Salı sabahı — Nevermore'un son günü. Çan kulesi, yedi kez çaldı, temiz, net, ve bu sefer, sanki bir veda gibi, biraz daha uzun, biraz daha derin. Ses, taş duvarlarda yankılandı, avluyu geçti, ormana ulaştı, ve sonra, yavaşça, kayboldu — bir nehrin denize döküldüğü gibi, sessizce, ama kalıcı.
Enid, bu sesi duyunca, gözlerini açtı. Yataktaydı — kendi yatağında, ama bu sefer, yalnız değil. Wednesday, yanındaydı — bir kolu Enid'in belinin altında, diğer eli saçlarında, parmakları hafifçe kıvrılmış, ve nefesi, boynuna, düzenli ve sakin. Birlikte uyudular — son gecede, son kez, bu odada, bu yatakta, bu okulda.
Enid, kıpırdamadı. Birkaç dakika daha, bu anı uzatmak istedi — Wednesday'in kolunun ağırlığını, nefesinin sıcaklığını, parmaklarının saçlarındaki varlığını. Bu, son sabahlarıydı — en azından, bu okulda. Ve Enid, bunu biliyordu, her saniyesini hissetmek istiyordu.
"Wednesday," dedi, çok hafif, fısıltı kadar. "Günaydın."
Wednesday, gözlerini açtı — yavaş, bir an kararsız, ve sonra, Enid'i gördü, yüzüne yakından, ve bir an, dondu. Sonra, yavaşça, gülümsedi — nadir, yumuşak, gerçek bir gülümseme.
"Günaydın," dedi, sesi hâlâ uykulu, kalın. "Son sabah."
"Son sabah."
"Ve ben, hâlâ, senin yanında uyuyorum."
"Çünkü sen, buna alıştın."
"Alışmak, bir Addams için tehlikeli bir şey."
"Ama güzel."
"Çok güzel."
İkisi, bir an, birbirine baktı — yastıkların arasında, sabahın ilk ışığında, yüzler yakın, nefesler karışıyor. Ve bu an, tüm haftalardır, tüm gizemlerden, tüm tehlikelerden, tüm gölgelerden sonra, iki kızın arasında, bir kelimesiz minnet: buradayız, hayattayız, ve birlikte.
Kalktılar, giyindiler, ve son kez, birlikte, odalarından çıktılar. Koridor, her zamanki gibi taş ve soğuktu, ama bu sefer, farklı hissettiriyordu — bir veda değil, bir geçiş. Duvarlardaki portreler, onlara bakıyordu, ama bu sefer, gözleri korkutucu değil, neredeyse dostane — sanki atalar, "gidin, yaşayın, dönün" diyorlarmış gibi.
Thing, Wednesday'in omzunda, parmaklarını tempo tutuyordu — her zamanki gibi, ama bu sefer, ritmi farklıydı, daha yavaş, daha düşünceli, bir veda ritmi.
"Thing," dedi Wednesday. "Bu, son değil. Sadece, bir ara."
Thing, işaret parmağını kaldırdı, bir daire çizdi — "dön" demek gibi.
"Evet, döneceğiz," dedi Wednesday. "Addams'lar, döner."
Enid, ona baktı, gülümsedi. " Wednesday, Thing'e bile veda ediyorsun."
"Thing, aileden. Aileye veda edilmez, sadece, 'görüşürüz' denir."
"Bu, çok tatlı."
"Addams'lar, tatlı değildir."
"Bazen."
"Nadiren."
"Yeterli."
Kahvaltı, son kahvaltıydı — ama kimse üzgün değildi, en azından, fazla üzgün değil. Yemekhane, her zamankinden kalabalıktı — tüm öğrenciler, tüm kurtarılanlar, tüm öğretmenler, hatta Weems, bir köşede, çayını yudumlarken, bir şeyler düşünüyordu. Ve bir tatlı hava, her şeyi sarmıştı — bir nehir gibi, akıp giden, ama iz bırakan bir tatlılık.
Lionel, Ophelia'ya, bir çiçek verdi — bahçeden koparılmış, taze, pembe, ve Ophelia, çiçeği aldı, kokladı, ve bir an, gözleri doldu. "Ben," dedi, sesi titreyerek, "hiç taze çiçek almamıştım. Elli yıl, yer altında, sadece kuru kökler gördüm. Ve şimdi, bu."
"O zaman, ilk," dedi Lionel, ona bakarak. "Ve son değil."
"Son değil?"
"Hayır. Çünkü ben, seninle, kalacağım. Bu okulda, ya da dışarıda, ya da nereye gidersen. Çünkü sen, benim... ışığımsın. O karanlık odada, tek ışık, senin hayalin oldu. Ve şimdi, dışarıda, tek ışık, senin varlığın."
Ophelia, gözyaşlarını tutamadı — ama güldü, ağlarken, ve Lionel, onu tuttu, sarıldı, sıkıca. Ve bu an, bir veda değil, bir başlangıç.
Bianca, Xavier'a, bir defter verdi — boş, siyah kapaklı, ve üzerine, el yazısıyla, "Xavier'a — çiz, keşfet, ve beni unutma," yazmıştı. Xavier, defteri aldı, bir an baktı, sonra, "Bianca," dedi, sesi alçak, neredeyse kırılgan. "Sen, benim çizimlerimin ilhamısın. Her çizgimde, senin yüzün, senin sesin, senin varlığın var. Ve ben, bu deftere, seni çizeceğim. Her sayfaya."
" Wednesday, bunu mu dedin?" diye sordu Bianca, hafifçe gülümseyerek.
"Hayır. Bu, benim sözüm. Ve ben, Wednesday'ten öğrendim — dürüst olmayı."
" Wednesday'ten dürüstlük mü?"
"Evet. O, bana, cesaret verdi. Çünkü o, Enid'e, herkesin önünde, 'kalbim' dedi. Ve ben, bunu gördüm, ve düşündüm — eğer bir Addams, kalbini açabiliyorsa, bir Thorpe da açabilir."
Bianca, kızardı — ilk kez, bir Barclay, gerçekten kızardı. Ve ikisi, bir an, birbirine baktı, ve hiçbir şey söylemedi, ama her şeyi anlattılar.
Ajax, Yoko'ya, kaskını verdi — kendi kaskını, eski, çizikli, ama değerli. "Bunu, sana, bir hatıra olarak veriyorum."
Yoko, kaskı aldı, güneş gözlüğünün arkasından baktı. "Ajax, ben, bir kask takmam. Vampirler, kask takmaz."
"Biliyorum. Ama bu, bir hatıra. Ve hatıralar, takılmaz, saklanır."
"Bu, taştan gelen bir felsefe cümlesiydi."
"Taş canavarları, felsefe yapar. Sadece, daha yavaş."
"Ama bu sefer, hızlı."
"Çünkü bu, son gün. Ve son günde, herkes hızlanır."
Yoko, kaskı, kucağına aldı, bir an baktı, ve sonra, çok nadiren yaptığı bir şeyi yaptı — güneş gözlüğünü çıkardı. Gözleri, koyu kırmızı, ama güzel, ve Ajax, onu ilk kez, gözlüksüz gördü.
"Yoko, gözlerin..."
"Kırmızı. Biliyorum."
"Güzel."
Yoko, bir an durdu — vampirler, nadiren güzelliği duyarlar, çünkü güzellik, onlar için, bir av özelliğidir. Ama Ajax'ın sesinde, av yoktu — sadece, bir gözlem, dürüst, sıcak.
"Teşekkürler, Ajax," dedi Yoko, sesi yumuşak. "Ve kaskı, saklayacağım. Söz."
"Addams sözü değil, ama yeterli."
"Yeterli."
Harold (1973), Marge'a (1953), bir fotoğraf çekme önerdi — ilk kez, modern bir telefonla, ve ikisi, bir köşede, kafalarını birleştirip, gülümsediler. Fotoğraf, biraz bulanık, biraz eğik, ama gerçek — iki kayıp, bir arada, hatırlanmak için.
Sylvia (1993), Eleanor'a, bir mektup yazmıştı — el yazısıyla, düzgün, ve Eleanor, mektubu okurken, gözleri doldu. "Sylvia, bu..."
"Ben, sana, teşekkür etmek istedim. Çünkü sen, beni, aynadan çıktığımda, ilk karşılayan oldun. Ve sen, bana, 'ışık' dedin. Ve bu, benim için, her şeydi."
Eleanor, mektubu katladı, cebine koydu. "Ve ben, seni, hiç unutmayacağım."
"Ben de."
Öğleden sonra, Weems, tüm okulu avluda topladı — son kez. Avlu, güneş ışığında, neredeyse normal bir okul avlusu gibi görünüyordu — öğrenciler, öğretmenler, kargalar (artık çan kulesinde değil, dallarda, sakin), ve meşe ağacının altındaki filiz, bir karışı aşmış, güneşi arıyor.
Weems, bir konuşma yaptı — kısa, ama sıcak, ve ilk kez, sesinde bir titreme vardı, kontrol etmeye alıştığı bir ifadenin altından, gerçek bir duygu sızdı.
"Öğrenciler," dedi, sesi taş duvarlarda yankılanarak, "bu yıl, zor oldu. Ama siz, hepiniz, Nevermore'un, bir okuldan daha fazla olduğunu kanıtladınız. Nevermore, bir aile. Ve aile, birbirini korur. Ve siz, bu aileyi, korudunuz."
Bir an durdu, derin bir nefes aldı. "Bir grup öğrenci, bu okulu kurtardı. Onlara, minnettarız. Ve bu grup, isimlerini söylemeyeceğim — çünkü onlar, isimsiz kalmayı tercih ediyor. Ama onlar biliyorlar. Ve biz, biliyoruz."
Avluda bir sessizlik oldu — ama bu sessizlik, boş değil, doluydu. Ve sonra, bir alkış — önce bir kişi, sonra iki, sonra tüm avlu, alkışlıyordu, ve ses, taş duvarlarda yankılandı, çan kulesine ulaştı, ve kargalar, bir an, havalanıp, tekrar kondular — bir selam, ya da bir kutlama.
Wednesday, bir köşede duruyordu, hiç tepki vermedi, ama gözlerinde, çok hafif, bir parıltı vardı — zafer değil, ama bir kapanış. Enid, onun yanında, elini sıktı — gizlice, kimse görmesin diye, ama Weems gördü, ve hafifçe gülümsedi.
"Ve," dedi Weems, "bir duyurum daha var: Nevermore, gelecek yıl, yeni bir yönetimle devam edecek. Ben, müdire olarak kalacağım — en azından, bir süre daha. Ve bu okul, artık, bir cemiyetin değil, bir geleneğin değil, ama sizin. Nevermore, sizin."
Avluda bir uğultu koptu — alkışlar, sevinç, rahatlama. Ve Weems, son olarak, "Ve," dedi, "bir şey daha: Nevermore'un kuruluş anlaşması, sevgiyle yenilendi. Bu, bir gelenek değil, bir söz. Ve bu söz, kalıcı. Çünkü sevgi, gölgelerin bile kıramayacağı tek şeydir."
Öğleden sonra, okul, bir tuhaf sakinliğe bıraktı — dersler vardı, ama çoğu iptal edilmişti. Weems, tüm dersleri "kişisel çalışma" olarak ilan etmişti, ki bu Nevermore'da "kendi başına bir şeyler yap" anlamına geliyordu. Ve Nevermore öğrencileri için "bir şeyler yapmak" oldukça geniş bir kavramdı.
Wednesday ve Enid, kütüphaneye çekildiler — ama bu sefer araştırma için değil, sadece oturmak, nefes almak, olmak için. Köşedeki eski koltukta, yan yana, Enid başını Wednesday'in omzuna yaslamıştı.
"Wednesday?"
"Hm?"
"Bu, bitti. Gerçekten bitti. Ve ben, ne yapacağımı bilmiyorum."
"Ne demek?"
"Yani, son haftalarda, tek bir şey için yaşadık: cemiyeti durdurmak, aynaları açmak, varlığı bağlamak. Ve şimdi, hepsi bitti. Ve ben, ne yapacağım?"
"Yaşayacaksın."
"Yaşamak mı?"
"Evet. Sadece, yaşayacaksın. Derslere gideceksin, kahvaltı yapacaksın, benimle oturacaksın, yürüyeceksin, güleceksin, ağlayacaksın, dans edeceksin — bu, yaşamak. Ve bu, bazen, bir cemiyeti yıkmaktan daha zor."
"Wednesday, bu, çok felsefik."
"Addams'lar, felsefe yapar. Sadece, kimseye söyleme."
"Söylemeyeceğim."
"Ama sen, her şeye gülersin. Bu, bir risk."
"Wednesday, ben, gülmeyi severim. Ve sen, felsefe yapmayı. Birbirimizi dengelemek, bu değil mi?"
"Birbirimizi dengelemek. Evet. Bu, sevgi."
"Wednesday Addams, 'sevgi' kelimesini kullanıyor."
"Kullanıyorum. Ve bu, hâlâ tuhaf. Ama doğru."
Bir sessizlik oldu — sıcak, dolu, kütüphanenin tozlu ışığında. Enid, Wednesday'in elini tuttu, parmaklarını kenetledi. Wednesday, geri çekilmedi, sadece sıkıca tuttu.
"Wednesday?"
"Hm?"
"Bu kütüphane, bizim için, çok şey gördü. İlk araştırmamız, ilk gizli geçidimiz, ilk 'cemiyet' kelimesini duyduğumuz yer, ilk 'ben de seninleyim' dediğimiz yer."
"Ve ilk 'kulağını ısırdığım' yer."
" Wednesday! O, senin hatandı."
"Hayır. Sen, kurt içgüdülerini bahane ettin."
"Çünkü kurtlar, işaret bırakır."
"Ve sen, beni, işaretledin."
"Ve sen, buna izin verdin."
"Çünkü ben, senin... senin oldum."
" Wednesday Addams, 'senin oldum' diyor. Bunu, bir yere yazacağım."
"Yazma."
"Yazacağım. Ve sen de, daktiloya."
"Belki."
"Wednesday, 'belki' artık 'evet'."
"Her seferinde."
"O zaman, evet."
"Evet."
İkisi güldü — kısa, yumuşak, kütüphanenin sessizliğinde. Dışarıda, güneş, pencerelerden süzülüyor, ve toz zerreleri, ışıkta dans ediyordu — küçük, ama güzel.
Akşam, grup, son bir toplantı yaptı — bu sefer, kütüphanenin arka köşesinde, ama gergin değil, sakin. Bir veda, ama iyi bir veda.
"Pekâlâ," dedi Wednesday. "Bu, son toplantımız. Cemiyet, yok. Varlık, bağlı. Vivienne, geri döndü. Thornhill, güvenli. Ve Nevermore, yeni bir başlangıç yapıyor."
"Yani, dağılıyoruz mu?" diye sordu Ajax, kaskını çıkarmadan, ama elleri kaskın kenarında, sabırsız.
"Dağılmıyoruz. Sadece, artık, bir cemiyetle savaşmıyoruz. Sadece, yaşıyoruz."
"Yaşamak," dedi Yoko. "Bu, bir vampir için, çok uzun bir kelime."
"Ama sen, bir öğrencisin. Vampir, sonra."
"Wednesday Addams, bana 'önce öğrenci' diyor. Bu, bir iltifat."
"Hayır. Bu, bir gerçek."
İkisi güldü — kısa, yumuşak. Bianca, Xavier'ın elini tutuyordu, açıkça. Lionel, Ophelia'ya sarılmıştı. Ve herkes, birbirine baktı, ve bir an, hiçbir şey söylemedi, sadece, orada oldu.
"Teşekkürler," dedi Bianca, sonunda. "Hepinize. Bu, benim için... çok şey demek. Ve annem, şu an, güvende, çünkü siz, onu kurtardınız."
"Bir teşekkür gerekmez," dedi Wednesday.
"Biliyorum. Ama yine de, söylemeliyim."
"O zaman, söyle. Ama bir kez."
"Bir kez. Teşekkürler."
"Yeterli."
Xavier, bir şey çizdi — hızlı, kömürle, defterine. Bir sahne: tüm grup, bir arada, Nevermore'un avlusunda, meşe ağacının altında, filizin yanında. Herkes, birbirine yaslanmış, gülümseyen, ve gölgeler, artık, sadece gölge.
"Bunu," dedi Xavier, çizimi göstererek, "ben, bize, bir hatıra olarak çiziyorum. Çünkü bu grup, benim için, bir aile oldu. Ve aile, hatıralarla yaşar."
"Ajax, sen de bir şey söyle," dedi Enid.
Ajax, bir an durdu, kaskını çıkardı, saçlarını düzeltti. "Ben," dedi, sesi alçak, "taş canavarıyım. Ve taş canavarları, duvar kenarında durur, kimseyle konuşmaz, kaskını giyer, bekler. Ama siz, beni, duvardan çıkardınız. Ve ben, bu için, minnettarım."
"Ajax, bu, çok güzel bir cümle," dedi Yoko.
"Taştan gelen bir cümle."
"Taştan gelen cümleler, en güzelleri."
"Çünkü taş, yavaş. Ve yavaş, güzel."
"Bu, bir felsefe."
"Hayır. Bu, bir gözlem."
İkisi güldü — ve bu an, bir veda değil, bir söz.
Lionel, bir an, ayağa kalktı. "Ben," dedi, sesi titreyerek, "yüz yıl, yer altında, bir aynada, unutulmuş. Ve siz, beni, dışarı çıkardınız. Ve ben, size, bir söz veriyorum: ben, bu hayatı, sizin sayenizde aldım, ve ben, bunu, boşa harcamayacağım."
Ophelia, onu izliyordu, gözleri dolu, ama gülümsedi. "Lionel, sen, zaten, boşa harcamıyorsun."
"Nasıl?"
"Çünkü sen, bana, çiçek verdin. Ve bu, boşa değil."
Lionel, kızardı — yüzyıllık bir adam, hâlâ kızarıyordu. Ve grup, bir an, hep birlikte güldü — sıcak, rahat, bir aile gibi.
Gece, Enid ve Wednesday, odalarına döndüler — son kez. Oda, her zamanki gibi, ama bu sefer, her şey bir veda taşıyordu — daktilo, masada, kapatılmış; mum, sönmüş; ve pencere, açık, gece havası, içeri süzülüyor.
Wednesday, masaya oturdu, ama yazmadı. Daktilo, kapalı. Kalemler, çekmecede. Ve Wednesday, sadece, oturdu, düşündü.
Enid, yatağın kenarına oturdu, onu izledi. "Wednesday."
"Hm?"
"Bugün, 'birbirimizi dengelemek, sevgi' dedin."
"Evet."
"Ve ben, bunu, bir yere yazdım."
"Nereye?"
"Telefonuma. Ve silmeyeceksin, çünkü sen, daktilona yazacaksın."
"Belki."
"Wednesday, 'belki' artık 'evet'."
"Her seferinde."
"O zaman, yaz."
"Ne yazayım?"
"Bana, bir şey yaz. Bir cümle. Daktiloya. Şimdi."
Wednesday, bir an durdu — ensesi kızardı, ama kalktı, masasına gitti, daktiloyu açtı. Bir kağıt yerleştirdi, ve bir süre, oturdu, düşündü. Sonra, yavaşça, tuşlara bastı — bir cümle, kısa, ama o kadar çok şey anlatan:
"Sen, benim dengemsin. Ve ben, senin gölgem. Ama senin ışığınla, gölge, güzel olur."
Kağıdı çıkardı, Enid'e uzattı. Enid, okudu, ve gözleri doldu — ama ağlamadı, sadece gülümsedi, geniş, parlak, kalpten.
"Wednesday Addams, bana, daktiloda, bir cümle yazdı. Ve bu cümle, hayatımın en güzel cümlesi."
"Addams'lar, daktiloda yazar."
"Evet, ama bu sefer, bana yazdı."
"Bir istisna."
"İstisna, kuralı doğrular."
"Addams kuralı."
"Ve ben, bu kağıdı, sonsuza kadar saklayacağım."
"Sakla. Ama kimseye gösterme."
"Sadece, sana."
"Sadece, bana."
İkisi, bir an, birbirine baktı — uzun, sessiz, derin. Mum ışığında (Enid, bir mum yakmıştı, son gece için), yüzler yakın, nefesler karışıyor. Ve bu an, bir veda değil, bir söz — kalıcı, sıcak, gerçek.
"Wednesday," dedi Enid, çok yavaşça, Wednesday'e yaklaşıp. "Son gece."
"Son gece."
"Ve ben, bir şey yapmak istiyorum."
"Ne?"
Enid, bir an durdu, sonra yavaşça, Wednesday'in saçlarını omzundan geriye itti — ensesini ortaya çıkardı, nazikçe, parmakları saçların arasında gezindi. Wednesday, nefesini tuttu, gözlerini kapadı.
"Enid..."
"Şşş. Sadece, bir an."
Enid, yavaşça eğildi, Wednesday'in ensesine, omuzlarının hemen üstüne, çok hafif dokundu — dudakları tenin üzerinde, sıcak bir nefes. Ve bir süre, orada kaldı, dudakları tenin üzerinde, sakin, nazik. Wednesday, bir ses çıkardı — alçak, kısa, neredeyse bir "ah" ama daha derin, daha saklı.
"Sinclair," dedi Wednesday, sesi titrek.
"Hm?" Dudakları hâlâ tenin üzerinde.
"Sen, beni... her seferinde, biraz daha, parçalara ayırıyorsun. Ve ben, buna, izin veriyorum."
"Çünkü sen, benimsin. Ve ben, seninim."
"Bu, bir söz mü?"
"Addams sözü değil. Ama Sinclair sözü."
"O zaman, kalıcı."
"Kalıcı."
Wednesday, yavaşça döndü, Enid'e baktı — uzun, derin, savunmasız. Sonra, elini Enid'in yanağına götürdü, hafifçe dokundu. "Sen," dedi, sesi alçak, neredeyse kırılgan, "benim, bu dünyada, tek sıcaklığımsın. Ve ben, soğuk bir insanım — ama sen, beni, soğuktan korkmuyorsun."
"Çünkü senin soğukluğun, benim sıcaklığıma ihtiyaç duyuyor. Ve benim sıcaklığım, senin soğukluğuna."
"Bu, bir denge."
"Hayır. Bu, bir aşk."
Wednesday, bir an durdu, sonra yavaşça eğildi, Enid'in alnına bir öpücük kondurdu — uzun, nazik, bir söz gibi. Sonra, alından yanağa, yanağından şakağının yanına, çok hafif, çok yavaş, bir kelebeğin dokunuşu gibi. Enid, gözlerini kapadı, dudakları hafifçe aralandı, ve bir ses — "Ah" — çıktı, alçak, sıcak.
"Enid," dedi Wednesday, dudakları hâlâ çok yakın.
"Hm?"
"Ben, seni seviyorum. Bunu, herkesin önünde, ritüelde, köprüde, söyledim. Ama bu sefer, sadece, sana, bu odada, bu gece, söylüyorum. Çünkü bu, benim için, gerçek. Ve gerçek, kelimelerle değil, kalple söylenir."
" Wednesday, bu, hayatımın en güzel gecesi."
"Hayatın, daha başlamadı. Bu, sadece, bir başlangıç."
"O zaman, başlangıç."
"Bir başlangıç."
İkisi, birlikte, yatağa gittiler — son kez, bu odada. Battaniyeyi üstlerine çektiler, birbirine yaslandılar, ve ilk kez, hiçbir şey olmadan, sadece, birbirinin varlığında, uyudular. Wednesday, bir kolu Enid'in belinin altında, diğer eli saçlarında. Enid, başını Wednesday'in omzuna, eli kalbinin üstünde. Ve kalp atışları, senkronize, sakin, derin — biri soğuk, biri sıcak, ama birlikte, denge.
Dışarıda, gece, Nevermore'un üstüne çöktü — son kez, bu yıl. Ve çan kulesi, sessiz, sakin, yeni bir sembolle mühürlenmiş. Ve avluda, filiz, bir karışı aşmıştı — güneşi arıyor, doğru yukarı, her geçen gün biraz daha.
Çarşamba sabahı — ayrılış günü. Güneş, Nevermore'un çan kulesine ilk ışıklarını değdirdiğinde, her şey normal görünüyordu — ama "normal", Nevermore'da, göreceli bir kavramdı. Öğrenciler, valizlerini topluyordu, otobüs, avluda bekliyordu, ve Weems, kapıda, bir bir, öğrencilere veda ediyordu — el sıkışarak, başını sallayarak, ara sıra, bir sarılmayla.
Wednesday ve Enid, odalarını topladılar — az eşya, ama çok hatıra. Wednesday, daktilosunu (tüm okulda en ağır eşya, muhtemelen), birkaç kitap, ve örümcek kolyesini (boynundaydı, hiç çıkarmamıştı). Enid, elbisesini (baloda giydiği, pembe-mavi, hâlâ biraz buruşuk), birkaç fotoğraf (grup çekildiği, Lionel ve Ophelia'yla, Yoko ve Ajax'la), ve bir kağıt — Wednesday'in yazdığı, "Sen, benim dengemsin," kağıdı, cebinde, katlanmış, kalbinin üstünde.
"Wednesday," dedi Enid, son kez, odaya bakarak. "Bu oda... bizim odamız."
"Bizim odamız. Ve ben, bu odayı, asla unutmayacağım."
"Çünkü burada, sen, ilk kez, birinin yanında uyudun."
"Ve ilk kez, birinin kulağını ısırdın."
" Wednesday, o, senin hatandı."
"Hayır. Kurt içgüdüleri."
"Sen, bana izin verdin."
"Çünkü sen, benim... senin oldum."
" Wednesday Addams, son günde, 'senin oldum' diyor. Bunu, kesinlikle bir yere yazacağım."
"Yazma."
"Yazacağım. Ve bu sefer, sen de, daktiloya."
"Belki."
"Wednesday."
"Evet."
İkisi güldü — kısa, yumuşak, son kez, bu odada. Ve sonra, birlikte, valizlerini alıp, çıktılar — kapıyı arkalarından kapattılar, ve oda, boş, sessiz, ama dolu — hatıralarla, nefeslerle, ve iki kızın arasında, bu duvarların içinde, yaşanan her şeyle.
Avluda, son an. Meşe ağacının altında, filizin yanında, ikisi durdu — son kez, bu okulda, bu ağacın altında. Filiz, bir karışı aşmış, yaprakları, küçük ama yeşil, güneşi arıyor.
"Wednesday," dedi Enid, ağaca bakarak. "Bu filiz, ilk gün, çatlağın olduğu yerde çıktı. Ve şimdi, bir karışı aşmış. Güneşi arıyor."
"Tıpkı senin gibi."
"Ben mi?"
"Evet. Sen, hep, güneşi aradın. Ve ben, hep, gölgede kaldım. Ama sen, beni, gölgeden çıkardın."
"Wednesday, bu, çok romantik."
"Hayır. Bu, bir itiraf."
"Wednesday Addams, son anda, bir itiraf daha."
"Addams'lar, son dakikada, itiraf eder. Çünkü o zamana kadar, korkularını yenmiş olurlar."
"Ve sen, korktun mu?"
"Her zaman. Ama sen, korkumu, bir güce çevirdin."
İkisi, bir an, birbirine baktı — uzun, sessiz, derin. Ve sonra, Wednesday, yavaşça, elini uzattı, Enid'in yanağına dokundu. Parmakları, yanağında gezindi — yavaş, nazik, bir kelebeğin dokunuşu gibi.
"Enid Sinclair."
"Evet?"
"Sen, benim dengemsin. Benim sıcaklığımsın. Benim ışığımsın. Ve ben, soğuk, karanlık, gölge — ama senin ışığınla, bir şey oldum. Ve bu, hiçbir ritüelle, hiçbir anlaşmayla, hiçbir gölgeyle değişmeyecek."
"Wednesday, bu, hayatımın en güzel cümlesi."
"O zaman, yaz."
"Yazacağım. Ve sen de, daktiloya."
"Belki."
"Wednesday, 'belki' artık 'evet'."
"O zaman, evet."
İkisi güldü — kısa, yumuşak, meşe ağacının altında. Ve sonra, yavaşça, birlikte, otobüse yürüdüler — el ele, açıkça, kimseden saklamadan. Ve Nevermore, arkalarında, sessiz, sakin, yeni bir sembolle mühürlenmiş, onları bıraktı.
Otobüste, Enid, Wednesday'in omzuna yaslandı — her zamanki gibi, ama bu sefer, bir veda değil, bir başlangıç. Wednesday, bir kolu Enid'in belinin altında, diğer eli saçlarında, parmakları yavaşça geziniyordu.
"Wednesday?"
"Hm?"
"Yaz, ne yapacağız?"
"Bilmiyorum. Ama birlikte."
"Birlikte."
"Addams'lar, yazı sevmez. Çünkü güneş, çok parlak."
"Ben, güneşi severim."
"Biliyorum. O zaman, sen, beni, gölgeden çıkaracaksın."
"Her zaman."
"Ve ben, seni, gölgede, sakinleştireceğim."
"Her zaman."
"O zaman, bir denge."
"Bir denge. Ve bu, sevgi."
"Bu, sevgi."
Otobüs, Nevermore'dan uzaklaştı — taş duvarlar, çan kulesi, meşe ağacı, hepsi, küçüldü, küçüldü, ve sonunda, kayboldu. Ama içeride, iki kız, birbirine yaslanmış, nefesleri karışmış, ve aralarında, bir kelimesiz anlaşma: buradayız, ve burada, kalacağız.
Ve Nevermore'un avlusunda, meşe ağacının altında, filiz, bir karışı aşmıştı — güneşi arıyor, doğru yukarı, her geçen gün biraz daha. Ve bir gün, bir ağaç olacak — büyük, güçlü, gölgesi geniş, ve kökleri, derinde, toprakta, kalıcı.
Tıpkı aşklarında olduğu gibi.
SON