Ankara Gazinolarında Bir Bozkır Delikanlısı
İstanbul’un kurtlar sofrasından kaçıp Ankara’ya gelen Neşet, kendini bir anda Ankara’nın meşhur Ulus gazinolarında buldu. O dönem Ankara gazinoları şimdiki gibi değil; hani içeri girdiğinde duman altından önünü göremediğin, masalarda ağır abilerin oturduğu, havada ceketlerin uçuştuğu cinsten.
Bizim Neşet, üzerinde emanet gibi duran, omuzları hafif geniş bir takım elbise, altına jilet gibi ütülü kumaş pantolonla sahneye çıkıyor. Tabii Ankara seyircisi İstanbul’a benzemez; bozlağı duydu mu masaya yumruğu vurur, "Yürü be koçum!" diye bağırır. Neşet çalıyor, söylüyor ama bir yandan da gözü sürekli kapıda. Niye? Çünkü kulis dediğin yer, o dönemin kabadayılarının, mafyatik tiplerinin arka bahçesi.
Neşet bir gün sahnede dertli dertli "Hata benim, günah benim" diye döktürürken, masanın birinden sarhoş bir abi bağırıyor:
— Ulan be! Bu oğlan içimi dağladı! Garson, sanatçıya benden bir yetmişlik viski götür!
Neşet, hayatında viskiyi sadece filmlerde görmüş. Önüne bardak geliyor, bizimki bozuntuya vermeden bir yudum alıyor ki, o da ne? Boğazından aşağı kaynar sular dökülüyor sanki. İçinden "Yahu bu şehirli zenginler bu kolonyayı niye içiyor?" diyerek çaktırmadan bardağı arkasındaki saksıya boşaltıyor. Gecenin sonunda sahneden indiğinde, kulisteki saksıdaki çiçekler alkolden kurumuş, Neşet hala dimdik ayakta!Yıldırım Aşkı: "Kim Bu Esmer Kız?"
Gazinonun tozu dumanı arasında, günlerden bir gün kulisin kapısı aralanıyor ve içeriye dönemin Ankara radyo sanatçılarından, aslen Bolulu olan Leyla Hanım giriyor. Leyla, hani derler ya "Endamı yetiyor" cinsten, gözleri çakmak çakmak bir hanımefendi.
Neşet bağlamasını akort ederken kafayı bir kaldırıyor, Leyla ile göz göze geliyor. İşte o an, Neşet’in kafasındaki bütün teller kopuyor. Akort makort hak getire; bağlama kendi kendine ses vermeye başlıyor sanki. Neşet o ana kadar türkülerinde hep hayali güzelleri anlatmış; "Gözlerin ok, kaşın yay" falan diye. Leyla’yı görünce içinden "Meğer kaş yay falan değilmiş, doğrudan makineli tüfekmiş" diyor.
Bizimki hemen gidip Leyla’nın yanına oturuyor ama utangaçlıktan dili damağına dolanıyor.
— Şey... Leyla Hanım... Sesiniz çok güzelmiş.
Leyla gülüyor:
— Sağ olun Neşet Bey, sizin de sazınız çok yanık.
Neşet içinden cevap veriyor: "Sazım değil, ciğerim yandı ciğerim!"
O günden sonra Neşet, gazinoda ne kadar uzun hava, ne kadar oynak türkü varsa hepsini Leyla’nın gözünün içine bakarak çalmaya başlıyor. Seyirciler de şaşkın; ulan bu dertli Neşet gitti, yerine sahnede gözleri parlayan, sazı adeta gitar gibi çalan neşeli bir adam geldi!"Baba Ben Evleniyom!" vs "Evlenemezsin Oğlum!"
Neşet, Leyla’ya sırılsıklam aşık olunca durumu memleketteki babası büyük usta Muharrem Ertaş’a bildirmeye karar veriyor. Tabii o zamanlar WhatsApp yok, telefon lüks. Neşet mektup yazıyor: "Baba, ben Ankara'da Leyla isminde bir kıza aşık oldum, evleneceğim. Müsaaden var mıdır?"
Mektup Kırşehir’e ulaşıyor. Muharrem Usta mektubu okuyunca bıyıklarını çekiştiriyor. Abdal geleneğinde evlilikler çok katı kurallara bağlıdır; "Kız bizim töremizden olacak, bozkırın suyunu içmiş olacak" kafası var. Muharrem Usta hemen eline kalemi alıyor ve Türk halk müziği tarihinin en garip, en ritmik fırçasını mektup olarak yazıyor:
"Temiz olur Abdalların boyu / Aslına çekmiş derler soyu / Evvelini, ahirini bilmediğin kızı / Neleyim oğlum, dinlemezsen sözümü..."
Mektup Ankara’ya geliyor. Neşet heyecanla açıyor ki, baba mektup yazmamış, bildiğin bozlak fırlatmış üzerine! Neşet de altta kalır mı? O da hemen bir mektup döşeniyor, o da kafiyeli:
"Ulu arıyorsan analar ulu / Tanrı bendesidir, biz de bir kulu / Evvelini, ahirini bildim ben / Leyla'yı kendime münasip gördüm ben..."
Mektuplar gitgide bildiğin rap savaşına (rap battle) dönüyor. Baba yazıyor, oğul cevap veriyor. En sonunda Neşet bakıyor ki mektup masrafı çok tutacak, "Aman, aşk ferman dinlemez!" diyerek babasının tüm protestolarına rağmen Leyla ile gizlice nikahı kıyıyor. Nikahta Neşet’in şahitleri gazinodaki garsonlarla klarnetçi Ahmet Abi!
Evlilik Hayatı: "Hanım, Bu Tuz Saza Zararlı Değil mi?"
Evleniyorlar evlenmesine ama Neşet’in kafası sadece müziğe bastığı için ev hayatında tam bir komedi yaşanıyor. Neşet evde de sürekli bağlamayla geziyor. Leyla mutfakta yemek yaparken, Neşet salonda yeni bir beste üzerinde çalışıyor.
Bir gün Leyla çorba yapıyor, tuz istemek için salona sesleniyor:
— Neşet, mutfağa gelirken tuzu getirsene hayatım.
Neşet salondan çıkıyor, elinde tuzluk yerine bağlamanın eşiğini (küçük tahta parçası) getiriyor.
— Al hanım, bunu mu istedin?
Leyla şok:
— Neşet, o sazın parçası! Ben yemeklik tuz diyorum!
Neşet mahcup:
— Vallahi Leyla’m, benim dünyamda her şey saza bağlanıyor, kusura bakma.
Bir başka gün eve misafir gelecektir. Leyla, Neşet’e sıkı sıkı tenbih eder: "Bak Neşet, misafirler gelince öyle hemen yayılıp oturma, ceketini ilikle, şehirli gibi davran." Misafirler gelir, Neşet kapıyı açar. Üzerinde jilet gibi takım elbise. Misafirler salona oturur, bizimki de karşı koltuğa geçer ama alışmış sahnede bağlamayı kucağına almaya... Kucağında saz olmayınca ellerini nereye koyacağını bilemez. Önce sağ elini sol cebine sokar, sonra sol elini havaya kaldırır. En sonunda dayanamaz, salondaki sehpanın bacağını bağlama gibi kucağına yatırıp ritim tutmaya başlar. Misafirler şaşkın şaşkın bakarken Leyla mutfaktan kafasını uzatıp iç çeker: "Aman Neşet, rahat otur gözünü seveyim!"
Bu evlilikten üç tane dünya tatlısı çocukları olur. Ancak Neşet’in o bitmek bilmeyen gazino geceleri, alkol dostları ve en önemlisi babasıyla arasındaki o bitmeyen soğuk savaş, bu büyük aşkın üzerine yavaş yavaş gölge düşürmeye başlayacaktır...