Cumartesi akşamı, Nevermore'un yemekhanesi tanınmaz hâle gelmişti — masalar duvar kenarlarına itilmiş, ortada geniş bir dans alanı açılmış, tavana eski Nevermore bayrakları ve kuru güller asılmış (kuru güller, Wednesday'in ısrarıyla, çünkü "taze güller, bir baloda ölmüş olmalı"). Mum ışığı, taş duvarlarda altın gölgeler oynuyor, ve bir köşede, Yoko'nun kurduğu sahnede, eski bir piyano ve bir keman, bekliyordu.
Yoko, sahnede, son bir sound check yapıyordu — güneş gözlüğünü takmış, şapkasını çıkarmamış, ama kıyafeti bu sefer balo için seçilmiş: siyah, uzun, ama yakasında küçük, kırmızı bir ayrıntı. "Bu," dedi, kimseyi özellikle kastetmeden, "vampir balo kıyafeti. Siyah, çünkü gece. Kırmızı, çünkü... biliyorsunuz."
"Biliyoruz," dedi Ajax, omuz silkerek. "Kan."
"Aşk. Ama kan da güzel bir yanıt."
Öğrenciler, birer birer geldiler — kimi üniforma giymişti (Nevermore'un resmi balo kuralı yoktu, ama kıyafetin "Nevermore'a uygun" olması beklenirdi), kimi özel kıyafetler hazırlamıştı. Marge (1953), uzun, siyah bir elbise giymişti, "bizim zamanımızda balolar böyleydi" der gibi. Harold (1973), bir takım elbise bulmuştu — biraz eski, biraz dar, ama yürüyordu. Sylvia ve Ophelia, yan yana, ikisi de açık renkli elbiseler giymişti, ve aralarındaki yakınlık, artık herkes için görünürdü.
Lionel, Ophelia'nın yanına gitmek için tereddüt ediyordu — köşede durmuş, ellerini cebine sokmuş, bir şey söylemek istiyor ama bulamıyormuş gibi. Eleanor, ona yaklaştı, "Git," dedi, kısaca. "O, seni bekliyor."
"Ben... nasıl?"
"Sadece, orada ol. Gerisi, kendiliğinden gelir."
Lionel, bir an durdu, sonra Ophelia'ya doğru yürüdü — yavaş, tereddütle. Ophelia, onu gördü, hafifçe gülümsedi, ve Lionel, yanına oturdu. İkisi de bir şey söylemedi, ama omuzları birbirine değdi, ve bu, yeterliydi.
Enid, odaya girdiğinde, balo alanı neredeyse dolmuştu. Pembe-mavi elbisesi, mum ışığında parlıyordu, saçları hafifçe kıvırcık (Yoko'nun yardımıyla, biraz zorla), yüzünde hafif bir makyaj (ilk kez, ve biraz tuhaf hissettiriyordu, ama aynadaki yansımasını beğenmişti).
Wednesday, köşede duruyordu — siyah ceket, siyah elbise, örümcek kolye boynunda. Saçları her zamanki gibi düz, ama biraz daha düzeltilmiş, sanki bir el (muhtemelen Enid'in) onlara bir kez dokunmuştu. Ve yüzünde, her zamanki taş ifade — ama gözleri, Enid'i arıyordu, ve onu bulduğunda, bir an, durdu.
Enid, ona yaklaştı. "Wednesday."
"Enid."
"Geliyorsun."
"Geldim."
"Bu, bir ilerleme."
"Bir istisna."
İkisi de bir an baktılar — birbirlerine, mum ışığında. Wednesday'in gözleri, Enid'in elbisesine kaydı — pembe, mavi, neşeli — ve bir an, ensesi kızardı, çok hafif, çok kısa, ama Enid gördü.
"Güzel," dedi Wednesday, kısaca, ve hemen başka tarafa baktı.
"Teşekkürler, Wednesday."
"Bunu, daha önce de söylemiştim."
"Ama her seferinde, daha güzel."
"Bu, bir paradox."
"Hayır. Bu, bir aşk."
Wednesday, cevap vermedi, ama dudağının kenarında, o küçük gülümseme belirdi — ve bu sefer, daha uzun, daha belirgin.
Bianca, Xavier'la birlikte geldi — ikisi yan yana, ama birbirlerine dokunmadan, sadece birbirlerinin varlığını hissederek. Bianca, uzun, lacivert bir elbise giymişti, saçları toplu, yüzünde hafif bir makyaj. Xavier, siyah bir takım elbise giymişti (babasından kalma, biraz dar, ama yürüyordu), ve kömür lekeleri hâlâ ellerinde, yıkamaya direniyormuş gibi.
"Annem burada mı?" diye sordu Bianca, alçak sesle, Wednesday'e.
Wednesday, etrafı taradı. "Henüz görmüyorum. Ama gelirse, ben bildiririm."
" Wednesday, eğer gelirse... ben, ne yapacağım?"
"Normal davran. Ona, 'merhaba anne' de. Sarıl. Ve gözlemle."
"Gözlemlemek mi?"
"Evet. Çünkü bir insan, gözlem altındayken, hatalar yapar. Ve hatalar, gerçeği gösterir."
Bianca, bir an durdu, sonra başını salladı. Xavier, omzuna dokundu — hafifçe, sadece orada olduğunu gösterir gibi. Bianca, ona baktı, kısa bir an, ve bir teşekkür gibi gülümsedi.
Müzik başladı — Yoko, sahnede, kemanı çaldı, piyanoda bir başkası (Divina, siren, piyano çalmayı öğrenmişti, ve sesi güzel değildi ama niyeti güzeldi). İlk parça, yavaş bir valsdi, ve dans alanı, birkaç çiftle doldu — Lionel ve Ophelia (ilk dansları, Lionel tereddüt ederek başladı ama Ophelia onu çekti, "sadece müziğe bırak" dedi), Harold ve Marge (garip bir çift, ama ikisi de dışlanmış, ve dışlanmışlar birbirini bulur), Sylvia ve Eleanor (arkadaşça, ama yakındılar).
Wednesday, duvar kenarında duruyordu, kollarını kavuşturmuş. Enid, yanına geldi, elini uzattı.
"Bir dans," dedi Enid. "Söz verdin."
"Bu, söz verdiğim dans."
"Evet. Ve şimdi, zamanı."
Wednesday, bir an baktı — Enid'in eline, açık yüzüne, mum ışığında parlayan gözlerine. Sonra, çok yavaşça, elini uzattı, Enid'inkini tuttu. Soğuk parmaklar, sıcak parmaklarla buluştu.
Dans alanına çıktılar — ortada, herkesin gözü altında, ama Wednesday bunu fark etmemiş gibi (ya da umursamamış gibi) duruyordu. Enid, elini Wednesday'in beline koydu, Wednesday de elini Enid'in omzuna. Ve dans başladı.
Yavaş, yavaş — müzik gibi, adımlar da yavaştı. Enid önde, Wednesday geriye, bir adım, bir adım, bir dönüş. Wednesday, başlangıçta sertti, ama birkaç saniye sonra, müzik onu yakaladı, ve yumuşadı.
Dönüşte, Enid onu yakına çekti — göğüs göğüse, yüzler birbirine değecek kadar. Wednesday, nefesini tuttu, ama geri çekilmedi.
" Wednesday," diye fısıldadı Enid, müzik hâlâ çalarken. "Bak bana."
Wednesday, gözlerini kaldırdı, Enid'e baktı — karanlık, derin, ama yumuşak. Ve bu an, müziğin yavaşlığında, iki kızın arasında, bir kelimesiz itiraf vardı.
"Bu, fena değil," dedi Wednesday, alçak sesle.
"Fena değil mi? Wednesday Addams'tan 'fena değil', bir iltifat sayılır."
"O zaman, bir iltifat."
"Bunu da bir yere yazacağım."
"Yazma."
"Yazacağım."
Müzik bittiğinde, ikisi de bir an daha öylece durdu — birbirine yaslanmış, nefesleri karışmış. Yoko, sahneden, güneş gözlüğünün arkasından, "Bu, bir vampir için, bir kan kadar değerli bir andı," dedi, kimseye. Divina, yanında, "Sen, gerçekten her şeyi kana benzetiyorsun," dedi.
"Kan, hayatın metaforudur."
"Hayır. Kan, kan."
Balo, ilerledikçe, yumuşadı — müzik değişti, biraz daha hızlı parçalar geldi, ve dans alanı doldu. Ajax, bir köşede, Yoko'nun "vampir walsi"ni öğrenmeye çalışıyordu, ama sürekli ayak basıyordu — Yoko'ya değil, kendine. Yoko, sabırlı, "Sol, sağ, geri. Sol, sağ, geri. Ajax, sol, sağ değil, sağ, sol."
"Ben taş canavarıyım, dans etmem."
"Taş canavarları da dans eder. Sadece, biraz daha yavaş."
"Biraz daha yavaş, benim için 'hiç hareket etme' demek."
"O zaman, hiç hareket etme. Ama müziğe göre."
Bu, bir paradoksdu, ama Ajax, denedi — ve biraz da olsa, başardı. Yoko, gülümsedi, güneş gözlüğünün arkasından.
Tam o sırada, balo kapısında bir hareket oldu. Wednesday, gözlerini kaldırdı, baktı — ve gördü.
Vivienne Barclay, odaya girdi.
Uzun, zarif, lacivert bir elbise giymişti, saçları toplu, yüzünde kusursuz bir gülümseme. Etrafına baktı — öğrencilere, öğretmenlere, ve özellikle, Weems'e, ki Weems bir köşede duruyordu, yüzünde yorgun ama diplomatik bir ifadeyle. Vivienne, Weems'e yaklaştı, elini uzattı, "Larissa," dedi, sesi tatlı ama ölçülü. "Bu güzel balo için, teşekkürler."
Weems, elini sıktı, kısa. "Vivienne. Geldiğini bilmiyordum."
"Bir Barclay, Nevermore'un balosuna katılmaz mı? Bu, bir gelenek."
"Gelenek," dedi Weems, sesi hafifçe soğuyarak. "Evet. Gelenek."
Wednesday, bu konuşmayı uzaktan izledi, gözleri karardı. Enid, yanına geldi, fısıldadı: "O, Vivienne."
"Evet. Ve Weems, onu beklemiyordu. Bu, bir sürpriz ziyaret — yani, bir şey planlıyor."
"Ne?"
"Bilmiyorum. Ama dikkatli olmalıyız."
Bianca, annesini gördü, yüzü bir an dondu — sonra, hızla toparlandı, ve annesine doğru yürüdü. "Anne! Geldin!"
Vivienne, kızına döndü, gülümsedi — geniş, sıcak, ama gözleri hesaplı. "Bianca, canım. Tabii ki geldim. Bir Barclay, baloda olmalı."
Bianca, annesine sarıldı — kısa, ama gerçek. Vivienne, onu sımsıkı tuttu, ve bir an, kulağına fısıldadı: "Son haftalar, zor oldu. Ama her şey, yoluna girecek."
Bianca, bu cümleyi duydu, kalbi sıkıştı — "her şey, yoluna girecek" mi? Bu, ne anlama geliyordu? Ama yüzünü değiştirmedi, sadece "Teşekkürler, anne," dedi, ve geri çekildi.
Balo devam etti, ama Wednesday, artık dans etmiyordu — köşede, gözlem modunda, Vivienne'i izliyordu. Vivienne, salonda dolaşıyordu — öğretmenlerle konuşuyor, öğrencilere gülümsüyor, ve ara sıra, telefonunu kontrol ediyordu. Bir noktada, telefonla birine mesaj attı — kısa, hızlı — ve sonra telefonu cebine koydu, gülümsemesini koruyarak.
"Birine mesaj attı," dedi Wednesday, Enid'e. "Ve mesajı attıktan sonra, kapıya baktı — çıkışa. Bu, birini beklediği ya da bir yere gitme planı olduğu anlamına gelir."
" Wednesday, bu, biraz paranoyakça."
"Addams'lar, paranoyak değildir. Dikkatlidir."
"Bu kelimeler arasındaki fark?"
"Bir tane."
" Wednesday..."
"Sadece izle."
Vivienne, bir süre sonra, Weems'in yanına geri döndü, ve bu sefer, daha uzun bir konuşma yaptı — sesleri alçaktı, ama Wednesday, birkaç kelime yakaladı: "...pazar... kökler... hazır..."
"Kökler," dedi Wednesday, Enid'e fısıldayarak. "Pazar, kökler, hazır. Üç kelime. Ve hepsi, bizim planımıza işaret ediyor."
"Yani, o da Pazar gecesi, Kökler Odası'na gidecek."
"Evet. Ve bu, iki anlama gelir: ya o, anlaşmayı yenilemek istiyor — ya da, anlaşmayı yok etmek isteyenleri durdurmak istiyor."
"Hangisi?"
"Bilmiyorum. Ama Pazar gecesi, orada olacağız, ve öğreneceğiz."
Balo, gece yarısına doğru, yavaşladı — müzik daha da yavaşladı, dans azaldı, ve öğrenciler birer birer odalarına çekilmeye başladı. Vivienne, bir ara, Bianca'ya yaklaştı, "Ben, otelden dönüyorum," dedi. "Yarın, kahvaltı için görüşelim."
"Tamam, anne."
Vivienne, kızını öptü, alnından, ve sonra — kapıdan çıkarken — bir an, durdu. Geriye döndü, salona baktı, gözleri Wednesday'i buldu. Bir an, ikisi de birbirine baktı — Wednesday, taş ifade; Vivienne, gülümseme. Sonra, Vivienne, başını hafifçe eğdi — bir selam, ya da bir meydan okuma — ve kapıdan çıktı.
"O, biliyor," dedi Wednesday, Enid'e. "Beni gördü. Ve bana, 'seni tanıyorum' der gibi baktı."
" Wednesday, bu, sadece bir bakış."
"Bir bakış, bazen bir kelimeden daha fazlasını söyler. Ve o bakış, 'pazar gecesi görüşürüz' diyordu."
Gece, Enid ve Wednesday odalarına döndüler. İkisi de yorgundu, ama uyku, ikisinin de aklında yoktu. Wednesday, masasına oturdu, notlar aldı — Vivienne'in hareketlerini, mesajını, konuşmasını, bakışını. Enid, yatağın kenarına oturdu, onu izledi.
" Wednesday."
"Hm?"
"Bugün, dans... bu, gerçekti. Sadece bir bahaneydi, ama gerçekti."
Wednesday, kalemini bıraktı, Enid'e döndü. "Evet. Gerçekti."
"Ve yarın, Vivienne'le yüzleşeceğiz."
"Evet."
" Wednesday, bir şey sorabilir miyim?"
"Sor."
"Eğer... eğer yarın bir şey olursa — kötü bir şey — ve ben... ben kaybedersem..."
"Kaybetmezsin."
"Ama ya kaybedersem?"
Wednesday, bir an durdu, sonra kalktı, Enid'in yanına oturdu. "O zaman," dedi, sesi alçak, "ben, seni bulurum. Nerede olursan ol. Hangi aynada, hangi gölgede, hangi karanlıkta. Seni bulurum, ve geri getiririm."
" Wednesday..."
"Bu, bir söz. Addams sözü. Ve Addams sözleri, ölümle bile bozulmaz."
Enid, gözleri doluyor, Wednesday'in elini tuttu, sıkıca. "Ben de seni bulurum."
"Biliyorum."
"Çünkü sen, benim... önemli kişimsin. Ve ben, seni kaybedecek değilim."
"Kaybetmezsin. Çünkü ben, buradayım."
İkisi, bir an, birbirine baktı — uzun, sessiz, derin. Sonra, Enid, çok yavaşça, Wednesday'in elini alnına götürdü, dokundurdu — sıcak ten, soğuk el, bir buluşma.
"Yarın," dedi Enid, "Kökler Odası. Vivienne Barclay. Ve anlaşmanın metni."
"Evet."
"Ama önce, uyumalıyız."
"Bir deneme."
"Bir deneme."
İkisi de yatağa uzandı — yan yana, birbirine yaslanmış, ve bu gece, hiçbiri nöbet tutmadı, çünkü ikisi de birbirinin nöbetçisiydi. Dışarıda, ay, yarım — Pazar gecesi, tam yarım olacak, ve Kökler Odası, bekliyordu.