Perşembe sabahı, Nevermore'un çan kulesi yedi kez çaldığında, ses bu sefer tamamen temizdi — boğukluk yok, titreme yok, sadece saf, net çan sesi. Enid, bunu duyunca, gözlerini açtı, ve ilk kez haftalardır, yer titremiyordu. Sadece sessizlik — ama güzel bir sessizlik, bir nehrin gece yarısı durması gibi, suyun hâlâ orada ama dinlenmiş olduğu türden.
"Wednesday," dedi, doğrularak. "Yer... sakin."
Wednesday, hâlâ uyuyordu — gerçekten, derin, rahat, ilk kez haftalardır yüzündeki sertlik tamamen kaybolmuştu. Saçları yastığa dağılmış, örümcek kolye boynunda, bir kolunun altında yastık, diğer kolunun üstünde battaniye, ve nefesi — düzenli, sakin, bir insanın uyku sesi.
Enid, onu izledi bir süre. Bu, bir ayrıcalıktı — Wednesday Addams'ı uyurken görmek, bir sanat eserini kapalı bir sergide izlemek gibi, herkesin göremediği bir manzara. Yüzü, uykuda, on dört yaşındaymış gibi görünüyordu — keşke, Wednesday uyanıkken de bu kadar huzurlu olabilseydi, ama Addams'lar uyanıkken huzursuzdur, bu onların doğası.
Enid kalktı, sessizce giyindi, pencereye gitti. Avluda, çatlak kapanmıştı — tamamen, hiçbir iz kalmamış, sadece düz taş zemin. Ve çatlağın olduğu yerde, küçük, yeşil bir filiz belirmişti — otlar, taşların arasından, güneşi arıyor gibi. Enid, buna baktı, gülümsedi, ve içinde bir sıcaklık yayıldı — bir sembol, belki, ama güzel bir sembol.
"Wednesday, kalk. Bak."
Wednesday, gözlerini açtı — yavaş, gerçekten uykudan, bir an nerede olduğunu bilemedi. Sonra, Enid'i gördü, pencerede, güneş ışığında, pembe saçları parlıyordu, ve bir an, Wednesday'in yüzünde bir ifade belirdi — tanıdık, sıcak, neredeyse bir şükran, ama çabucak bastırıldı.
"Ne?" dedi Wednesday, sesi hâlâ uykulu.
"Çatlak kapanmış. Ve yerine, bir filiz gelmiş."
Wednesday, kalktı, pencereye geldi. İkisi, omuz omuza, filize baktılar — küçük, narin, ama canlı, taşların arasından yukarı uzanıyordu.
"Bu," dedi Wednesday, düşünceli, "varlığın bağlı olduğunun bir işareti. Çatlak kapandı, ve yerine, yaşam geldi."
"Yani ritüel işe yaradı."
"Evet. Gerçekten işe yaradı."
Bir an sessizlik oldu — ikisi de pencereden dışarı baktı, omuzları birbirine değecek kadar yakın. Enid, Wednesday'in koluna dokundu, çok hafif, sadece orada olduğunu hissetmek için. Wednesday, geri çekilmedi.
"Bu, bitti mi?" dedi Enid, alçak sesle. "Gerçekten bitti mi?"
Wednesday, bir an durdu, düşündü. "Bilmiyorum," dedi. "Ama bu sefer, farklı. Ritüel, sevgiyle yapıldı — kurban değil. Ve sevgi, en güçlü bağ. Belki de bu sefer, kalıcı."
"Belki."
"Belki. Ama en azından, bugün, sakin. Ve bazen, sakin bir gün, yeterli."
Kahvaltıda, yemekhane neredeyse neşeliydi — haftalardır ilk kez, öğrenciler fısıldamıyor, korkmuyor, birbirine bakmıyor; sadece konuşuyor, gülüyor, yaşıyordu. Yoko, sahnede keman çaldı — bu sefer "Ölülerin Valsi" değil, daha neşeli bir şey, hafif bir vals, neredeyse bahar havasında.
Lionel ve Ophelia, bir köşede, baş başa oturuyordu — Lionel, Ophelia'nın elini tutuyordu, açıkça, kimseden saklamadan. Ophelia, ona bir şey söyledi — Enid, kurt kulaklarıyla yakaladı: "Bu sabah, güneşi ilk kez, senin yanında gördüm."
Lionel, kızardı — yüzyıllardır yer altında kalmış bir adam, hâlâ kızarıyordu. "Ben de," dedi, kısaca.
"Birbirlerine düşmüşler," dedi Yoko, Enid'e fısıldayarak, kahve fincanını sallayarak. "Bu, bir vampir gözüyle bile net."
"Sen, her şeyi vampir gözüyle görüyorsun."
"Çünkü ben bir vampirim. Ve vampirler, aşkı koklar."
"Aşk mı kokuyor?"
"Evet. Kan gibi, ama daha tatlı."
"Bu, çok garip bir metafor."
"Vampir metaforları, her zaman garip. Ama doğru."
Bianca ve Xavier, başka bir masada, kitap ve defterle hâlâ çalışıyorlardı — ama bu sefer gergin değil, sakin. Bianca, bir sembol soruyordu, Xavier çiziyordu, ve arada bir ikisi, birbirine gülümsüyordu — kısa, yumuşak, kendi dillerinde, kimsenin girmediği bir alan.
Ajax, Yoko'nun yanına geldi, kaskını çıkardı (ilk kez, Enid onun saçlarını gördü — koyu, kısa, biraz dağınık), ve "Dans öğretmeni," dedi. "Bugün, öğretmen öğrenciye dans eder mi?"
Yoko, güneş gözlüğünün arkasından baktı. "Bugün, evet. Ama bu sefer, ayak basmazsan, kandan mahrum bırakırım."
"Bu, bir tehdit mi?"
"Bu, bir motivasyon."
İkisi, dans alanına çıktı — yavaş, beceriksiz, ama komik. Ajax, Yoko'ya basıyordu, Yoko da buna katlanıyorda, ve çevrelerindeki öğrenciler, gülüyordu — haftalardır ilk kez, gerçek bir kahkaha. Harold (1973), bir köşede, telefonla (hâlâ Yoko'nun eskisi) oynuyordu, ve Sylvia (1993), Ophelia'ya çay getiriyordu — küçük, nazik bir hareket, ama Ophelia, ona gülümsedi, ve Sylvia, kızardı.
"Bu okul," dedi Yoko, Ajax'ın ayağına basarken, "bir aşk merkezi oldu. Korku okuluydu, şimdi aşk okulu."
"Belki," dedi Ajax, topallayarak, "ikisi arasında bir bağlantı var."
"Hangisi?"
"Korku ve aşk. İkisi de, kalbi hızlandırır."
"Bu, taştan gelen bir felsefe cümlesiydi."
"Taş canavarları da felsefe yapar. Sadece, daha yavaş."
Öğleden sonra, Weems, tüm okulu avluda topladı — son kez, ama bu sefer yüzünde farklı bir ifade: yorgun ama rahatlamış, bir zorluğun sonunda gelen bir hava, bir askerin eve dönüşü gibi.
"Öğrenciler," dedi, sesi taş duvarlarda yankılanarak, "son haftalar, zor oldu. Ama bugün, Nevermore, ayakta — her zamankinden daha güçlü. Cemiyet, yok edildi. Anlaşma, sevgiyle yenilendi. Ve bu okul, artık, bir cemiyetin değil, sizin."
Bir an durdu, derin bir nefes aldı. "Ve bir duyurum var: soruşturma tamamlandı. Bay Dorian, tutuklandı. Cemiyetin diğer üyeleri, yargılanacak. Ve Nevermore, yeni bir yönetimle, gelecek yıl devam edecek."
Avluda bir uğultu koptu — bazı öğrenciler alkışlıyor, bazıları şaşkın, bazıları rahatlamış. Marge (1953), gözyaşlarını siliyordu; Harold, telefonuyla bir fotoğraf çekmeye çalışıyordu (Yoko'ya vermeden önce son bir hatıra); Sylvia ve Eleanor, birbirine sarıldı.
Weems, son olarak, "Ve," dedi, "bir teşekkür. Bir grup öğrenci, bu okulu kurtardı. Onlara, minnettarız."
Wednesday'in adını söylemedi — ama herkes biliyordu. Ve Wednesday, bir köşede duruyordu, hiç tepki vermedi, ama gözlerinde, çok hafif, bir parıltı vardı — zafer değil, ama bir kapanış. Addams'lar, teşekkür sevmez; ama kapanış, herkesin ihtiyacı olan bir şeydir.
Akşam, güneş battığında, Nevermore'un avlusu turuncu ve altın renklerine boyandı. Öğrenciler, yavaşça, odalarına çekiliyordu — ilk kez haftalardır, bir huzur havası, gerçek bir huzur, okulun üstüne çökmüştü. Sanki bir nefes, uzun bir tutuktan sonra, serbest bırakılmıştı.
Enid ve Wednesday, odalarına döndüler. Wednesday, masasına oturdu, ama yazmadı — sadece oturdu, düşündü. Enid, yatağın kenarına geldi, yanına oturdu.
"Wednesday."
"Hm?"
"Bitti."
"Evet."
"Nasıl hissediyorsun?"
Wednesday, bir an durdu, düşündü — gerçekten düşündü, sanki bir soru, hiç sorulmamış gibi, yeni bir soruymuş gibi. "Boş," dedi, sonunda. "Bir boşluk. Ama kötü bir boşluk değil — sakin bir boşluk. Sanki, bir yük, indirildi."
"Bu, iyi bir şey."
"Sanırım. Ama ben, yüklerle yaşayan biriyim. Yüksüz bir hayat, tuhaf."
"O zaman, yeni yükler buluruz. Birlikte."
"Birlikte mi?"
"Evet. Çünkü ben, seninleyim. Ve sen, benimlesin. Bu, bir yük değil, ama bir bağ. Ve bağlar, bazen yüklerden daha güçlüdür."
Wednesday, ona döndü — uzun, sessiz, derin bir bakış. Mum ışığında, gözleri karanlıktı, ama yumuşak, ilk kez haftalardır tamamen yumuşak.
"Enid."
"Evet?"
"Bu, bitti. Ve ben... bir şey yapmak istiyorum."
"Ne?"
Wednesday, bir an durdu, ensesini ovuşturdu — ensesi kızarıyordu, hafifçe, saçların altında. "Seninle, bir yere gitmek istiyorum. Sadece sen ve ben. Okuldan, cemiyetten, gölgelerden uzak. Sadece... yürümek. Konuşmak. Olmak."
"Bu, bir randevu mu?"
"Hayır. Bu, bir ihtiyaç."
" Wednesday Addams, beni randevuya çıkarıyor."
"Hayır. İhtiyaç diyorum."
"İkisi de güzel."
İkisi güldü — Wednesday kısa, yumuşak; Enid uzun, rahat. Ve bu an, tüm gizemlerin, tüm tehlikelerin, tüm gölgelerin ardından, iki kızın arasında, sakin bir an — ilk kez, sadece ikisi, sadece yaşamak için.
Gece, saat ona doğru, ikisi de hâlâ uyanıktı — ama bu sefer, uyanıklık, bir korkudan değil, bir isteksizlikten, bu anı bitirmek istememekten. Wednesday, masadan kalktı, yatağın kenarına oturdu, sırtını duvara dayadı. Enid, yanına geldi, omzuna yaslandı — her zamanki gibi, ama bu sefer, biraz daha yakın, biraz daha rahat.
"Wednesday?"
"Hm?"
"Bu gece, uyuyabilecek miyiz? Gerçekten, ikimiz?"
"Bilmiyorum. Ama deneyebiliriz."
"Denerken, bir şey yapabilir miyim?"
"Ne?"
Enid, bir an durdu, sonra yavaşça, Wednesday'in saçlarını omzundan geriye itti — ensesini ortaya çıkardı, nazikçe, parmakları saçların arasında gezindi. Wednesday, nefesini tuttu, ama geri çekilmedi — sadece, gözlerini kapadı, ve bir ses çıktı, alçak, neredeyse bir fısıltı: "Mm."
" Wednesday?"
"Hm?"
"Tenin... soğuk. Ama güzel. Soğuk, ama beni sıcak hissettiriyor."
"Bu, bir paradoks."
"Hayır. Bu, sen."
Wednesday, bir an sessiz kaldı, sonra yavaşça döndü, Enid'e baktı — mum ışığında, gözleri karanlık, ama sıcak. "Gel," dedi, kısaca.
Enid, yavaşça, Wednesday'in yanına geldi — yakına, çok yakına, dizleri birbirine değecek kadar. Wednesday, elini Enid'in boynuna uzattı — ensesine, saçların bittiği yere, hafifçe dokundu. Enid, nefesini tuttu, gözleri kapandı, dudakları hafifçe aralandı.
" Wednesday," dedi Enid, sesi titrek. "Elin... beni sakinleştiriyor."
"Ben de. Sen de, beni sakinleştiriyorsun."
"O zaman, bu gece, birbirimizi sakinleştirelim."
"Nasıl?"
"Sadece, burada olalım. Yan yana. Dokunarak."
"Dokunarak mı?"
"Evet. Sadece, ten, ten. Başka hiçbir şey."
Wednesday, bir an durdu — ensesi kızardı, ama kararını verdi. Yavaşça, battaniyeyi açtı, Enid'e yer gösterdi. Enid, tereddütle, sonra gülümseyerek, yatağa girdi — Wednesday'in yanına, sırtı duvara, dizleri çekili. Wednesday, battaniyeyi ikisinin üstüne çekti — yavaş, nazik, bir tören gibi.
İkisi, bir an, birbirine baktı — mum ışığında, yüzleri yakın, nefesleri karışıyor. Sonra, Enid, yavaşça Wednesday'in omzuna yaslandı, başını boynunun kıvrımına yerleştirdi. Wednesday, bir an kasıldı, sonra gevşedi — alışmaya çalışıyordu, bu yakınlığa, bu sıcaklığa, bu "birlikte olma" şeyine.
"Sinclair," dedi Wednesday, sesi fısıltı kadar alçak.
"Hm?"
"Sen, burada, benim yanımdayken... her şey, sessizleşiyor. Korkularım, şüphelerim, hesaplarım — hepsi, sessizleşiyor. Ve bu, beni korkutuyor."
"Korkutuyor mu?"
"Hayır. Sadece, yeni. Ve yeni, her zaman, biraz ürkütücü."
"O zaman, korkma. Ben, buradayım."
"Biliyorum."
"Bir daha gitmeyeceğim."
"Bir daha gitme."
Enid, Wednesday'in boynunun kıvrımına, ensesinin hemen altına, çok hafif dokundu — dudakları tenin üzerinde, sıcak bir nefes kadar. Wednesday, nefesini tuttu, gözlerini kapadı, ve bir ses çıktı — alçak, kısa, neredeyse bir "ah" ama daha derin, daha saklı.
" Wednesday," dedi Enid, dudakları hâlâ tenin üzerinde. "Tenin... soğuk. Ama burada, burada sıcak." Eli, Wednesday'in göğsünün üstüne, kalbinin üstüne koydu — hafifçe, nazikçe. "Kalbin, hızlı atıyor."
"Çünkü sen, buradasın."
"Beni, bu kadar mı etkiliyorum?"
"Evet. Ve bu, Addams'lar için... nadir bir şey."
"O zaman, ben, nadir bir şeyim."
"Sen, her şeyden nadirsin."
İkisi, bir an, sessizce, birbirine yaslandı — Enid, Wednesday'in boynunda; Wednesday, eli Enid'in saçlarında. Parmakları, siyah saçların arasına karıştı, yavaşça, nazikçe, ve Enid, bu dokunuşta, bir ses çıkardı — alçak, yumuşak, neredeyse bir nefes: "Mm."
"Sen de," dedi Wednesday, fısıltıyla. "Sen de ses çıkarıyorsun."
"Çünkü senin parmakların, saçlarımda... beni, çok sakinleştiriyor. Ama aynı zamanda, çok şey hissettiriyor."
"Ne hissettiriyor?"
"Güvende. Sıcak. Ve... senin olduğum için, mutlu."
Wednesday, bir an durdu, sonra yavaşça, Enid'in alnına bir öpücük kondurdu — nazik, uzun, bir söz gibi. Enid, gözlerini kapadı, dudakları hafifçe aralandı, ve bir ses — "Ah" — çıktı, kısa, sıcak.
" Wednesday."
"Hm?"
"Bu gece, böyle kalalım. Sadece, böyle. Yan yana, dokunarak, nefes alarak."
"Bu, yeterli mi?"
"Bu, her şeyden daha yeterli."
"O zaman, böyle kalalım."
Mum, yavaşça, söndü — son alevi titredi, bir an, ve sonra karanlık. Ama karanlıkta, iki kız, birbirine yaslanmış, nefesleri karışmış, tenleri birbirine değmiş, ve bu, karanlıktaki en sıcak şeydi. Dışarıda, rüzgâr, Nevermore'un pencerelerine dokunuyordu, hafif, neredeyse bir ninni gibi. İçeride, iki kız, birbirine yaslanmış, nefesleri yavaşladı, kalp atışları senkronize oldu — biri soğuk, biri sıcak, ama birlikte, denge.
"Wednesday," diye fısıldadı Enid, sesi artık uykunun eşiğinde.
"Hm?"
"Ellerin... saçlarımda kalsın. Lütfen."
"Kalacak."
"Söz mü?"
"Addams sözü."
"O zaman, iyi."
"İyi."
Bir sessizlik — gerçek sessizlik, boş değil, dolu. İki kişinin birbirine "buradayım" demesi, kelimelerle değil, nefesle, dokunuşla, varlıkla. Wednesday, parmaklarını Enid'in saçlarında gezdirmeye devam etti — yavaş, ritmik, bir ninni gibi. Enid, yavaşça, Wednesday'in boynunun kıvrımına, ensesinin hemen altına, çok hafif bir öpücük kondurdu — nazik, kısa, bir "iyi geceler" gibi.
"Ah," dedi Wednesday — alçak, neredeyse bir nefes, neredeyse bir teslim. Ve sonra, çok yavaşça, alnını Enid'in saçlarına dayadı, gözlerini kapadı, ve ilk kez, gerçekten, derinden, uyudu.
Enid, onun uykunu hissetti — nefesi yavaşladı, kasları gevşedi, eli hâlâ saçlarında ama artık hareket etmeden, sadece orada. Enid, gülümsedi — karanlıkta, kimse görmeyen bir gülümseme — ve Wednesday'e iyice yaklaştı, başını onun göğsüne, kalbinin üstüne koydu.
Kalp atışı — düzenli, sakin, derin. Bir Addams'ın kalbi, gerçekten atıyordu, ve Enid, bu sesi dinleyerek, kendini uyku bıraktı.
Cuma sabahı, güneş, pencereden süzüldüğünde, ikisi hâlâ birbirine yaslanmış, aynı battaniyenin altında, aynı nefes ritminde uyuyordu. Thing, masanın üstünde, parmaklarını tempo tutuyordu — ama bu sefer, sabırsız değil, sanki bir nöbetçi gibi, onları bekliyordu.
Çan kulesi, yedi kez çaldı — temiz, net, boğulmadan. Ve bu ses, iki kızı uyandırdı, yavaşça, birbirine yaslanmış, birbirinin sıcaklığında.
"Wednesday," dedi Enid, gözlerini açarak. "Günaydın."
"Günaydın," dedi Wednesday, sesi hâlâ uykulu, ilk kez bir sabah, taş ifade yerine yumuşak bir şey. "Sen... buradaydın."
"Birlikte uyuduk."
"Evet."
"Ve sen, uyudun. Gerçekten."
"Görünüşe göre."
" Wednesday Addams, birinin yanında uyudu. Bu, bir tarih."
"Bu, bir istisna."
"İstisna, kuralı doğrular."
"Addams kuralı, evet."
İkisi güldü — kısa, yumuşak, sabahın ilk ışığında. Dışarıda, avluda, filiz, biraz daha uzamıştı — güneşi arıyor, yukarı, doğru yukarı.