Kaçış. “Kaçtığını sanırsın, kendine çarparsın.” Esaret neydi? Yalnızca birinin evine tutsak, köle olmaktan mı ibaretti? Bir odaya hapsolmak, hapseldilmek, orada kalmak zorunda bırakılmak mıydı esaret? Bir kitaba hapsolmak da esarete dahil miydi? Oradan çıkamamak, sayfalarına kendini bağlayıp oraya mahkum olmak... Koca şehre de hapsolmuş hissedebilirdi insan bazen. Karada boğulabilir, suyun derinliklerinde nefes alabilirdi mesela. Bıçak darbesi değil de, söylenen bir söz tarafından yaralanabilirdi. Fiziksel değil, psikolojik olarak şiddet görebilirdi. Bedeni gitse de ruhu, aklı kalabilirdi. Kafasını yastığa koyardı da kafasındakileri bir yere koyamazdı hani... Ciğerlerim acıyla sızlarken bacaklarım titremeye başlamıştı. Zorlukla nefes alırken kalan son gücümle koşabildiğim kadar koşuyordum. Rüzgar saçlarımı yüzüme hızla çarparken öfkeyle, sol elimle yüzümden çekmeye çalışıyordum. Nefesim boğazıma yapışıyorken, ayaklarım var gücüyle yere basıyor, ayakkabımın sert tabanı adeta asfaltı tokatlıyordu. Hissettiğim korkunun verdiği güçle titreyen bacaklarıma iyice yüklendim, karşımda gördüğüm duvara küfür savurarak sağdaki sokağa döndüm, nereye gittiğime dair bir şey bilmiyordum. Sokak lambalarının aydınlattığı sokağı arkamda bırakmıştım, önümde uzun uzadıya koca bir karanlık vardı. Ne bir sokak lambası, ne bir evin ışığı yanmıyordu, bu harabede kimsenin yaşadığını da düşünmüyordum ya zaten. Dokunsam yıkılacak gibi duran binaların verdiği ürpertiyle adımlarım yavaşladı. Elimde sıkıca tuttuğum telefonun tuşuna bastım son kez, bir umut bu defa açılır diye. Öfkeyle nefes nefese küfürler savuruyordum. "Açıl, lütfen, açıl."Açılmadı. Karanlıkta bulunmamayı umut ederek zoraki gördüğüm duvara yaslandım. Nefes nefese kalmıştım. Diğer elim hızla inip kalkan göğsüme gitti istemsizce. Dizlerimde derman yoktu. Boğazım sızlıyordu. Gözlerimi kapatarak kendime birkaç saniye verdim. Elimde tuttuğum telefonun arka kapağını açarak içindeki kartı çıkartıp kırdım. Kırdığım kartı öylece yere attım, bataryayı da çıkartarak yaslanmış olduğum harabeye doğru fırlattım. Ciğerlerim bir nebze olsun sakinleşirken karşımda duran diğer harabeye bakıyordum, yıkık dökük bu evlerin içerisinden sokağa yayılan, burnumun direğini sızlatan bu koku az çok burada neler olduğunu açıklıyordu. Yola saçılmış alkol şişeleri, sigara paketleri, kıyafetler... Midemde hissettiğim bulantıyla elim mideme giderken bir şey çarptı gözüme. Korkuyla yaslandığım binanın kapısına doğru eğildim, kalbim ağzımda atmaya başlamıştı yine. Dizlerimi kendime çekerek elimdeki telefonu cebime attım, korku bedenime hızla yayılırken yavaşça ayağı kalktım. Ellerimde hissettiğim titreme beni iyice gererken ne olduğunu görmek için kapıya doğru birkaç korkak adım attım, başımı içeriye doğru uzatmamla gördüğüm şey lâl olmama sebep olacak cinstendi. Bedenim “Kaç!” moduna geçerken dudaklarımdan firar eden çığlıkla elim kolum bağlanmıştı sanki. Kaçmak istiyor ama kıpırdayamıyordum bile, geriye doğru nefes nefese birkaç adım attım, karşımdaki bedenin üstüne kusmak istiyordum, kalbim ağzımda atıyordu. Bedenime yayılan sıcaklıkla saç diplerimdeki yeri iliklerime kadar hissediyordum. Kendimi toparlamaya çalışıp hızla ordan uzaklaşırken diğer sokağa daldım. Cebimdeki telefonu çıkardım, var gücümle avuçlarımdaki telefonu iki ucundan tutarak kırmaya çalışıyordum, fakat nafileydi. Yere atarak sertçe bastım üstüne, bu da işe yaramamıştı. Karanlıkta gözüme ilişen kaldırım taşını alarak dizlerimin üstüne çöktüm. Yüzüme düşen saçlarımı kulaklarımın arkasına sıkıştırarak iki elimle tuttum taşı. Telefon tuzla buz olana kadar vurdum. Elimdeki taşı yanıma bırakarak çöktüğüm yere uzandım. Göğsüm hızla inip kalkmaya devam ediyordu. Ellerimi iki yanıma bırakarak kapattım gözlerimi. Kendimi sakinleştirmeye, nefesimi düzene sokmaya çalışıyordum. Ben neyin içindeydim, neler görmüş, nelere kalkışmıştım böyle? Bu yolun sonunu düşünmek beni delirtiyordu, aklımı oynatacak gibi hissediyordum. Aldığım görüntüleri parçalamıştım, bunun için aylarca beklemişlerdi, plan yapmışları, beni buna çalıştırmışları. Saatlerce oturup anlatmışlardı, ve ben o görüntüleri parçalamıştım. Onları yok ettiğim yetmezmiş gibi görüntüleri alırken yakalanmıştım. Onlardan kaçarken diğerlerine sığınamazdım. İki taraf da canımı zevkle almak istiyordu, buna çok emindim. Bedenim korkuyla irkildi. Fotoğraf uğruna canımdan olmak üzereydim. Bunun tek suçlusu onlardı, beni yapmak istemediğim çok şeye zorlamışlardı, çok kez kaçmaya çalışmıştım, hepsinde gidemeden yakalamışlardı. Şimdi ise o kaçma girişimlerinden yalnızca birindeydim. Absürt olan gidecek yerimin olmayışıydı, yerin dibinde bile bulurlardı beni. Kara kara ne yapacağımı düşünüyordum ki yanına yattığım binanın üstünden yere doğru yayılan yoğun, beyaz ışık düşüncelerimi bölmüştü. Korkuyla gözlerimi açarak hızla ayağı kalktım. Karşımda, karanlık sokağın ortasında yüzlerini tam seçemediğim adamlar vardı. Korku beni oraya kilitlemişti, hareket etmeyi istiyor, fakat o an yapamıyordum. Ölecektim, beni öldüreceklerdi. O görüntüleri parçalamanın cezası canım olacaktı. Korku beni üşütürken, üzerime gelen karaltıyı gördüğümde korkuyla arkama bakmadan koşmaya başladım. Artık ciğerlerimin patlayacağını hissediyordum, dizlerimde derman yoktu, var gücümle yüklendim yine kendime. Karanlık sokağı aydınlatan ışıkla beni oldukça rahat görüyorlardı. Peşimden koşan insanlar iyice panik olmama sebep olurken sokağın sonunda gördüğüm boğaz nefesimi kesmişti. Sudan korkuyordum, ölesiye korkuyordum, fakat şu anda başka seçeneğim yoktu. Her türlü yolun sonu belliydi, düşünmek için vaktim yoktu, ellerinde konuşsam da sonuç belliydi konuşmasam da, hiçbir şey yapmasalar dahi, ki bu mümkün değildi, konuştum sanıp diğerleri yapacaktı onların yapmadığını. Sahi, diğerleri... Beni bu çukura atan, her savaşın ortasına beni iten diğerleri neredeydi? Beni yıllarca esir eden, bu günler için kırk takla atan, bu görüntüleri ellerinden aldıklarım... Bizimkiler... Düşünceler beynime bir bir akarken dalga sesleriyle irkilerek önümdeki boğaza baktım. Atlamalıydım, ellerinde işkence görerek ölmekten iyiydi belki de boğularak can vermek. Hiç durmadan adımlarımı yavaşlatmadan hızla koşmaya devam ederken derin bir nefes alarak kapattım gözlerimi. Boşluğa düşen bedenim soğuk suyla buluştuğunda nefesimi tutmakta zorlanıyordum. Koşmak yeterince yormuştu, suyun da verdiği korkuyla kollarımı çırpmaya başladım. Genzime kaçan suyla gözlerim kararmıştı, çırpındıkça batıyor, battıkça korkum iki katına çıkıyordu. Beynim uyuşuyordu, bedenimi hareket ettiremiyordum. Gözlerim kapandığında ölümümün denizin dibinde olacağına ağlamak istedim... Saniyeler sonra boşluk karşıladı beni. Karanlık... Yeniden karanlık... Karanlıkta asılıydı sanki bedenim, ne düşüyor ne olduğu yerde duruyordu. Bir sağa bir sola sallanıyordum. Havada asılıydım da dalgalar bedenime vuruyor beni sarsıyordu sanki. Sanırım öldüm diye düşündüm. Denizin dibinde, en korktuğum şekilde olmuştu ölümüm. Bu kadar mıydı? Sonsuza kadar boşlukta sallanıp duracak mıydım? Göremeyecek miydim annemi? Ya kardeşim? Onlar hangi boşlukta sallanıyordu acaba? Biliyorlar mıydı yanlarına geldiğimi, görmüşler miydi beni? Nasıl öldüğümü izlemişler miydi gökten? Bende izleyebilecek miydim onlarla beraber? Ah, nasıl da özlemiştim... İşte şimdi, tam şu an öldüğüme sevinmiştim. Bedenim git gide ağırlaşıyordu. Başımı sağa çevirdiğimde uzaklarda hayal meyal gördüğüm kadına, elini tuttuğu küçük çocuğa baktım. 'Anne,' demek istedim boşluğa. Sesim çıkmadı, nefesim yetmedi. Acıyla kasıldı bedenim. 'Gel,' demek istedim, onu da diyemedim. Sanki yeniden boğuluyordum, yeniden soğuk su çarpıyordu bedenime. Nefes almakta zorlanıyordum, hareket edemiyordum. Üstümde koca bir ağırlık vardı. Yüzüme çarpan suyla hafifçe gözlerimi araladığımda boğuk seslerle doluydu dört bir yanım. Buğulu gözlerim tavandan sarkan beyaz ışığa takılıydı. Duyduğum sesler artarken acıyla öksürdüm. Ciğerlerim öyle acıyordu ki nefes alamıyordum. Ölmemiş miydim? Bana doğru yaklaşan beden iri cüssesi ile ışığın yüzüme gelmesini engelleyecek şekilde önümde durdu. Bana doğru eğilerek bir şeyler söylüyordu, ama onu anlayamıyordum. Hala suyun altındaymışım gibi boğuktu sesleri. Tekrar gözlerimi kapattım. Bedenim ıslaktı, bulunduğum yer oldukça soğuk. Üşüyordum. Fazlasıyla üşüyordum. Ellerim bacaklarım bağlıydı. Hareket edemiyordum. Acıyla başımı kaldırarak tutmaya çalışırken gözlerimi açtım. Rutubet kokusu zaten fazlasıyla acıyan ciğerlerimi iyice yakıyordu. Siyah boyası dökülen duvarlar rutubetin varlığının kanıtıydı. Karanlık odayı aydınlatan, aşağıya sarkan tek bir lamba vardı. Buğulu gözlerim tam seçemese de farelerin geçtiğini görmüştüm. Belki de bir odada değil de depodaydım. Boğuk duyduğum sesler yavaş yavaş netleşiyordu. Kalın, sert erkek sesleri birbirinden ayrılıp daha net bir şekilde ulaşırken kulaklarıma bedenim tir tir titriyordu. Ağrıyan boynumu yavaşça hareket ettirip kafamı kaldırdım, karanlığın ardında kalmış suretlerin sesleri, sertçe açılan büyük, demir kapıyla kesildi. Zorlukla yutkundum, açık tutmaya çalıştığım gözlerimi kısarak içeriye giren iri cüsseye baktım. Dik tutamadığım başımı geriye yatırarak gözlerimi kapattığım sırada kapı kapandı. Kapı kapanırken sessizliği bölen nefes seslerime sert, büyük adımların sesi karıştı. Bana doğru bir adım attı, sonra bir adım daha ve bir adım daha... Bir el sertçe ensemden tutup başımı kaldırırken acıyla inleyerek açtım gözlerimi. Gözlerimin değdiği gözlerden yükselen öfkenin dumanı burnumun direğini sızlatmıştı. Dişlerini sıkmaktan kasılan çenesi gözlerindeki öfkeyi kanıtlar nitelikteydi. Sarı saçları alnına dökülmüş bu suretin iri eli ensemdeki saçları sertçe çekiştirirken yüzünü yüzüme iyice yaklaştırdı, "Görüntüleri ne yaptın?" Dedi sertçe.Başımı elinden kurtarmak için hareket ettirmeye çalışıyordum ama nafileydi. Ciğerimde hissettiğim sızı konuşmamı oldukça zorlaştırıyorken, bir de çenemin titremesini durduramıyordum. Zorlukla yutkundum, "Yapmadım..." Dedim zorlukla. "Bir şey yapmadım." Aldığı cevaptan memnun kalmadığı her halinden belliydi. Elini başımdan çekerek geriye doğru bir adım attı öfkeyle. Kendini zor tuttuğu her hâlinden belliydi. Bu hâlde olduğum için kendime çok kızıyordum, karşılarında bu hâlde olmamam gerekiyordu. Bana doğru öfkeyle bir adım attığında kapı tekrar açıldı. Gözlerini gözlerimden ayırmadan kenara çekilirken açılan kapıya bakmaya bile hâlim yoktu. Kapıdan esen rüzgâr içimi titretmişti, ıslak kıyafetlerime doğru estikçe kemiklerim titriyordu sanki. O sırada içeriye giren, hiç yabancı olmayan adama takıldı gözlerim. Sinirle parıldayan gözleri gözlerime bakarken sinir bozucu olduğuna çok emin olduğum bakışla süzdüm onu. Islak saçları darma dağınıktı, ıslak gömlek üzerine yapışmıştı. Ellerini beline yerleştirmiş öylece bakıyordu. Üzerinin ıslak oluşunun aklıma getirdiği şey oldukça ürperticiydi. Canımı kendi elleriyle almak için boğularak ölmeme izin vermemişti. Çenemi tutarak sertçe kaldırdı başımı, "Kim tuttu seni?" Diye sordu oldukça alçak bir ses tonuyla. Koyu kahve gözlerindeki ateş ses tonunun yalan oluşunu açıklıyordu. Pişkince cevap verdim, "Hadi ama, bilmiyor olman imkansız." dediğimde çenemde duran elini çekti. Gözlerini gözlerimden ayırmadan konuştu. "Senden duyacağım." dedi üstüne basa basa. Yüzüme doğru eğildi, "Senden." dedi daha sert bir tonda, "duyacağım." İstifimi bozmadan cevap vermek için başımı dikleştirdim. Ateşle oynadığımı biliyordum, fakat canımı almasına razı olmaktan iyiydi. Yolun sonunda beni onların kapısına bırakacak değildi, elbette kendi elleriyle canımı alır cesedimi gönderirdi. Yıllarca bu adam bana caninin teki olarak anlatılmıştı, korkuyla yaklaştıkları, adım atarken on defa düşündükleri o adam bu adamdı. Mert Niran Akça. "Nera." Dedim gözlerinde bakarken, "Fuat... Onlardanım." Sinirle gülümsedi, oturduğum sandalyede zorla doğrulurken, "Yıllardır gizlediği adamısın yani." dedi. Sol elini dizine koyarak eğildi, sağ eliyle oturduğum sandalyenin arkasını tuttu. "Kimselere göstermediği, sakladığı adamı, ha?" Dedi.Şimdi doğruları anlat!" diye bağırdığında irkildim. Duygularım ağır basmaya başlamıştı, ağlamak istiyordum. Bildiğim bir şey yoktu, yıllarca neden beni sakladığını bilmiyordum. O'na dair bir şey bildiğim de yoktu. Tek bildiğim yıllarca ona esir olmuştum. Üşüyordum, ıslak oluşum beni iyice üşütüyordu. Islak saçlarımdan boynuma soğuk su damlaları damlıyordu. Adamlardan birisi elinde kovayla geldiğinde, "Doğru söylüyorum," dedim titreyen sesimle. Yüzüme çarpan soğuk suyla tekrar öksürmeye başladım. Yanındaki adam elindeki kovayı yanına bırakırken öksürmekten gözümden yaşlar akıyordu. Titremeye başlamıştım yine, aldığım her nefes batıyordu. "Burada canını alsam parçalarını bulamazlar," dedi ve öfkeyle devam etti, "o yüzden hiç ümitlenme seni bulurlar diye." Dedi geriye doğru bir adım atarken. Duruşunu dikleştirdi, kollarını göğsünde kavuşturdu, "anlat bana Fuat'ı, kurtul." "Bir şey bildiğim yok!" Diye bağırdım sesimin çıktığı kadar, "Hiçbir halt bilmiyorum!" Savurduğu küfürle bana doğru gelerek tekrar tuttu çenemi. Sertçe kaldırdı yeniden başımı, "Anlatana kadar buradasın, farelere yem olmak istemiyorsan elini çabuk tut." diye fısıldadı yüzüme doğru. "Bana canını bağışlamam için bir şeyler ver." son sözlerini de söyleyerek geri çekildi. Bu sözleri beni kışkırtıyordu, "Sen kimsin de canımın sana ait olduğunu sanıyorsun?" Diye fısıldadım. Bana doğru eğilip göz hizama geldi, bakışları korkudan midemi bulandıracak kadar sert ve tehlikeliydi. Korkunun verdiği hisle konuşmaya devam ettim,"Görüntüleri ona vermedim, parçaladım! Daha ne istiyorsun?" Titreyen bedenime öfkenin sıcaklığı yayılmaya başlamıştı, sabrım tükenmişti. "Neden?" diye haykırdı yüzüme, "Neden parçaladın? O'na çalışmıyor musun? Ne diye vermedin o görüntüleri?" sinirle volta atmaya başladığında yumruğunu sıkıp sıkıp bırakıyordu. Görüntüleri ona elbette vermeyecektim, o ite bu iyiliği yapamazdım. Bunca yıl bana zorla yaşattığı hayat gözlerimin önünden geçerken öfkem git gide artıyordu. Onu ele verebilirdim, fakat bu onun için ödül mahiyetindeydi. En fazla birkaç ay işkence görerek ölmesi beni asla tatmin etmeyecekti, bu yüzden onu ele vermeyi istememiştim ."Beni bitirebilirdi!" diye devam etti bağırmaya, "Neden yapmadın?" sorusunu cevapsız bırakarak gözlerimi kapattım. ‘Sen de onu bitirebilirdin.’ diye geçirdim içimden. Depodaki adamlara dışarı çıkmalarını söylediğinde tekrar gözlerimi açarak ona baktım. Deponun köşesinde duran sandalyeyi tutarak ters bir şekilde önüme koydu. Bacaklarını açarak bana doğru oturdu sandalyeye. "Bak... Bana Fuatla ilgili ne biliyorsan anlat, canını bağışlayayım." canımın onun ellerinde oluşunu hatırlamak korkuyla gerdi bedenimi. Canımın insanların elinde çocuk oyuncağı oluşunu yediremesem de yapabileceğim hiçbir şey yoktu, ne ölmeyi göze alabiliyordum ne yaşamayı. Arafta kalmıştım. Sağlıklı düşünemiyordum. Gözlerim belinde duran silaha giderken silahı oradan çıkardı. Korkuyla nefesimi tutarak yüzüne baktığımda silahı kapıya doğru attı. "Yemin ederim," dedim titreyen sesimle fısıldayarak, "yemin ederim bilmiyorum." ‘Biliyorum...’ "Neden yıllarca tuttu seni?" dedi söylediklerimi duymamış gibi. "Kaç yıldır yanındasın?" ”Bilmiyorum..." dedim çaresiz çıkan sesimle. "Bilmiyorum," derin bir nefes aldı öfkeyle, "Madem bir halt bildiğin yok ne diye tuttu seni!" diye bağırarak kalktı yerinden. Sabrının tükendiğinin farkındaydım. Ben de son noktadaydım, mecalim yoktu. Titriyordum, fazlasıyla soğuktu, gözlerimi açmakta zorlanıyordum artık. Başımı dik tutamıyordum. Kapıyı sertçe çarpıp çıktığında yapayalnız kalmıştım. Başımı arkamdaki kolona yaslayarak gözlerimi kapattım. Kapalı gözlerimden yaşlar süzülmeye başlamıştı bile. Bedenim iyice ağırlaşırken uyku ve uyanıklık arasında mekik dokuyordum. Üşüyen bedenim uykuya dalmama engel oluyordu. Duyduğum fare seslerine odaklanmamaya çalışıyordum. Bu şekilde tahminimce iki saat geçirmiştim ki, demir kapının sesiyle irkilerek açtım gözlerimi. Adamlardan biri karşımda dururken diğeri eğilerek ayak bileklerimdeki ipleri çözüyordu. Anlamsız gözlerle onlara bakarken dışarıdan gelen yağmur seslerine odaklanmıştım. Kolumdan tutup ayağı kaldırdıkladında son raddedeydim. Bayılacağımı hissediyordum, kolumdan tutarak ayağı kaldırdıkları sırada ellerimi önümde birleştirerek kelepçe takmalarını ifadesizce izledim. Birkaç adımın ardından önünde durduğumuz demir kapı ağır ağır açıldı. Soğuk rüzgar tekrar tenime değerken ürperdim. Hava kararmıştı, etrafta hiç ışık yoktu. Bir tane sağda bir tane solda duran sokak lambasının da kendine faydası yoktu, soldaki yanıp yanıp sönüyordu. Dağ başında bir depoydu burası etrafta sadece ağaçlar vardı, yerde sonbaharın en güzel süsü, turuncu yapraklar vardı. Her adımımda çıkardığı seslerin içimi huzurla doldurması gerekirken bulunduğum durum sebebiyle tam aksiydi hissettiklerim. Büyük siyah arabaya bir kaç adım kalmıştı ki, Mert arabadan indi. Üstünü değiştirmiş ıslak kıyafetlerinden kurtulmuş, saçlarını kurutmuştu. Siyah saçları rüzgârla savrulurken iri, yapılı vücudu bana doğru döndü. O sırada bir şey oldu... Birkaç saniye içinde, dünya durdu sanki. Gelen sesle irkildiğimde sol omzumdan aşağıya akan sıcaklığa takıldı gözlerim. Kalp atışlarım hızlanırken dizlerim uyuşmaya başlamıştı. Nefesim boğazıma yapışıp kalıyordu sanki, ellerimi hissetmemeye başlamıştım, kalp atışlarım bedenimi titretiyordu. Beynim çığlık çığlığa kaçmamı söylüyordu, fakat bedenimi kontrol edemiyordum, buz kesmiştim. Kan kokusu genzimi yakarken, kulağımdaki uğultu azalmaya başladı. Sertçe öne doğru çekilirken birkaç saniye içinde hissettiklerimin şoku üstümdeydi. Öne doğru sendelerken bağırışlar, kurşun sesleri birbirinde girmişti. "Nera eğil dedim!" Mert'in bağırmasıyla kendime gelirken hâlâ ne olduğunu idrak edemiyordum, ne yapmam gerektiğinin farkındaydım ama hareket edemiyor, tepki veremiyordum. Öyle ya, en büyük tepkiydi tepkisizlik... Soğuk hava tenimi keserken, ellerimi istemsizce bedenime sardım, edildiğim yerde gözlerim hâlâ ondaydı. Yanımdaki adamlardan birisi tam karşıdan, şah damarından vurulmuştu, öylece yanıma yığılıvermişti. Açık gözlerinden gözlerimi alamıyordum. Beynim bas bas bağırmaya devam ediyorken Mert tuttu sertçe kolumu, "Sana diyorum!" Diye bağırdı "arabaya bin!" Ne olduğunu anlayamadan kendimi arabada buldum. Kapı sertçe kapanırken tam hareket etmeye başlamıştık ki yanımdaki cama isabet eden kurşunla derin bir rüyadan uyandım sanki. Yere eğilerek başımı iki elimin arasına aldım, Mert de yanımda dizlerinin üstüne çökerken elindeki silahı cama doğru tutmuş küfürler ediyordu. Tepkisizliği beni öyle korkutuyordu ki kelimelerim kifayetsiz kalıyordu... Adamlarından birini gözleri önünde şah damarından vurmuşlardı ama o dönüp de 'öldü mü?' diye bakmamıştı bile. Bu da ne kadar acımasız biri olduğunu gözler önüne seriyordu. Ben bunları kaldıramayacak kadar kötüydüm, bedenim beni taşımıyordu artık, gözlerimden süzülen yaşların bile mecali kalmamıştı sanki. Bedenim boşluğa çekilirken kulağımdaki uğultular kesildi, yine karanlık karşıladı beni. ________ Merhaba! Buraya kadar geldiysen bölümle ilgili düşüncelerini merak ediyorum, umarım keyifle okumuşsundur. ✨ Yeni bölüm için ben oldukça heyecanlıyım, sizlerin düşüncelerini de oldukça merak ediyorum. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere. 🌸🤍 Kitapla ilgili paylaşımlar bilgiler için Instagram adresim: n.laveria
Bölüm 2
1. Bölüm
