İçeriğe geç

Neubau prensi

Bölüm 1 · 10 dk okuma

Neubau prensi

Bölüm 1

1

11.07.21

Neubau semtinin neredeyse kimsesiz banliyölerinden birinde, türlü sapkınlığın kol gezdiği sokakların aksine sessiz sakin bir sokakta, pekte renkli olmayan evlerin ardından güçlükle görülebilen çam tepelerine bakan iki pencereli, ufak sayılabilecek kiralık odasında tek başına yaşayan Russell Austin Holbach yatağına uzanmış, bir elini başının altına koymuş, öbürünü de karına bırakmış öylece tavandan sarkan ufak tefek ampule bakıyordu. Lambanın her yeri'geceleri etrafında uçuşan sivrisineklerin pisliğiye kirlenmişti. Çatı katında olan odanın tavanı yukarı doğru daralıyordu. Köşede duran iki kapılı ahşap dolap duvara monte edilmediği için kapısı açıldığında bile yerinden oynuyordu. Onun yanında küçük bir çalışma masası, üzerinde geçenlerde dayanamayıp parçalara ayrılan kitaplıktaki kitapların bir kısmı gelişi güzel bırakılmış, geri kalınları ise masanın altında üst üste dizilmişti. Odanın tek güzel özeliği olan geniş pencereden ikindi güneşi, ahşap zeminden pencerelerin karşısındaki duvara kadar her yeri dolduruyordu. Russel kıpırdamadan duruyordu. Gözlerini bile çok az kırpıyordu. İnce bir şık huzmesi yüzüne seriliyor, yarı açık gözleri temiz içme suyu gibi gün ışığında parlıyordu. Sığ kirpiklerinin gölgesi yanaklarının şeklini alıyordu. Sanki hiç kan dolaşmıyormuş hissi uyandıracak ölçüde beyaz yüzü soluk bir gül yaprağını andıran ince dudaklarını iyice belirginleştiriyordu. Cam gibi ışıltısını yitirmeyen yumuşak bakışlı gözbebekleri küçük fincanlara doldurulmuş sütlü kahveyi anımsatıyordu. Güneş vurduğunda ise açık kahveden

bal rengine dönüşüveriyorlardı. Bir süre sonra Russell yakıcı yaz güneşinden rahatsız olmaya başladı. Saat akşamüstüne gelirken hava hala öğle vaktinden farksızdı. Boncuk boncuk ter damlaları biriken beyaz alnını buruşturup terden sırıl sıklam olmuş saçlarını uzun parmaklarıyla geriye itti. Güneşten gözlerini açamadığı için seyrak kaşlarını çatıyordu. Tişörtünün sırtı ve göğsü çok hafif ıslanmıştı. Biraz sonra dayanamayıp yatağın güneş almayan bir köşesine sindi. Gözleri yarı açık, zaman zaman kirpiklerini oynatıyor ve aralık dudaklarından sıcak nefesini üflüyordu.

Sanki kıpırdamadan durursa boğucu yaz havasını dağıtabilecekti. Tüm vücudunda yapış yapış ve bunalıtıcı bir hissin ağırlığı vardı. Uyuşmuş gibiydi.

Düşünecek öyle çok şeyi vardı ki ödenmemiş kiralar, ev sahibinin baskıları, su ve elektrik faturaları ve belki yiyecek bir şeyler... Russell son bir ayını bunları düşünerek geçirmişti. Bu yüzden artık ne bir şey

düşünmek istiyor ne de düşünecek mecali vardı. İşsizdi. Son işinden yeterince iyi yapamadığı bahanesiye kovulduğundan bu yana orada burada yersiz yurtsuz bir kimse gibi dolanıyordu. Kimsenin yeni bir elemena ihtiyacı yoktu. Haftalardır başvurduğu her yerden geri çevrilmekten, daracık odasında gidip gelip aynı şeylere dert yanıp kendini harap etmekten bitkin düşmüştü. Hatta hastalanıp adım atamayacak hale geldiği günler bile olmuştu. Uçurumun eşiğinde gibiydi. Geceleri eziyet dolu bir güne uyanma korkusuyla uyuyamıyor, sabahları nefret ettiği odasında gözlerini açmaktan korkuyordu. Gözlerinin değdiği her şey ona uğursuzluk getirmek için yaratılmış gibi nefrette bakıyor, onları kırıp dökme hissiyle dolup taşıyordu. Yüzüne bakan tüm gözler kötü talihi ve beceriksizliği yüzünden onu aşağlıyor, yargılıyordu sanki. Bazen sokaktan rastgele geçip kendisine bakan bu insanların hakkındaki her şeyi bildikleri fikrine kapılıp korkuyordu. Halbuki yüzünün diğerleri arasında adeta parlan güzelliğine bakıldığından habersizdi. Öyle çok zayıflamıştı ki bir kadınınkini andıran incecik, beyaz bileklerinin ucundaki ince ve uzun parmaklı, kemikli elleri ona ait değil gibiydi. En ufak bir hareketiyle gögüs kafesi kolaylıkla seçibiliyordu. Kolları ve bacakları güçten düşmüş bir hastanınki kadar cılızdı. Kendi ağırlığının yarısını bile taşıyacak kadar gücü yoktu. Tüm bu bitmek bilmeyen sorunlar getirdiği utangaç ve çekingen kişiliği liseli bir genç kızdan farksızdı.

Şu sıralar türlü derdin alaşağı ettiği düşünceleri ağzına tek lokma sürmesine izin vermiyordu. Aç olsa bile yiyemiyor ; içindeki ağlama isteği diğer tüm istek, ve hisleri yüreğinde tutmaya zorluyordu. Uzaklarda bir yerlerde, bir hayal kılığında parlayan huzura ulaşmayı arzuluyordu.

Pazartesi sabahı Russell ürkek adımlarla odasından çıktığında duvarda duran saat 07: 50'yi gösteriyordu. Hava çoktan aydınlanmışti. Erkenden çıkmak öğle sıcağından kurtarabilirdi. Eski, kirli merdivenleri inerken evinin kapısında duran ev sahibi kadının kınayan bakışlarını üzerinde hissedebiliyordu. Sanki yüzüne aynı anda yüzlerce iğne batıyordu. Utanç duyuyordu. Gözlerini yerden ayırmaya cesareti yoktu. Yaşadığı yerden çok uzak, değişik işletmelere girip hüsrana uğratmış şekilde çıktı. Ümitli değildi sadece, evde delirecek hale gelene kadar içinden çıkamadığı düşüncelerle boğuşmak istemiyordu. Belki düşük bir ihtimal iş bulabilirdi ama buna inanıp sonrasında hayal kırıklığına uğramak istemiyordu. Birkaç restorana, çoğunlukla öğrencilerin gittiği bazı kafelere, kitapçıya, kırtasiyeye, markete ve hatta ayak işlerini yapabileceği bir tiyatro salonuna bile gitti. Ne yazık ki hiç birinin ona verebileceği boş bir yer yoktu.

Russel ifadesini değiştirme ihtiyacı duymamıştı çünkü böyle olacağını biliyordu. Tramvaya binmek istemedi. İnsanlarla sıkış tepiş olmayı istemiyordu. Onlara yakın oldukça başkalarıyla arasındakı uçurumu görmek onu incitiyordu. Faytonlarla seyahat ederken süslü penceresinden insanlara gelip geçen insanlara yukardan bakan küstah tavırlı hanımefendilerden, asilzadelerden, soylulardan nefret ediyor, onların tasasız hallerini görmeye tahamül edemiyordu. Belki kendisinin çektiği, onlara göre basit olan, acıları kendileri çekseler bu denli kayıtsız olmazlardı. O an için onların da yüreğinin kendisininki gibi parçalandığını hayal etmekten keyif aldı. Her gün insanı çileden çıkaran olur olmaz dertleri düşünecek, boyalı yüzlerini göz yaşları bertaraf edecak, gün geçtikçe eriyip yok olacak ve en sonunda her konuda zayıf oldukları bu, farkl ve aciz yaşam onları çürümeye mahkum edecekti. Belki kimileri bunden ders alır, yolda yürürken karşıdan geldiğini görüp kendileri kanara çekilmek yerine çekilmesini beklemez, çarptıklarında ise ona bir sinekmiş gibi davranmazlardı. Sadece, onu ve onun gibi insanları hor görmeleri bile onlara karşı nefret kusması için gayet tabii yeterli bir sebepti.

Saat epey ilerlemişti. Altın gibi ışıldayan güneş bulutsuz mavi göğün tam tepesindeydi. Dışarda çok az insan şemsiyeleriyle geziniyordu. Sıcaktan kavrulan kuru otların üzerinde sıvımsı dalgalanmalar oluyordu. Ağaçların çatlamış gövdeleri su ister gibiydi. Sokaklar deliksiz bir öğle uykusundaydı. Zaman zaman birkaç kırlangıç kanatlarını zar zor oynatıp sersemlemiş gibi en yakın ağacın gölgelik dallarına konuveriyordu. Muazzam bir genişlikte olan parkın birbirlerine karışan değişik türlerdeki ağaçlarının ardından arazinin ortasındakı büyük, taş çeşmenin ihtişamlı olması için yapılan sivri uçlu yapısı gözüküyordu. Doğudaki uzunca duvarın üzerine çekilmiş teller. her tarafını kaplayan sarmaşık bitkilerinin altında neredeyse kayboluyordu. İyice uzamış çimlere baktığında bir parça yeşil görmek onu mutlu etmişti. Uzunca bir süre geniş gövdeli yaşlıca bir ceviz ağacının. büyük yapraklı dallarının serin gölgesinde ağaca yaslayarak dinlendi. Ağacın en kenarlarında, ince dallardaki tazeliğin hiç katıksız huzuru yüzüne Serpiliyordu. Gözleri bilinçsizce kapanıyor kırmızı dudakları güzel yüzünde tatlı bir gülümseme oluveriyordu.

Aylar sonra ilk defa tüm hırpani düşüncelerinden, acımasız hislerinden, yüreğindeki kırıklıktan ve içinde olduğu yaşamın katlettiği benliğinden ve anılardan sıyrıldığını hissediyordu. Tasasız olmak bu kadar iyi mi hissettiriyordu?

Oysaki hiç bir sıkıntısının olmadığı günlerde tekdüze yaşamından zerre zevk almamıştı. Şimdi başı boş günlerin özlemini çekiyordu. Aklını tırmalayacak sorumlukuklar olmasındı. Yine evden işe işten eve gününün, günü dolduran iş arkadaşlarınının kendisine kattığı bir şey olmadan görünmez kimliğinin ardına saklanıp kimsenin gözüne batmadan. sakince yaşamını sürdürebilsindi. Sadece, huzursuz edici birtakım düşünceler olmasaydı keşke.

Sabah kahvaltı etmeden çıkmasının sonucu açlık hissi ve bunaltıcı yaz sıcağı başına vuruyordu. Yakınlardaki ufak tefek bir Lokantada hızlıca bir şeyler

atıştırdı. Küçük bir dilek havuzuna madeni para atan insanları izledi. Kızıla bürünen gökyüzündeki silik, pembe bulutların altında uzun ve sessiz bir yürüyüş yaptı. Kendi bedeninde olan o değildi sanki. Hava serinleyince kaldırımı dolduran insanların arasında yürüyordu. Hiçbirini tanımıyordu. Yavaşça yürürken düşündü. Bu, belki aralarında hiç mesafe kalmayacak kadar yakın yürüdüğü insanları gerçekten tanımıyor muydu? Bitkin yüzleri, hüzünlü bakışları ona yabancı bir o kadar da aşina olmadığı ölçüde dost değil miydi? Aynı yerde yaşıyor, aynı havayı soluyor, aynı gökyüzüne bakıyor, yürekleri aynı gecenin altında atıyordu. Kimi zaman kalabalıklar içinde bile yanlız hissettiği an "kalabalık" tabirini dolduran insanlar değil miydi onlar? Şimdi omzuna, koluna ya da eline istemsizce değip geçiyorlardı. Hepsinin gözlerinde gezininen ışıltılar vardı, Düşlerle parlayan yıldızlar... Neredeyse her gün yan yana dakikalar geçirdiği bu insanların hikayelerini merak ediyordu. öğrenmek istiyordu. Kendi hikayesini anlatmak, bir ümit bu kalabalığın içinde ruhuna parmak uçlarıyla dokunabilecek bir dostun özlemini çekiyordu. Bütün bunları hissetmek yanlızca birkaç dakikasını aldı.Çevresinde gördüğü her insana içtenlikle baktı. Kendi hayatına dalmış yabancıların ona uzak bir sis bulutunun ardında işleyen yaşamları ona dokunuyordu.

Görülmemiş bir sakinlikle; arabaların geçip gittiği, atların koşuşturduğu, insanların gülüşerek, konuşarak ya da kendisi gibi sessizce yürüdüğü türlü karmaşanın arasından sıyrıldı. Bir ara duraksayıp karşısındaki resim galerisine bile baktı. Yüreğindeki sıkışma canını acıttı. Kaygısız bir çocukken gittiği büyük ve coşkulu panayırı anımsadı. İnsanların gelip bakması için duvarlara dizilen rengarenk ve sevecen tablolar çocuk kalbine nasıl dokumuş, onu nasıl büyülemişti. O gün " bir gün" diye düşünerek kendi çizeceği resimlerin hayalini kurmuştu. Şimdi ise o hayal yüreğinin mühürlenmiş sandığında yüzlerce hayal ile birlikte hiç gelmeyecek

"bir gün"ü bekliyordu.

Panayırdaki küçük çocuk ışıltılı gecenin altında göz yaşları ile beraber kayboldu...

Uzun bir yürüyüşün ardından yanından geçtiği bir lokantanın camına asılmış yeni eleman ilanını görünce sevince kapıldı. alelacele içeri girdi. Onlarca insanın oturup bir şeyler içtiği masaların arasından nasıl gectiğini anımsayamıyordu bile. Çok sürmedi. kısa bir süre sonra Russell yüzü düşmüş bir şekilde dışarı çıktı. "Yeni eleman buldukları halde ilanı neden kaldırmazlar ki?!" Bantlarla tutturulmuş ilanı hışımla koparıp parçalara ayırarak çöp kovasına savurdu. Bu kadar çaresiz olmak gururunu zedeliyordu. Ve yine dönüp dolaşıp, bir süre sonra kovulacağına emin olduğu odasına geri gidiyordu.

Küçük bir dükkan dikkatini çekti. Daha önce bu tarz bir yere başvurmuşluğu yoktu. Hayvanlarla arası kötü sayılmazdı. Odasındaki ufacık akvaryumda beslediği küçük turuncu balığı dışında, hiç bir evcil hayvanı sahiplenmemişti. Belki sadece, sokakta gördüğü birkaç köpeği sevmişti o kadar. Balığının da suyunu değiştirmeyi sürekli unutuyordu. Beklemeden içeriye girdi. Kafeslere kapatılmış değişik hayvanların birbirlerine karışan sesleri kulaklarını tırmaladığı için yüzünü buruşturdu. Bu hayvanların çoğunu hayatında ilk kez görüyordu. Yılanlar, kertenkeleler,

tavşanlar kuşlar ve adını bilmediği bir sürü ürkünç sürüngenler ve kemirgender...

Bir an için bu hayvanlara acıdığını hissetti. Ama eğer böyle bir şans verilirse burada çalışmak zorundaydı. Hayvanların kokuları her yeri mesken edinmişti. Russel kapıyı açtığında kapının üzerindeki çanın sesi dükkanı doldurmuştu. Masasının başında sanki tüm bu hayvanların rahatsız edici bağırışları yokmuş gibi oturan orta yaşlı, iri yarı kadın başını masadaki kağıtlardan kaldırıp karşısındaki çekingen gence baktı. "Buyurun ? " dedi katı ses tonuyla. Russel artık hemen hemen gittiği her yerde söylediği aynı sözler düz bir sesle tekrarladı. "Merhaba efendim, buraya iş başvu..." Russell kadının gözlerini bir süre kendisi üzerinde gezdirdikten sonra sanki o, orada yokmuş gibi sözlerini duymamazlıktan gelip çekmecelerini karıştırdığını görünce iyice utandı. Sözlerini yarıda bıraktı. Hatta bir an hiçbir şey söylemeden çıkıp gitmeyi düşündü.

Kadının çekmeceden çıkardığı birkaç dosyanın masaya bırakıldığında çıkardığı sesle Russell önüne egdiği başını kaldırıp kadına baktı. Bu esnada kadın onu çekinmeden inceledi. Bir süre düşünür gibi oldu. Bir sürü kağıdın zar zor sığdırıldığı bir dosyanın arasında sıkıştırılmış olan bir tomar kartviziti çıkarıp içlerinden birini Russel'a uzattı. "Size bir iş veremeyeceğim ancak eğer ziyratine giderseniz size yardımcı olabilir."dedi. Kadın koltuğundan kalkıp kuşların olduğu büyük kafese doğru giderken. Russell öylece durmuş elindeki karta baktı. Bu, kart sahibinin insanlara dağıtılması için dükkanlara bıraktığı kartlardandı. Kadının onu başından savmaya çalıştığı barizdi. Kartta yazılanlara baktığında şaşırdı. Randy in Tiyatro Salonu mu? bu uyduruk ismi oraya giden birkaç arkadaştan duymuştu. Tiyatronun

şarkılaştırılmış sloganının ilk dizesi aklında canlanıyordu. kuşların suluklarına su dolduran kadın "Eğer üzerine düzgün bir takım ve Fötrünü takıp gidersen kesinlikle reddedemez." diye konuştu. Bunları söylerken elindeki kuş yemi torbasını dolaba koyup bakışlarını Russel üzerinde gezidirmeyi ihmal etmemişti. İnsanların gözünde iyi bir ilk izlenim bırakmak için iyi giyimli olmak gerekmesi ne kadar da sinir bozucuydu!

Elindeki kartı evirip çevirip cebine sokuşturdu. Çıkarken kadına olabilecek soğuk ifadesiyle baktı. Adımlarını yere ne kadar sert vurduğundan habersizdi. Ayak tabanlarının ağrısını hissetmiyordu bile.

Oysa sabah tertemiz beyaz gömleğinin düğmelerini aynanın karşısında iliklerken kırışmasın diye nasıl da özenmişti. Elbette o tiyatroya gitmeyecekti. Orada ne işlerine yarayabilirdi ki? En fazla getir götür işlerini yapar, oyuncuların arkasından sahneyi toparlar, kostümleri düzene sokardı. Tüm bu saydıklarını şimdiye kadar biriler yapıyor olmalıydı. Boş yer olmadığına neredeyse emindi.

Akşam hava kararıpta tüm ışıklar yandığı zaman sokaklar neşeli insanlarla hareketlenmişti. Russell hiç acele etmiyordu. Merdivenlerden yavaşça ve bitkin adımlarla çıktı. Odasının kapısından girerken arkasından onu söven kadının üç gün içinde çıkmasını emreden tiz sesi bulanık bir suyun altından geliyor gibiydi. Yorgun bedenini yatağa bırakıverdi. Bacaklarını ve kollarını gelişi güzel sarkıtıp açık pencereden gelen ışıltılı gece hayatının coşkulu seslerinin kullaklarını okşamasına izin verdi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.