleri, her şeyin özeti oldu.
"Kendine bunu neden yapıyorsun? Sevmek ve sevilmekten neden korkuyorsun?"
"Bu defteri kapattım. Bir daha açmaya da niyetim yok."
"Hiç mi şansım yok?" dediğinde başımı hızla iki yana salladım. Onu üzeceğimi bile bile yapmam gerekeni yaptım.
"Üzgünüm Demir. Hislerine bir karşılık veremem."
Hüzünle tebessüm etti. Başını hızla salladı.
"Anlayacağımı anladım."
" Lütfen hem kendi iyiliğin hem de benim iyiliğim için benden uzak dur. Bu saçma oyuna son ver. İnan bana. Artık dayanacak gücüm kalmadı. O kadar çok yoruldum ki... Herkesle ve her şeyle mücadele etmekten yıprandım. Daha fazlasına gücüm kalmadı. Bu akşam her şey bitecek. Geriye ne sahte ilişki kalacak ne de bir saçmalık." deyip bir tepki vermesi için ona baktım. Gözleri uzaktaydı. Ruhen başka yerde bedenen buradaydı. Yine konuşmaktan vazgeçmedim. Her şeyi sonsuza dek bitirmek için tekrar konuşmaya başladım.
"Bu oyun herkese zarar veriyor. Baksana! Sen de yanlışa düşüyorsun. Yengem orada umutlanıyor. Ağabeyim her şey güzel sanıyor. Ben ise boğuluyorum. Canım acıyor. Onları böyle sahte mutluluğa teslim ettiğim için suçluluk duyuyorum. Vicdan azabı çekiyorum. Dayanamıyorum. En iyisi olması gereken. Ne olursa olsun yapmam gereken."
Ansızın bana doğru döndü. Dinlemediğini sanırken beni yanılttı.
"Böyle hissettiğinden haberim yoktu. Seni bu duruma düşürdüğümden de... Merak etme. Seni zorlayacak değilim. Sana takıntılı olacak da değilim. Nasıl istersen öyle olsun."
"Gerçekten mi? Yeni bir oyunla ortaya çıkmayacak mısın?"
"Seni zorlayan adi bir adam olmayacağım."
"Teşekkür ederim. Diğer şey için gerçekten üzgünüm." dediğimde zoraki gülümsedi. Her zaman yaptığım bir şey olduğu için hemen anladım.
"Sorun değil. Dert etme. Dünyanın sonu değil ya..."
Canı sıkılmasına rağmen alaylı olmaya çalışıyordu. Benden saklamaya çalışıyordu. Ama beceremiyordu.
"Sonsuza dek elveda Demir. Umarım dilediğin gibi bir hayatın olur." deyip ayağa kalktım. O da benimle beraber kalktı. Sıkıntıyla ofladı.
"Son kez bir şey isteyebilir miyim?"
Merakla devamını getirmesini bekledim.
"Sana sarılabilir miyim?" dediğinde ne cevap versem bilemedim. Son kez son defa son istek diye düşündüm. Başımı sallayıp ona izin verdim. Kolları bedenimi sıkıca sardı. Karşılık vermedim. Sadece bir an önce bitmesini bekledim. Kulağıma yaklaşıp fısıldadı.
"Seni tanımak güzeldi Zenan."
Yavaşça benden ayrılıp gülümsedi. Bu sırada arkadan öfkeli bir ses geldi.
"Demir!"
Şaşkınlıkla arkaya baktım. Ayakta zar zor duran yaşlı bir adamla göz göze geldim. Öfkesi beni görünce duruldu. Yerini şaşkınlığa bıraktı. Dikkatle beni inceledi.
"Dede..."
Demir koşarak onun koluna girdi. Ama adam diretti. Parmağıyla beni gösterdi.
"Ezra... Sen misin?"
Demir'in kolunu ittirdi. Zar zor bana yaklaştı. Gülerek gözlerimin içine baktı. Elini yüzüme götürüp yavaşça okşadı. Yabancı adamın şefkati karşında öylece kalakaldım. Neyin içine düştüğümü anlayamadım.
"Benim güzel torunum."
" O Ezra değil. Hadi gidelim. Seni odana çıkarayım." dediğinde öfkeyle Demir'e döndü.
"Yıkıl karşımdan. Beni Ezra ile bir başıma bırak."
Demir dedesine öyle bir baktı ki... Hiçbir şey anlamasam bile onun hüznünü tattım. Demir'i belki de ilk defa bu kadar hüzünlü gördüm. Bir taraftan adamlarına bağırdı bir taraftan dedesini sıkıca tuttu. Birkaç adam koşarak yanımıza geldi. Dedenin kollarına girdi. Yaşlı adam bana bakıp bağırdı.
"Sakın kırmızı arabaya binme Ezra. Sakın! Dedenin sözünü dinle güzel torunum."
"Hemşireye haber verin. Sakinleştirici yapsın. Odasının başında da bir adam dursun. Çabuk!"
Demir, adamlarının emirler yağdırırken yaşlı adam gidene kadar bağırmaya devam etti. Ne Demir'e bir şey sormaya dilim vardı ne de bu olayı deşmeye gücüm kaldı. Daha fazla acıya maruz kalmak istemedim. Demir bir iki dakika öylece sustu. Derin derin nefes alıp verdi. Sanki sakinleşmek istercesine kendini zaman tanıdı. Sonra bana döndü.
"Hadi seni evine bırakayım."
"Kendim giderim. Sen dedenle ilgilen istersen."
"Onunla zaten ilgileniyorlar. Dışarıya çıkmak benim içinde iyi olacak." dediğinde diyecek bir şey bırakmadı. Suskunca arabaya bindik. Demir'in sıkıntısı merakımı cezbederken kendimi durdurmaya çalıştım. İç sesimden korunmaya çalıştım. Ama merak beni yerle bir etti. Sonunda dayanamadım.
"Dedenin nesi var?"
Gözlerini yoldan ayırmadan cevap verdi.
"Her şeyi birbirine karıştırıyor. Bazen geçmişi yaşıyor bazen bugünü yaşıyor. Bazen de ikisi birbirine karışıyor. Kimi zaman beni bile tanımıyor. Herkesi her şeyi unutuyor. Bir zamanlar akıcı konuştuğu dil bile ona uzak geliyor."
Gözlerimi irice açtım. Jeton düşünce hızla dudaklarımı araladım.
"Bütün çalışanların Türk olması bu yüzden mi?"
"Evet! Önceden çalışanların çoğu yabancıydı. Ama dedem bu duruma gelince her şey değişti. Ne dediklerini anlayamadı. Onlarla iletişim kuramadı. Kendini huzursuz istedi. Ben de anlayabileceği huzurlu bir dünyası olsun istedim. Kendini güvende hissetsin istedim. Onları çalışan değil de aile olarak bilsin istedim."
"Deden için gerçekten üzüldüm. Çok zor."
"Maalesef!" deyip iç geçirdi.
O an dilimin ucuna Ezra geldi. Sormak istedim. Ama Demir'in üzüntüsünü görünce vazgeçtim. Onun yarasını deşmek istedim. Zaten buna hakkım olduğunu da düşünmedim. Sessiz kalmaya karar verdim. Yol boyunca bu gergin sessizlik sürdü. Ancak araba durduğunda bozuldu. İlk konuşan kişi Demir oldu.
"İstersen ben de gelir açıklama yaparım. Ağabeyinle konuşurum."
"Gerek yok. Kendim halledebilirim. Bundan sonra yan yana görülmeyelim." deyip arabadan inmeye hazırlandım.
"Hoşça kal Zenan."
İnmeden önce son bir kez ona doğru döndüm. Gülümseyip karşılık verdim.
"Hoşça kal." deyip öyle indim. Az da olsa hafiflemiş hissettim. Birazdan sevgilik mevzusu kapanacak. Ben de bu işten kurtulacaktım. Bir belayı da hayatımdan defedecektim. Bunun heyecanıyla ardıma bile bakmadan hızla eve ilerledim. Bir an önce ağabeyimle konuşma isteğine düştüm. Ama kapının önünde gördüğüm manzarayla neye uğradığımı şaşırdım. Ebru, yere oturmuş ağlıyordu. Öyle kendinden geçmişti ki varlığımı bile fark etmedi. Korkuyla ona seslendim.
"E-Ebru..."
Başını hafifçe yukarı kaldırdı. Kızarmış gözlerini gözlerime dikti.
"Zenan..."
Lafını tamamlayamadan dudakları arasından bir hıçkırık firar etti. Omuzları sarsıldı. Korku, tüm bedenimi baştan aşağı sardı. Güçsüzce yanına oturdum. Elini omzuna attığım an sıkıca bana sarıldı. Zar zor konuşmaya çalıştı.
"C-Cihangir..."
Sarsıla sarsıla ağlamaya devam etti.
"Benden uzaklaşıyor Zenan. Benden kaçıyor."
Kollarımın arasından ayrılıp gözlerimin içine baktı.
"Neden böyle yapıyor? Yoksa artık beni istemiyor mu?"
İstemsizce ürperdim. Korkuyla dolup taştım. Suçluluk duygusu beni içten içe kemirdi. Vicdanımı sızlattı. Diyecek tek bir kelimem bile kalmadı. Soruları bitişim oldu. Çaresizlikten gözlerim oldu. Ebru tekrar bana sığınıp sıkıca sarıldı. Bilmeden bir düşmana sığındı. Eserime acıyla baktım. Tüm bu olanlardan kendimi sorumlu tuttum. Geçmişimi gördüm. Yine bana güvenen genç bir kadın ve onu acıya bırakan bir olay vardı. Ama ben eski Zenan değildim. Ne olursa olsun tarihin tekerrür etmesine izin vermeyecektim. Tekrar bir yanlışın içine düşmeyecektim. Ne üzen taraf olacaktım ne de ihanet eden taraf... Bir genç kadının gözyaşında mutluluk bulmayacaktım. Düşüncelerin ağırlığında kaybolurken Ebru tekrar konuştu.
"Başka biri mi var? Hayatında başka bir kadın mı var?" dediğinde daha fazla dayanamadım. Suçlulukla başa çıkamadım. Gözyaşım yanağıma süzüldü. Onunla beraber acıya teslim oldum.
- Bölüm Sonu-