İlayda'nın cesedinden yayılan koku, yaşarken olduğundan daha fena değildi. Onun ölüm şekli kalplere korku salarken yalnızca Kağan, kendini kötü kokulu kadının düşüncelerinden azat etmişti. Ne kaçmaya çalışacak ne de Merkez askerlerini ikna etmek için çaba sarf edecekti. Artık yalnızca bekleyecek ve Sercan'ın kararına güven duyacaktı. Karşılarında kim olursa olsun, onun geri adım atmayacağından emindi. Zira grubun kaidesi, asla yılmamaktı.
Odayı bir efkâr ve hüzün basarken artık dayanamayan Vuslat, bağırmaya başladı. "Hey!" diyordu aynı kelimeleri peşi sıra söyleyerek. Kimse neden bağırdığını sormuyor, herkesin fikri tek noktada birleşiyordu:
İlayda'yı toprağın olduğu yere götürmek.
Nihayet askerlerden biri gelip de ne olduğunu sorduğunda "Tuvalete gitmem gerek." dedi azametle. İlayda gibi bir kadın, onun umurunda dahi değildi. Tuvalet de bahaneydi. Asıl niyeti, çevreyi kolaçan etmekti. Dışarıdaki asker sayısını ve kimin nerede nöbet tuttuğunu bilmeyi, olası bir kaçış için mühim görüyordu. Buna ihtiyacı kalmayacağını henüz bilmiyordu.
Nejat "Bu muydu yani?" derken Roza da fırsattan istifade ederek askerlere hitaben konuştu. "Arkadaşımız öldü, onu toprağa vermeliyiz."
"Bekleyin burada!"
Saçları saman sarısı olan askeri sesinden tanıyan Kağan, onun konuşan iki askerden ilki olduğunu anladı. Bu aptal muhtemelen bir üst rütbeliden izin alacak, diye düşündü.
"Sanki kaçacak hâlimiz var da!" dedi Vuslat alayla.
Karşılık almaktan hoşlanmayan asker, Vuslat'ın yüzüne sert bir tokadı aşk etti. "Dinle ve itaat et!"
Dudağı patlayan kadın, bildiği bütün küfürleri içinden sıraladı. Tekrar cevap verme niyetinde değildi. Bunu yaparsa devamının geleceğini biliyordu. Oysa yaptığından zevk alan asker, umutla karşılık bekledi. Attığı tokat onda büyüklük hissi uyandırmıştı. İstediğini alamayınca zoraki bir çabayla sırıttı.
"Güzel! Çabuk öğreniyorsun."
Askerler çıktıktan sonra bir süre beklediler. Patlak dudağından sızan kan kurumaya yüz tutacak kadar uzunca bir süre geçince üç asker geldi. Biri Vuslat'a eşlik etti, kalan ikisi ise İlayda ile ilgilendi.
Aradan iki gün geçti. Artık kötü kokudan arınan oda, saman saçlı askerin içeriye girişiyle daha temiz havayla doldu. Kelepçeler bir bir açıldı ve nice zamandır bağlı olanlar, sırayla dışarı çıktılar. Sercan, yanında günler önce yaraladığı askerle birlikte onları beklemekteydi. Ağzının köşesindeki yara iyileşmeye başlamıştı, yanağındaki morluk ise zar zor görülüyordu. Bir sorgu aşamasından geçtiği belliydi. Görünen o ki, onun sorgusu biteli en azından iki gün olmuştu. Tüm bunlara rağmen, saçları yine arkadan bağlanmıştı ve dahi düzenliydi.
Öğlen vaktinin dik ışıkları, grubu yakmaya başladı. Her birinin gözlerinde sayısız suallerin menevişleri belirirken dudakları, bir mührün taşıyıcılığını yapıyordu. Suskunlardı. Konuşmanın ne yeriydi ne de zamanı. Şimdilik sadece beklemekle yetindiler.
Eli sargılı olan asker, Sercan'a döndü. "Tüneldeki askerlerimiz çıkmak üzereler. Kötü kokulu kadını saymazsak grubunun kalan üyeleri de sağ bir şekilde serbest bırakıldı. Anlaşmanın bize düşen kısmı tamamlanmış oluyor. Sıra sizde!"
Tişörtünün alttan sağ tarafına elini sokan Sercan, sonradan dikilmiş olan iç cebinden minik bir şişe çıkardı. "Bu, Selim Canyurt'u birleşime zorlayan tohum. Babası Tolga Canyurt'un neredeyse başarılı diyebileceğimiz tek deneyinin kaynağı."
Sercan'ın elindeki şişeyi sağlam olan sol eliyle alan asker, yukarı kaldırıp güneşe doğru tuttu. Soluk mavi gözlerini kısarak şişedeki tohumu inceledi. "İğrenç bir şey!" Aynı zamanda etkilenmişti de. Yıllardır Merkez için çalışmasına rağmen bu tür şeylerle hiç karşılaşmamıştı. Ancak Erzurum'a gelişleri, sürprizlerle dolu olmuştu. Hâlbuki resmî olarak tek görevleri vardı, o da kaçak olan eski bakanı bulup Merkez'e geri götürmekti. Şimdi hayat ona gülmüş ve ummadığı fırsatları ayağına getirmişti. Diliyle kurumuş dudaklarını yaladı. Artık bir üst makama geçmek için önünde hiçbir engel kalmamıştı. Aklına aniden bir şey gelince telaşlandı ve tekrar konuştu. "Kaçak bakanı canlı istiyorum."
"Elbette! Bu konuda anlaşmıştık."
"Ve bileşenler." dedi görünmez salyaları akarcasına. "Hayatta kalan bileşenler varsa onlara bir zarar gelmemeli."
"Bizden taraf bir zarar gelmeyecek, Yüzbaşı. Ama biraz daha geç kalırsak ve bu yüzden oradaki arkadaşlarım ölürse bunun hesabını sizden sorarım. Zaten siz Erzurum’da dahi olmayan birine anlaşma şartlarını sunarken ziyadesiyle geç kaldık."
Sercan'ın sesi toktu ve tehdit yüklüydü. Anlaşmaya vardığı askerin cüssesi onunkinden daha iri ve yüz ifadesi daha sert olsa da, Sercan'ın yaydığı enerji daha korkutucuydu.
Yüzbaşı Hakan, sert bakışlarını Sercan'dan ayırmadı. Anlaşmanın maddeleri onun için önem teşkil etmese, grubu asla serbest bırakmaz ve Sercan'a haddini bildirirdi. Ama bu iş başarıya erdiği takdirde muhakkak terfi alacaktı. Bunu elinin tersiyle itmek istemiyordu. "Mesajı iletmeyi unutma!" dedi sıkılı dişlerini gıcırdatırken.
Sercan ona cevap verme gereği dahi duymadı. Küçük bir baş hareketi, terfiye aç askeri tatmin etmeye yetti.
"Silahlarımız?"
Yüzbaşı Hakan eliyle işaret etti. Askerlerinden ikisi, taş dükkânlardan en büyüğüne girdi. Birkaç dakika sonra, ellerindeki silahları esir aldıkları gruba teslim ettiler. Vuslat ile Kağan, silahlarını hırsla aldılar.
Bu sırada, yakınlarda olan kaleye yer altından giden yolu maskeleyen taş dükkânın arkasındaki geçidin kapağı açıldı. Orada durarak gelecek olan emirleri bekleyen dört asker sırayla dışarı çıktı. Grup geçide ulaşınca askerlerden kimse içeride kalmamış, hepsi geçidin etrafında sıralanmıştı.
Yer altına ilk inen kişi, Kağan oldu. Onu Roza takip ederken en son Sercan dik merdivenlerden aşağı inmeye başladı. Ayakları toprak zeminle henüz temas etmişti ki, bir güneş gibi ortamı aydınlatan açıklık, tahta kapakla kapatıldı.
Kısmen aydınlık olan geçit, kapağın kapatılmasıyla zifirî karanlığı devraldı. Vuslat hemen atıldı. "Ne anlaşmasından bahsediyordunuz?"
"Ellerinden nasıl kurtulduk?" diye sordu Roza da hemen.
Yüzbaşı Hakan'dan aldığı el fenerini açarak önden ilerleyen Sercan, "Önceliğim diğerlerini kurtarmak." dedi sıkıntıyla. "Size anlaşmayı ve olanları şimdi anlatırsam aranızda katılmayanlar yahut fikrini belirtenler mutlaka çıkacaktır. Bu da zaman kaybı demek! Bu konuyu sonraya bırakmaya ne dersiniz?"
Bir sessizlik vuku buldu. Herkes aynı fikri paylaşmaktaydı. Çok vakit kaybetmişlerdi. Arkadaşlarını ve onların akıbetini düşünerek, aceleci adımlarla tek fenerin aydınlattığı loş geçitte ilerlediler. Neredeyse koşacaklardı.
"Umarım geçitte başka asker kalmamıştır."
Kağan'ın böyle konuşmasıyla, diğerleri durdu ve etrafa dikkat kesildi. Hiç ses yoktu. Tabii Yekta'nın bir köke takılıp düşmesi sayılmazsa. "Ne zamandır bu kadar sakarlaştın, dostum?" diye sordu Nejat, karanlıkta yiten sırıtışıyla. Zira Sercan durmamış, ilerlemeye devam ederken arkadakileri karanlığın debdebeli kollarına bırakmıştı.
Yirmi dakikalık hızlı bir yürüyüşün ardından nihayet ikinci merdivene ulaştılar. Geçen zaman, onların omuzlarına sinsi bir şahin misali tünemişti. Lakin beklenen ölümler onlara ait değildi. Tüm endişelerin hedefinde, Nebat Halkı tarafından alıkonan arkadaşları vardı.
Sercan, diğerlerine döndü ve sesini mümkün mertebe düşük tonda tutarak konuştu. "Roza! Vuslat! Yukarı çıktığımızda ikiniz direkt en üst kata çıkacaksınız."
Her ikisi "Merva-" diye söze başlasalar da Sercan, sert tavrını ortaya koyarak onları susturdu. "Hayatı tehlikede olan sadece Merva değil! Biz bir grubuz, unuttunuz mu?”
Ani çıkışı, onların kendilerinden utanmalarına neden oldu. Hem Vuslat hem de Roza ona hak veriyordu. Merva ile daha önceden tanışmış olmaları, diğerlerini daha az önemsemeleri gerektiği anlamına gelmiyordu.
Sercan devam etti. "Ben de Merva'yı kurtarmak istiyorum. Onu, Nehir'i, Eymen'i ve diğer herkesi. Zamana karşı yarışamadık, kaybettik. Ama kontrolümüzü endişeye kaptırıp tek kişiye odaklanırsak hâlimiz ne olur? Daha fena sonuçlarla yüzleşmez miyiz?"
"Özür dilerim!" dedi Roza mahcubiyetini dile getirerek. "Haklısın."
Yakalandıktan sonra sorgu sırası için İlayda ile aynı odada bekletildiklerinde ona gizli geçitten haberi olup olmadığını sormuştu. Ölmek üzere olan kadın, bundan yalnızca kendisinin haberi olduğunu, Kasım’ın dahi bilmediğini anlatmıştı. Zaten Veli'nin söylediğine göre, Tolga Canyurt’un da geçitten haberi yoktu. Bu yüzden başında nöbetçi bulunmuyordu. Tek sorun, burası kilere çıkıyordu ve yakınlarda her daim biri olurdu. Çünkü kiler, mutfağa bağlı bir odaydı. Mutfakta da ya yemek yapanlar yahut Kızıl Vaatçi dedikleri ağacın yapraklarından ve öz suyundan uyuşturucu bir karışım hazırlayanlar olurdu. Hâl böyleyken dikkatli olmaları gerekirdi. Ancak vakit kayıpları o denli büyüktü ki, Sercan gözü kara olmakla tedbirli davranmak arasındaki ince çizgide sıkışıp kalmıştı. Geçidin sonuna gelip de kilere çıkması gerektiğinde bir ayağı, demirden basamakların ilkinde öylece bekledi.
"Gidelim." dedi Yekta, güven vermek maksadıyla elini onun omzuna koyarak.
Nejat "Arkadaşlarımız bizi beklemekte. Bu noktadan sonra vakit kaybedemeyiz." dedi.
"Önden ben gideyim." diyen Kağan, tereddüt eden arkadaşının yanına geldi. "Bizleri bir araya getiren, sensin. Daha çıkar çıkmaz sana bir şey olursa, afallarız." Sonra da Sercan’ın kendisini durdurmaması için onun yanından seğirtip hızla çıktı. "Hepimizin yükünü sırtlanamazsın."
Dertleri birdi.
Avuntuları yek, emelleri hepti.
Basamakları çıkan ayakları, duraksamıyordu.
Elleri, korkunun titrek hislerine kapılsa da esiri olmayı utanç bilmiş ve bundan sakınmıştı.
Farklı renkten gözler aynı yere, ileriye dikilmişti. Hiçbiri dönüp arkaya bakmayı aklından dahi geçirmiyordu.
Grubun geride kalan, Kağan'ın çıkmasını bekleyen her üyesi, başka biri tarafından açılan kapakla birlikte silahlarına sarıldı.
"Sizi daha erken bekliyorduk." dedi Veli onlara tepeden bakarak.
"Bırak konuşmayı da yolu göster!"
Kağan'ın sert çıkışına karşılık Veli güldü. "Diyor geç kalan."
"Bana baksana sen-"
"Kesin sürtüşmeyi de işimize bakalım." Sercan da geçitten çıktı. Hâli sakindi. Artık bir ikilemin pençesinde savaş vermiyordu. Etrafı kuşkuyla inceledi. "Kimse yok mu?"
"Var da burada değiller. Sizin gruptan Merva, Ahmer Efendi'nin yargısından kaçtı."
Yukarı çıkmış olan gruptan "Ne?" nidası yükselirken, Kağan'ın sinirleri hortladı. "Düzgün konuşsana, oğlum! Ne yargısı?"
"Ölüm yargısı." dedi Veli küçümseyici bir edayla. "Saygıdeğer bakanımız bugün bana Merva'yı öldürtecekti. Ama o kaçtı. Daha doğrusu kaçması için ben yardım ettim. Onun kaçtığı ortaya çıkınca herkes telaşa düştü. Yeterince açık oldum mu?"
Kağan, Veli'nin yakasına yapıştı. Ama "Madem lanet halkın içinde keşmekeş var, bize de bunu fırsata çevirmek düşer." diyen Sercan'ın müdahalesiyle bırakmak zorunda kaldı.
"Elbette!" dedi Roza neşeyle silahını kaldırarak.
Diğerleri bir ağızdan onay verdi. "Memnuniyetle!"
"Neden duruyoruz ki zaten?"
"Bize yolu göster!" dedi Sercan emir verircesine. Zindanlardan bir gürültü dalgası gelmeye başlayınca kınından daha önce çıkarmış olduğu kılıcına sıkıca sarıldı.
"Merak etmeyin!" dedi Veli neşeli bir dille. "Onlar tarikatın en düşük rütbeli mensupları. Zindanda bakanın Ahmer Efendi adıyla yazdığı saçmalıkları ezberliyorlardı. Kapıyı onların üzerine kilitledim. Ama benden önce bir kısmı çıkmıştı. Bir zahmet, onlarla da siz ilgilenin."
Yekta bir yandan mest olmuş öte yandan da Veli'nin kim olduğunu merak etmişti. "Vay be, arkadaş! İyi iş çıkarmışsın da sen kimsin?"
"Lideriyle anlaşmamız var." dedi Sercan tahta kapıya doğru ilerleyerek. "Ben ona bilginin yolunu açıyorum, o ise yolun nereye vardığını öğreniyor. Hadi gidelim!"
Kapıdan çıktıktan sonra yanan meşalelerin tutturulduğu taş duvarlı koridorun öteki ucundaki merdivene yöneldiler. Demir parmaklıklı zindanların önünden geçerken "Çıkarın bizi." sesleri de şiddetini arttırmıştı. Pelerinini daha önceden çıkarmış olan Veli "Beyinsizler!" diyerek yolu herkese gösterdi.
"Onların zindanda ne işi vardı ki?"
Veli, grupta yaşça en büyük olan Vuslat'ın bu sualini hemen cevapladı. "Benim fikrimdi aslında. Tolga Canyurt'a dedim ki, mademki bir ağaçtan medet umacaklar, öncelikle onlara o ağacın çektiklerini yaşatmalıyız. Biz toprağı ve yeşilleri harcadık, sonra da beton yığınlarının altına hapsettik. Bu yüzden onların acısını ve masumiyetini anlayamayan bir insan, Kızıl Vaatçi'nin müridi olmaya layık olamayacaktı. Böylelikle bakan, onları zindana hapsetti. Onlar da gün boyu zindanlarda Kızıl Vaatçi'nin öğretilerini okuyup durdular. Tabii sadece gönüllü olanlar. Çoğu insan, doğal olarak kabul etmedi. Bu da onların hazin sonu oldu."
"Sen bir iblissin." dedi Roza tiksintiyle.
"Hayır, ben bir fısıldayanım. Onlar da akıllı olup dinlemeseydi."
"Nereye?" diye sordu Kağan hesap sorarcasına.
Merva'yı arayan müritler en üst kattan aşağı inince Veli, kimlerin nerede olduklarını tarif etti. Sercan, gruba neler yapmaları gerektiğini anlattı ve Merva'nın son girdiği odaya tek başına daldı. Grubun planını öğrenen Veli de "Madem durum bu, kilerde ihtiyacımız olan bir şey vardı." diyerek geldiği yolu geri döndü.
İçeri giren Sercan, hayatında gördüğü en musibet ortamlardan birine adım attığını anladı. Odayı çepeçevre saran tehditkâr köklerin aldığı nefesi duyabiliyordu sanki. Uzaklardan gelen aşina sesler, ruhuna seslenir gibiydi. Hayır! Bu, Merva'yı arayan müritlerin telaşı değildi. Daha sakin lakin daha tehlikeli bir varlığın hitabına benziyordu. Önemsemedi. Aklında yalnızca kurtarması gereken yaşamlar ve Aran'a iletmesi lazım gelen mesaj varken görmediği düşmanı önemsemeyi, şu durumda suç kabul etti. Adımlarını, Veli'nin direktifleri doğrultusunda köklere ve tavandan sarkan kırmızı zarlı bombeli yapılara değmeden attı. Mümkün olduğunca hızlı ve dikkatliydi. Artık kendi solukları, tekinsiz köklerin nefesine baskın gelmişti.
Hareket etmeye başlayan köklere basmadan ilerledi. Zarlı yapıların bombeli olanlarının arasından tamamen sıyrıldı. Kıpırdıyor düşüncesi aklında vuku bulurken nutku tutuldu. Zarın içindeki karaltılar, tam da Veli'nin anlattığı gibiydi. Tohumlar ile bedenler uyumlu olunca ağacın onları kendi bünyesine almış olduğunu görebiliyordu.
Toprağın olmadığı bu yerde nasıl da kök salmış, diye düşündü. Demek insanları akıldan münezzeh kılan ihtişam bu!
Müritlerin sesleri tamamen kesilmişti. Ancak sessizlik, buralarda yine hükümsüzdü. En tekinsiz olana daha da yaklaşıyordu. "Eymen?" diyen Merva'nın incecik sesini duyunca bir an duraksadı. Çehresine, bulunduğu ortama tezat bir gülümseme yerleşti. Sivri görüntüler, hoş kıvrımlara dönüşüyordu sanki. Ancak genç kadının "Benim, Merva." deyişi, korkularını tekrar yeşertti. Ters giden bir şeyler vardı.
Eymen, Merva'yı tanımadı mı?
Yürüdükçe gelişen olayların vahametine tanıklık etti. Yırtılmış olan bir zardan çıkan sarmaşık benzeri kökün diğer ucu, arkası dönük genç bir çocuğun ensesindeydi. Yere düşmüş olan Merva ile Nehir'in hayatı, derisi yer yer yeşil olan ve Eymen olduğunu tahmin ettiği insanın merhametine kalmıştı. Korktuklarından ya da dikkatlerini kendilerini öldürmek üzere olan kişiye verdiklerinden olsa gerek, her ikisi de Sercan'ı görememişti.
Elindeki kara kılıcını hemen havaya kaldırdı. Aylardır birlikte yaşıyorlardı. Henüz gelişim çağlarında olduğu için Naim Baba sürekli kendi yemeğini Eymen'e vermeye çalışırdı. Sercan ise buna engel olurdu. Zira açlığın zor olduğunu bilirdi. Hem vücudu yorardı hem de beyni. Sinirler gerilirdi. Bu da yaşadıkları zamanda zayıflık demekti. Dolayısıyla grubundan kimsenin aç kalmasını istemezdi. Alt dudağını ısırdı ve özür dileyerek Eymen ile zar arasındaki bağlantıyı kesti. Vücudu, ıslak bir maddeyle kaplı olan delikanlı yere düştü.
"Bir dahaki karşılaşmamızda ölümü beklemeni istemiyorum, Merva." dedi Sercan hüzünle. Müdahale etmek zorunda kaldığı manzara ona ağır gelmişti. "Mücadele et ki, seni kurtarmaya zamanım olsun."
Merva onu onaylayan, tiz ve garip bir ses çıkardı. Nehir ise ona gitmek için hareketlendi. Ama ayaklarını saran kökler bellerine ilerlemeye başlamıştı bile. Sercan yan tarafa baktığında Aran'ın Tolga Canyurt'la ilgilendiğini gördü. Bakan çıldırmış gibiydi. Merva'ya her saldırmak isteyişinde Aran engeline takılıyordu. Aynı zamanda iyi de dövüşüyordu. Ancak bu yeteneği ile dövüştüğü adamın üstesinden gelemiyordu. Zira Aran'ın da ondan altta kalır yanı yoktu.
Kılıcını kınına koydu ve hemen iki kızı saran kökleri elleriyle açmaya başladı. Köklere zarar vermek istemiyordu. Bunun bir sonucu olduğunu biliyordu. Yaptığı her şey, menfi bir hareketten öteye gitmeyince nihayet sonuç vermeyen hareketlerinden vazgeçip kılıcını kınından gerisin geri çıkardı. Ya zarar verecekti ya da arkadaşlarını ölüme terk edecekti. Kendi ayaklarına da dolanmaya başlayan kökleri bir süre için umursamadı. Kılıç tutan kolunu havaya kaldırırken Tolga Canyurt hışımla ona yöneldi.
"Sakın ona zarar verme!"
"Dur bakalım, Bakan Bey!" dedi Aran. Orta yaşlı adam, ummadığı bir çevikliğe ve dövüş stiline sahip olunca onu alt edememişti. Sonunda dikkatini dağıtacak bir şey ortaya çıkınca bunu fırsat bildi ve arkadan yaklaştığı adamın kollarını kıvırarak elleriyle tutsak etti. "Benden öyle kolay kurtulamazsın."
"Nerede kaldınız?" diye söyleniyordu Sercan. Bu sözü ne Merva'ya idi ne de Aran'a. Sesini duyuramadığı kişiler, o odada bulunmuyordu.
Kılıcıyla köklere ilk darbesini savurdu ve birkaçını kesti. Ancak kesilenler dursa da, bu darbesine karşılık onu saran kökler hızlanmaya başladı. Farkında değildi. O yalnızca Merva'ya ve Nehir'e bir zarar gelmemesi için uğraşıyordu.
İkinci darbeyle dizlerine ulaşan kökler, üçüncüsünü alınca kızları tamamen bırakmak zorunda kaldı. Merva, gözyaşlarını dindirmeye çalışarak Sercan’ın belinden yukarı çıkan kökleri elleriyle engellemeye çalıştı. Bu ani hareketi yüzünden neredeyse dördüncü kılıç darbesini sırtına alacaktı. Nehir de korkmuş, ne yapacağını bilemez hâlde kalakalmıştı.
Sercan duraksadı. Onu neredeyse kendi elleriyle öldürecekti. "Delirdin mi sen?"
"Buradan çıkmamız lazım." dedi Merva, "Seni sarıyorlar. Bizi tekrar sarmaya başladılar. Buradan çıkmamız gerek."
"Merva haklı, Sercan Abi. Babamı bulmamız gerek."
Kara kılıcı almaya yeltenen Merva'ya hayretle bakan Sercan "Ben hallederim." dedi.
Ancak bir çözüm yolu yoktu. "Dışarıda görüşürüz." diyen Aran, eski bakanı köklerle sarılmış hâlde bırakıp kaçmayı düşünse de Sercan ona engel oldu.
"Onu da al ve Yüzbaşı Hakan'a teslim et! Geçidin öteki tarafında bekliyor. İstediğini ona ver."
Aran "Yine ne yaptın?" dediyse de bir cevap almayı beklemedi. Sercan'ın attığı silahı usta bir hareketle yakaladı.
Tolga Canyurt ağlıyor, oradan ayrılmamak için diretiyordu. "Halkım! Halkımın bana ihtiyacı var. Buralara gelebilmek için ne emekler harcadım ben."
Aran yavaş hareketlerle bakanı saran köklerden silahın kabzasıyla kolayca kurtuldu. Onun için kurtuluş işten bile değildi. Zira köklerin saldırıları genel olarak onları kesen Sercan'a yönelikti.
Merva ise Nehir'in elinden tutarak Sercan'ın ardından gitmeye çalıştı. Bunu yapmak, düşündüğünden çok daha zordu. "Nerede kaldı bunlar?" deyip duran adamın sırtına baktı. Suallerinin sırası değildi. Belli ki yardım bekliyordu. Yoksa sadece onun gelişi, bu müşkül durumdan bir an önce kaçmalarına yetmezdi.
"Gelecekler." dedi eliyle Sercan'ın iki omuzunun arasına vurarak. Bu esnada bir kök tarafından yakalandı.
Nehir'in "Merva!" diye seslenişi Sercan'ı durdurdu. Geriye dönüp bakarken o da kökler tarafından tekrar sarıldı. Kökler bu kez daha hızlıydılar. Kılıcıyla ne kadarını keserse kessin nafile, parçalara ayrılan her kökün yerine anında başka yerden bir yenisi geliyordu. Nehir bağırıyor, Merva da küçük kızı saran kökleri durdurmaya çalışıyordu. Yaptıklarının bir işe yaramadığını biliyordu. Yine de bırakmak istemiyordu. Çünkü pes etmek ona ihanet gibi geliyordu. Vazgeçme, demişti Sercan. Vazgeçmeyecekti.
Tiz çığlıklar kale duvarlarını sarsıp göğe doğru yükselirken nefeslere kilit vuran şaşkınlıklar dile geldi.
"Neler oluyor?" diyordu taş duvarlar arasında bulunan her bir insan. Sadece köklerle mücadele edenler değil, zincirlenmiş hâlde kilitli ve karanlık bir odada beklerken Levent, Yekta, Kağan ve Veli tarafından kurtulanlar da yaşananlara ilkin bir anlam veremedi. Yeşil Rehberler ve kalan müritlerle kurtuluş için dövüşürken donakalmışlardı. Barış ise halsizdi ve kale duvarlarından birinin dibine tünemişti. Sadece tek kişi hareket etmeyi kesmemişti. Sedat, Nehir nidalarıyla dövüşüp önündeki adamı yumruğuyla yere indirdi. Yılmıyordu. Veli'nin getirdiği haberle umutları şaha kalkarken duramıyor, durmak istemiyordu. "O yaşıyor." derken akan gözyaşları, çehresindeki gülümsemeyi gizleyemiyordu. Ama şiddetli bir sarsıntı onu yere düşürdü. Tiz çığlıklar ise gittikçe şiddetleniyordu.
Kalenin en üst katında bulunan Roza "Kaçalım." diye bağırdı endişeyle.
"Yanındayım zaten, bağırmana gerek yoktu." Vuslat’ın da sesi yüksekti.
Güneş tenlerine nüfuz ederken Veli'nin kilerden getirip onlara verdiği bir bidon benzini, yaprakları kırmızı olan ağacın üzerine dökmüşlerdi. Vuslat, cebinden yine aynı kişiden aldığı çakmağı çıkarmış ve Kızıl Vaatçi'yi alevlerin davetkâr dillerine teslim etmişti.
Ağaç yanar yanmaz hemen merdivenlere koşmuşlar, arkalarına dahi bakmamışlardı. Merva'yı ve bu kez onunla birlikte diğer arkadaşlarını bir an önce kurtarmak istiyorlardı. Vakit azken ve tez davranmak lazımken, tutuşan bir ağacın kızıl dansını izlemek akıllarına dahi gelmedi.
ww
Kızıl Vaatçi'nin saklı yüzünün bulunduğu oda, korkunç bir hadisenin beşiğiydi. Kökler sadece odada bulunanlar için bir düşmanlık arz etmiyordu. Kalede yaşayan her canlı, onun uğursuz nidasının bıraktığı ürkütücü tesiri hissediyordu. Kullandıkları kelimelerle kalplerinde beliren duyguyu tarif edemezlerdi. Kulakları, şahitliğini yapmayı istemediği olayın etkisiyle isyan ediyordu. Kimse yardım çığlığını bir başkasına duyuramıyordu.
Merva tiz çığlığın, zarların içindeki karaltılardan geldiğini ve kökler vasıtasıyla daha çok şiddetlendiğini tüm benliğiyle fark etti. Bağırıp duran Nehir'i de sıkı sıkıya sardı. Sercan onlara ulaşmak için kılıcını savuruyordu. Ansızın köklerin hareketlerinin tersine döndüğünü sezdi.
"Bizi bırakıyorlar." dedi Merva'ya hitaben. "İşe yaradı."
Serbest kalan bacaklarına bakan Merva, teskin etme maksadıyla sarıldığı çocuğun sırtını sıvazladı. "Bizi bırakıyorlar. Geçti artık. Gidiyorlar."
Bağırarak ağlamayı kesen Nehir, çok daha tiz seslerin çığlıklarıyla tekrar başını Merva'nın boynuna gömdü. Yakındıkları şey, bu kez seslerden ibaret değildi. Zarlı yapılar, ani basıncın etkisiyle dışarıya doğru patladı, Kızıl Vaatçi'nin öz suyu her tarafa yayıldı. Kökler sayesinde içerideki üç kişiye pek bir şey bulaşmadı.
"Çabuk!" diyen Sercan, kılıcını Merva'ya verdi ve Nehir'i kucağına alarak koşmaya başladı. Tavan sarsılırken kökler, yönlerini yukarıya çevirdiler ve ani bir hareketle tavanı delmeye çalıştılar. Her kök bunu başarmaya muktedir değildi. Lakin hem art arda gelen saldırılar sebebiyle hem de tavandaki taşlar arasına zamanla yerleşmiş köklerin hareketiyle bu işi nihayete erdirecek gibiydiler.
Düşen taşları da savuşturarak odadan çıktıklarında Nehir, Sedat'ı gördü. "Baba!" diyerek Sercan'dan kurtulmaya çalıştı.
"Nehir'im."
Baba kız birbirlerine sarılıp ağlarken çıktıkları odadan gelen sesler, birer uyarı niteliğinde haykırıyordu. "Kaçın!" der gibiydi. Kulakları çatırdatan ufunetli seda, onları diğer herkesten daha çok sardı. Birbirlerine sarılıp ağlaşan baba kız, zaman ve mekân kavramından yoksun kalmıştı. Merva, küçük kızın Sedat'a baba diye seslenişine şaşırsa da gitmeleri gerektiğini söylemek istiyordu. Ancak ikisinin buluşmasına engel olmak, oldukça güç bir histi. Sercan ise onun bu duygusallığından münezzehti.
"Eğer bir an önce gitmezsek baba kız buluşmanız bu dünyada son bulacak."
Nehir, boynuna atıldığı babasını bırakmazken Sedat, durumun ciddiyetini yeniden kavradı.
"Özür dilerim!" dedi ve koşmakta olan Sercan'ı takip etti. Grubun kalan üyeleriyle bir araya geldiler. Kağan, kaçacak takati olmayan Barış'ın kolunu boynundan geçirerek ağırlığının çoğunu almıştı. Roza tiz, sevinç çığlıkları ile Merva'nın boynuna atladı. Neredeyse yere devrileceklerdi.
"Onu öldürmeye mi çalışıyorsun?"
Sinirlenmiş olan Vuslat, onu Roza'nın elinden kurtardı ve çekiştirerek aşağı indirdi. O da sarılmak istiyordu ama zamanı da ihmal edemezdi. Zaten kardeşini kurtarmakta geç kalmıştı. Aynı hataya tekrar düşmek istemiyordu.
"Derya nerede?" diye sordu Sercan.
Kağan "Veli'nin dediğine göre ölmüş." dedi.
Herkesi saracak olan durgunluğa engel olmak isteyen Sercan "Gidelim!" dedi. Kaleye gizlice girmişlerdi. Ama çıkışları, ön kapıdan oldu. Orada bekleyen asker grubu onları durdurmak istedi. Sercan ise durumu açıklamak için öne çıktı. "Tolga Canyurt, Yüzbaşı Hakan'a götürüldü."
Tüfeklerini kaldırmış, ateş etmeye her an hazır hâlde bekleyen askerlerden biri konuştu. "İşareti henüz almadık."
Bu söz üzerine Kağan öfkeyle "İşareti aşağıda bulamazsın zaten." dedi. Barış'ın ağırlığı ona yük oluyordu.
Askerlerden en kısa olanı sözü devralarak gökyüzünde ilerleyen yeşil dumanı gösterdi. "İşaret verildi. Dönelim."