Nevermore Akademisi'nin taş duvarları, her sonbaharda olduğu gibi, sisin içinde neredeyse hayalet gibi görünüyordu. Sabahın erken saatiydi ve avlu, çiy tanelerinin altında parlıyordu — tabii "parlamak" kelimesi bu okulda genelde iyi bir şey anlamına gelmiyordu.
Wednesday Addams, pencere kenarında oturmuş, kargaların davranışlarını izliyordu. Kargalar bu sabah her zamankinden daha huzursuzdu — dallardan dallara sıçrıyor, bazen de aniden havalanıp aynı noktaya geri dönüyorlardı, sanki bir şeyi işaret eder gibi.
Thing, masanın üzerinde belirdi, parmaklarıyla tempo tutarak Wednesday'in dikkatini çekmeye çalıştı.
"Biliyorum," dedi Wednesday, gözlerini kargalardan ayırmadan. "Onlar da huzursuz. Bu iyiye işaret değil."
Thing, sanki omuz silkercesine kendi üzerine kıvrıldı, sonra masadaki gazete kupürüne doğru işaret parmağını uzattı.
"Onu zaten okudum," dedi Wednesday. "İki kez."
Enid, üst ranzasından yarı uykulu bir hâlde sarktı, saçları her yöne dağılmış, yüzünde dün geceden kalma bir maske izi vardı. "Wednesday, sabahın yedisinde bir cesetle mi konuşuyorsun yoksa bir el ile mi, hâlâ tam çözemedim."
"İkisi de mümkün," dedi Wednesday düz bir sesle. "Ama bu sefer sadece Thing."
"Ah, güzel, tesellim oldu." Enid, ranzadan aşağı atladı, ayakları yere değer değmez soğuktan sıçradı. "Neden bu odanın zemini her zaman bir mezarlık kadar soğuk? Isıtma sistemi falan yok mu bu okulda?"
"Var. Ben kapattım."
"Tabii ki kapattın." Enid, gülümseyerek başını salladı, sonra Wednesday'in elindeki gazete kupürünü fark etti. Yaklaştı, omzunun üzerinden okumaya çalıştı. "Bu da ne?"
"Bu sabah okulun ilan panosuna asılan kayıp öğrenci duyurusu." Wednesday, kağıdı ona uzattı. "Rowan Laslo. İki gündür ortalıkta yok."
Enid'in yüzündeki uyku hâli anında dağıldı. "Rowan mı? Geçen sene, o garip rüyalar gören çocuk?"
"Aynısı."
"Belki eve gitmiştir. Ailesiyle bir sorun yaşamıştır, bilmiyorum, insanlar bazen sadece... kaybolur." Enid'in sesi, kendi söylediği şeye bile inanmadığını gösteriyordu.
Wednesday, masasının çekmecesinden sararmış, eski bir gazete kupürü daha çıkardı. "On yıl önceki bir haber bu. Aynı okuldan, aynı ayın aynı haftasında kaybolan bir öğrenci hakkında."
Enid, kağıdı eline aldı, fotoğraftaki gülümseyen kızı inceledi. Nevermore üniformasını giyiyordu, saçları örgülü, gözlerinde hayat doluydu — şimdi kim bilir nerede, belki de hiçbir yerde.
"Bunu bulmak için ne kadar araştırma yaptın?" diye sordu Enid, sesi endişeli.
"Yeterince değil. Henüz."
"'Henüz' derken?"
Wednesday, sandalyesinden kalktı, ceketini omzuna attı. "Kahvaltıdan sonra kütüphaneye gideceğim. Sen de gelmek istersen, tabii."
Enid, gözlerini devirdi ama gülümsemesini gizleyemedi. "Sanki seçeneğim varmış gibi konuşuyorsun. Zaten peşinden gelmezsem, kim bilir başını hangi belaya sokarsın."
Yemekhane, her zamanki gürültüsüyle doluydu — tabaklar çarpışıyor, sandalyeler gıcırdıyor, ve bir köşede birileri (muhtemelen Ajax) yanlışlıkla bir tabak yemeği havaya fırlatmıştı, çünkü yerçekimi bazı öğrenciler için opsiyonel bir kavramdı Nevermore'da.
Bianca Barclay, sirenlerin masasında oturmuş, sesini alçaltarak arkadaşlarına bir şeyler anlatıyordu — ama gözleri sürekli kapıya kayıyordu, sanki birini bekliyormuş gibi. Ajax, telefonunun arkasına saklanmıştı, ama telefonun ekranı kapalıydı; sadece dinliyordu, her zamanki gibi fark edilmeden.
Xavier Thorpe, köşedeki masada tek başına oturmuş, önündeki tabağa hiç dokunmamıştı. Elleri hâlâ kömür tozuyla kaplıydı, resim atölyesinden yeni çıkmış gibiydi — ya da hiç çıkmamış gibi, çünkü gözlerinin altındaki halkalar üç gün uykusuzluğa işaret ediyordu.
Wednesday, tepsisini masaya bıraktı — tepsisinde her zamanki gibi hiçbir şey yenilebilir görünmüyordu, sadece siyah bir şeyler ve belki bir parça ekmek. Enid, yanına oturdu, tepsisi renk cümbüşüyle doluydu.
"Xavier," dedi Wednesday, doğrudan konuya girerek, çünkü sohbet adabı onun için hep opsiyoneldi. "Son zamanlarda tuhaf resimler yaptığını duydum."
Xavier'ın eli anlık olarak tepsisinin kenarına sıkıştı, kömür lekeleri parmaklarının arasında beliriyordu. "Kimden duydun?"
"Duvarlardan," dedi Wednesday.
Enid, iç çekti. "Aslında Divina'dan duydu, ama Wednesday dramatik olmayı seviyor."
"Duvarlar da doğruyu söylüyor," dedi Wednesday, gözlerini kırpmadan. "Konuş, Xavier."
Xavier, bir süre tereddüt etti, sonra çantasından küçük, buruşmuş bir defter çıkardı. Sayfaları titrek elleriyle açtı — karakalem çizimler, hepsi aynı sahneyi tekrarlıyordu: eski bir tünel girişi, üzerinde tuhaf bir sembol, kemerin altında aşağı inen basamaklar, ve karanlığın içinde erimiş gibi görünen bir figür.
"İki haftadır bunları görüyorum," dedi Xavier, sesi titrek. "Rüyalarımda. Uyandığımda elimde kömür tozu oluyor, sanki uyurken çizmişim gibi. Ve Rowan... kaybolmadan bir gece önce, bana aynı şeyi gördüğünü söylemişti. Aynı tüneli, aynı sembolü."
Enid, tabağındaki çatalı bıraktı, iştahı birden kaçmıştı. "Yani ikiniz de aynı şeyi mi gördünüz? Bu hiç normal değil, değil mi? Yani ben kurt olarak bile bu kadar tuhaf rüyalar görmüyorum, en fazla tavşan kovaladığımı görüyorum."
"Bu bilgiyi paylaştığın için teşekkürler," dedi Wednesday, sesinde hafif bir alay tonu.
"Ne? Dürüst olmaya çalışıyorum!"
Wednesday, defteri eline aldı, sembolü yakından inceledi — bir kargayla iç içe geçmiş, kırık bir ay. Gözleri karardı, çünkü bu sembolü daha önce bir yerde görmüştü, tam olarak nerede olduğunu hatırlayamasa da.
"Bunu tanıyorum," dedi yavaşça. "Ama nereden, henüz emin değilim."
Tam o sırada, Bianca'nın masasından bir sandalye gıcırtısı duyuldu. Kız, ayağa kalkmış, onlara doğru yürüyordu, kollarını göğsünde kavuşturmuş, yüzünde her zamanki şüpheci ifadeyle.
"Ne konuşuyorsunuz?" diye sordu, sesi keskin.
"Seni ilgilendirmez," dedi Wednesday, defteri kapatarak.
"Rowan benim arkadaşımdı." Bianca'nın sesi titredi, sadece bir an için, sonra tekrar sertleşti. "Eğer bir şey biliyorsanız ve saklıyorsanız, bu affedilir bir şey değil."
Enid, iki kız arasında gidip gelen gerginliği hafifletmeye çalıştı. "Kimse bir şey saklamıyor Bianca, sadece... araştırıyoruz. Otur, birlikte konuşalım."
Bianca, bir süre tereddüt etti, sonra masaya oturdu — ilk kez, siren kraliçesi statüsünü bir kenara bırakıp, gerçek bir endişeyle. Çantasından küçük, gümüş bir kolye çıkardı, boynundan çıkarıp masaya bıraktı.
"Rowan bunu bana kaybolmadan bir gün önce verdi," dedi, sesi alçalarak. "'Sakla' dedi. 'Kimseye gösterme, özellikle öğretmenlere.' O zaman ciddiye almadım, sarhoş falan sandım. Ama şimdi..."
Wednesday, kolyeyi eline aldı, inceledi. Üzerinde, Xavier'ın çiziminde gördükleri sembolün aynısı kazınmıştı — karga ve kırık ay.
Masada bir sessizlik çöktü. Dört öğrenci, ellerinde bir bulmacanın farklı parçalarını tutan ama resmi henüz göremeyen insanlar gibi birbirlerine baktılar.
Ajax, arkalarından yaklaştı, telefonunu cebine koyarak. "Pardon, dinlemek istemedim ama... o sembolü ben de gördüm. Geçen hafta, kimya laboratuvarının duvarında, kazınmış hâlde. Öğretmen fark etmeden önce sildim, çünkü tuhaf görünüyordu."
"Neden sildin?" diye sordu Wednesday, sesinde hafif bir sertlik.
"Çünkü," dedi Ajax, omuz silkerek, "bana kötü bir his verdi. Taş canavarı içgüdüleri, bilirsin işte."
"Taş canavarı içgüdüleri artık resmi bir bilim terimi mi oldu?" diye mırıldandı Enid, ama sesindeki gerginlik gülümsemesini bozuyordu.
Öğle yemeği bittiğinde, grup dağıldı ama anlaşma zımniydi: bir şeyler oluyordu, ve bunun peşine düşeceklerdi. Wednesday ve Enid, kütüphaneye doğru yürürken, koridorlarda öğretmenlerin her zamankinden daha gergin olduğunu fark ettiler.
Bayan Weems, ofisinin kapısında durmuş, güvenlik görevlisiyle alçak sesle konuşuyordu. Kelimeler net değildi ama "kurul" ve "gizlilik" kelimeleri birkaç kez tekrarlandı.
"Bir şey seziyor musun?" diye fısıldadı Enid, Wednesday'in koluna dokunarak — bu hareketi genelde yapmazdı, ama bugün her şey biraz daha ürkütücü hissettiriyordu.
"Herkes bir şey seziyor," dedi Wednesday. "Sorun, kimin bunu itiraf edecek cesarete sahip olduğu."
Kütüphaneye girdiklerinde, Bayan Thornhill'in raflar arasında dolaştığını gördüler, elinde bir kitap yığınıyla. Kadın, onları görünce gülümsedi — ama gülümsemesi, her zamanki gibi, gözlerine tam olarak ulaşmıyordu.
"Merhaba kızlar," dedi Thornhill, sesi tatlı ama biraz fazla dikkatli. "Bugün ne arıyorsunuz?"
"Okulun kuruluş tarihiyle ilgili kayıtlar," dedi Wednesday, doğrudan. "Kurucu ailelerin listesi, belki de eski öğrenci kayıtları."
Thornhill'in eli, elindeki kitap yığınının üzerinde bir an durakladı. "O kayıtlar arşiv bölümünde, ama bazıları kilitli. Okul kurulunun izni olmadan erişim mümkün değil."
"Neden?" diye sordu Enid, masum bir merakla, ama kurt kulakları kadının kalp atışının hafifçe hızlandığını fark etmişti.
"Bazı geleneksel nedenlerle," dedi Thornhill, gülümsemesini koruyarak. "Nevermore'un kurucu aileleri, gizliliğe önem verirdi. Bu, okulun köklerine olan saygının bir parçası."
Wednesday, kadının gözlerine baktı — uzun, sabırlı, rahatsız edici bir bakış, tam onun uzmanlık alanıydı bu. "Rowan Laslo'yu tanıyor muydunuz?"
Thornhill'in yüzü bir anlığına donuklaştı. "Herkesi tanırım, canım. Ben botanik öğretmeniyim, ama bu küçük bir okul."
"Ona özel bir dersiniz var mıydı?"
"Neden bu kadar çok soru soruyorsun, Wednesday?" Thornhill'in sesi, ilk kez, hafif bir keskinlik kazandı.
"Çünkü sorular cevapları bulmanın tek yoludur," dedi Wednesday, sakin bir şekilde. "Ve siz cevap vermekten kaçınıyorsunuz."
Bir an, iki kişi arasında gergin bir sessizlik oldu. Sonra Thornhill, gülümsemesini yeniden takındı, ama bu sefer daha zorlama görünüyordu. "Vaktim yok, kızlar. Bitki sulama zamanı." Ve hızla uzaklaştı, kitap yığınını neredeyse düşürecekmiş gibi.
Enid, Wednesday'e döndü, kaşları çatık. "Bu kesinlikle 'her şey normal' diyen birinin davranışı değildi."
"Hayır," dedi Wednesday, gözleri Thornhill'in gittiği yöne kilitlenmiş. "Değildi."
O gece, ay ışığı Nevermore'un taş kulelerini gümüş bir örtüyle kaplarken, Wednesday ranzasından sessizce indi, ayakkabılarını elinde tutarak. Enid, uyuyormuş gibi görünüyordu ama bir gözü her zaman açıktı.
"Nereye gidiyorsun?" diye fısıldadı, gözlerini açmadan.
"Kütüphaneye. Arşiv bölümüne."
"Gece yarısı mı? Tabii, çünkü gündüz gitmek çok sıradan olurdu." Enid, yorganı üzerinden attı, esneyerek doğruldu. "Bekle, ben de geliyorum."
"Uyumana gerek yok."
"Zaten uyuyamıyorum, sen gittiğinde odanın havası bile daha az ürkütücü oluyor, bu da beni tuhaf bir şekilde rahatsız ediyor." Enid, ayakkabılarını giyerken mırıldandı. "Ayrıca yalnız gidersen kesinlikle başın belaya girer. İstatistiksel bir gerçek bu."
Koridorlar sessizdi, sadece birkaç mumun titrek ışığı duvarlardaki eski portrelerin gözlerinde yanıp sönüyordu. Bir noktada, bir portrenin gözlerinin gerçekten onları takip ettiğini fark ettiler — ya da en azından Enid öyle olduğunu iddia etti, Wednesday ise bunun "muhtemelen ışık oyunu" olduğunu söyledi, sesi hiç ikna edici olmasa da.
Kütüphaneye vardıklarında, Bayan Weems'in ofisinin ışığının hâlâ yandığını fark ettiler. Wednesday, parmağını dudaklarına götürdü, ikisini gölgelere çekti.
Kapı aralıktan, Weems'in birisiyle telefonda konuştuğunu duydular.
"...eğer bir tane daha kaybolursa, kurul soru sormaya başlayacak," diyordu Weems, sesinde nadiren duyulan bir gerginlikle. "Rowan'ın dosyasını kapattık ama Laslo ailesi susmayacak. Onlara bir şey söylemeliyiz, gerçek bir şey."
Sessizlik. Sonra: "Hayır. Cemiyet konusunu asla açmayacağım. Bu okulun kuruluşundan beri saklı kalan bir şey, öyle de kalacak. Anlaştığımız buydu."
Enid'in gözleri irileşti, Wednesday'e baktı, dudaklarını sessizce "cemiyet mi?" diye kıpırdattı.
Wednesday'in yüzünde, nadiren görülen bir ifade vardı — gerçek bir merak, neredeyse heyecan. Sanki Noel sabahı bir çocuk gibi, ama Noel'in yerine "gizli bir cemiyet" olan bir çocuk.
"İşte başlangıç noktamız bu," diye mırıldandı.
Arşiv bölümüne sessizce süzüldüler, tozlu raflar arasında yürürken Enid iki kez bir örümcek ağına takıldı ve her ikisinde de sessizce çığlık atmamak için inanılmaz bir çaba gösterdi.
"Bu kütüphane neden bu kadar ürkütücü?" diye fısıldadı, elini üzerindeki hayali örümceklerden temizlerken.
"Çünkü bir kütüphane," dedi Wednesday, sanki bu açıklama yeterliymiş gibi.
En sonunda, kilitli metal bir dolap buldular — üzerinde Xavier'ın çiziminde gördükleri sembolün aynısı kazınmıştı: bir kargayla iç içe geçmiş, kırık bir ay.
"Kilidi nasıl açacağız?" diye sordu Enid.
Wednesday, saçından bir tokayı çıkardı, gözünü kısarak kilide baktı. "Babamdan öğrendiğim bir kaç şey var."
"Tabii ki var," dedi Enid, gülümseyerek. "Normal bir baba çocuğuna balık tutmayı öğretir. Senin baban kilit açmayı öğretmiş."
"Balık tutmayı da öğretti. Ama o hikaye daha karanlık."
Birkaç saniye içinde kilit tıkırdayarak açıldı. İçeride, eski defterler, sararmış fotoğraflar ve el yazısıyla yazılmış bir liste vardı — Nevermore'un kurulduğu günden bu yana kaybolan öğrencilerin isimleri. Liste, on yıllar boyunca uzayıp gidiyordu, her on yılda bir yeni bir isim ekleniyormuş gibi görünüyordu.
Enid'in eli ağzına gitti, gülümsemesi tamamen kayboldu. "Wednesday... bu kadar çok mu?"
Wednesday, listeyi parmaklarıyla takip ederken, son isimde durdu. Taze mürekkeple yazılmıştı: Rowan Laslo.
Ve onun hemen altında, henüz kurumamış gibi görünen bir yazıyla, boş bir satır vardı — sanki bir sonraki isim için ayrılmış gibi.
Dışarıda, uzaktan bir kargalar bulutu havalandı, kanat çırpışları gece sessizliğini yardı. Wednesday, defteri kapatırken, ilk kez içinde bir şeyin ürperdiğini hissetti — korku değildi bu, ama ona çok yakın bir şeydi.
"Birisi bu listenin bir isim daha uzamasını istiyor," dedi alçak sesle.
Enid, elini titreyerek Wednesday'in eline uzattı, parmaklarını sıkıca kavradı — bu sefer şaka yapmıyordu, sesi tamamen ciddiydi. "O zaman kim olduğunu bulacağız. Birlikte. Ve eğer bu boş satır birimiz için ayrıldıysa, önce o kişiyi çok pişman edeceğim."
Wednesday, ona baktı — o an, kütüphanenin loş ışığında, gerçekten hissetti: yalnız değildi bu sefer. Ve tuhaf bir şekilde, bu düşünce onu hem rahatsız etti hem de garip bir sıcaklık verdi göğsüne, tanımlamak istemediği bir sıcaklık.
"Duygusal an bitti mi?" diye sordu, sesini normale döndürmeye çalışarak. "Çünkü Thing bizi izliyor ve bu onun için oldukça can sıkıcı olmalı."
Gerçekten de, dolabın üzerinde Thing beliriverdi, parmaklarını sabırsızca vurarak — sanki "devam edin, ben buradayım, rahatsız etmeyin ama acele edin de eve gidelim" der gibi.
Enid güldü, gerginlik bir anlığına dağıldı. "Thing, sen dünyanın en garip alarm sistemisin."
Ay, pencereden içeri sızarken, ikisi de bilmiyordu ki Nevermore'un gölgelerinde, onları izleyen başka gözler de vardı — ve bu gözler, kütüphanenin dışında, ormanın kenarında, sabırla bekliyordu.

