Bu kitabı; tüm kayıp vakalarına ve cinayete kurban gitmiş kişilere, yanımda hiç kimse yok, çok yalnızım, çok çaresizim diyen tüm güzel kalpli insanlara, hatalar yapmış ve kendini kötü hissetmiş, hayatının bitmiş olduğunu düşünen insanlara , içinde acı, üzüntü, öfke, umutsuzluk barındırmış bütün insanlara ithaf ediyorum. Nasıl göründüğünü, ne düşündüğünü yada neler yaşadığını bilmiyorum ancak şunu unutmamanı istiyorum. Asla yalnız değilsin. Ben hala hayattayım. Ben buradayım ve seni seviyorum. Önemli olan kim olduğun değil kim olabileceğindir! Geçmişin ne olursa olsun asla vazgeçme! Kendini kötü hissettiğinde, burada seni seven ve varlığına şükreden biri olduğunu unutma. Bunu okuyan kişi, seni çok seviyorum, iyi ki varsın. Ve sevgili kendim, seni seviyorum. Bu kitabı sana da armağan ediyorum...
Mavi hepinizin umudu olsun 💙💙💙
“GECE ILGAZ...NEREDESİN?”
Kim olduğunu bilmediğin dünyanın yalancısı olmak da...gökyüzündeki yıldızlarda ellerini kaybetmek kadar anlamsızdır.. Çünkü bende yalancıydım. Korkmadığımı söyledim. Oysa korkusundan dolayı yıldızlara ellerini uzatamayan biriydim. Güneşi kendine koruyucu kalkan olarak görmüş, güneşli günlere sığınmış bir kızdım ben. Zaten çoğu sıradan insan böyle değil midir? Hangimiz karanlığı severiz ki? Karanlık insanlara korku verir, içinde suçları ve suçlu kalpleri barındırır. Hangimiz bununla baş edebilecek kadar cesuruz?
Düşüncelerim dilimi bağlıyordu. Oturduğum sandalyede camdan gelip geçen insanları izlerken iki elimle kavradığım, yeni yapılmış dumanı tüten kahveyi içiyordum. Güneş bana gülümsüyordu sanki. Güneşli günleri seven korkak bir kız olduğumdan da olabilirdi bu durum. İçeride yeni kalkmış annemin sesini duyuyordum. Birazdan sofrayı kurmam için beni çağıracağını biliyordum. Çünkü ben onun kızıydım. Elimdeki kahveyi görürse kızacağını bildiğim için hızlıca kahvemi içmeye çalıştım. Anneme göre kahvaltıdan önce kahve içmemeliymişiz. Ona göre biz, evdeki kurallara uymalıymışız. Bir evlat olarak ona itaat etmeliymişiz. Aile olmak demek başkalarının isteğine göre yaşamak mıydı? Sadece onların istediği gibi olursam mı sevgiyi hak etmiş olurdum? O zaman benden geriye ne kalırdı ki? Bir başkasının kurallarına uymak için dilimi yakmış olmam sorun değil miydi?
“ Sude hadi gel kızım sofrayı hazırla.” Annemin bana seslenmesi üzerine tahmin ettiğim gibi bitiremediğim kahvenin kalanını , görmesin diye tuvalete dökmek için hızla ayağa kalktım. Telaşla oturduğum sandalyede ayağa kalkarken elimdeki sade, orta boyuttaki beyaz kahve kupasını masaya düşürdüm. Sıcak kahve sağ elime ve masaya döküldü. Kahvenin sıcaklığı elimi yaktı. Canım çok yandı. Sağ elimdeki yanma hissi giderek artarken annemin ayak seslerini duydum. Hızla kapıyı açıp odaya girdiğinde pencerenin önündeki bunny döşemeli ahşap sandalyeden kalkmış beni, ve önümdeki yuvarlak küçük gri masaya düşürdüğüm kahve bardağını gördü. Kaşlarının çatılışını izledim. Dudakları bir çizgi halindeydi. Kızmıştı. Bunu görebiliyordum. Gözlerimin içine bakarken “ Kahvaltıdan önce kahve içmemen gerektiğini söylediğimi hatırlıyorum.” Dedi.
“ Sadece bu sabah içtim anne , hava çok güzel bugün bende pencerenin önünde otururken içmek istedim. “ dedim. Dudaklarım titriyordu. Gerçekten de önemli olan bu muydu yani? “ Bir daha olmasın. Kardeşine de kötü örnek oluyorsun. Şu masayı da temizle , gel bana sofrayı kurmamda yardım et.” Dedi. Cidden mi anne, gerçekten de önemli olan bu muydu şimdi ? Elim acıyordu, dudaklarımın titremesini bastırmak istedim. Gözlerimi kapatıp açarken odadan çıkmıştı bile. Bana bir şey söyleme şansı bırakmamıştı. “ Tamam.” Dedim kendi kendime. Başım öne eğikti. Bir sızı hissediyordum... ama bu sızı elimde değildi. Elimin acısı katlanılabilirdi...
Hissettiğim sızıyla birlikte odamın giriş kapısının sol tarafında kalan küçük banyoya doğru ilerledim. Lavaboya girdikten sonra sol tarafta duran musluğun altına elimi götürdüm. Soğuk kısmına ayarladığım suyu açtım. Elime değen buz gibi su yanan elimi serinletiyordu. Çeşmeden elime akan suya bakarken, eğik olan başımı kaldırıp önümde duran kare aynaya baktım. Bu kadar küçük bir banyoya göre ayna büyük kaçıyordu.
Hemen sağda, aynaya yakın kısımda duvara monteli küçük beyaz bir dolap vardı. Banyo eşyalarının konulması için. Ve biraz ilerisinde klozet ile duşa kabin vardı. Aradaki mesafe çok kısaydı. Gri renge hakim olan fayanslar dile gelmişti sanki. Çok küçük bir alana sahip olan banyo üzerime üzerime gelmeye başlamıştı. Açık kahverengi saçlarım dağınıktı. Sağ elimin işaret parmağını, aynada yüzümün olduğu yere götürdüm. İstemsizce yaptığım bir hareketti. Bunu neden yaptım, hiçbir fikrim yoktu. Aynaya baktığımda tedirgin hissetmem normal miydi? Aynadaki yüz benim yüzümdü. Ama şimdi...kendi yüzüme bakmak bile beni tedirgin ediyordu. Parmağımı aynadaki yüzümün olduğu yerlerde gezdirdim. Ayna benimle konuşuyordu sanki. Garip, bir şeyin bana seslendiğini düşünmem anormal hissettiriyordu. Ama etrafta...hiç ses yoktu. Parmağımı aynanın üzerinden çektim. Parmağımın geride bıraktığı izler ortada duruyordu. Şimdilik aynayı silme işini sonraya bıraktım. Hala açık olan musluğu kapatıp, hemen banyodan çıktım.
《》
İçeri geçtikten dakikalar sonrasında hazırladığım sofraya beğenisini belirten annemi dinliyordum.
“ Sude’m benim güzel kızım, senin hazırladığın sofra da bir başka oluyor. Aferin canım kızım.” Diye neşeyle söylenen annem bana sarılıp başımın üstünden öptü. Çoktan masaya oturmuş babam eline gazetesini alıp her sabah yaptığı gibi gazetesini okumaya başlamıştı. Yeni uyanan kardeşim Kerim “ Günaydın.” Diyerek masadaki yerine geçti. Bende kardeşime gülümseyip “ Günaydın “ dedim. Annemin kollarından sıyrılarak Kerim'in yanındaki yerime geçtim. Annemin sarılışına karşılık vermemiştim. Bunu yapmak içimden gelmemişti.
Herkes kahvaltısını yaparken bir yandan gazete okuyup, bir yandan yemek yiyen babam “ Ee Sude derslerin nasıl ? “ diye sordu. Evimizde her zaman düzen vardı. Mutfakta, dikdörtgen yemek masasında yemek yer ve yemeklerden, özellikle kahvaltıdan önce bir şey yiyip içmezdik. Masada baş köşe her zaman babamındı. Mutfak masasının en sağında baş köşede kalan yerinde oturuyordu. Hemen onun sağ tarafında, yani bizim tam karşımızda annem oturuyordu. Kerim babama yakın kısımda oturuyordu. Soru soran babama gülümseyerek “ Daha okul açılalı bir ay oldu baba henüz sınav olmadık” dedim. Gazetesinin üstünden bakan babam “ Zaten olsaydınız da bir şey değişmezdi. Her sene aynı. Milletin çocukları takdirler alıyor. Bizimki...” diye konuşmaya başladığında elimdeki çatalı ve kahvaltı bıçağını tabağımın içine bıraktım usulca. “ Derslerime çalışıyorum baba , ama sınavlarda heyecan yapıyorum.” Dedim. Elindeki gazeteyi masanın kenarına bırakıp gözlerimin içine bakarak gururumu kıracak sözlerini söyledi. “ Hep bahane bunlar. Hep. Çocukken de böyleydin sen. Daha ilkokulda belliydi salak olacağın. Kardeşin öyle mi? Zeki çocuk işte. Bir okula başlasın takdirleri getirir bana diye düşündüm. Ama sen...daha birinci sınıftayken bile uyuşuktun. Bu günlere kadar geldiğin için şükür! Lise mise okumaz bu kız diye düşündüm. “ içimdeki acı, kızgın bir aleve dönüşürken ağlamamak için ellerimi birleştirdim . Mavi çizgili gömleğinin yakasına incir reçeli dökülmüş olan babam, kirpiklerinin arasından bakıyordu.
“ Baba, yeter ama, sıktı bu okul muhabbeti, herkesin farklı yetenekleri vardır. Ablamla bu şekilde konuşma!” diyen Kerim, yanı başımda konuyu kapatma derdindeyken annem “ Oğluşum nasıl da ablasını savunurmuş. Canım benim hep böyle ablanın yanında ol.” Deyip, kardeşime öpücük attı. Gözlerini kardeşimin yanında oturan bana çevirdiğinde, daha ciddiye bürünüp “ Ama babanda haklı Sude. Adam iyiliğini düşünüyor,” iç çekip “ Biraz daha gayret etsen derslerinde ha kızım. Hem üniversiteyi tuttursan yeter. Senden yüksek beklentimiz yok. Okul kazansan yeter.” Dedi. Gerçekten iyiliğimi düşündüğünü sanan ailem, ciddi anlamda ne kadar gururumun kırılmış olduğunun, kalbimin hasar aldığının farkında değil miydi? Sükunetimi korumaya çalışarak söylenenlere sessiz kaldım. Bu...siz haklısınız demek değildi. Ama onlar, öyle algılamış olmalıydı.
Bir süre boyunca hiçbir şey yemeden ,içmeden masada otururken “ Bana çay koy. Dibini dök ama .” Diyen babamın sesiyle ona baktım. Dudaklarımı ısırıp oturduğum sandalyeden kalkarak “ Benim arkadaşımla randevum var. Geç kaldım annem koysun.” Dedim. Yalan değildi, gerçekten de arkadaşımla buluşacaktım. Sadece zamanına daha vardı. Sadece...bu evden bir an önce çıkmak istedim. Sözlerim babamı sinirlendirmişti sanırım. “ Bana çay koy dedim Sude! Annenden istemedim. “ diye çıkıştı. İstemsizce yerimde sıçradım. Titreyen dudaklarımı ısırıp, babamın elindeki çay bardağını hızla alarak, masanın sol tarafında duran demlikten çay koydum. Çayını ona uzattıktan sonra hızlıca evden gitmek için “ Ben şimdi gidiyorum o zaman. Görüşürüz .” dedim. “ Nereye? Hiçbir yere gidemezsin. Zaten hafta içi evde değilsin. Bir hafta sonumuz var. Onda da arkadaşınla buluşmak istiyorsun. Hafta içi yeterince görüyorsun zaten arkadaşını. Gidemezsin.” Diyen babamla duraksamak zorunda kaldım. “ Baba hafta içi ful yurt, okul arasında gidip geliyorum. Hiç dışarıda gezemiyorum. Hem Hilal'i uzun zamandır görmedim. Ne zamandır buluşmayı istiyorduk. Gitsem ne olur ki?” diye gözlerinin içine bakıp, yumuşatmak için daha sakin bir sesle izin almaya çalıştım. Okulumuz son sınıf öğrencilerine daha iyi ders çalışma ortamı sunmak için okula özel yurt hazırlıyordu. Kız ve erkek yurtlarında yatılı kalıyorduk. Son sınıf öğrencilerini hafta içi her gün düzenli saatlerde ders çalıştırıyorlardı. Yurt ortamında düzenli bir hayat olduğu için öğrenciler daha iyi verim alıyorlardı. Son birkaç senedir bu sistemle bir çok öğrencinin sınava hazırlık durumu kontrol altında ilerliyordu. İşe yaramıştı da bu sistem, bu şekilde çalışma düzeni olan çoğu lise son öğrencisi, üniversiteyi kazanmıştı. Bu yıl bende son sınıf olduğum için ailemin de onayıyla hafta içi okulun yurdunda kalmaya başlamıştım. Son bir aydır bu şekilde yaşıyordum. Bugün de Cumartesi günüydü.
“ İzin ver gitsin kız Erdinç, hem yarın da var. Pazar gününü de bizimle geçirir. Belli ki gitmek istiyor.” dedi annem. Babam bir süre düşündükten sonra izin verdi. Ne kadar zormuş Allah’ım bir dışarı çıkmak diye düşündüm. Telefonumu ve yanıma biraz paramı aldıktan sonra evden sonunda çıkmayı başardım.
Yol boyunca kendime gelmeye , ağlamamaya çalıştım. Gri kaldırım taşları asi bir çocuk gibi dengemi altüst ederken, puslanan gözlerimin arasından güneşin ısıttığı insanlara baktım. Herkes çok mutluydu. Kızıl güneş parıldadığında...sıradan insanlar kendinde umut bulur. Umudun sillesi dudakları mühürlediğinde son sözlerini söylemek isteyen dudaklar yeni bir başlangıca merhaba der . Bu yeni başlangıç bize ne getirir bilinmez. Benim hikayem tam olarak nerede başlamıştı? Ben kimdim? Kendi hayatımın figüranı mıydım? Usulca dağılan kahverengi saçlarım, üzerimdeki siyah pantolon ve siyah tişört le tezat içindeydi. Beyaz spor ayakkabılarım beni gitmek istediğim yere götüren sihirli bir peri ayakkabısı değildi. Benim için renkli hayat demek herkes gibi olmak demekti. Güneş ışınları yüzümü ısıtırken güneş kremi sürmemiş olmam sorun değildi. Yada ne kadar kendimi sıkmış olsam bile gözlerimden süzülen göz yaşları umurumda değildi. Ben güçlü değildim. Sorunlar karşısında susardım. Benim bu hayatta hiç şansım yoktu. Sol elimle göz yaşlarımı siliyordum, yerine yenilerinin akacağını biliyordum. Çünkü kalbim susmuyordu. Huzursuzdum. Bir insanın kalbi ağlarken, o insan kendini gülmeye ne kadar zorlayabilirdi ki. Bunu yapabilecek güce hiç sahip değildim.
Buluşma saatinden bir saat önce buluşma yerine varmış olsam bile oralarda boş boş dolanıp duruyordum. İstanbul’da Bahçelievler’de gidebileceğim yerler sınırlıydı. Özellikle de ortalama geliri olan bir aileye mensupsan bu sınırlar içerisinde yaşamaya alışırdın. Ailem İstanbul’ da ki tekinsiz olaylardan haberdar oldukları için belirli yerlere gitmeme izin verirlerdi. Bende bu kurallara uyardım. Sınırlar içerisinde güvenli bir hayatım vardı. Belki de ruhsuz...
Hilal'in buluşma yerine geldiğini uzaktan görmeme rağmen, kendimi onun karşısına çıkacak kadar güçlü hissetmediğimden kendimi birkaç dakika boyunca toplamaya çalışıp, hazır hissettiğimde ona doğru yürümeye başladım. Hilal'in üzerinde benim gibi siyah bir tişört ve siyah pantolon vardı. Tek fark onun ayakkabısının da siyah oluşu ve tişörtünün üzerindeki beyaz İngilizce yazılardı.
Yüzümde samimi olduğunu düşündüğüm bir gülümsemeyle “ Hilal...” diye seslendim.
Beni fark ettiğinde yanıma geldi ve kollarını açıp sarıldı. “ Ayy Sude ne kadar özlemişim seni. Ne kadar oldu görüşmeyeli. ” dedi. Kollarımı kaldırıp bende ona sarıldım. Gülümseyerek “ Ben de seni özledim kanka. Baya oldu biz görüşmeyeli.” Dedim. Birbirimizle sarılma faslı bittiğinde “Hayırsız hiç aradığın da yok!” dedim yandan imalı bakış atarak. Gülerek bana “ Hiç aklımdan çıkmıyorsun vallahi, vaktim olmuyor sadece.” Dedi. Ona güldüm.
《》
Karşılıklı sohbet ederek gezdiğimiz bir buçuk saatin ardından arkamızdan seslenen ince bir kız sesiyle ona doğru döndü Hilal. “ Hilall! “ birkaç metre ilerimizdeki zayıf kız, yanımıza gelip “Ne kadar güzel bir tesadüf burada karşılaşmamız hiç aklıma gelmezdi doğrusu. “ dedi . Siyah saçlı düz vücudu olan zayıf bir kızdı. Üzerinde yüksek bel buz mavisi bir jean , beyaz bir crop ve siyah gömlek vardı. Gömleğin düğmeleri açıktı. Siyah düz saçları salık ve benden biraz daha kısa olan kız, yüzündeki kocaman gülümsemeyle mutlu birinin sahip olduğu yüz ifadesine sahipti. Yanımda arkadaşıyla karşılaşmış olan Hilal neşeyle “ Birceee seni gördüğüm çok iyi oldu. Ee ne yapıyorsun sen burada? “ dedi. Kızın gülen yüzü, Hilal' e cevap vermek üzereyken bakışlarının bana kaymasıyla yüzünde dondu kaldı. Aniden kal gelmiş gibi kas katı kesilen kız “ Gece...” dedi. Ne demek istediğini anlamadığım için “ Efendim?” diye sordum. Yüzümde gülümsemeyle kıza sorduğum soru birden koluma yapışmasıyla çekildi. “ Gece sen...sen nasıl ?” diye kekelemeye başladı. Kızın ellerini kollarımdan ittirip “ Ne dediğinizi anlamıyorum.” Dedim. Çok tuhaftı. Beni tedirgin etmişti şahsen . Deli gibi sürekli bana bakıp kendi kendine bir şeyler söylüyordu. “ Birce, Sude‘yi birine mi benzettin? “ diye sordu Hilal arkadaşına bakıp. Kendi kendine konuşan kız birden “ Ben iki dakika telefonla konuşacağım. Beni burada bekleyin. “ dedi. Özellikle benim gözlerimin içine bakıp “ Sakın bir yere ayrılma!” dedi. Ne oluyordu Tanrı aşkına! Kızdan git gide tedirginlik hissetmeye başlamıştım. Oradan ayrılma isteği tüm bedenimi kaplamıştı. ‘Çattık yaa bir Allah’ın delisi eksikti’ , diye düşündüm.
Birkaç metre uzağımızda telefonla konuşan esmer kız “ Evet. Evet eminim o. Kendi gözlerimle gördüm. Kanlı canlı karşımdaydı. Evet...Evet burada yanımda. Bekliyorum çabuk gelin Saliha teyze.” Dedi. Yandan bana bakmaya devam ediyordu. Konuşmanın çıkartabildiğim kısmı bunlardı. Ve sanırım kız benden bahsediyordu. Korktum ve oradan ayrılmak istedim.
“Hilal ben gidiyorum. Bugünlük benden bu kadar. Sonra görüşsek olur mu?” diye sordum. Panik içindeydim. “ Tamam kanka sorun değil. Zaten benimde kursa gitmem gerekiyordu. Ayrılalım mı diye soracaktım.” dedi Hilal. Arkadaşım da ürkmüştü. Öyle ki arkadaşım dediği kıza haber bile vermeden gitmek istemişti.
Birbirimize sarılıp öptükten sonra yollarımızı ayırdık. O sol tarafa doğru gidiyordu. Ben ise düz ilerliyordum. Bir an önce orayı terk etmek isterken, birden sol kolumdan çekildim. Birce denen kız “ Nereye gidiyorsun ? Gidemezsin. “ dedi. Artık bu durum iyice sinir bozucu olmaya başlamıştı. “ Sen deli misin ? Bıraksana kolumu. Ne yapıyorsun yaa sen?” diye hafiften bağırıp kolumu kendime çektim. Sinirlerim yıpranmıştı. Kız daha uysal bir sesle “ Gece ...ay yani Sude şimdi biliyorum garip davrandım. Sadece tanıdığım birine benziyorsun. Seni o zannettim. Konuşalım lütfen. “ dedi. Sakinleşmek için ellerimle başımı ovarken “ Çattık yaa , Allah’ım sen sabır ver “ dedim. “ Tamam bak şöyle daha sakin bir yere gidelim ben sana anlatacağım her şeyi. “ dedi. Ellerimi başımdan çekip “ Kızım sen geri zekalı mısın? Niye gelecek mişim ben seninle pardon? Tanımıyorum etmiyorum, niye seninle sakin yere geleyim? Sen kafayı mı yedin? Sen deli misin kızım? “ dedim. Hınçla bağırırken artık kendimi tutamıyordum. Tanışalı kaç dakika olmuş burada, saçma sapan şeyler yapıp duruyordu. Kim olsaydı verdiğim tepkiyi verirdi. Hilal bile bu durumdan tedirgin olmuş Sıla’ya haber vermeden gitmişti. Ben buna katlanmak zorunda mıydım. Bahçelievler Meydanı’nın ortasında rezil olmak bile umurumda değildi. Sesimin ayarı iyice yükselmişti.
Aradan zaman geçtikçe sinirlerim iyice yıpranıyordu. Neredeyse yarım saattir kızla tartışıyordum. Bir türlü gitmeme izin vermiyordu. Sokaktaki insanlarda iki arkadaş tartışıyor diye araya girmiyordu. Herkes kafayı yemişti sanki. Elleriyle kollarımı tutmaya çalışıp" Lütfen sakin ol. Konuşalım lütfen" diyen kızı kendimden uzak tutmaya çalışıp ellerini ittirdim. Beni sakinleştirmeye çalışırken daha da sinir ediyordu. Farkında değil miydi ?
Aniden benden bir adım geriye gidip “ Tamam artık rahatsız etmiyorum seni. Tamam mı? Gidebilirsin şimdi. “ dedi. Yüzünde rahatlamış bir ifade vardı. Dudaklarında küçük bir gülümseme oluştu. Sanki yarım saattir tartıştığım kız o değil gibiydi. Ve bu sözleri söylerken bana değil arkama bakıyordu . “ İyi sonunda anladın geri zekalı. Hayret bir şey yaa ... bir daha görüşmeyelim mümkünse.” Dedim. Birce söylediklerimi hiç takmıyormuş gibi gülümsemeye devam edip “ Benden bu kadar. “ dedi. Ve arkasını dönüp gitti. Saatlerdir ne yaşadım ben diye kendimi sorguladım o an. Gerçekten sinirlerim boşalmıştı. Arkamdan birisi “Kızım...” diye seslendi. Az önceki kız gittiği için içime çöken rahatlıkla arkamı döndüm.
“ Kızım...” diyen bir kadının aciz sesi ortalığı bulutlandırıyordu. Karşımda yaklaşık beş metrelik uzaklıktaki bir mesafede bir kadın ayakta dikiliyordu. Kadının beni görünce ki gözlerindeki duygu değişimi beni hüzünlendirmişti. Daha önce kimse bana böyle bakmamıştı. Başka birine sesleniyordur diye düşünüp yürümeye devam ederken karşımdaki kadın hızla bana gelip “ Kızım...kızım sonunda seni buldum. Evimize gidiyoruz. “ dedi. Günün ikinci vakasını yaşıyordum. Delinin teki herhalde diye düşündüm. Kolumu kadının elinden çekmeye çalıştıkça mengene gibi yapışıyordu. “ Biriyle karıştırdınız herhalde. Ben sizin kızınız değilim. “ dedikçe, kolumu elleriyle daha da sıkı tutup “ Hayır sen benim kızımsın. Gece...eve gidiyoruz. “ diyordu . Cidden neydi bu gece muhabbeti, bugün bu kelimeyi ikinci duyuşumdu.
Nasıl olduğunu bilmediğim bir şekilde kadın benden çok güçlüydü. Oysa çok dağılmış bir görüntüsü vardı. Kumral saçları dağınık bir şekilde aşağıdan bağlıydı. Üzerinde koyu yeşil bir gömlek ve siyah kumaş pantolon vardı . Hemen üzerine dolaptan ne aldıysa geçirmiş gibi bir hali vardı. Kollarımı kadından kurtarmaya çalıştıkça daha sert bir şekilde asılıyordu. Nerden geldiğini görmediğim siyah takım elbiseli bir adam gelip beni kolumdan tutarak biraz ilerimizdeki Jeep'in içine doğru sürükleyip bindirdiğinde bas bas bağırıyordum. Neden kimse yardım etmiyordu? Neden herkes göz göre göre kaçırılmama ses etmiyordu? Neden kimse sesimi duymuyordu? Doğru ya, kadın kızım demişti. ‘Ailesidir karışamayız', diyerek ses etmeyen insanlarla dolu bir dünyada, sesini duyurabilmek imkansızdır.
“ Ben Gece değilim. Bırakın beni" diye bağırdıkça ses tellerim acıyordu ancak arabada yanımda oturan kadında, arabayı süren kişide cevap vermiyordu. Arabayı çoktan çalıştırmaya başlamıştı bile. Şimdi bana ne olacaktı?
“ Gece sakin ol kızım. Evimize gidiyoruz bir şey yok annecim. “ dedi yanımdaki kadın bana sarılmaya çalışırken “ BEN SENİN KIZIN DEĞİLİM! BIRAKIN BENİ!” diye bağırmaya devam ediyordum. Biliyordum birazdan çaresizlikten ağlamaya başlayacaktım. Zorla kendimi sıkıp debelenmeye devam ettim. Çelikten bir zırh vardı sanki sözlerimin üzerinde, karşı tarafa ulaşmıyordu. Arabanın kapısına doğru atılıp kolunu çekmeye çalıştım. Yabancı kadın kollarımı arkamdan tutup bunu engelledi. Yol boyunca debelenmeye devam ettim. Bir süre sonra yorulup sakince kadının yanında oturdum. Saçlarımda elleri geziniyordu. Parmak uçlarını bile hissediyordum. Diken üstünde olmama rağmen bağırıp kendimi geri çekebilecek gücü bulamıyordum. Yorulmuştum. İçimde gücünü kaybetmiş yanım tırnaklarını etime bastırmıştı. Korkunun sesini duyabiliyordum. Nereye gidiyoruz? Bana ne olacak ? soruları zihnimi alaşağı ederken aniden saçlarımda gezinen ellerini ittirdim. Mücadeleyi bırakamazdım. Ama ne yapabilirdim ki? Neden bana kızım diye seslendiğini beni neden zorla alıkoyduğunu anlamadığım kadın, arabanın içinde ayağa kalkmış ve beni tutmaya çalışmıştı.
“Gece...neden böyle yapıyorsun kızım? Evimize gidiyoruz annecim, korkma."
Ne saçmaladığının farkında mıydı bu kadın?
“ Bak söylediklerini hiç anlamıyorum. Ama lütfen beni bırak, ben senin kızın değilim dedim. Niye anlamıyorsun?” gözlerim dolmaya başlamıştı. Buz gibi bir panik bedenime misafirken, hiç kendimi bu kadar umutsuz hissetmemiştim. Boğazımdaki yumru her şeyin sonuna geldik diye, bana hatırlatmakla görevli gibiydi.
Dakikalar geçip giderken saatin farkında değildim. Cebimdeki telefonumun varlığı kendini hatırlattığında gideceğimiz yere varmıştık bile. Korku kor bir ateş içinde süzülerek bedeni sardığında, beyin mantığını kaybederdi. İçimdeki korku yüzünden saatlerdir cebimde duran telefonun varlığını unutmuştum.
“ Saliha Hanım, yalıya vardık. Köşeyi dönünce girişteyiz.” Arabayı süren takım elbiseli adam konuştuğunda, bakışlarını benden bir an olsun ayırmayan kadın “ Tamam İsmail. ”dedi.
Öylece olup bitene bakan ama tepki veremeyen bir oyuncağa dönüşmüştüm. Sessizce ağlamamak için kendimi sıkıyordum. Bana ne olacak? Canım yanacak mı? Sorularıma kendi zihnimde cevap bulamamıştım.
Bir süre sonra duran arabayla beraber gideceğimiz yere geldiğimizi anladım. Beni kaçıran kadın kolumu sıkıca tutup, beni arabadan çıkarırken nasıl kaçabileceğimi düşünüyordum.
Arabadan indiğimizde aşağı doğru eğik başımı yukarı kaldırdım. Başımı kaldırdığımda gördüğüm, önünde durduğumuz yerin ihtişamlı yapısı gerginlikten buz tutmuş dudaklarımın aralanmasına neden oldu. Kar gibi beyaz bir yalının önünde duruyorduk. Boğaz’ın karşısında üç katlı bir şato gibiydi. Hem şatoya benziyordu hem de dikdörtgen şeklindeki bir villaya. Tam tarif edemiyordum. Şuan da Kocaman bir evin , daha doğrusu bir malikanenin önünde duruyorduk. Dış görüntüsünü nasıl anlatabileceğimi bile bilmediğim, ömrü hayatım boyunca belki de sadece televizyondan izlediğim türden bir evdi. Koluma sıkıca asılmış durumdaki yabancı kadın “ Evine hoş geldin Gece Ilgaz.” Dediğinde şoktan büyümüş gözlerim, normale döndü. Kalkık kaşlarım ve aralık duran dudaklarım ne kadar şaşkın olduğumu ele veriyordu. Kadının cümleleri kendime gelmeme sebepti.
“ Burası benim evim değil.” Özlem ve kederle dolu gözleri sözlerime kızmış gibiydi.
“ Daha fazla saçmalama Gece. Bu kadar yeter. “ kollarımı çekiştirerek önünde durduğumuz yalıya doğru sürüklerken bu ince kadından kaçabileceğimi ümit etmeye devam ediyordum. Sağ koluma sıkıca sarılmış ellerine tırnaklarımı geçirip kaçmaya hazırlandığımda hemen solumda belirmiş olan takım elbiseli adam “ Daha fazla zorluk çıkartmayın Gece Hanım.” Dedi. Sol kolumu tutan adam, sol elinin baş parmağıyla arkayı işaret etti. Arkamızda yaklaşık 10 kişilik bir grup takım elbiseli adam vardı. Bu takım elbiseli adamların görüntüsüyle beraber, korkularım tekrar gün yüzüne çıkmaya başladı. Bu zengin insanlara direnemezdim.
“Burası benim evim değil. Ben Gece Ilgaz değilim. Neden bana inanmıyorsunuz?” sağımdaki bayana dönüp gözlerinin içine bakarak konuştum. Sağ elini sağ kolumdan çekip saçıma götürdü. Dokunmaya bile çekinerek saçlarımı okşadı.
“ Kızım, bu kadar yeter annecim. Yorulmadın mı? “ yüzümün her santimetre karesinde dolanan bakışları, içimde bir yerde beni incitti. Benim annem bana hiç böyle bakmamıştı. Bu evladını kaybettiğini sanan ve onu bulan bir annenin bakışlarıydı. Bu umudun...gözleriydi.
“ Ne'den yorulmadım mı? “ söyleyecekleri beni ne kadar korkutabilirdi ki? Ama yanıldım.
“ Yalan söylemekten. Yalan söylemekten yorulmadın mı Gece? Gördüğüm bir yalana hem kendini hem beni inandırmaya çalışıyorsun. “ saçlarımda gezinen eli durdu. Elini başımdan çekip sağ koluma geçirdi ve benimle beraber evine doğru yürümeye başladı.
Zaten kaçamazdım. Bunu kabullendiğim için onunla beraber yürüdüm zorluk çıkartmadan. Zorluk çıkartmadan yürüdüğümü gören siyah takım elbiseli adam kolumu bıraktı. Biz eve doğru ilerlerken o geride kalmıştı.
Yanımdaki kadın ev bile demeye kıyamadığım bu ihtişamlı yalının kapısının yanındaki dokunmatik ekrandan kapı şifresini girip kapıyı açtı. Evin içine doğru ilerlediğimizde dahi, kolumdaki ellerini çekmemişti. Gitmemden korkuyor olmalıydı. Korkmalıydı da...bir fırsatını bulup kaçma fikri zihnimde ölmemişti çünkü.
Evin içine girdiğimizde bizi kalabalık bir grup insan karşıladı. O gruptan biri hızla gelip sarıldığında ne düşüneceğimi kestirememiştim.
Kim olduğunu, nasıl göründüğünü bile göremediğim genç titriyordu. Sağ omzuma yakın olan boynumun olduğu tarafa, nefesi geliyordu. Ve bana sıkıca sarılan genç erkeğin kokusu burnuma doluyordu. Çilek gibi kokuyordu. Garip...
Onu kendimden ittirmeye çalışıp, uzak durmaya çalıştıkça başarısız oluyordum. Bunalmıştım. Tanımadığım insanların bana dokunması beni iğrendirmişti. Ve bugün... nedense bu sürekli başıma geliyordu.
Sonunda benden ayrıldığında yüzünü gördüm. Yanları kısa, önü daha uzun olan sarı saçları, yukarı doğru taranmıştı. Ela-kahve arası gözleri, gözlerini süsleyen uzun kirpikleri vardı. Bir erkeğin bu kadar güzel kirpikleri olabilir miydi?
Belirgin çene hattı ,saçlarından bir tık koyu gür kaşları ve dolgun pembe dudaklarıyla gördüğüm en yakışıklı erkeklerden biriydi. Bana karşı bakışları çok güzeldi. Nedense onun yanında kimse bana zarar veremezmiş gibi hissettim. Hiç tanımadığım birinde bu güveni hissetmiş olmam ne kadar normaldi?
Neden bilmiyorum ama...o anda gerçekten de evdeydim. Ciddi anlamda...böyle hissettim.
Alnını alnıma yaslayarak gözlerini kapatan sarışın çocuk “ Sonunda geldin Suyun Kraliçesi.” Dedi.
“ Anlamadım?” göz kapakları ağırlaştırılmış gibi yavaşça açıldı. Uzun ince parmaklarını yanaklarımın iki yanına koyarak dokunduğunda , kendi kendime , ‘Kendine gel Sude’ dedim.
Ondan bir adım geriye adımladığımda yüzüme değen elleri iki yanına düştü. Bakışları...neden bu kadar acı içindeydi?
“ Bakın kimsiniz bilmiyorum ama beni biriyle karıştırıyorsunuz. Ben sandığınız kişi değilim .”
Gözlerimin içine bakmaya devam eden çocuk sadece sustu. Hiçbir şey söylemedi. Ama bu, orada bulunan diğer insanlar için geçerli değildi. Karşımda duran gencin arkasında bir kaç metre ilerdeki 3 kişiden siyah saçlı orta yaşlı bir adam “ Deniz...henüz yeni geldi oğlum. Gece'nin şakaları işte biliyorsun. Üstüne gitme. “ dedi. Sarışın gencin adı Deniz'di demek ki.
“ Şaka? Bu sana şaka gibi mi geliyor baba? Bu oyun...oyun olmaktan çıktı artık. Bir ay! Koskoca bir ay! Bu bir ay, benim için hiçte oyun değildi. “ dediğinde duraksamalarını, kızgınlığını, kırgınlığını ,çaresizliğini... hissettim. Sadece bana bakıyordu. Konuşurken bile sadece bana baktı. Kaşları çatılmıştı. Gerilen dudaklarında söylemek isteyip sustuklarının hüznü vardı.
O anda kaçmak istedim. Korktum...birinin hüzün sebebi olmak istemedim. Gerçekten de bu insanlar benim kendimden bile şüphe etmeme sebep oluyordu neredeyse. Gerçekten sandıkları kişiymiş gibi hissetmiştim bir anlığına da olsa.
Sağ kolumu ne zaman bıraktığını fark etmediğim beni kaçıran kadın, Deniz adlı çocuğun ilerisindeki yeşil bir L koltuğa yaslanmış gri takım elbiseli bir adama sarılmıştı. Göz yaşlarını akıtmakla meşguldü. Sanırım o andı...
Beni bıraktığı an o andı...
Deniz'in bana sarıldığı an , beni bırakmış olmalıydı. İçimden bir ses, benim o çocuktan aldığım güven hissini, bu kadının da aldığını söylüyordu . Hayır, buradaki herkesin aldığını söylüyordu.
O yanımdaysa bana bir şey olmazmış gibi...beni bırakmış olmalıydı.
“ Bakın neden bana sürekli Gece diyorsunuz bilmiyorum. Ama benim adım Sude. Ve sizin kastettiğiniz kişiyle alakam yok. İstediğim tek şey evime gitmek. Ve şimdide müsaadenizle ben gidiyorum.”
Gözlerini benden çekmeden alt dudağını dişlerinin arasına alarak hınçla ısıran Deniz
“ Yalanları kullanmayı sevdiğini biliyorum. Ama sence bu yalana inanır mıyız? İyice saçmaladın...” dedi. Ona cevap vermeye tenezzül etmeden kapıya doğru ilerlediğimde annem olduğunu iddia eden kadın koşarak yanıma gelip sol kolumu tuttu ve çekiştirmeye başladı.
“ NEREYE GİDİYORSUN! HİÇ BİR YERE GİDEMEZSİN!!” Diye bağırarak ,ortalığı ayağa kaldırdı. Delirmiş bir vaziyette bedenimi sürüklemeye başladı. Sağ tarafımızda kalan yüksek merdivenlere doğru bedenimi çekiştirirken kollarımı ondan kurtarmaya çalıştım. “ BIRAK KOLUMU! BEN SENİN KIZIN DEĞİLİM! SENİ TANIMIYORUM BİLE RUH HASTASI, MANYAK! “ kırıcı sözlerimden etkilenmemişti. Arkamızda kalan Deniz, aşağıda kalan sarışın kadın ve iki orta yaşlı adamla beraber, cinnet geçirmemek için sakinleşmeye çalışıyordu. Arkamızdan söylendiğini işitiyordum.
“ Gece'nin yalanları çok olmaya başladı. Bu konuda bile yalan söylemeye kalktı anne. Bana bile...” aşağı kattan duyduğum son kelimeler Gece Ilgaz'ın babası olduğunu anladığım gri takım elbiseli adamın sözleriydi.
“ Üzgünüm Deniz. Üzgünüm evlat. Ama kızım tam bir yalancı...”
Üst kattaki odalardan birinin kapısını açan kadın beni içeriye doğru ittirmeye çalıştığında kadının saçına yapıştım. “ YETER ARTIK ELİMİ KALDIRMAMAK İÇİN UĞRAŞTIKÇA ZORLUYORSUNUZ! BEN O DEĞİLİM DİYORUM , BENİ ZORLA İÇERİ KAPATAMAZSIN!” bağırarak kadına saldırmaya devam ediyordum. Hiç canı yanmıyormuş gibi beni içeri doğru ittirip, içeri soktuğunda ellerimden kurtulabilmek için kolumdaki elinin birini çekip bana tokat attı. Yanağımın acısıyla ,daha doğrusu beklemediğim bu hamleyle asıldığım saçlarını bıraktığımda hızlıca odadan çıkıp kapıyı üzerime kitledi. O kadın...BANA TOKAT ATTI! Bu siniri ve acıyı üzerimden atamamışken bilmediğim bu yerde bir odaya kitlendim.
Yaşadığım olayların şokuyla evin içini inceleyememiştim. Kaçmaya kalksam nasıl kaçacaktım? Aşağı kat nasıl görünüyordu? Bu katta kaç oda vardı? Ben hangisine kilitlenmiştim?
Kadının kapının dışından gelen sesi beni öfkelendirmişti.
“ Aklın başına gelene kadar bu odadan çıkamazsın Gece Ilgaz! Otur ve yaptığın hataları düşün!” bu kadın ne diyordu böyle? Ne saçmalıyordu? Ne demek çıkamazsın?
Sinirden iki elimle saçlarımı geriye doğru çektim.
“ AAAHHH AÇ ŞU KAPIYI! BURAYA GEL!” kadının ayak sesleri uzaklaşmaya başlamıştı . Gidemezdi. Beni burada bırakamazdı.
“ BURAYA GEL DİYORUM SANA! GİDEMEZSİN! BENİ BURADA BIRAKAMAZSIN! “ kapıya vurarak attığım çığlıklar, çaresizlikle dolu cümlelerim kimsenin umurunda değil miydi?
“ AÇ ŞU LANET KAPIYI! ÇIKMAK İSTİYORUUM! “ Kapıya vurarak bağırmaya devam etsem de kimsenin umurunda değildi sanırım. Sanırımı fazla, kimsenin umurunda değildi. Oturup ağlama isteğim güçlenirken arkamı dönüp kapıya yaslanarak gözümden süzülen yaşlara akması için izin verdim. Kapıya vurmaktan kızaran avuç içlerimi, yüzüme götürüp gözyaşlarımı sildim. Ben sildim ve onlar akmaya devam etti. Kapatıldığım oda çok küçük bir odaydı. Tek kişilik bir yatak kapının biraz ilerisinde sağ tarafta duruyordu. Üzerinde denizin , dalgaların resmedildiği ve denizin tepesinde gökyüzünü temsil eden yıldızların olduğu bir yatak örtüsü vardı. Açık mavi ve beyaz renklerine hakim olan yatak örtüsü harikulade görünüyordu. Yatağın sol tarafında kapıya daha yakın yerde, küçük beyaz bir şifonyer vardı. Tam karşıda dışarıyı görmeye yarayan küçük kare bir pencere ve yatağın karşısında duran kahverengi ahşap masa...
Odayı güzelleştiren tek şey, yatak örtüsü ve ödüllerdi...
Ahşap masanın üzeri madalyalarla kaplıydı. Masanın olduğu taraftaki duvarlar da, madalyalar ve cam bir bölme vardı. Ve orası plaketlerle kaplıydı. Odayı gözden geçirdiğimde dikkatimi çeken şey ödüller falan değildi. Bir çerçeve...
Daha doğrusu siyah kare çerçevedeki bir fotoğraf...
Bir kızın fotoğrafı...
Benim fotoğrafım...
Hayır...hayır...o ben değildim. O...gerçek Gece Ilgaz'ın fotoğrafıydı.
Gözyaşları dökülen gözlerim gördüğüm gerçekle buz kesti. Yüzümde olan ellerimin iki yanıma düştüğünü hissettim.
Ve o anda...o insanların neden bana inanmadığını anladım.
İşte tam o anda...unutulmuş hatıralarım zihnime dizildi.
Son bir aydır gördüğüm bir rüya...
Unuttuğum ve aynaya bakarken tedirgin olmama neden olan rüya...
Gerçek...hiç bu kadar ürpertici olmamıştı.
Bir ses...iki kelime...geceleri uykumda duyduğum bir ses…
Bir kızın sesi…
"Bul beni!" Son bir aydır neredeyse her gece uykumda fısıldıyordu bana. "Bul beni!"
Sesin sahibi bana "Şşh…"dedi. Sessiz olmamı ister gibiydi. Gecenin karanlığı yayılmıştı etrafa , evin duvarlarında çığlıklar vardı sanki. Her zamanki baktığım aynamda sesin sahibini gördüm "Şşh...Bul beni!" Aynada gördüğüm yüz kendi yüzümdü. Ben olduğumu düşündüm, ama değildim de. Aynada gördüğüm kız bana çok benziyordu ama...farklıydı işte bir şekilde. Gecenin karanlığında, başka bir gecenin doğuşu gibiydi saçları. Koyu kahve saçları, simsiyah duruyordu. Benim saçlarımsa daha açık bir renge hakimdi. Aynada gördüğüm kız, daha zayıftı. Aynada bana bakan kendim , işaret parmağını dudaklarına götürüp sessiz olmamı istedi. Tüm yaşananlar kabus diye düşündüm. Bu bir rüya…
"Bul beni!" diye çaresizce söylenmiş iki kelime. Bir kabustan ibaret değildi. Ben ...bunu çok sonradan anladım. Tam da bu anda...
Rüyalarımdaki sesin sahibi...
Bana bir ikiz kadar benzeyen Gece’nin sesi...
Durduğum yerden hızla masaya doğru atıldım. Sağ elime aldığım resim çerçevesi avuç içlerimi yakmaya niyetli gibiydi. Görünmez bir ateş varmış gibi elime acı veriyor elimi ağırlaştırıyordu. Elimde tuttuğum resim çerçevesine bakarak " Neredesin?" dedim.
"Yalanlar, söylenmiş silahlarım. Peki sen? Beni bulabilecek cesarete sahip misin? "
diye zihnimde çalkalanan sesi hatırladım. Rüyamda duyduğum ve unuttuğum sözler zihnimi esir aldığında, korku yılanının boğazımı sardığını hissettim. Ellerimden kayıp giden çerçeve güçlü bir ses çıkardığında gözlerimi kırılan çerçevenin içindeki fotoğrafa çevirip,
"Gece Ilgaz...Neredesin? " diye fısıldadım.

