İçeriğe geç

Neşet ertaşın hayatı

Bölüm 1 · 4 dk okuma

Neşet ertaşın hayatı

Bölüm 1

GÖNÜL TELİNİN DÜŞTÜĞÜ TOPRAKLAR

​Takvimler 1938 yılını gösterdiğinde, Orta Anadolu’nun bağrında, Kırşehir’in Çiçekdağı ilçesine bağlı Kırtıllar köyünde kerpiç bir evde, dünyaya gözlerini "Garip" açacak bir çocuk doğdu. Kırtıllar, haritada yerini bulmanın bile güç olduğu, toprağı kıraç, suyu kıt, rüzgarı ayaz bir Abdal köyüydü. Bu çileli toprağa düşen bebeğe "Neşet" adı verildi. Neşet, kelime anlamıyla "sevinç, neşe" demekti; fakat kaderin garip bir cilvesidir ki, bu çocuk ömrü boyunca neşeden ziyade hüznün, gurbetin ve ayrılığın sesi olacaktı.

​Neşet’in içine doğduğu ev, sıradan bir köy evi değildi. O ev, asırlardır kulaktan kulağa, kalpten kalbe aktarılan Orta Anadolu Abdal kültürünün, bozlak geleneğinin adeta mabediydi. Babası, o dönemde sadece Kırşehir’in değil, tüm bozkırın saygıyla eğildiği, sazı dertli, avazı göğü yırtan büyük bozlak ustası Muharrem Ertaş’tı. Annesi ise sessiz, uysal ve kahrı içine gömen Döne Hanım’dı.

​Küçük Neşet, bebeklik günlerinde beşik ninnileri yerine, babasının kerpiç duvarları titreten, haksızlığa, yoksulluğa ve ayrılığa feryat eden bozlaklarıyla büyüdü. Kelimeleri öğrenmeden önce bağlamanın perdelerini zihnine kazıdı. Konuşmayı sökmeden önce, babasının bağlamaya vurduğu her tezenede içinin titrediğini hissetti. Onun için müzik, sonradan öğrenilen bir zanaat değil; solunan hava gibi, içilen su gibi hayatın ta kendisiydi.

​Göçebe Bir Çocukluk ve Kağnı Arkasındaki Mektep

​Kırtıllar köyü yoksuldu. Toprak, karın doyurmaya yetmiyordu. Abdallar için ekmek, sazın teknesinde, telin sızısındaydı. Nerede bir köy düğünü, nerede bir sünnet ya da hasat şenliği varsa, Muharrem Ertaş heybesini toplar, yola koyulurdu. Neşet de henüz yürümeyi yeni yeni tam anlamıyla sökmüşken, bu bitmek bilmeyen göçün bir parçası oldu. Aile, rızkının peşinde Kırtıllar’dan İbikli’ye, oradan Kırşehir’in diğer ücra köylerine savrulup durdu.

​Bu göçebe ve istikrarsız yaşam, küçük Neşet’in düzenli bir okul yüzü görmesine engel oldu. Hayatı boyunca topu topu birkaç ay okula gidebildi. Onun asıl mektebi, düğün sahiplerinin kurduğu sofralar, tozlu köy yolları ve babasının dizinin dibiydi. Alfabesi ise bağlamanın perdeleri, türkülerin sözleri oldu.

​Henüz 5-6 yaşlarındayken, babası onun ritim duygusunu fark etti ve eline küçük bir keman verdi. Düğünlerde babası önde heybetiyle bağlama çalıp bozlak söylerken, küçük Neşet arkasında sabırla keman tutar, ritim tutardı. Parmakları küçücüktü, soğuk kış düğünlerinde elleri donar, tellere basarken canı acırdı. Üstelik o yıllarda toplumun onlara bakışı da kolay değildi. Neşet Ertaş o günleri ilerleyen yıllarda şu sözlerle anacaktı:

​*"Biz doğduğumuzdan beri yoksulduk. Babam saz çalar, ben keman tutardım. Gittiğimiz düğünlerde bize insan demezlerdi, 'Çalgıcı' derlerdi. Canı sıkılan bize sarar, bizi hor görürdü. Ama babam her defasında kulağıma eğilir ve derdi ki: 'Oğlum, biz hürmet edeceğiz. Bizim silahımız sazımızdır, kelamımızdır. Kimseye kötülük etme, boynunu bük ama gönlünü dik tut.' Biz hep boynumuzu büktük, gönlümüzü açtık."

​Bu felsefe, küçük Neşet'in karakterinin harcı oldu. Hor görülmeyi, dışlanmayı ve yoksulluğu bağlamasına üfledi; öfkeye değil, sonsuz bir hoşgörüye dönüştürdü.

​Sinenin İlk ve En Derin Yarası: Döne Ana'nın Vefatı

​Neşet 12 yaşına bastığında, hayatın sillesini en sert şekilde yedi. Kendisine canından can veren, o tozlu göç yollarında arkasındaki en büyük sığınacağı olan annesi Döne Hanım ansızın vefat etti. Bir çocuğun dünyasında annenin gidişi, kışın ortasında damı çöken bir eve benzer. Neşet’in içindeki o çocuksu neşe, annesinin toprağa verildiği gün bitti. Bu erken kayıp, onun ömrü boyunca her türküsünde hissettireceği, kendine mahlas edineceği o büyük "gariplik" ve "öksüzlük" hissinin kalbine çakılan ilk çivisi oldu.

​Annesinin vefatından sonra aile tamamen darmadağın oldu. Çocukların bakımı, ev işleri ve geçim derdi Muharrem Ertaş’ın omuzlarına bindi. Saz çalarak beş çocuğa bakmak imkansızdı. Muharrem Usta, hem çocuklarına bir anne olsun hem de hayatı düzene girsin diye Yozgat’ın Kırıksoku köyünden Arzu Hanım ile evlendi. Bu evlilikle birlikte aile, Kırşehir’deki anılarını geride bırakarak Yozgat’a taşındı.

​Neşet için artık sadece annesiz bir çocuk olmak değil, aynı zamanda doğup büyüdüğü topraklardan uzakta bir "gurbetçi" olmak da başlamıştı. Üvey anne yanında büyümenin getirdiği o mahcubiyet, çekingenlik ve sığındığı köşeler, onun iç dünyasını daha da derinleştirdi. O, hissettiği hiçbir acıyı dışarıya vurup şikayet etmezdi; konuşmak yerine odanın bir köşesine çekilir, babasından gizlice bağlamanın tellerini kurcalardı. Saz, onun için artık bir geçim aracı olmaktan çıkmış, annesinin yokluğunu avuttuğu, kimseye söyleyemediği sırlarını fısıldadığı bir sırdaşı olmuştu.

​Babanın Gölgesinden Kendi Avazına Doğru

​Yozgat ve Yerköy çevrelerinde geçen gençlik yıllarında Neşet, artık endamı beliren, sesi oturan bir delikanlıydı. Sadece keman çalmıyor, bağlamayı da ustalıkla ağlatıyordu. Ancak ortada büyük bir sanatsal gerçek vardı: Babası Muharrem Ertaş, erişilmez bir dağ gibiydi. Muharrem Usta’nın tarzı; Orta Asya’dan gelen o saf haykırışı, köşeli, sert ve adeta gök gürlemesini andıran heybetli bir bozlak üslubunu barındırıyordu.

​Neşet ise babasına hayrandı, onu taklit ederek büyümüştü ama kendi içindeki sızı başkaydı. Neşet’in tarzı daha yanık, daha içli, perdeler arasında adeta yalvaran ve dinleyenin kalbine bir bıçak gibi saplanan cinstendi. Babası bir bozkır dervişi gibi asırlık destanları, çığlıkları söylerken; Neşet, kendi yalnızlığının, kaybettiği annesinin ve hissettiği gurbetin şarkısını yazmak istiyordu.

​Yerköy’de düğünlerde tek başına çalmaya başladığında halk bu yanık sesli genci çok sevdi. Fakat Neşet biliyordu ki, Anadolu’nun bu küçük kasabalarında iki büyük usta aynı anda tek bir gökyüzünün altına sığamazdı. Babasının o devasa gölgesinin altında kalırsa, kendi kanatlarıyla uçamayacaktı. Üstelik içindeki o gariplik duygusu, onu hep daha uzaklara, bilinmeze doğru itiyordu. Kendi sesini dünyaya duyurmak, babasından öğrendiği o emaneti tüm insanlığa yaymak istiyordu.

​14 yaşına geldiğinde bir gün kararını verdi. Cebinde sadece birkaç kuruş tren parası, elinde ise anasının hatırası gibi sıkı sıkıya sarıldığı, beze sarılı kırık bir bağlama vardı. Yerköy istasyonuna gitti. Kara trenin kömür kokulu vagonuna binerken geriye dönüp bozkıra baktı. O tren, onu umudun, paranın ama aynı zamanda acımasızlığın merkezi olan İstanbul’a götürecekti. Bozkırın tezenesi, kendi kaderini kendi elleriyle yazmak, bozkırın çığlığını şehre taşımak için yuvadan uçuyordu

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.