İçeriğe geç

Nagâh

Bölüm 1 · 31 dk okuma

Nagâh

Bölüm 1

1. Bölüm

"Hiç ummadığın yerde, nâgâh açılır perde, derman erişir derde."

BÖLÜM-1:

Bir sallantıyla uyuruz bebekken, bir sarsıntıyla uyanırız büyüdüğümüzde.

Kalbin geçirdiği çeşitli depremlerden kalma enkazlarda, sarsıntılarla yaşarız ve buna hayat deriz biz insanlar. Hatta bizce hayat, bir dizi küçük depremin içerisinde var olur. Ne zamanki sallantı durur, o zaman ömür biter, ruh uyur.

Asıl yıkımı ise uyanık kalanlar görür ve bizzat onlar yaşar. Bir sonraki depreme kadar enkaz olur sarsılırlar, sonra sarsıntı biter, uyurlar

Bu döngüdür yaşamak. Böyle bir döngüdür kalp çarpıntısı. Kalp çarpar vücut sarsılır, sarsıntı durduğunda yaşamak biter. O ana kadar yaşanmış her kalp çarpıntısı ise sayısız enkaz edinmiştir ve kalbin attığı, sarsılmaların devam ettiği her an sayısız enkazlara gebedir.

Deprem bazı yaşayan enkazları kendine çekip alırken bazı enkazları da kendi elleriyle yaratır.

Ben Hakan Demir, depremden doğmuş bir enkaz olarak sarsıntılarla ömür geçirmiş bir adamım.

Varlığı kendisinden başka hiçbir şeyin varlığına sebebiyet oluşturmayan insanlar hayat üzerindeki tek var oluşlarını, enkazlarını da alıp yok olmayı beklerler

Ben hayat üzerinde var olmayı bile hak etmeyen bu biçimde bir enkazım.

“Bu ne lan, abartısız sekiz kez okudum yine anlamadım.” Diye bir yorum yükseldi elinde tuttuğu eskimiş kâğıdı yabancı bir nesneyi incelermişçesine her yönüyle, sağıyla soluyla incelemeye çalışan Ömer’den. Aynı anda eleştirel yorumlarını sıralamaya devam etti.

“Bak altını çizdiğim cümleler bile var ama sor ne anladın? Hiçbir şey abi, sadece estetik ve havalı. Baya havalı…”

Linçleyen bakışlarla baktı kadir dibine kadar salak olduğunu bütün hal ve hareketleriyle belli eden devresine. Ara ara düşünürdü zaten, bu eleman bu zekayla nasıl askeri okul kazanıp üzerine bir de mezun olup da buralara kadar gelebilmişti, hayretti. Düşüncelerini sesli bir şekilde de dile getirmeyi tercih etti

“Sen ölmeyi bayılmak zannediyorsun herhalde Ömüşçüm, hayırdır yürek mi yedin?”

Ömer gerildi. Devrem dediği bu adama karşı olan duygularının karşılıksız olduğunu düşündü. Dostluk duygusunu tek taraflı sırtlamak zordu, bilirdi. Herhangi bir operasyonda canını vereceği adamın kendisine hitap şekli her zaman bunları düşündürürdü ona.

“Bir daha Ömüş dersen seni bir bayıltırım öldüm sanırsın devrem!” diyerek çıkıştı silah arkadaşına. Ve içinde barındırdığı tedirginliği çok da fark ettirmemeye çalışarak sordu

“Hem ne yapmışız yani, n’olmuş?”

Bıkkınlıkla cevapladı kadir, dost diye manavdan karpuz seçse ve tek öğünde bitirse daha tatmin edici olurdu bu elemandan. Operasyonlarda kimseye güvenme, mabadı kolla uyarısı yaptı kendi kendine. Tabi Ömer duymadı.

“Komutanın özel evraklarını okuyorsun ya Ömüşçüm, hani herhangi bir insanın da değil, hakan komutanımın! Yaşam mı kötü gidiyor, anlatabilirsin. Hayat bitsin mi istiyorsun, daha kolay ve acısız yöntemleri var, güven dostuna.”

Kadirin tek cevabıyla siniri de tedirginliği de beşe ona katlandı Ömer'in

“Abartma lan” dedi tedirginlikle, sinirlendiği hitap şekline bile kızamadan. Yaptığı işi aklamak gibi daha ciddi bir çabaya giriş yaptı.

“Alt tarafı rüzgârın dosyaların içinden uçurduğu kağıdı aldık baktık neymiş diye, bir şey yapmadık.”

Pes etmişti kadir. “Hakan komutanım gelince de böyle açıklarsın Ömüşçüm. Ama sonra rüzgâra mı senin şeklini verir, sana mı rüzgârın şeklini, orasını bilemem ve karışmam da haberin olsun.” Diyerek makul bir şekilde uyardı Ömer'i.

Ömer düşündü. Beş saniye geçti, “Amaaan” dedi uzatarak “okuduk oğlum bi kere, ben bu cümlelerin şifrelerini çözene kadar durmam artık, duramam. Hem nereden bilecek okuduğumu, ruhu duymaz Kadişçim merak etme.”

Kadir iki elinin parmaklarıyla alnına masaj yapmak suretiyle kendini sakin kalmaya zorlayarak konuştu. Beyni tırmalanmıştı duyduğu kelimeyle.

“Yaratıcılığına yaratıcı küfürler eder, elindeki notu da alır parmak izlerinle birlikte komutana götürürüm o çeneni kapatmazsan.”

“Sen Ömüş Ömüş derken niye bir şey yok lan, Kadiş!” oldukça mantıklı bir düzlemde bir cevap daha geldi kadirden

“Sana Ömüş diyenleri sırala, başa yengeyi koy. Bana…” dili o iğrenç kelimeyi söylemeye varmadı ama yine de söyledi

“Kadiş diyen o geri zekâlı muhteremi koy sonra yanlarına, karşılaştır.” Dedi

Ömer'den “yav he he” şeklinde ilgisiz bir karşılık aldığında karşısındaki boş elemanın elindeki kâğıda odaklanışını umutsuz bakışlarla izledi. Tam bu muhabbet ve ortamdan sıkılıp oturduğu yerden kalkmaya hazırlanıyordu ki anlık hissettiği bir gereklilik duygusuyla uyardı Ömer'i

“Bana bak lan, ulu orta söylersen yeminime kuran hayatını kaydırırım, haberin olsun.”

Konuyla oldukça ilgili bir cevap verdi Ömer

“Onu bırak da” dedi ve elindeki kâğıttan bir cümle okuyarak konuşmasına devam etti

“‘Hatta bizce hayat, bir dizi küçük depremin içerisinde var olur. Ne zamanki sallantı durur, o zaman ömür biter, ruh uyur.’ Ne demek lan bu?”

Gözü hala elinde tuttuğu kağıttaydı bu esnada

Bir süre sessizlikten sonra kadirin “Ömer!” diyen sesini duydu fakat aldırış etmeden okuduğu cümleyi tekrar seslendirerek anlamaya çalıştı

‘Hatta bizce hayat, bir dizi küçük depremin içerisinde var olur. Ne zamanki sallantı durur, o zaman ömür biter, ruh uyur.’

“Ömer!” diye seslendi tekrar kadir fakat Ömer kendini öyle kaptırmıştı ki ne gözlerini ne de ilgisini kâğıdın dışına çıkartabiliyordu.

“Ne yaşamış lan bu adam?” diyerek seslice düşündü bu sefer

Kadir, Ömer’in ilgisini ve gözlerini kendinden tarafa çekmek adına onu sinirlendirmeyi bile deneyip bu sefer sıktığı dişlerinin arasından “Lan Ömüş!” diyerek seslenmeyi denese de Ömer’in iç sorgulaması devam ediyordu ve kadire sinirle çıkıştı

“LAN NE NE? BİR ŞEY ANLAMAYA ÇALIŞIYORUZ ŞURADA!”

Gözleri sinirle kadirden tarafa baktığında artık her şey için çok geçti. Keşke zamanında kadire daha çok itimat etseydi. Birkaç saniye öncesinin değerini bilseydi ve kadire hiç Kadişçim demeseydi. Son anlarının bu şekilde geçmiş olmasından iğrenmişti.

Aslında tek bir keşkesi tüm bu keşkeleri silebilirdi.

Keşke dakikalar önce şu anda bütün bir cüssesi ve izbandut duruşuyla karşısında dikilen hakan komutanının özel evraklarına dokunmamış, düştüğü yerde görmeyip üzerine basarak ayaklarıyla ezmiş olsaydı.

Düşündü o an içinde, son pişmanlık gerçekten neye yarardı? Yarar mıydı? Yarasaydı…

Kolum kopaydı yapmayaydım ağam ifadesiyle kaşları eğildi Ömer'in. Duruşu büzüldü, gencecik Ömüş saliseler içinde eridi gitti.

Bakışları ölüm meleği zannettiği komutanından kadire döndü tekrar, vefalı dosttu vesselam. Son ana kadar onu uyarmaya çalışmıştı. Ona dakikalar öncesinde Kadişçim demesine rağmen hem de. Vicdan azabı duydu Ömer.

“Sanırım kötü bir insan olarak geçirdim hayatımı, Allah taksiratımı affetsin” dedi içinden.

Karşısındaki komutandan sakin bir “âmin” cevabı aldığında önce gerçekten öldüğünü sandı.

Nefes alma ritminin bozukluğuna dahi bin bir çeşit laf saydıran komutanın bu sakin cevabı o kadar imkansızdı ona göre.

Sonra anladı kendisi için yaptığı duayı dışından dile getirdiğini.

Hakan, Ömer’in elinde tuttuğu, kendisine ait olan kâğıda kurşun atan bakışlarla bakarken “Noluyor lan burada, napıyorsunuz?” şeklindeki sorusunu karşısındaki çömez askerine yöneltince nefesini birkaç saniye boyunca mabat yerlerinden alarak konuştu Ömer.

Aslında “Komutanım-” diyerek kekeleyebildi sadece. Bu da konuşmak sayılmaz mıydı?

Hakan, kendisinden beklenmeyen, samimi mi yalan mı belli olmayan sakinliğini devam ettirerek cevapladı.

“Söyle koçum, söyle aslanım, hangi cümleyi anlamadın yazdıklarımdan? Söyle yardımcı olayım seve seve”

Hakan olayı çakmış, Ömer dışkıyı yemişti.

“Komutanım ben-” diyebildi Ömer zorlukla. Gerisi gelmedi. Çarpılmışçasına dudakları büzülmüş, ağzı yamulmuştu zira. Adam tek bir söz söylemeden dahi varlığıyla çarpmıştı Ömer'i

Ömer bitik bir çabayla toparlamaya çalıştı kendini

“Komutanım ben, bu…” dedi parmaklarıyla bir suçluyu gösterircesine önündeki kağıdı göstererek

“Bu düşünce ben baktım, evet özel bir evrak! sonra baktım hayır okunamaz. Okunmasın diye baktım, koydum bu masaya. Kağıt düşünce sonra bir tane cümle zihnime geldi, baktım cümleye sonra anladım evet bu cümle zihnime geldi, zihnimde cümle gelince baktım cümleye…”

Ömer zamanında çıktıkları bir sınır operasyonunda tanıştığı Suriyeli ebultalhacabbarla olan konuşmalarını hatırladı bir an için. O da yer yer yaptığı yanlışlardan, çıkardığı bokluklardan, bulunduğu yanlış taraflardan dolayı askerin eline düşünce kendini kurtarma amaçlı bu şekil açıklamalara başvururdu hep.. Az önce kurduğu cümle yapısını hayatında sadece ondan duymuştu Ömer de.

Anladı, insanın mabadı dara düşünce konuşma yetisinin sıfırlandığını.

Eli dudaklarına gitti umutsuz bir çabayla, elleriyle korkudan büzülmüş dudaklarını düzeltmeye çalıştı, yine nafileydi. Artık yorulduğunda ise umutsuzca kaderine razı geldi ve sustu.

Hakan, bir an sessiz kaldı, sonra derin bir nefes alarak gözlerini bıkkınlıkla Ömer’e dikti.

“Madem bu kadar merak ettin, kapat çeneni ve dinle,” diyerek ses tonundaki sertliği bozmadan açıklamaya başladı

“Hayat, her zaman düz gitmezi anlatmaya çalışmışız bu yazılarda ki doğru, hayat her zaman düz yolda gitmez. Bir yerden sonra ya da belki de her şeyin en başında işler ters gider, küçük küçük sarsıntılarla birçok şey değişir, şekillenir.” Diyerek başladığı cümlelerine kendi mührünü basacak terslemelerle devam etti

“Ha sen o sarsıntıları görmüyorsan, demek ki ya gözün açık değil ya da kafan başka yerlerde.” Dediğinde, Ömer Hakan’ın bu sakin açıklamalarına karşı şaşkınlıkla bakarak mahcupça araya girme ihtiyacı hissetti

“Komutanım felsefik boyutuna sokmak istememiştim sizi ben-” dediğinde Hakan Ömer'in hiçbir açıklamasını dinlemeyerek konuşmaya devam etti.

“Felsefe değil, gerçeklik bu. Her şeyin bir bedeli vardır, anladın mı? Bazen her şey yerle bir olur ama o yıkım, bir şeyleri yeniden kurmana da fırsat verir. Deprem de öyledir. Durdukça her şey üstüne gelir. O yüzden hiçbir şey için durma, ama her an ne olacağına da hazırlıklı ol,” diye ekledi, ses tonu keskinleşerek.

Ömer, kafasını salladı, “Yani, her şeyin sonu yıkım mı?” dedi, Hakan’ın söylediklerinden hala tam olarak emin olamayan bir şekilde.

Hakan, gözlerini daha da kıstı. Kendi yaşam doğrusu, yaşanmışlık doğrusu olan bu soruyu bir şekilde onaylamalı fakat kendi umutsuzluğunu Ömer'e aşılamamalıydı. Bunun üzerine cevapladı Ömer'i

"Evet.” Dedi ve ekledi.

“Ama yıkım da her zaman, herkes için en azından, bir son değil, başlangıçtır. Her şeyin kendini tekrar kurma şansı vardır.” Şeklinde devam ettirdiği cümleyi yine kendine özgü bir sinirle sonlandırdı

“Tabi bunu anlayıp görebilmen için biraz kafanı çalıştırman, aniden enkazlara düşsen dahi bunu fark edip düştüğün enkazlardan tırnaklarınla kurtulmaya çabalaman lazım.”

Hızla kağıdını Ömer'in önünden çekip cebine koydu. Masadaki evraklara gerekli imzaları attı ve hiçbir şey söylemeden dışarı çıkmaya yeltendi.

Ömer, arkasından “Kızmadınız mı?” diye sordu büyük bir mahcubiyetle. Hakan bu soruyu da tınlamadan alakasız bir cevap verdi.

“Nöbetlerinizi kontrol edip odamdan siktirolun gidin.”

Adımlarını hızlandırdı ve çıkışa doğru yöneldi.

İçten içe lise yıllarında yazdığı aşk mektubunu hocaya yakalatan ergenler gibi hissetmiş ve kızmıştı ama herkes bilirdi, hakan demirin en büyük cezası sesi ve sözleri değil eylemleri olurdu. Bu durum ise Ömer'i üç buçuk attırmaya hayli yetmişti. Hakan komutanından ansızın gelecek bir cezaya hazırlıklı olmalıydı.

Hakan dışarı çıkarken, Ömer ve Kadir masada yalnız kaldılar. Kısa süren bir sessizlikten sonra Kadir, “İyi misin?” diye sorma ihtiyacı hissetti arkadaşına. Ömer sadece kafasını salladı yalancı bir onaylamayla. Kendini hiç olmadığı kadar yorgun hissetti. Düşünceleri, Hakan’ın yazdığı kelimelerin, yaptığı açıklamaların etkisiyle hala kafasında yankılar yaratmakla meşguldü.

“Oğlum adam üst üste depremlerden, enkazlardan bahsetmiş. Allah bilir ne yaşadı lan, neleri hatırlattım da esip kükreyecek adam ağlamanın bir adım öncesinde çıktı gitti”

Cevap veremedi kadir bu sefer. O da fark etmişti çünkü, izbandut yüzbaşı diye adlandırdıkları duygusuz, ketum komutanlarının boğazında oluşan yumruyu.

Ne denli zor yutkunduğunu o da görmüştü.

…

Şubat-2011

“Anlamıyor musun ihsan, bu çocuk benim çocuklarımı da kendine benzetiyor diyorum. Zaten kimseyle muhatap olmuyor, ruh gibi. Muhatap olduğu, çocuklarla konuştuğu zaman da artık neler anlatıyorsa hayatı, yaşamayı sorguluyor benim çocuklarım. Psikolojilerini bozuyor evlatlarımızın. Sen bunun nesini anlamıyorsun ihsan!?”

Ondan esirgenmeyen, şiddetli bir tartışmanın tam da ortasındaydı hakan. Amcasının evinin salonunda bulunan koltukların en uzak köşesine sinmiş ve yengesinin bağıra çağıra kendisinin sorunlu olduğunu amcasına haykırmasını dinliyordu.

Tepkisizdi, çok duygu hiç duygu demekti. Yaşına nazaran deneyimlediği her duygu ise onu tepkisiz olmaya sürükleyen yegane şeylerdi.

Kendini paralayan sesiyle bağırmaya devam etti sultan yengesi

“Sabi sübyan çocuğu sokağa atalım demişim gibi bakıyorsun, şeytanmışım gibi bakıyorsun bana. Hak etmiyorum anlıyor musun? Ben ve çocuklarım bu muameleyi hak etmiyoruz.” Dedi ve biraz uzaklarındaki kapının arkasına sinmiş, gizlendiğini zannederek onları izleyen oğluna yöneldi. Hızla oğluna ilerleyip kolundan tuttuğu gibi çekiştirerek babasının önüne fırlattı ve bağırmasına kaldığı yerden devam etti.

“Aç oğlum kolunu! Göster kolunu!” diyerek bağırdı bu sefer babasının önüne fırlatılmış oğluna.

Yavru köpek gibi annesinde, babasında ve koltuğun en uzak köşesinde oturan hakanda gezdirdi çocuk bakışlarını fakat kolunu açmadı.

Sultan yenge daha da sinirlendi, içindeki hırs önüne gelen her şeyi parçalama potansiyeli doğurmuştu ruhunda ve bedeninde. Hırsla önünde duran oğlunun kolunu yakalayıp kendine doğru çekti ve aynı hırsla çocuğun tişörtünün kol kısmını bileklerini açıkta bırakacak şekilde sıyırmaya başladı.

“Sana kolunu aç ve babana göster dedim Ömer! Korkma, babanda biraz babalık duygusu varsa gördüklerinden sonra bir daha bu çocuğun size zarar vermesine izin vermeyecektir zaten. Ha yoksa, o zaman ben başka türlü çözümler bulacağım ama bu çocuğun size zarar vermesine izin vermeyeceğim, korkma oğlum.”

Yengesinin “bu çocuk” diye bağırdığı her an kimlik karmaşası yaşattı hakanda. Neredeydi, kimlerleydi, kimdi… toparlayamıyordu. Yaşını unuttu, yaşadıklarını unuttu, varlığını ve başlangıcını unuttu. Sanki yalnızca bir cisimdi varlığı. Görüntüde vardı fakat görülende yoktu.

İsminin yahut onu kasteden hitapların hınçla haykırıldığı her an gözünde şimşekler patladı, bunu da kimse görmedi.

Görüntüde olan tek şey tüm bu kavga kıyametin merkezinde değilmişçesine boş bakışlarla önündeki halıyı izleyen hakandı.

Bu boş bakışları dahi korkuyla yerinde sıçratan bir erkek bağırtısı koptu sonra amcasının dudaklarından

“Sultan yeter!”

Fakat yengesine yetmemişti

“Ne yeter, söylesene bana ne yeter? Yahu adam sen kör müsün? Görmüyor musun oğlunun, öz evladının kolunu ne hale getirmiş bu çocuk. Aptal mısın sen, göremiyor musun, fark edemiyor musun varlığı bizi ne hale getiriyor?”

Duraksayan amcası bomboş baktı oğlunun çürüklerle ve morarmalarla dolu koluna. Tepkisizdi bakışları

Yengesi istediği reaksiyonu alamamış ve direkt neticeyi konuşmaya geçmişti bunun üzerine:

“Bu çocuğun tek akrabası sen değilsin. İyilik meleğiysen önce kendi ailene sahip çık ihsan, bu sana son uyarım.” Son sözlerini söylediğini düşündüğü yengesi artık daha sakin hareketlerle oğlunun sıvadığı kolunu geri indirdi ve Ömer'i de önüne alarak salondan çıkmaya yeltendi.

Tam o sırada ilk kez ilgili bir biçimde sordu ihsan amcası. “Ömer” diyerek oğluna seslendi ve devam etti

“Bi’ keresinde size kul hakkını ve Allah’ın yaptığımız her şeyden haberinin olduğunu anlatmıştım, hatırlıyor musun? Siz de ilahi adaleti öğrenip, ona hayran kalmıştınız. Şimdi bana söyler misin, kolun nasıl o hale geldi oğlum? Allah'ın kızması benim kızmamdan üstündür Ömer'im, bu yüzden Allah için doğruyu söyle evladım, ne oldu koluna?”

Ömer annesiyle birlikte tam odanın çıkışındalarken duraksadı. Annesiyle, annesinin her ihtimale karşı uyaran bakışlarıyla karşılaştı bir an. Fakat düşününce babası haklıydı. Allah'ın kızması babasının kızmasından da annesinin kızmasından da üstündü.

Bunun üzerine konuştu:

“Annemle sürekli kavga ettiğiniz için kendim yaptım.” Dedi ve olaylardan bağımsız boş bakışlarla önündeki halının desenlerini izlemeye devam eden hakanı işaret ederek devam etti

“O da konuşmuyor zaten. Kendisini savunmak için de konuşmayacağını düşündüm. Gitmesini ve sizin de artık onun yüzünden kavga etmemenizi istedim.”

Ağlamaklı sesi girdiği kul hakkını düşündükçe daha da çatallaştı Ömer'in. Ve her şeyi derinlemesine, ayrıntı vererek anlatmaya devam etti. Sanki bu şekilde dökebilirdi girdiğini düşündüğü bütün günahları

“Kendi kendime bunu yapmadan önce de onun yapması için onu sinirlendirmeye çalıştım. O yapsaydı ben o kadar suçlu sayılmazdım belki de.

Ezikledim, tepki vermedi. Git dedim, neden buradasın istemiyoruz seni dedim, yine tepki vermedi. Kaybettiğin ailenin yanına git dedim sonra, ağlayan bakışlarıyla ilk kez bana baktı ve

‘Nereden gideceğim ki? Gidebilir miyim?’ diye sordu.

Anla artık baba, o iyi değil. Ailesinin öldüğünü kabullenememiş. Gitsin tedavi olsun, onun yüzünden ben de ailemi kaybetmek istemiyorum. Ben o olmak istemiyorum”

Diyerek artık tamamen koyverdiği ağlamasıyla sonlandırdı konuşmasını, işaret parmağıyla hakanı gösterirken.

Derin bir nefes vererek kendini sakinleştirmeye çalıştı amcası tüm bunların üzerine. “Tamam” dedi karısına. “Ömer'i de al, çıkın.”

Yengesi haksızlığın dahi kendisinde uyandırmadığı o utanç duygusunu bir kenara bırakıp yalnızca oğlunu önüne katarak salon kapısından çıktı.

Hemen ardından amcası bulunduğu yerden hakanın yanına doğru ilerledi ve hakanın oturduğu yerde tam hizasına gelebilmek adına önüne çömeldi. Derin bir çaresizlik ve şefkatle büyük, nasırlı ellerinin içine yeğeninin yaşı kadar küçük fakat yaşadıkları kadar ağırlaşmış ellerini alarak konuşmaya başladı:

“Hakanım, oğlum… tüm bu yaşadığın rezillikler için sayısız kez özür dilerim senden. Her şeyi az çok duydun. Eğer bundan sonra da bu evde durmaya devam etmek istersen sorgusuz sualsiz, çatısı olduğum her yer senin de evindir ama eğer istemezsen…” dedi ve 13 yaşındaki hakanın büyük bir dolulukla boş bakan gözlerinden dökülen cümlelerle kesildi sözleri

“Ben” dedi hakan “herhangi bir yerde durmak istemiyorum. Durmuyorum da zaten. Sadece varım, varlığımı hissetmediğim bir şekilde varım.”

Daha da ezildi ihsan amcanın içindeki duygular bu sözlerin üzerine. Varlığını hissetmeyen bir çocuğun varlığı, çatısı olduğu eve dert olmuştu. Ev olduğu çatıya yuva olamamış olmasıyla yüzleşti o an ihsan amca. Yapamadım dedi kendi içinden, ben bu çocuğa bakamadım. Değil iyileştirmek, canına bile yaklaşamadım. Ben, koskoca adam, küçücük çocuğun can kırıklıklarıyla yüzleşemediğim gibi üzerine yenilerinin eklenmesine sebep oldum… Ben abimin emanetine sahip çıkamadım.

Sessizce içinden geçirdiği bu düşünceleri karşısındaki küçük adam gözlerinden okudu fakat cevap veremedi. Kendi sorularına dahi bir yanıtı yoktu ki. Küçük yüreğinde taşıdığı her bir düşünce her bir duygu onu derin bir suskunluğa, derin bir sessizliğe itmişti. Derince verdiği bir soluğun ardından

“Özür dilerim” diyebildi sadece amcasının gözlerine bakarak. Anlamadı amcası, sordu

“Ne için özür diliyorsun oğlum, hiçbir hatan günahın yokken?” boğazındaki yumruyla cevap verdi hakan, her bir sözcüğünde boğazı acıdı

“O” dedi sultan yengesini kastederek

“Haklı, dağınığım çok. Ama annem dağınık değildi, onda suç bulmasın. O çok topluydu. Evimiz de öyle. Enkaz oldu dağıldı evet ama onun öncesinde topluyduk. O, bu evi de enkaz zannettiğimi söyledi. Evinizi enkaz zannetmiyorum. Bunlar yüzünden dağınık değilim. Kişisel sadece, kendim dağınığım. Özür dilerim.”

Duymak istemediği şeylerle üst üste yüzleşiyor olması kendisini zorlasa da emin olmak için sordu ihsan amcası:

“Yengen sana enkaz gibi, enkazda kaldığın günlerdeki gibi dağınıksın, bu evi de enkaz zannediyorsun mu dedi?”

İşittiği her bir enkaz kelimesi yumru oldu boğazına takıldı hakanın. Yutkundu ama geçmedi. Nefes aldı dar geldi boğazından aşağıya inmedi. Sadece acıdı. Acıdıkça acıdı. Amcasının sorusuna ise olumlu olumsuz hiçbir cevap vermedi

Utancı, mahcupluğu ve siniri birbirine karışıp yanaklarını morarttı ihsan amcanın. İşittiği, öğrendiği, aslında zaten bildiği şeyler yüzüne bir yumruk misali çarpıp morarttı.

Zorla toparlasa da kelimelerini en nihayetinde avucunda sakladığı yeğeninin ellerini daha sıkı tutarak konuştu

“Seni bir yere götürsem, benimle gelir misin? Gelmek ister misin yani?” dilinin ucundaki soruyu ne şekilde, nasıl soracağını bilemedi ihsan amca ama hakan anladı.

“Kıyafetlerimi alabilir miyim, birkaçını sen almıştın.” Diyerek sordu bunun üzerine. İçine sığamadığı ve sığamayacağı bu dünyada tekrar ev, mekân, bulunulan yer… onun için artık anlamsız olan bu şeylerden birini değiştireceğini anlamıştı.

“O ne demek oğlum? Sen de benim oğlumsun, 2 yıldır yaşadığın bu ev senin de evin. Ben sana evi terk edeceksin demedim, bir yere gideceğiz dedim sadece. Seni biriyle tanıştıracağım. Sana bizden daha iyi geleceğini düşündüğüm biriyle.” Diyerek anlatmaya çalıştığı şeyi toparlamaya çalıştı amcası. Hakansa onaylar biçimde başını salladı yalnızca.

Yuva olmayan dört duvar neresi olursa olsun, anne babası olmayan insanlar kim olursa olsunlar onun için fark etmiyordu artık. Giderdi, kalırdı, tekrar giderdi, yürürdü, dururdu, nefes alırdı fakat tüm bunların adı ne kadar yaşamaktı?

İhsan amca ellerinden tuttuğu yeğenini önce ayağa kaldırdı, sonra kendine doğru çekerek sarıldı. Koca bedeniyle henüz ergenliğe dahi girmemiş çocuğun küçük bedenindeki büyük boşlukları dolduramadığının ve dolduramayacağının farkındaydı.

Sarılmaları bitip ayrıldıklarında hakanı da önüne katarak bulundukları salondan çıkmak üzere kapıya doğru ilerledi. Amcası hakanın arkasından kapı kulpuna uzanıp da kendileri için kapıyı açtığı sırada gördüğü manzarayla bugün sayamadığıncı kez vurdu yüzüne utanç duygusu.

İnsan kendi kötülüklerini ve kendine ait olan kötüleri çoğu kez görmezdi. Görse dahi kabul etmezdi. Sırası geldiğinde yaşanılan yüzleşmelerin ağırlığı da bu sebeptendi belki de. Yok sayılmalarının çoklukları yüzündendi.

Kapıyı açmasıyla birlikte ellerinde birer valizle bekleyen karısını ve oğlunu görmesi de bu yüzleşmelerden biriydi ihsan amca için.

Hızlı yaşamaya başlamıştı hakan ise her şeyi. Kalbi çatırdadı, kırıldı, düştü belki yerlere. Üzerinden basıp geçti yüzündeki ifadesizlikle. Beklemeye hacet yoktu. Yengesi ve kuzeninin ellerinden kendisine ait olan valizleri kaptığı gibi evin çıkışına yöneldi. O, ayakkabılarını giymekle meşgulken ihsan amca sultan yengeyle bakıştı bi süre. Ne bir şey diyebildi ne bir şey düşünebildi. Hayatımızda taşıdığımız kötüler olduğuna bazen acı yüzleşmeler dahi ikna edemezdi bizi. İfadesizlikler ve suskunluklar; boş ve anlamsız bakışlar bu yüzdendi.

İhsan amca yeğeninin arkasından kapıya, ayakkabılarına yöneldi. Hızla ayakkabılarını giydiğinde hakan çoktan evin sınırları dışına çıkmıştı. Kafası ve düşünceleri yerinde olsa arkasına dönüp yengesine ve ev halkına bakmak isterdi. Onun gidişiyle omuzlara binen kin ve nefret yükü de gitmiş miydi? Ev daha mı yeniydi artık, daha mı neşeli, daha mı ev gibiydi? Evler ve aileler hakanı neden kabul etmemişti? Leke miydi hakan, lekeli miydi?

Bir çatı, dört duvar ve yüzüne gülecek bir yuvayı hak etmeyecek kadar kötü birisi olacaktı belki de gelecekte. Çektiği ve çekeceği cezalar bundandı. Düşünme boyu anlam aradı, teoriler üretti fakat hiçbir sorusunun cevabı hayat tarafından ona o an için verilmedi.

İhsan amca ayakkabılarını giymiş adımını atmaya yeltendiğinde tek bir soru yükseldi sultan yengenin dudaklarından

“Eski halinle dönmeyeceksin değil mi?”

Acıyarak baktı ihsan amca soru soran karısının gözlerine. Bu acıma karşısındaki kadına değil de bu zamana kadar gözlerine hep yanlış duygularla bakmış olan kendisineydi.

“Ömrüm boyunca, kendimi bildim bileli gözlerindeki her bir duyguya ev olmaya çalıştım. Gözlerinin titrediği her an kalbim titredi. Sen... sen benim tek bir kalp hazinemi dahi bu eve sığdıramadın. Bundan sonra nasıl dönersem döneyim, evlatlarımızın sevgisi dışında paylaşacağımız hiçbir duygu kalmadı.”

Hakanın yutkunduğu yumrulardan bir yumru da Sultan yengenin boğazına takıldı eşinin bu sözlerinden sonra.

Taşıdığımız canlar her ne kadar biricik olsa da ortak yönleri çok fazlaydı. Her birimizin canı acırdı öyle değil mi, her birimiz candan tadardı duyguları. Büyük tezattı bu yüzden ezelden ebede can acısını tadacak, tatmaya mahkûm her insanın tadını bildiği bu acıyı başka bir insana tattırması. Çözülememiş, muhtemelen de hiç çözülemeyecek bir tezattı.

Sertçe kapandı yuva zannettiği betondan oluşumun kapıları ihsan amcanın yüzüne. Gözlerini kapattı ihsan amca bi süre. Sıktı da sıktı. Sanki ne uykudaydı ne de büsbütün uyanıktı. İnsanlık haliydi işte. Uyanık olduğumuzu zannettiğimiz anlar çoğu zaman hain bir kandırmacaydı.

Sıktığı gözlerini açtığı gibi tek bir damla yaş aktı ihsan amcadan. Hızlıca silip hakanın arkasından hızlı adımlarla ilerlemeye başladı. Seslendi Hakana

“Hakan oğlum bekle, tek başına taşıma çantaları, ver bana oğlum! Hakan!”

…

“Hakan komutanım!” seslenişi sıyırdı hakanı geçmişin enkaz tozlarından. Odasında oturduğu koltukta dalmış bulunduğu duvardaki geçmişinin filmi yarıda kesildi bu seslenişle. Hızla kapıdan gelen sese döndü Hakan.

Kadirdi kendisine seslenen ve ses tonlamasından ilk seslenişi olmadığı da belliydi. Komutanın odasının kapısında dikilirken selam durup konuştu Kadir;

“Komutanım müsait miydiniz?” diye sordu nihayet dikkatini çekebildiği komutanına. Normal şartlarda karakollarına özel bir görev için yeni tayin edilmiş hakan komutanıyla fazla konuşmaz, çekinirdi. Aslında sert duruşunun altındaki abiliği görür fakat görevden sonra gideceğini bildiğinden kendisini ona pek alıştırmazdı. Akıllı olduğu kadar duygusal bir çocuktu kadir. Her hareketi temkinli, her duygusu özenliydi.

Biz insanların hayat hikayelerindeki ince nüanslar her birimizi farklı yaratır, farklı çizerdi. Çoğu duygumuz ortaktı, her birimizin acıları göz yaşlarından akardı belki fakat yine her birimizin öğrenmekte ustalaştığı farklı duygular, farklı yaşantılar vardı

Kadir de kendi hayat tecrübesinin duygularıyla çizmişti kendi portresini. Ve bu portre hakanınkine oldukça benzerdi. Bu sebeptendi belki çok net görmüştü kadir, birkaç saat önce yaşananların komutanının boğazında oluşturduğu yumruyu. Aynı yumru belki farklı bir zamanda, belki farklı dozda onun boğazına da takılmıştı. Tanıdıktı.

“Müsaitim, gel kadir.” Şeklinde cevap aldığında komutanından tekrar kısa bir selam ve hızlı hareketlerle içeri girerek odanın kapısını kapattı. İki adımda komutanın masasının önünde bitti. Komutanı onu dikkatle izlerken uzatmadan konuşmaya başladı.

“Komutanım, rahatsız etmemin sebebi az önce yaşanılanlar. Herhangi bir açıklaması olmamakla birlikte mahcupluğumuzu, özellikle Ömer'in mahcupluğunu dile getirmek ve onun adına sizden özür dilemek istiyorum.” Şeklinde kendini açıklamaya çalıştı.

Karşısındaki izbandut komutandan babacan bir baş sallayışla onay aldığında buna şaşırmamıştı. Kızmaktan çok geçmişinin deşildiğini ve bunun Hakan komutanına her ne kadar belli etmemeye çalışsa da acı verdiğini görmüştü çünkü Kadir. Her zamanki sert ifadesiyle konuştu komutan

“Sıkıntı yok koçum, mühim bir şey değildi. Yine de silah arkadaşına söyle, aklını ve hareketlerini kollasın. Yoksa başka bir yerini kollamak zorunda kalır. Askerseniz, işinize odaklanın. Mahalle karısı gibi magazin kollamayın.” Evet bu hakanın kızmamış ve babacan haliydi.

Yine şaşırmadı Kadir bu sinire. Fakat şaşırdığı ve aklını kurcalayan bir soru vardı. Sormamayı zaten sinir problemleri olan komutanını daha da sinirlendirmemek için sorusunu içine atmayı denedi.

Aldığı emre “Emredersiniz komutanım” dedi kadir gür bir sesle. Sormayacaktı evet, emindi. İzbandut yüzbaşı zorlanmaya gelmezdi. O içinde tüm bunların hesaplamasını yapmakla meşgulken, farkında olmadan mimikleri de düşünceleriyle birlikte şekil değiştiriyordu.

Birkaç dakika sorgulayan bakışlarla inceledi hakan kadiri. Bir şey daha sormak istediğini anlamıştı

“Başka bir şey yoksa, çıkabilirsin.” Dedi bunun üzerine. Kadir ise oldukça profesyonel bir şekilde inkâr etti:

“Yok ki! Ne olsun ki komutanım? Ne sorayım ki size yani? Başka yok ki. Neden böyle söylediniz ki? Sormayacağım ki, yooo.”

Hakan tek kaşı havada bir şekilde süzdü kadiri. Uzunca bir süre göz hapsine aldı. Kadir’in bir şey sormak istediği belliydi. Hakan, yüzünde ağırbaşlı ama mesafeli bir ifadeyle bekledi. Kadir’in sorusunu nasıl şekillendireceğini görmek istiyordu. Otoritesini kırmadan, karşısındaki erin düşüncelerini özgürce ifade etmesini bekledi

Kadir, bu bakışların altında kendini toparladı. Sonunda dayanamayıp sordu:

“Komutanım… Şeyi merak ettim, yani… Ömer. Şimdi, siz pek… yani… hani ceza vermediniz ya. Normalde…”

“Normalde?” diye sözünü kesti Hakan, ifadesinde herhangi bir öfke belirtisi olmadan.

Kadir boğazını temizledi, hızla toparlandı:

“Yani, normalde böyle şeyleri affetmezsiniz. Disiplin konusunda kesin çizgileriniz var ama Ömer’in, sonuçta, özel evraklarınıza göz dikmesi… Açıkçası sizden hiç beklemediğimiz bir şeydi.”

Hakan başını hafifçe yana eğdi, bakışlarında yargı değil, yalnızca dikkat vardı. Sonra usulca arkasına yaslandı, kollarını göğsünde kavuşturdu ve hafif bir gülümsemeyle konuştu:

“Ömer’den daha kötü Ömerler geçti hayatımdan, hayatta hiçbir ceza bulmamış…”

Kadir şaşırdı. Cümle basitti ama içinde derin bir şey vardı. Bir süre sessizlik oldu. Hakan devam etti:

“Ömer’in niyeti neydi?”

Kadir düşünmeden cevap verdi: “Merak etti komutanım.”

Hakan başını hafifçe salladı. “Düşünmeden hareket etti ama cezalandırılacak bir niyeti yoktu. Yaşayarak öğrenmesi gereken bir şeydi ve öğrendi. Bu yeterli. Yine de sen ceza almayacağını söyleme ki alacağı ders tam bir ders olsun” derken yine dostane bir şekilde gülümsedi.

Aniden saatine baktı sonra, başını hafifçe iki yana salladı ve iç çekti.

“Neydi o, bugün bir yerlere mi gidiyorduk?”

Kadir, görev bilinciyle kendine çeki düzen verdi ve başını salladı. “Evet komutanım. Meslek tanıtımı için okula gidecektik.”

Hakan masasının üzerindeki dosyaları düzeltti ve ayağa kalktı duymayı beklediği cevabı alarak.

“Gidelim.” dedi, kapıya doğru yönelirken. Verilen emir üzerine harekete geçti kadir de.

Komutanı kapıyı sertçe açarken sert adımlarla odadan çıktılar. Üzerlerindeki ağırlık biraz askerliğin şanından biraz ise hayatın vurgunundandı.

Hakan ve Kadir koridorun serin floresan ışıkları altında sessizce ilerledi. Karakolun çıkış kapısına yaklaştıklarında içerideki askerler kısa bir selam duruşuyla onları uğurlarken Hakan başıyla hafifçe onay verip geçti, fazla oyalanmadı. Dışarı çıktıklarında güneş tam tepede, ışıklar keskin ve yakıcıydı. Hava sıcak ama hafif bir esinti vardı. Hakan komutan bilindiği gibiydi. Hızlı, seri, fevri belki. Oyalanmadan yerleştiler yanına vardıkları arabanın ön koltuklarına. Komutan motoru çalıştırdı. Motorun sesiyle birlikte radyo da hayata döndü. Birkaç saniyelik cızırtıdan sonra tanıdık bir melodi arabaya yayıldı. Funda Arar’ın sesi, derinden ama belirgin bir hüzünle içeri doldu:

“Sen yoktun ben yalnız kalmayı öğrendim, Acıya duvar gibi durmayı öğrendim, Kaybolmuş bir dilin sözcükleri gibi, Köksüz, bağsız durmayı öğrendim.” Dedi Funda Arar, acıyan canlara kasteder gibi

Hakan’ın dudakları bir an gerildi, ifadesi değişti mi, değişmedi mi, kadir için kestirmek zordu. Sadece bakışları yola mıhlanmış gibiydi. Şarkının sözleriyle var oldu bedeni, bütün mimikleri.

Her birimiz bizi sahiplenmeyi başarmış şarkılarda yaşardık. Hakan da bu sözlerin içinde nefes alırdı gözlerinin boşluğa daldığı her an. Ruhu kaybolmaz, bu sözlerde gezinirdi. Oldukça alışıktı sanki bu sözlere fakat bir o kadar da yabancı…

Dikkatlice ve temkinli bir bakışla komutanının profilini süzdü Kadir. Kahverengi gözleri, gün ışığında sert ama derin bir kararlılıkla yola sabitlenmişti. Dudaklarının kıyısında belirsiz bir çizgi, alnında sabit bir sertlik…

İdol alınacak bir duruş, idol almaya korkulacak kadar bir hüzün vardı komutanında. Kadir artık emindi

Düşüncelerini dizginlemek istercesine boğazını temizledi. Sonra dayanamayıp sordu:

“Komutanım… Müzik zevkiniz genel olarak mı böyle, yoksa rastgele mi?” Kadir de etkilenmişti şarkının sözlerinden.

Şarkılar bizden doğardı, biz bazen onlarda ölürdük

Hakan, gözlerini yoldan ayırmadan hafifçe başını yana eğdi. Kadir’in kendince samimi yersiz sorusuna direksiyonun üzerindeki parmaklarını gevşeterek net bir cevap verdi

“Bazen rastgele açılan bir şey, en bildiğin şey olur,” sesi her zamanki gibi kontrollü ama bir ton daha derinden çıkmıştı.

Kadir, bir süre bu cümlenin altında yatanı anlamaya çalıştı. Anlamlandıramadığı her şey gibi bunu da cebine koydu. Bu sefer komutan kadire sordu

“beni böyle filozof gibi konuşturmaya devam edecek misin? geçtiğimiz yollardaki nesneleri de sor istersen ‘bu ne, bu ne’ diye, onlara da cevap vereyim?”

“Yalnız kalmayı mı öğrendiniz komutanım?” diye sordu kadir bu sefer. Komutanını anlamak için zihninde öyle bir uğraş sarf ediyordu ki, bunu içinden yapmaya çalışırken hakanın az önce söylediklerini duymamıştı.

Sorusu ağzından kaçtıktan sonra hakanın az önceki sitemi kulaklarından zihnine anca erişebilmişti. Alacağı tepkiden korkarak yutkundu kadir.

Hakan kısa bir kahkaha attı ama içinde neşeden eser yoktu. Kendi kendine alay eden bir gülüştü bu. Yanağında bir kas seyirdi. Kadir alacağı tepki sebebiyle daha fazla gerilirken hakan konuştu:

“Öğrenme seçeneği sunulmadı. Doğuştan verildi öğretilenler.”

Kadir başını salladı. Hakan’ın kelimelerinin altında hep bir uçurum vardı, ama içine düşmeye cesaret eden azdı.

Araba, geniş asfalt yolda ilerlerken Kadir, karşısındaki izbandut komutanın herhangi bir yarasına çarpmamak adına ağzını bir daha açmadı. Hakanla konuşmak cesaret, özel hayatına ilişip sorular sormak ölüm deliliği isterdi. Biliyordu kadir de. komutanı ona bunca düşüncesinden bahsettiyse içini dökme ihtiyacından değil, vermesi gerektiğini düşündüğü derslerdendi.

Nihayet arabanın içinden okul bahçesi gözüktü. Güneş tepede parlıyor, asfalt sıcaklığıyla titreşiyordu. Askeri araç okulun önünde durduğunda, içeride kısa bir sessizlik oldu. Kadir, önce ayakkabısının bağcıklarını kontrol etti, sonra derin bir nefes alıp kapıyı açtı.

Hakan zaten beklemeden inmişti bile. Kapıyı kapattı, yan gözle Kadir’e baktı.

Kadir hafifçe kaşlarını kaldırdı.

"Komutanım, çocuklara ne anlatacağız?"

Gözlerini kısarak cevapladı hakan. Ona göre yine gereksiz sorulardan biriydi.

"Askerliği."

Kadir toparlamaya çalıştı.

"Orasını biliyorum komutanım da, acaba biraz yumuşatsak mı? Tek kurşunla bir sürü leş indirdiğim anlardan büyük bir zevkle bahsederim tabi de... Bahsedebilir miyim ki acaba? Çocuk psikolojisi etik bilimine uygun mu komutanım, ben nasıl konuşacağımı hiç düşünmedim. Çiçek böcekten mi bahsetsem?” Hevesli ve bir o kadar panikti. Şanlı mesleğini işlenmeye hazır pırlantalara tanıtacak olmanın haklı gururunu yaşıyordu aynı zamanda. Mezun olduğu okula mezun olarak gelip sınav motivasyonu konferansı verecek o önemli eleman gibi hissediyordu.

Hakan ise her zamanki gibiydi. Karakoldaki gerginliği hala üzerindeydi. Bu gerginlik ve sinirle cevapladı kadiri

“Sana bir şeyden bahsedebileceğini düşündüren ne?”

Diyerek sorduğunda Kadir’in hevesi gülümsemesiyle birlikte soldu, boğazını temizledi. "Emredersiniz komutanım."

Hakan yürümeye devam etti. Kısa bir süre sessiz kaldı sonrasında konuştu

“Dümdüz askerliği anlatacağız. Ne eksik, ne fazla.”

Kalan iki gram hevesiyle komutanının sözlerini baş hareketiyle onayladı kadir.

Tam o sırada kapısı açılan okulun içerisinden yaşlıca bir adam göründü. Okul müdürü olduğu belliydi. Başka mesleklerde bu yaş ortalamasında insanlara pek rastlanmazdı.

Öğretmenlikte ise meslek sevdası mesleğini kefenle bırakan yaşlı kesime mi, inatla, zorlukla edinmeye çalışan genç kesime mi ait sorusu bariz muallaktı

Yaşlı adamın içeriden görünmesiyle Kadir hemen duruşunu düzeltti ve kibarca gülümsedi. Hakan zaten dimdik ve sertti. Müdür hakan ve kadire doğru yaklaşırken aynı kibar gülümsemeyle davrandı ve yanlarına vardığında konuştu

“Hoş geldiniz komutanım.”

Hakan ise yalnızca başıyla kısa bir selam verdi. "Kolay gelsin."

Müdür, kibar ama içten içe hesapçı gülümsemesini koruyarak Hakan ve Kadir’e eliyle içeriyi işaret edip konuştu bu kez:

“Komutanım, isterseniz önce odama geçelim. Çocuk dediğimiz bekler. Dilerseniz size bir çay ikram edeyim, rahat rahat konuşuruz. Zaten bunlar daha ne olduklarını bilmiyorlar, askerlik gibi büyük bir kavramı anlayacaklarını da sanmam. Önce bir konuşalım, sonra dilerseniz inersiniz.”

Müdürün çocukları bu ezikleyici konuşmasının ardından Kadir’in kaşları çatıldı, ama konuşmadı. Çocukların bu denli küçümsenmesine içerledi. Hakan ise her zamanki gibi dimdik duruyordu, fakat yüzüne düşen gölge derinleşmişti. Birkaç saniye sessizce müdüre baktı, gözleri hiç kırpılmadan, sanki karşısındakini baştan aşağı tartıyormuş gibi. Sonra, sesi tok ve keskin bir şekilde konuştu:

“Bahsettiğiniz ‘kendini bilmez’ çocuklar, bu ülkenin yarınları. Yanılmıyorsam onlara kendilerini, benliklerini öğretmesi, yarınları bugünlere kazandırması gereken de siz değerli eğitimcilersiniz. Askerlik yalnızca silah tutmak değil aynı zamanda bayrağı yüreğinde taşımaktır. Bizler bugüne ait nefesleri koruyorsak siz değerli eğitimciler de yarına ait nefesleri şekillendiriyorsunuz. Demem o ki, yarınları yok saymayı teklif etmektense, bugününüzü var etmeye çalışın ve çocuklardan önce kim olduğunuzun siz farkına varın.” Dedi ve noktayı koyarak devam etti:

“Çay kahve içmeye gelmedik, bizi yönlendirme zahmetinde bulunursanız sınıflara geçip işimize bakacağız.”

Müdürün yüzündeki yapmacık gülümseme aniden soldu. Gözlerini kaçırarak boğazını temizledi. Kadir, komutanının sözlerinin ortamdaki havayı nasıl bir anda değiştirdiğini gördü. Müdür, pek de hoşlanmadığı bu durum karşısında zoraki bir kabullenişle cevap verdi:

“Peki madem, buyurun sınıflara geçelim.”

Hakan kısa bir baş selamı verdi ve sert adımlarla koridorda ilerlemeye başladı. Kadir ise içten içe gülümsememek için kendini zor tutuyordu. Komutanı, kelimeleriyle yine bir duvar örmüş, ama o duvarı sağlam bir şefkatle süslemişti. Şefkate gönlü yetmeyen duvardan geçemezdi.

Müdür önde, hakan ve kadir bir adım arkasında bir şekilde seri ve sert adımlarla koridoru adımlarlarken Kadir’in gözleri duvarlardaki panolara takıldı. Çocukların çizdiği resimler, başarı belgeleri, okul anıları... Bir an duraksadı ama Hakan’ın ilerlemeye devam ettiğini görünce hızlıca arayı kapattı.

Sınıfın kapısına geldiklerinde müdür kapıyı nazikçe tıklattı, ardından açtı. İçeriye girdiklerinde, öğrencilerin gözleri bir anda üzerlerine çevrildi. Kimisi fısıldaştı, kimisi merakla doğruldu. Sınıfın önünde, öğretmen masasının yanında duran müdür Hakan ve Kadir’i tanıttı. Memnuniyetsizliği az önceki bozulmasına karışarak yüzüne vurmuştu her zamanki gibi

“Gençler, bugün misafirlerimiz var. Kendileri size askerlik hakkında bilgi verecekler.” Şeklinde kısa bir açıklama yaptı.

Kadir, müdürün tanıtımından sonra içindeki heyecanı bastırmak için hafifçe boğazını temizledi. Ama komutanına kaçamak bir bakış atmadan da edemedi. Hakan her zamanki gibi dimdikti, ancak gözlerinde hafif bir yumuşama vardı. Çocukları tek tek süzdü, her birini anlamaya çalışır gibi. Yüzü sertti, ama gözlerinin kenarında belli belirsiz bir tebessüm vardı.

Sınıfın içinde sessizlik hâkimdi. Hakan, bir an gözlerini kırpıp çocukların arasına kısa bir sıcaklık bıraktıktan sonra

“Askerlik, her şeyden önce vatan sevgisidir.” Diyerek başladı konuşmaya

Sınıfın içindeki hava ağırlaşmadı, aksine biraz daha anlam kazandı. Kadir, komutanının ses tonunun bile nasıl bir çekim gücü oluşturduğunu fark etti. Hakan devam etti, sesi tok ama sıcak bir dokunuş taşıyordu:

“Vatan dediğiniz şey yalnızca haritalarda çizili sınırlar değildir. İnsan, doğup büyüdüğü toprağı kalbinde taşır. Ve bazen, o toprakları korumak için nöbet bekler. Asker dediğiniz kişi, yalnızca silah taşıyan biri değildir; o, toprağını şiir gibi okuyan, bayrağını ay yıldızın altında yüreğiyle hisseden kişidir.”

Öğrencilerden bazıları onaylar biçimde başlarını salladı. Birkaç kişi büyülenmiş gibi dinliyordu. İçlerinden biri, heyecanla elini kaldırdı. Hakan kendisini başıyla onaylayınca çocuk hakanın heybetinden çekinerek sordu:

“Komutanım, asker olmak ölüm kadar zor mu?”

Hakan’ın kaşları hafifçe kalktı. Soruyu soran çocuğa ve benzetmesine hafifçe gülümsedi, bu gülümseme gözlerine kadar ulaştı. Sıcak, koruyucu bir şey vardı bu tebessümde. Hiç uzatmadan en dürüst haliyle cevapladı:

“Ölüm askerlikten kolaydır. Askerlik ise evet, zor. Ama zor olan şeyler güzeldir öyle değil mi? Tıpkı sabahın erken saatlerinde uyanıp kitap okumak gibi, tıpkı sevdiğin bir şeyi başarmak için çaba sarf etmek gibi... sonu hep sol tarafında taşıdığın yürek denen evi tamamlar, tatmin eder. Ama şunu da bilin ki, askerlik yalnızca zorluk değil, aynı zamanda bir kardeşliktir. Kışlada öğrendiğiniz şeyler sadece silah tutmak değildir. Biz bir oluruz, biz birlikte büyürüz. Bir askerin omuzundaki yükü sadece kendisi değil, yanındaki kardeşi de taşır.”

Sınıfta tatlı bir sessizlik oldu. Kadir içten içe komutanına hayran kalmıştı. Az ama öz konuşuyordu. Yine de ortamı biraz daha yumuşatmak istedi.

“Savaş filmlerini izliyorsanız, askerliği yalnızca top ve tüfekten, yalnızca savaşmaktan ibaret sanıyor olabilirsiniz” dedi Kadir, çocuklara göz kırparak. “Ama gerçek hayatta, bir askerin en önemli görevi önce barışı korumaktır.”

Öğrencilerden birkaçının yüzü aydınlandı. Komutanlarının sert ve haşin olacağını beklerken karşılarında bambaşka bir adam bulmuşlardı. Ciddi ama yumuşak, ulaşılmaz ama güven verici. Kahraman gibi, bir tür koruyucu güç gibi, Türk Askeri gibi

Tam o sırada, yaşlı müdür hafifçe öksürdü, ardından öğrencilere döndü. “Komutanlarımız burada oldukça kıymetli vakitlerini ayırıp sizlerle bilgi paylaşmaya geldiler. Sorularınızı bilinçli ve saygılı şekilde sormanızı rica ediyorum.” Şeklinde gereksiz bir azarlamada bulundu her zamanki gibi

Hakanın hasbinallahları çoktan gelmişti

Ne yapacağını bilircesine başını hafifçe sallayarak konuşmasını toparladı.

“Askerlik hakkında merak ettiğiniz başka sorular varsa sorabilirsiniz. Bize uyutulmuş beyinler değil, uyutulmaya çalışılmasına rağmen hiçbir kalıba sığmayan, kuralları kendileri yazan siz gençler lazımsınız. Meslek olarak özel soruları olup, yönlendirme talep edenlerle ders çıkışı özel olarak görüşebiliriz. Gün sonuna kadar buradayız. İyi dersler.”

Yaşlı müdür bugünkü sayamadığı bozulmasını yaşadı. En azından öğrencilere çaktırmamak adına artık yüzünü acıtan zoraki gülümsemesi ise hala suratındaydı.

Sonrası seri gelişti. Hakan ve Kadir sert ve emin adımlarla sınıftan çıkarlarken dahi hevesle bakan birçok gence örnekti. Hayaldi. Gelecekti belki…

Birkaç sınıfa daha girip aynı konuşmaları farklı, kendine has bir parıltıyla bakan gözlere aşıladılar. Girdikleri son sınıftan çıktıklarında gün boyu patavatsızlığı ve gerici düşünceleriyle hakanın gözünde kaybettiği prestiji geri kazanmaya çalışan müdür bu yalakalığına devam ederek konuştu:

“Değerli vaktinizi ayırdığınız için çok müteşekkiriz. İkramda bulunmayı teklif edeceğim tekrar ama kabul etmeyeceksiniz kuvvetle muhtemel. Yine de dilerseniz teşekkürümüzü yansıtmak hasebiyle..” şeklinde başladığı konuşturmayı kendi kendine devam ettirirken ne hakan ne de kadir onu duymuyorlardı.

Kasıtlı bir şekilde dinlemiyorlardı. Müdürün konuşması bittiğinde gidecek olmalarını kolluyorlardı sabırsızlıkla.

Tam o an, müdürün konuşması hala devam ederken gerçek mi hayal mi olduğunu anlayamadığı bir ses geldi hakanın kulaklarına

“Ülkü” ismini bağırıyordu bir ses. Müdür ergen bir erkek çocuğunun bir arkadaşına seslenmesi şeklinde yorumlayıp normal bir şekilde karşıladı bu bağırmayı ve konuşmasını dahi bölme zahmetinde bulunmadı.

Kadir müdürün bitmek bilmeyen konuşmasını dinliyormuş gibi yaparken hakanın çatılan kaşları az önce gelen sesin yönünü bulmakla meşguldü. Normalde bir ergen konuşmasına dahil olmaz, sallamazdı bile fakat o isim

Ülkü

Onun bu bağırtıya dikkat kesilmesini sağlayan tek şeydi.

Yok saymaya çalıştı. Hatta o kadar çalıştı ki, dikkatini bu isimden koparmak adına müdürün yalakalanma konuşmasına odaklanmayı denedi

Koridorun sonundan bu sefer daha şiddetli bir “ülkü” bağırtısı koptuğunda ise ne bu anı ne de geçmişini olduğu yerde tutamadı hakan. Çatık kaşlarla ve sert adımlarla sesin geldiği yere yürümeye başladı. Aramayı unuttuğu bir şeyi bulmuş gibiydi içindeki deli kan, zihni ve ayaklarını da koridorun sonuna o yönlendiriyordu. Hakanın hızlı adımlarla kendilerinden uzaklaştığını gören müdür ve kadir ise önce şaşkınlıkla kalakalsalar da sonra o hızlı adımlara yetişmek üzere hakanın peşinden ilerlemeye başladılar. Attığı, onu hedefine yaklaştıran her bir adımda tetiklendiği ismi daha şiddetli duymaya başladı Hakan. Artık koridorun sonuna vardığında bağıran ses ve gözlerine inen görüntü değişti.

Karşısındaki kadını kolundan çekiştirip bağıran bir adam ve kolundan çekiştirilmesi bütün sinirlerini tetiklemiş o tanıdık simayı gördü Hakan dikildiği yerde çatık kaşlarla bakan gözleriyle

Şiddetli bağırtısı bütün koridorda yankılanan Ülküyü gördü:

“BIRAK ARTIK PEŞİMİ OROSPU ÇOCUĞU!”

Bölüm sonu

8 yorum

  • Yazısı, olay örgüsü, ilerleme, karakter gelişimi falan çok titiz olmuş 👏🏻 Çok profesyonel biçimde yazıldığı belli. E artık kitap olur diyebiliriz di mi?

  • Eveeeet. İlk bölüm bittiğine göreeee, samimi yorumum şöyle: Her şey gayet güzel ama bence pek de… Şaka şaka föfmfjk VALLAHİ BİLLAHİ ÇOK BEĞENDİM 🥺 Eline kalemine sağlıkk heyecanla yeni bölümü bekliyorum