Adel Soyer
Sıradan bir gündü...
Her şey sıradandı...
Öyle sıradandı ki insanlar bembeyaz saçlarıma, kirpiklerime, kıpkırmızı sürekli hareket eden gözlerime yargılayarak bakmıyorlardı. Hatta bakmıyorlardı bile. Tam bunları düşünürken hastane megafonu cızırdadı. Başhekim, "Hastane saldırı altında! Acil tahliye edin!" diyordu. Herkes etrafta koşuştururken ben kılımı bile kıpırdatmadım. Çünkü şu an olan her şeyden haberim vardı.
Haberi olan bendim...
Haberi veren bir mesaj, haberi yollayan ise padişahlık yönetimine karşı başkaldıran bir örgüt kuran KL kurucusu...
Sabahki aldığım o haberi düşünürken biri ansızın gelip, ilaç dökülü mendille bayılttı. Sonrası ise tam bir savaştı.
Gözlerimi açtığımda kendimi rutubet sarmış bir bodrum katında buldum. Ellerim bağlıydı. Ardından sadece düşündüm, çünkü elimden daha fazlası gelmiyordu. Acaba kaçırılmamın sebebi neydi? KL örgütü mü, örgütün kurucusu mu, yoksa padişah mıydı? Oysa ki kaçırılmamın bir sebebide yoktu. Ama ne düşündüysem hiç bir fikrime güvenemiyordum, içimde garip bir boşluk vardı. Sanki az sonra beni öldürseler zerre umurumda olmayacakmış gibi. Tam bunları düşünürken içeri bir adam girdi. Yüzünde ki kar maskesine rağmen gülümsediğini hissedebiliyordum. Maskeli adam "Merhaba, uzun zamandır seni bekliyordum. Neden bu kadar yavaş geldin?" dedi. Şaşırmıştım. Beni nerden, nasıl tanıyordu bu adam? Beni kaçıranlar kesinikle padişah yakınları değildi. Benim gibi pek bilinmeyen, gözleri tam görmeyen, sıradan bir doktoru neden kaçırsınlardı ki?