İçeriğe geç

Namlunun Ucundaki Sessizlik

Bölüm 1 · 5 dk okuma

Namlunun Ucundaki Sessizlik

Bölüm 1

İlk Temas

NAMLUNUN UCUNDAKİ SESSİZLİK

Gece görüş gözlüğünün yeşilimsi ekranından sızan ışık, dar zırhlı aracın içindeki yüzleri birer hayalet gibi aydınlatıyordu. Suriye sınırının ötesinde, adını haritada bile zor bulacağınız, harabeye dönmüş bir kasabanın eteklerindeydik. Motorun homurtusu, aracın çelik gövdesinden süzülüp doğrudan kemiklerimize işliyordu.

Nefes almak; sıcak, mazot kokulu havayı ve ince çöl tozunu ciğerlere hapsetmek demekti. Telsizden gelen o ritmik, metalik hışırtı dışında kimseden çıt çıkmıyordu. O hışırtı, dünyayla kalan tek bağımızdı. Yanımdaki çocuk —daha yirmi ikisinde, yüzünde hala memleketinin rüzgarı olan genç bir asker— silahının şarjörünü çıkarıp takıyor, başparmağıyla istemsizce kütüklüğündeki mermilerin pirinç kovanlarını yokluyordu. Aslında hepimiz aynı ritüelin içindeydik. Otuz kiloluk teçhizatın ağırlığı omuzlarımıza çökmüş, balistik kaskın kayışı terden sırılsıklam olmuş çenemizi sıkıyordu.

Sıradan bir günde, sıcak bir odada kahvenizi yudumlarken haberlerde izlediğiniz o "sınır ötesi operasyon" yazısı, işte tam olarak bu daracık, ter kokan çelik kutunun içinde gerçeğe dönüşüyordu. O an, dünyanın karmaşık jeopolitik meseleleri umurumuzda bile değildi. Tek düşündüğümüz; bir sonraki köşeyi sağ salim dönmek, timdeki kardeşlerimizin sırtını kollamak ve günün birinde kana kana içilecek soğuk, berrak bir bardak suydu. İnsan, elindeki o basit, sıradan anların ne kadar büyük bir lüks olduğunu ancak ölümün kıyısında, bir zırhlının içinde terlerken anlıyor.

Hedefe sekiz yüz metre kala araç sarsılarak durdu. Arka kapak hidrolik bir iniltiyle açıldığında, gecenin sıcak ve isli havası yüzümüze bir tokat gibi çarptı. Postalların kuru, çatlamış toprağa basarken çıkardığı o tok ses... Tim komutanı radyodan değil, doğrudan bize dönerek sadece tek kelime fısıldadı: "İntikal."

Sessiz bir gölge gibi araçtan süzüldük. Ay ışığı, terk edilmiş bir zeytinliğin içindeki ağaçların gölgelerini şekilsiz canavarlara dönüştürüyordu. Namlu ucundan dünyayı izlemek, insanın tüm perspektifini daraltır. Optik nişangahın içinden etrafı tararken, sadece hedefe ve tehlikeye odaklanırsınız. Lazer işaretleyicinin görünmez huzmesi, mermi delikleriyle köstebek yuvasına dönmüş beton bir duvarın üzerinde gezinirken, bir anlığına arkamda bıraktığım hayatı düşündüm. Yağan yağmuru camdan izlemenin, bir pazar sabahı fırından taze çıkmış ekmek kokusunun veya sıradan bir sokak lambasının altında telaşsızca yürümenin kıymetini hiç düşündünüz mü? Biz o gece, o zeytinliğin içinde, kurşun seslerinin başlamasını beklerken o sıradanlığın aslında bir mucize olduğunu çok iyi biliyorduk.

Herkes taktiksel pozisyonunu aldığında, etrafa ağır, sağır edici bir sessizlik çöktü. Sadece uzaklardan gelen bir sokak köpeğinin havlaması ve rüzgarın kurumuş dalların arasındaki uğultusu vardı. Parmağım tetik korkuluğunun hemen dışında, nefesim yavaşlamıştı. Telsizdeki cızırtının ardından gelen emir, beynimin içindeki o ağır sessizliği bıçak gibi kesti: "İlerleyin."

Zeytin ağaçlarının bittiği yerde, kasabanın dış mahalleleri başlıyordu. Ayak bileklerimize kadar uzanan moloz yığınları, her adımda botlarımızın tabanında eziliyordu. Bastığımız yeri tam anlamıyla hissetmek zorundaydık; savaş alanında molozların arasında yuvarlanan tek bir taş parçası, yerinizi belli eden bir ölüm fermanıdır. Gece görüş cihazının ekranında her şey keskin kenarlara sahipti, etraftaki yıkımın hiçbir detayı bulanık değildi. Çökmüş çatılar, demir filizleri fırlamış kolonlar ve delik deşik olmuş duvarlar fosforlu yeşil bir filtrenin altında tüm çıplaklığıyla duruyordu.

Harabeye dönmüş, iki katlı bir binanın köşesine yanaştım. Sıvası dökülmüş briket duvarın pürüzlü yüzeyi, hücum yeleğimin omuz askısına sürtündü. Hemen sağımda diz çöken nişancı, namlusunu sokağın sonundaki karanlık boşluğa sabitlemişti. Sadece namlu ucuna odaklanmıştı; burnundan giren havanın hafif ıslığını duyabiliyordum. O an zaman, saatlerle veya dakikalarla değil, tamamen kalp atışlarıyla ölçülür.

İlk namlu alevi caddenin çaprazındaki yıkık bir pencereden çaktı.

Ses, alevden saliseler sonra havayı yırtarak geldi. 7.62 milimetrelik bir mermi, başımın yirmi santim sağındaki betonu parçalayarak saplandı. Gürültü sağır ediciydi. Yüzüme çarpan keskin beton şarapnelleri ve yoğun toz bulutu, gözlerimi istemsizce kısmama neden oldu. Korku hissetmek veya durum değerlendirmesi yapmak için zaman yoktu; beyin o lüksü saniyeler önce kapatmıştı. Geriye sadece kas hafızası ve yüzlerce saatlik eğitim kaldı.

Merminin geldiği açıyı algılamak an meselesiydi. Silahımın dipçiğini omzuma sıkıca yerleştirip, optik nişangahtan namlu alevinin çıktığı pencerenin derinliğini hedef aldım. Parmağım tetik boşluğunu ezdi. Üç el seri atış. Silahın geri tepmesi her seferinde omuz çukuruma tok bir darbe olarak yansıdı. Boş kovanların beton zemine düşerken çıkardığı metalik çınlama, sokağı kaplayan gürültünün içinde kayboldu.

Toz bulutu yavaşça çökerken, sokağın ortasına tuhaf bir anomi hakim oldu. Çatışmanın ilk saniyeleri her zaman bir kaos anıdır; beynin duyusal bir bombardımana tutulduğu, kimin nerede olduğunu anlamaya çalıştığı o kısa ama asırlık zaman dilimi.

"Temas sağ, saat iki yönü!" Tim komutanının sesi telsizin hışırtısını delip geçti. Sesinde korku ya da heyecan yoktu; sadece yılların getirdiği, defalarca test edilmiş bir soğukkanlılık vardı. "Baskı ateşi! Çaprazı tutun!"

Hemen solumdaki enkaz yığınından ağır makinelinin o tok, ritmik sesi yükseldi. Dakikada yüzlerce mermi, namlu alevinin çıktığı pencereye ve etrafındaki briket duvara adeta kusuluyordu. Beton parçaları havada uçuşuyor, hedefin bulunduğu kat toz ve duman içinde kayboluyordu. O an, mermilerin havayı yararken çıkardığı ıslık sesi ve namlu patlamaları, dünyadaki diğer tüm sesleri yutmuştu.

Sırtımı dayadığım duvarın pürüzlü yüzeyinden yavaşça kayarak dizlerimin üzerine çöktüm. Göz ucuyla yanıma baktım. Genç asker, şarjörünü değiştiriyordu. Elleri titremese de, hareketlerindeki o mekanik telaş her şeyi anlatıyordu. Göz göze geldik. Yüzündeki toz ve is tabakasının arasından sadece göz akları parlıyordu. Konuşmaya gerek yoktu. Sadece başımı hafifçe salladım, o da yutkunarak namlusunu tekrar sokağa çevirdi. Savaşta kelimeler çoğu zaman gereksizdir; bir bakış, omuz omuza olmanın verdiği o sessiz güvence her şeyden ağırdır.

Taktik yeleğimin üzerindeki telsiz mandalına bastım. "Kör nokta temiz, ilerlemek için koruma ateşine ihtiyacım var."

"Anlaşıldı. Üç... İki... Bir... Çık!"

Makineli tüfek yeniden kükrediğinde, omuzlarımı kısarak öne doğru fırladım. Postallarım moloz yığınlarının üzerinde kayıyor, dengemi sağlamak için silahımın ağırlık merkezini kullanıyordum. Yirmi metrelik mesafe, normal bir zamanda sadece birkaç saniye sürerdi. Ama o an, her bir adım bacaklarıma kurşun bağlanmış gibi ağır hissettiriyordu. Karşıdaki yanık bir araç enkazının arkasına kendimi attığımda, ciğerlerim oksijensizlikten yanıyordu.

Derin bir nefes aldım, genzime dolan is ve barut kokusu öksürme isteği uyandırsa da yutkundum. Şarjörümdeki mermi sayısını zihnimde hızla hesapladım. Ateş kesilmişti. Tıpkı başladığı gibi aniden biten o sağır edici gürültünün yerini, kulaklarımdaki ince, kesintisiz bir çınlama almıştı. Namlumun ucundan duman tütüyordu. Araca yaslanıp sokağın karşısındaki o karanlık pencereye baktım. Hedef susmuştu ama savaşlarda sessizlik, barışın değil, genellikle daha büyük bir fırtınanın habercisidir. Gece, gerçek yüzünü daha yeni göstermeye başlıyordu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.