İçeriğe geç

Mwjskwksks

Bölüm 13 · 19 dk okuma

Mwjskwksks

Bölüm 13

Yeni sezon Londra'da bir Türk kızı

Yıllar birbirini kovalamıştı.

Ben üniversiteyi bitirmiş...

Diplomatlık sınavını kazanmış...

Ankara'da göreve başlamıştım.

Ercan ise üniversiteye başlamıştı.

İlk yılı başarıyla bitirmişti.

Herkes onun diplomasını alacağını düşünüyordu.

Ama...

Ercan'ın aklı hiçbir zaman amfilerde olmamıştı.

Onun aklı hep yeşil sahalardaydı.

Bir akşam bana görüntülü arama yaptı.

Yüzü biraz gergindi.

"Elif."

"Hı?"

"Bir karar verdim."

"Neymiş?"

"Üniversiteyi bırakacağım."

Birkaç saniye sustum.

Ne bağırdım...

Ne de "Yapma." dedim.

Sadece sordum.

"Emin misin?"

"Bütün kalbimle."

"Pişman olur musun?"

"Olmam."

"Çünkü ben hiçbir zaman o bölümü istemedim."

"Ben sahada olmak istiyorum."

"Çocuk yetiştirmek istiyorum."

"Antrenör olmak istiyorum."

Ekrana uzun uzun baktım.

Sonra gülümsedim.

"O zaman git."

"Hayalinin peşinden git."

"Ben arkandayım."

O an gözlerinin dolduğunu gördüm.

"Gerçekten kızmadın mı?"

"Niye kızayım?"

"Bu senin hayatın."

"Mutlu olacağın işi yap."

---

Ama herkes benim gibi düşünmedi.

Ercan'ın babası günlerce konuştu.

"Oğlum."

"Bir yıllık emeğini çöpe mi atacaksın?"

Annesi üzülüyordu.

"Bitirseydin bari."

Akrabalar...

Komşular...

Herkesin bir fikri vardı.

"Yazık."

"Çocuk geleceğini yakıyor."

"Bir diploma cebinde dursaydı."

Ercan bazen yoruluyordu.

Bir akşam beni arayıp,

"Acaba yanlış mı yapıyorum?"

diye sordu.

Ben sadece şunu söyledim.

"Sabah uyandığında hangi işi yaparken mutlu olacağını düşün."

Hiç beklemeden cevap verdi.

"Sahaya çıkarken."

"O zaman cevabını zaten biliyorsun."

---

Aylar geçti.

Ercan antrenörlük kurslarını bitirdi.

İlk önce altyapıda çalıştı.

Sonra genç takımlarda görev aldı.

Bir gün çocuklardan biri gol atınca bana video gönderdi.

Altına da sadece şunu yazmıştı.

'İşte bunun için bıraktım.'

Telefon ekranına bakıp uzun uzun gülümsedim.

---

Ben ise Ankara'da görevime alışmıştım.

Sabah erkenden bakanlığa gidiyor...

Akşam geç saatlerde eve dönüyordum.

Annem neredeyse her akşam arıyordu.

"Kızım."

"Yemek yedin mi?"

"Yedim anne."

"Kendine dikkat et."

"Ediyorum."

Babam ise daha kısaydı.

"İyi misin?"

"İyiyim baba."

"Tamam."

"Allah'a emanet ol."

Musab...

Hâlâ aynı Musab'dı.

Her görüntülü konuşmada,

"Abla."

"Ankara seni bozmuş."

"Neden?"

"Eskisi kadar mahalle ağzıyla konuşmuyorsun."

Ben gülüyordum.

"İş yerinde öyle konuşsam beni kapının önüne koyarlar."

"Olsun."

"Ben eski ablamı istiyorum."

---

Rabia ise hiç değişmemişti.

Bir akşam görüntülü aramada bana kahkaha atarak,

"Kız."

"Sen diplomat olmuşsun."

"Ben hâlâ seni okul koridorunda şiir ezberleyen Elif olarak görüyorum."

İkimiz de uzun uzun güldük.

Sonra birden ciddileşti.

"Bu arada."

"Ercan seni çok özlüyor."

"Biliyorum."

"Ama sana söylemiyor."

"Ercan öyledir."

"İçine atar."

---

Bir sabah iş yerinde telefonum çaldı.

Yurt dışı görevlendirme yazım çıkmıştı.

Bir ay sonra başka bir ülkeye gidecektim.

O haberi ilk Ercan'a verdim.

Sessizce dinledi.

Sonra,

"Ben geliyorum."

dedi.

"Nereye?"

"İstanbul'a."

"Sen uçağa binmeden önce seni uğurlamaya."

---

O gün geldi.

İstanbul Havalimanı her zamanki gibi kalabalıktı.

Annem...

Babam...

Musab...

Rabia...

Hatta birkaç eski okul arkadaşımız bile gelmişti.

Rabia beni görünce boynuma sarıldı.

"Kız."

"Ağlarsam makyajım akar."

Ben gülmeye çalıştım.

"Sen yine ağlayacaksın."

"Kesin."

Musab yanıma gelip bavulumu aldı.

"Ver."

"Ben taşırım."

"Sen hâlâ küçüksün gözümde."

"Küçük falan değilim."

"Tamam tamam."

Babam sessizce omzuma dokundu.

"Gurur duyuyoruz."

Annem ise gözyaşlarını silmekle meşguldü.

"Oralarda kendine dikkat et."

"Edeceğim anne."

Tam o sırada...

Kalabalığın arasından Ercan göründü.

Üzerinde sade bir gömlek vardı.

Elinde ise küçücük bir paket.

Yanıma geldi.

"Geç kalmadım ya?"

"Geleceğini biliyordum."

Paketi bana uzattı.

"Aç."

İçinden küçük bir anahtarlık çıktı.

Üzerinde eski okulumuzun koordinatları kazılıydı.

Şaşkınlıkla ona baktım.

"Ne zaman..."

"Özel yaptırdım."

"Nereye gidersen git..."

"Dönüp bakacağın ilk yer orası olsun istedim."

Gözlerim doldu.

Rabia uzaktan burnunu çekiyordu.

Musab ise her zamanki gibi,

"Ben ağlamıyorum."

diyordu ama gözleri kıpkırmızıydı.

Anons sesi duyuldu.

"Yurt dışı uçuşu için son çağrı..."

Derin bir nefes aldım.

Herkese tek tek sarıldım.

En son Ercan'ın karşısında durdum.

İkimiz de konuşamadık.

Sonunda Ercan sessizce,

"Git."

"Hayalini yaşa."

"Ben burada olacağım."

Ben başımı salladım.

"Sen de."

"Sahalarda adını duyur."

Arkamı dönüp pasaport kontrolüne doğru yürürken bir kez daha geriye baktım.

Hepsi oradaydı.

Annem el sallıyordu.

Babam dimdik duruyordu.

Musab bana "Kendine dikkat et." diye işaret yapıyordu.

Rabia ağlaya ağlaya gülümsüyordu.

Ve Ercan...

Kalabalığın içinde bana bakıp sadece başını eğerek gülümsüyordu.

İçimden tek bir cümle geçti.

"Bazı vedalar, aslında yeniden kavuşmanın ilk adımıdır.

Uçağın tekerlekleri piste değdiği an...

Kalbim de sanki yeni bir hayata iniş yaptı.

Kemer ikazı söndüğünde herkes ayağa kalktı.

Ben ise birkaç saniye yerimden kıpırdayamadım.

"Demek burası..."

"Artık yaşayacağım şehir."

Londra...

Çocukken haritalarda gördüğüm...

İngilizce kitaplarının arkasında okuduğum...

Şimdi ise evim olacak şehirdi.

---

Pasaport kontrolünden geçip valizimi aldım.

Kapıdan çıkar çıkmaz yüzüme buz gibi bir rüzgâr vurdu.

"Off..."

"Annem haklıymış."

"Kazakları boşuna koymamış."

Kendi kendime gülerek montumu çıkardım.

Tam o sırada telefonum titredi.

📞 Ercan Görüntülü Arıyor...

Aramayı açar açmaz ekrana kocaman gülümseyen yüzü düştü.

"Hoş geldin Londralı."

"Dalga geçme."

"Üşüdün mü?"

"İlk beş dakikada."

Kahkaha attı.

"Demiştim."

"Eylül diye güvenme."

Ben de kamerayı çevirip etrafı gösterdim.

Kırmızı otobüsler...

Siyah taksiler...

Eski taş binalar...

Her şey filmlerdeki gibiydi.

"Vay be..."

diye fısıldadı.

"Gerçekten gittin."

"Ben de inanamıyorum."

---

İlk birkaç hafta göz açıp kapayıncaya kadar geçti.

Sabah erkenden konsolosluğa gidiyor...

Akşam yorgun argın eve dönüyordum.

İngilizler...

Türk vatandaşları...

Toplantılar...

Belgeler...

Her gün yeni bir şey öğreniyordum.

Bazen o kadar yoruluyordum ki...

Koltuğa oturduğum gibi uyuyakalıyordum.

Ama...

Ne olursa olsun...

Saat gece on biri gösterdiğinde telefonum çalardı.

📞 Ercan

Bu artık bizim kuralımız olmuştu.

Kim ne kadar yoğun olursa olsun...

Saat on birde konuşacaktık.

---

"Ooo..."

"Bugün yine çok yorulmuşsun."

"Nereden anladın?"

"Gözlerinin altından."

Ben kamerayı yukarı kaldırıp güldüm.

"Sen de sahadan yeni çıkmışsın."

"Bugün çocuklar beni çıldırttı."

"Ne yaptılar?"

"Birisi kaleye şut atacağına tribüne attı."

Kahkahayı bastım.

"Belki seyirciyi vurmak istemiştir."

"Komik."

"Çok komik."

"Teşekkür ederim."

---

Günler...

Haftalar...

Aylar geçmeye başladı.

Aramızdaki saat farkına bile alışmıştık.

Ben kahvaltı yaparken...

O öğle antrenmanına çıkıyordu.

Ben toplantıdan çıkarken...

O akşam idmanını bitiriyordu.

Aynı gökyüzünün altında...

Ama bambaşka hayatlar yaşıyorduk.

---

Bir akşam işten çıkınca Thames Nehri'nin kenarında yürüyordum.

Şehir ışıl ışıldı.

Telefonumu çıkarıp Ercan'ı aradım.

"Eee?"

"Neredesin?"

"Nehir kenarında."

"Kamerayı çevir."

Telefonu çevirdim.

Big Ben gece ışıklarıyla parlıyordu.

Ercan uzun süre sessiz kaldı.

"Bir gün..."

"Oraya geleceğim."

"Ben de seni gezdireceğim."

"Sonra?"

"Sonra seni Türk restoranına götüreceğim."

"İngiltere'ye gelip Türk yemeği mi yiyeceğiz?"

"E tabii."

"Sen olmadan balık patates yenmez."

İkimiz de aynı anda güldük.

---

Türkiye'de ise...

Ercan'ın hayatı da değişiyordu.

Artık altyapının en sevilen hocalarından biri olmuştu.

Çocuklar onu görünce uzaktan,

"Hocaaam!"

diye koşuyordu.

O da hepsiyle tek tek ilgileniyordu.

Bir gün bana fotoğraf attı.

Yirmi kadar çocuk etrafını sarmıştı.

Altına sadece şunu yazmıştı.

"Hayalim tam da buydu."

Telefon ekranına bakıp gülümsedim.

Ben diplomasi masalarında ülkemi temsil ediyordum.

O ise sahalarda çocuklara hayal kurmayı öğretiyordu.

İkimiz de...

Yıllar önce okul koridorlarında kurduğumuz hayallerin içindeydik.

Ve her gece...

Uyumadan önce birbirimize aynı cümleyi söylüyorduk.

"İyi geceler."

"Seni seviyorum."

"Ben de seni."

Telefon kapanıyordu.

Ama özlem...

Hiç kapanmıyordu.Bölüm: Dünyanın Ortasında, Tek Bir Bakış

İngiltere'deki ikinci yılım...

Artık işime tamamen alışmıştım.

Bir sabah ofise girer girmez sekreter kapımı çaldı.

"Elif Hanım."

"Buyurun."

"Ankara'dan resmî yazınız geldi."

Zarfı açtım.

Gözlerim satırlarda dolaşırken kalbim hızlanmaya başladı.

"Türkiye Cumhuriyeti heyeti adına NATO Zirvesi'ne katılmanız uygun görülmüştür."

Bir an olduğum yerde kaldım.

"Ben mi?"

"Gerçekten ben mi?"

Yıllardır bunun hayalini kuruyordum.

Telefonuma sarıldım.

İlk aradığım kişi yine Ercan'dı.

Telefon üçüncü çalışta açıldı.

"Hayatım?"

"NATO."

"Hı?"

"NATO Zirvesi'ne gidiyorum."

Karşı tarafta üç saniye sessizlik oldu.

Sonra...

"NEEEE?"

Ofiste kahkaha atmamak için kendimi zor tuttum.

"Evet."

"Şaka yapıyorsun."

"Yapmıyorum."

"Kız..."

"Sen resmen tarih yazıyorsun."

---

Zirve günü...

Lacivert takım elbisemi giydim.

Saçlarımı topladım.

Boynumdaki küçük Türk bayraklı rozeti düzelttim.

Aynaya baktım.

Bir an gözümün önüne lise yıllarım geldi.

Koridorda şiir ezberleyen o utangaç kız...

Şimdi dünyanın en önemli toplantılarından birine giriyordu.

İçimden fısıldadım.

"Bunu başardın Elif."

---

Toplantılar saatlerce sürdü.

Bir ülkenin temsilcisiyle görüşüyor...

Sonra başka bir heyetle toplantıya giriyordum.

Yoğun ama gurur verici bir gündü.

Telefonuma bakmaya bile fırsat bulamamıştım.

---

Akşam üzeri otelin önüne çıktım.

Derin bir nefes aldım.

Tam telefonumu çıkaracakken...

Arkamdan tanıdık bir ses geldi.

"Sayın diplomat."

Olduğum yerde donup kaldım.

Yavaşça arkamı döndüm.

"Ercan?"

Karşımda gülümsüyordu.

Elinde küçük bir sırt çantası vardı.

Üzerinde siyah bir ceket...

Yüzünde ise o tanıdık gülümseme.

"Sen..."

"Burada ne yapıyorsun?"

Omuz silkti.

"Sürpriz."

"Nasıl yani?"

"Bütün izin günlerimi biriktirdim."

"Bir haftalığına geldim."

Gözlerim dolmaya başladı.

"Deli misin sen?"

"Biraz."

"Yeter ki seni göreyim."

Hiç düşünmeden koşup boynuna sarıldım.

Aylar...

Belki de neredeyse bir yıl olmuştu.

İlk defa aynı şehirdeydik.

İlk defa ekrandan değil...

Gerçekten birbirimize dokunabiliyorduk.

Ercan saçlarımı okşadı.

"Çok özledim."

Ben başımı göğsüne yasladım.

"Ben daha çok."

Gülerek çenemi kaldırdı.

"Yalan."

"Hayır."

"Ben kazandım."

"Yok ben."

İkimiz de aynı anda gülmeye başladık.

Tam o sırada önümden geçen birkaç Türk görevli bize bakıp gülümsedi.

Biri diğerine eğilip fısıldadı.

"Demek meşhur Elif Hanım'ın anlattığı kişi bu."

Ercan kaşını kaldırdı.

"Meşhur mu olmuşum?"

Ben utançla yüzümü ellerimin arasına aldım.

"Ya..."

"Arada senden bahsetmiş olabilirim."

"Arada mı?"

"Biraz fazla."

Ercan kahkaha attı.

"Demek bütün bakanlık beni tanıyor."

"Abartma."

"Biraz."

Koluma girdi.

"E hadi."

"Bugün diplomat değilsin."

"Bugün sadece Elif'sin."

"Ve seni aylar sonra ilk defa dışarı çıkarıyorum."

Ben gülümseyerek ona baktım.

Belki dünyanın en önemli zirvelerinden birine katılmıştım.

Ama o an...

Benim için en önemli buluşma...

Otelin önünde, aylar sonra Ercan'la göz göze geldiğim o andı.

Bölüm: Hasretin Kahkahası

Otelden çıkıp yakındaki küçük bir restorana girdik.

Burası şık ama samimi bir yerdi.

Pencereden Londra'nın gece ışıkları görünüyordu.

Garson menüleri uzattığında Ercan bana baktı.

"Eee Sayın Diplomat."

"Hı?"

"Burada da İngilizce konuşuyorsun artık."

"Ee mecbur."

"Hadi siparişi sen ver."

"Tamam."

Garsona dönüp akıcı İngilizcemle siparişi verdim.

Garson gülümseyerek masadan ayrıldı.

Ercan ağzı açık bana bakıyordu.

"Ne?"

"Sen..."

"İngiliz olmuşsun."

"Abartma."

"Yok vallahi."

"Bir şey anlamadım ama çok havalıydı."

Kahkaha attım.

"İstersen sana da öğreteyim."

"Öğret."

"Mesela 'thank you' de."

"Thank yu."

"'You' değil."

"'Yu.'"

"Yu."

"Olmadı."

"Yuu."

Ben artık gülmekten nefes alamıyordum.

"Ercan."

"Dalga geçiyorsun."

"Biraz."

"Dur."

"Ben de sana futbol terimi soracağım."

"Gel."

"Ofsayt nedir?"

Bir anda sustum.

"..."

"..."

"Eee?"

"Şey..."

"Top..."

"Koşuyor..."

"Ondan sonra..."

Ercan kahkahayı patlattı.

"Tamam tamam."

"Berabere."

"Al işte."

"Ben İngilizceyi, sen ofsaytı bilmiyorsun."

---

Yemekler geldi.

İlk lokmayı alır almaz gözlerim büyüdü.

"Bu ne?"

"Neden?"

"Tuzsuz."

Ercan tattı.

"Bence güzel."

"Hayır."

"Bizim evde annem bunu görse mutfağı kapatır."

"İngiliz mutfağına laf etme."

"Ediyorum."

"Benim annemin mercimek çorbası bunlardan daha uluslararası."

Ercan yine gülmeye başladı.

"Şunu bir duymasınlar."

"Duysunlar."

"Beni Türkiye'ye geri yollarlar."

---

Yemekten sonra Thames Nehri boyunca yürüdük.

Soğuk hava yüzümüze vuruyordu.

Bir ara Ercan cebinden eldiven çıkardı.

"Al."

"Ya sen?"

"Ben iyiyim."

"Emin misin?"

"Erkek adam üşümez."

Tam o sırada kuvvetli bir rüzgâr esti.

Ercan istemsizce titredi.

Ben kaşımı kaldırdım.

"Erkek adam?"

"Şey..."

"Biraz üşüyebilirmiş."

İkimiz de kahkahaya boğulduk.

---

Gece geç olunca tekrar otele döndük.

Asansöre binerken ikimiz de bütün günün yorgunluğunu hissetmeye başlamıştık.

Kapı açıldı.

Odamın önüne geldik.

Kartı okutup içeri girdim.

Ercan kendini koltuğa bıraktı.

"Bugün..."

"Hayatımın en güzel günlerinden biriydi."

Ben de pencerenin önüne geçtim.

Londra yine ışıl ışıldı.

Aylarca telefondan gördüğümüz şehir...

Bugün birlikte yürüdüğümüz şehir olmuştu.

"Ercan."

"Hı?"

"İyi ki gelmişsin."

"İyi ki çağırmışsın."

Bir süre sessizlik oldu.

Sonra Ercan esneyerek ayağa kalktı.

"Ben artık kaçayım."

"Yarın yine erkenden toplantın var."

"Senin de sabah antrenmanın."

"Aynen."

Kapının önüne kadar birlikte yürüdük.

Vedalaşırken bana gülümsedi.

"İyi geceler Sayın Diplomat."

Ben de gülerek karşılık verdim.

"İyi geceler Hocam."

Kapı kapandıktan sonra birkaç saniye arkasından baktım.

Sonra derin bir nefes alıp yatağa uzandım.

Telefonumu elime aldım.

Rabia'ya tek bir mesaj attım.

"Geldi."

Cevap üç saniye sonra geldi.

"Öpmedin değil mi?"

Ben kahkaha atarak yazdım.

"Kız senin aklın hep aynı yere çalışıyor."

"Merak ettim."

"Yok be."

"Sadece bol bol konuştukBölüm: Bir Fotoğrafın Bedeli

Ertesi sabah...

Telefonumun alarmı daha yeni çalmıştı.

Gözlerimi yarı açık şekilde komodine uzandım.

Tam alarmı kapatacakken...

Telefon peş peşe titremeye başladı.

Rabia Arıyor...

Kaşlarımı çattım.

"Bu saatte?"

Aramayı açar açmaz Rabia'nın sesi kulaklarımı çınlattı.

"ELİFFFFF!"

"Ne oldu kız?"

"Sen magazindesin!"

"..."

"Ne?"

"Hemen internete gir!"

Bir anda uykum açıldı.

"Rabia dalga geçme."

"Dalga mı?"

"Bütün Türkiye sizi konuşuyor!"

Telefonu kapattım.

Elim titreyerek sosyal medyayı açtım.

İlk karşıma çıkan haber...

"Türk Diplomat Londra'da Gizemli Erkekle Görüntülendi!"

Altında...

Dün akşam Thames Nehri kenarında yürürken çekilmiş fotoğrafımız vardı.

Bir karede ben gülüyordum.

Bir karede Ercan bana montunu uzatıyordu.

Bir karede ise birlikte restorandan çıkıyorduk.

Başımı iki elimin arasına aldım.

"Allah'ım..."

"Biz ne ara çekildik?"

Tam o sırada telefon yine çaldı.

📞 Annem

"Anne..."

"Kızım!"

"İyiyim."

"İyi misin gerçekten?"

"İnternette seni gördük."

"Yok bir şey anne."

"Fotoğraf çekmişler."

"Sen mutlu musun?"

Sorusu beni durdurdu.

Gülümsedim.

"Evet."

"O zaman gerisi önemli değil."

Annemin sesi yumuşadı.

"Allah nazardan korusun."

"Âmin."

---

Telefon kapanmadan babam telefonu aldı.

"Kızım."

"Efendim baba?"

"Biz sana güveniyoruz."

"İnsanlar konuşur."

"İnsanlar her zaman konuşur."

"Sen işini düzgün yap."

"Gerisini boş ver."

Boğazım düğümlendi.

"Tamam baba."

---

Daha telefonu cebime koyamadan...

📞 Musab

"Ablacığım."

"Hı?"

"Ercan abi bayağı yakışıklı çıkmış."

İstemsizce güldüm.

"Şimdi mi fark ettin?"

"Yok."

"Ama fotoğraflar kaliteli."

"Musab!"

"Tamam tamam."

"Bu arada..."

"Enişte diye kaydettim."

"Ne?"

"Şaka yapıyorum."

"Yapma."

"Tamam ama bir gün yapacağım."

---

Beş dakika sonra...

📞 Ercan

Telefonu açar açmaz ikimiz de aynı anda,

"Gördün mü?"

dedik.

Sonra ikimiz de kahkahaya boğulduk.

"Demek seni de uyandırdılar."

"Evet."

"Annem aradı."

"Benimkiler de."

Başını kaşıdı.

"Biz yürüyüş yapıyoruz."

"Bunlar manşet atıyor."

"Ünlü olduk galiba."

"Ben istemeden oldum."

"Geri dönüşü yok artık."

---

Tam konuşurken telefonuma bir bildirim daha düştü.

Türkiye Dışişleri Bakanlığı

Kalbim hızlandı.

"Eyvah..."

"Ercan."

"Ne oldu?"

"Bakanlıktan mesaj geldi."

Mesajı açtım.

Birkaç saniye okudum.

Sonra derin bir nefes verdim.

Ercan merakla bana bakıyordu.

"Ne yazıyor?"

Başımı kaldırıp gülümsedim.

"Resmî bir sorun yok."

"Sadece..."

"'Basına açıklama yapmayınız, görevinize odaklanınız.' yazmışlar."

Ercan rahat bir nefes aldı.

"Ben de korktum."

---

Öğlene doğru...

Lobide kahvemi içerken Türkiye'den eski okul grubumuz patladı.

Rabia:

"KIZ SENİ BBC'DE GÖRÜRSEK ŞAŞIRMAM!"

Dilşah:

"Ercan abi bayağı karizmatik çıkmış."

Irmak:

"Oğlum siz harbi film oldunuz ya. Lisede bakışıyordunuz, şimdi Londra'da magazindesiniz. Ben böyle senaryo yazamam vallahi."

Eski beden hocası:

"Ercan, seni top peşinde koştururken biliyorduk. Meğer diplomat peşinde koşuyormuşsun."

Telefonun ekranına bakıp istemsizce güldüm.

"Şu hocalar hiç değişmiyor."

Tam o sırada otelin giriş kapısı açıldı.

Ercan içeri girdi.

Elinde iki kahve vardı.

Birini bana uzattı.

"Eee Sayın Magazin Yıldızı."

Kahvemi alıp gözlerimi devirdim.

"Sus."

"Bir imza alabilir miyim?"

"Gidersen alırsın."

"Yok."

"Ben ünlü sevgilimin yanında oturacağım."

Ben kahvemi yudumlarken hafifçe omzuna vurdum.

"Ya var ya..."

"Senin de hiç çekileceğin yok."

"O fotoğrafları kim çekti acaba?"

Omuz silkti.

"Bilmiyorum."

"Belki de sen bana o kadar güzel bakıyordun ki..."

"Millet fotoğraf çekmeden duramadı."

"Bak bak..."

"Kendini de bir şey sanıyor."

"E öyle değil mi?"

"Hayır."

"Kesin öyledir."

Gülmemek için dudaklarımı ısırıyordum.

"Ne gülüyorsun?"

"Hiç."

"Yalancı."

"Senin şu özgüvenine gülüyorum."

"Özgüven değil."

"Gerçekler."

"Oldu canım."

"Oldu."

İkimiz de aynı anda kahkaha attık.

Lobide oturan birkaç kişi dönüp bize baktı.

Ben utançla başımı eğdim.

"Bak..."

"Millet bize bakıyor."

Ercan gayet rahat bir şekilde kahvesinden bir yudum aldı.

"Baksın."

"Nasıl olsa bugün magazindeyiz."

İkimiz yine gülmeye başladık.

Ama içimden tek bir şey geçiyordu.

"Demek ki..."

"Bazen tek bir fotoğraf..."

"Koca bir hikâyeyi bütün Türkiye'ye anlatabiliyormuş.

Bölüm: Eve Dönüş

Londra'da geçirdiğimiz birkaç gün su gibi akıp geçmişti.

NATO Zirvesi bitmiş...

Toplantılar sona ermiş...

Artık dönüş vakti gelmişti.

Ben bavulumu kapatırken Ercan yatağın üzerine oturmuş beni izliyordu.

"Kız."

"Hı?"

"Şu valizi ilk geldiğin gün de böyle kapatmıştın."

"Ne olmuş?"

"O zaman Londra'ya alışmaya çalışıyordun."

"Şimdi ise..."

"Eve dönüyorsun."

Gülümsedim.

"Eve..."

Bu kelimeyi ne kadar özlediğimi o an fark ettim.

---

Havalimanına birlikte gittik.

Uçağa binene kadar kahve içtik, şakalaştık.

Ercan elindeki kahveyi gösterip,

"Bundan sonra İngiliz çayı içmeyeceğim."

"Neden?"

"Bizim ince belli bardaktaki çayın yerini tutmuyor."

"İki günde milliyetçiliğin tuttu."

"İki gün mü?"

"Ben zaten öyleydim."

"Tamam tamam."

"En Türk sensin."

---

Saatler sonra...

Kaptanın sesi duyuldu.

"Sayın yolcularımız, İstanbul Havalimanı'na iniş yapacağız."

Camdan aşağı baktım.

Boğaz...

Köprüler...

Minik minik evler...

İçim kıpır kıpır olmuştu.

"Hoş geldin Türkiye."

diye fısıldadım.

Ercan da camdan dışarı bakıp gülümsedi.

"Ev gibisi yok."

---

Pasaport kontrolünden çıkınca...

Kapının önünde bekleyen kalabalığı gördüm.

Bir anda tanıdık bir ses duyuldu.

"ELİFFFF!"

Rabia.

Kollarını açmış koşuyordu.

Ben de bavulu bırakıp ona sarıldım.

"Lan sonunda geldin!"

"Öldüm seni özlemekten."

"Ben daha çok."

Rabia beni bırakır bırakmaz Ercan'a döndü.

"Hoş geldin enişte."

Ercan kahkaha attı.

"Hoş bulduk."

"Alış artık."

"Bu lakap gitmeyecek."

---

Tam o sırada...

Musab arkadan gelip omzuma vurdu.

"Abla."

"Hı?"

"Bana ne getirdin?"

"Ben de seni özledim."

"Ben de."

"Ama hediyem nerede?"

Kafasına hafifçe vurdum.

"Açgözlü."

"Ne yapayım?"

"İngiltere'ye gidiyorsun."

"Boş gelinir mi?"

Ercan araya girip çantasından küçük bir paket çıkardı.

"Al bakalım."

Musab paketi açınca gözleri büyüdü.

"Orijinal forma mı bu?"

"Abi sen var ya..."

"Dünyanın en iyi eniştesisin."

Ben kaşımı kaldırdım.

"Daha evlenmedik."

Musab omuz silkti.

"Olur."

"Hissettim."

Hepimiz kahkaha attık.

---

Arabaya binip eve doğru giderken...

Annem arka koltukta sürekli bana dönüp bakıyordu.

"Ne oldu anne?"

"Hiç."

"Sadece..."

"Zayıflamışsın."

"Anne."

"Londra seni aç bırakmış."

"Anne vallahi yiyorum."

"Yok."

"Bugün mantı yapacağım."

"İtiraz istemiyorum."

Babam direksiyonda güldü.

"Annen üç gündür mantı açıyor zaten."

"Gelince yediririm diye."

Gözlerim doldu.

"İnsan nerede olursa olsun..."

"Anne evi hep aynı kalıyordu."

---

Yaz gelmişti.

Hava sıcacıktı.

Mahallede çocuklar top oynuyor...

Komşular kapı önlerinde sohbet ediyordu.

Ben balkonda çay içerken Ercan aşağıdan seslendi.

"Elif!"

Aşağı baktım.

Elinde iki tane dondurma vardı.

"Biri senin."

"Gelmiyorum."

"Neden?"

"Eriyecek."

"O zaman çabuk gel."

Gülerek aşağı indim.

Dondurmamı uzattı.

"Çikolatalı."

"En sevdiğin."

İlk lokmayı alırken gözlerimi kapattım.

"Var ya..."

"Şu dondurmanın tadını bile özlemişim."

Ercan bana bakıp gülümsedi.

"Londra nasıl?"

"Güzel."

"Türkiye?"

Başımı kaldırıp etrafa baktım.

Çocuk sesleri...

Simitçi...

Uzaktan geçen minibüs...

Annemin balkondan bağırışı...

"ELİF, GÜNEŞTE KALMA!"

İstemsizce güldüm.

"Türkiye..."

"Ev gibi."

Ercan da aynı anda başını salladı.

"Çünkü ev burası."

Yaz daha yeni başlıyordu.

Ve ikimiz de biliyorduk...

Bu yaz, aylar sonra ilk kez aynı ülkede, aynı sokaklarda, aynı gökyüzünün altında geçecekti.

Yazın en güzel yanı...

Pazar sabahlarıydı.

Annem daha güneş yeni doğarken odama daldı.

"Elif!"

"Kalk kız."

"Bugün pikniğe gidiyoruz."

Yorganı kafama kadar çektim.

"Anne..."

"Daha çok erken."

"Erken falan değil."

"Saat sekiz."

Ben homurdanırken Musab kapının önünden bağırdı.

"Abla!"

"Çabuk ol."

"Topu ben alıyorum."

"Al."

"Beni rahat bırak."

Annem bir anda yorganımı çekince mecburen kalktım.

"Anneyle inatlaşılmaz..."

---

Bir saat sonra herkes hazırdı.

Bu sefer köy değil...

İstanbul'da, Belgrad Ormanı'nın içindeki piknik alanına gidecektik.

Gidecekler tam kadroydu.

Annem...

Babam...

Ben...

Musab...

Amcam...

Yengem...

Fatma...

Hira...

Halam...

Eniştem...

Rabia...

Ve tabii ki...

Ercan.

Ben ayakkabımı giyerken telefonum çaldı.

"Ercan."

"Aşağı bak."

Camdan baktım.

Arabasını apartmanın önüne çekmişti.

Camı indirip bana el salladı.

"Hazır mısın?"

"İki dakika."

Tam aşağı inecekken babam seslendi.

"Elif."

"Efendim?"

"Bizim arabaya gel."

Derin bir nefes aldım.

"Şey..."

"Baba..."

"Ercan'la gitsek olur mu?"

Babam bir anda sustu.

Kaşlarını kaldırıp bana baktı.

"Neden?"

"Yakın olur."

"Birlikte gideriz."

Babam hafifçe başını iki yana salladı.

"Daha geçen gün Londra'dan geldiniz."

"Birbirinize doymadınız mı?"

Musab araya girdi.

"Baba."

"Bir bırak ya."

"Sevgililer."

Babam Musab'a döndü.

"Sen karışma."

Annem ise gülüyordu.

"Ya bırak çocukları."

"Git kız."

"Ama akşam da aynı arabayla döneceksiniz."

"Tamam anne."

Ben sevinçle aşağı indim.

Arabaya biner binmez Ercan bana baktı.

"Ne oldu?"

"Baban izin verdi."

"Gerçekten mi?"

"Biraz zor oldu."

"Eee?"

"Haydi sür."

"Fikir değiştirmeden."

İkimiz de kahkaha attık.

---

Yol boyunca camlar açıktı.

Yaz rüzgârı içeri doluyordu.

Radyoda eski Türkçe şarkılar çalıyordu.

Ben şarkıya eşlik ederken Ercan bana dönüp güldü.

"Sesin..."

"Ne olmuş?"

"Biraz..."

"Geliştirilmeye açık."

"İn aşağı."

"Arabamdan."

"Tamam sustum."

"Akıllı ol."

---

Yaklaşık kırk dakika sonra piknik alanına vardık.

Herkes çoktan gelmişti.

Amcam mangalı kuruyordu.

Yengem salataları hazırlıyordu.

Halam semaverin başındaydı.

Fatma ile Hira ise Musab'ın peşinden koşuyordu.

Rabia beni görünce uzaktan bağırdı.

"Oo!"

"Hanımefendi sonunda geldi."

Ben de gülerek ona sarıldım.

"Sus."

"Trafik vardı."

"Eminim."

"Damadı beklemişsinizdir."

"Rabia!"

"Kız ne var?"

"Ercan abi duymasın."

Tam o sırada arkamızdan bir ses geldi.

"Duydum."

İkimiz de aynı anda döndük.

Ercan elinde içeceklerle geliyordu.

Rabia kahkaha attı.

"Tam zamanında."

---

Bir süre sonra mangal hazır oldu.

Herkes sofranın etrafına oturdu.

Babam tam karşıma...

Ercan ise yanıma oturdu.

Babam bunu görünce boğazını temizledi.

"Ercan."

"Efendim amca?"

"Köfteyi uzat."

"Hemen."

Köfteyi uzattı.

Babam aldı.

Sonra tekrar konuştu.

"Bir de ayranı."

"Hemen amca."

Ben gülmemek için başımı önüme eğmiştim.

Ercan uslu uslu ne istenirse uzatıyordu.

Rabia kulağıma eğildi.

"Baban bildiğin damat stajı yaptırıyor."

Dirseğimle hafifçe dürttüm.

"Sus."

"Gülüyorum."

---

Yemekten sonra çocuklar top çıkardı.

Musab bağırdı.

"Ercan abi!"

"Maç var."

"Hadi."

Ercan bana baktı.

"Geliyor musun?"

"Ben mi?"

"Evet."

"Sen eskiden güzel pas atıyordun."

Bir anda yıllar önceki okul bahçesi gözümün önüne geldi.

Gülümsedim.

"Hâlâ atıyorum."

Ayakkabılarımı düzelttim.

Sahaya geçtim.

Tam top bana geldi.

Ayağımın içiyle Ercan'a tek pas attım.

Ercan topu kontrol edip golü attı.

Musab hemen bağırdı.

"Abla asist yaptı!"

Rabia alkışlamaya başladı.

"Helal be!"

Ercan bana dönüp göz kırptı.

"Demiştim."

"Hâlâ güzel pas atıyorsun."

Ben de gülümseyerek omuz silktim.

"Bazı şeyler hiç değişmiyor."

O gün...

Belgrad Ormanı'nın içindeki o küçük piknik alanında...

Sadece mangal yapmamıştık.

Koca aile...

Kahkahalar...

Şakalar...

Ve birlikte geçirilen o güzel yaz günü...

Hepimizin hafızasında unutulmaz bir anı olarak kalmıştı.

Bölüm: Eve Dönüş Yolu

Güneş yavaş yavaş batmaya başlamıştı.

Belgrad Ormanı'nın içi turuncuya boyanmıştı.

Çocuklar yorulmuş...

Büyükler son çaylarını içiyordu.

Amcam semaverin altını kapattı.

"E hadi."

"Toparlanalım."

Herkes bir anda hareketlenmeye başladı.

Masalar toplandı.

Sandalyeler katlandı.

Mangaldaki son közler söndürüldü.

Ben de annemle tabakları toplamaya başladım.

Tam eğilmiş tabakları alırken...

Ercan sessizce yanıma geldi.

"Ver."

"Taşırım."

"Yok."

"Ben hallederim."

"İnat etme."

Elimden bütün tabakları aldı.

Tam o sırada babam bizi uzaktan izliyordu.

Musab bunu fark edince sinsice yanıma geldi.

"Abla."

"Hı?"

"Baba sizi izliyor."

"Panik yapma."

"Niye?"

"Bir şey yapmadık ki."

"Yok."

"Ama babanın bakışı..."

İkimiz de aynı anda babama baktık.

Babam bize baktığını fark edince hemen başka tarafa döndü.

Ben gülmeye başladım.

"Babam var ya..."

"Hiç değişmiyor."

---

Arabalara binme vakti gelmişti.

Babam anahtarını çıkardı.

"Ercan."

"Efendim amca?"

"Yine sen götür."

"Biz arkadan geliriz."

Ben şaşkınlıkla babama baktım.

"Gerçekten mi?"

Babam omuz silkti.

"Ne var?"

"Güveniyoruz artık."

İçim sıcacık oldu.

"Eyvah."

Rabia hemen araya girdi.

"Resmî onayı aldı."

"Sus kız."

"Gerçek ama."

---

Arabaya bindik.

Bu sefer sadece ikimiz vardık.

Camlar açıktı.

Akşamın serin rüzgârı içeri doluyordu.

Bir süre ikimiz de konuşmadık.

Yolda hafif bir müzik çalıyordu.

Sonra Ercan sessizliği bozdu.

"Bugün..."

"Çok güzeldi."

"Benim de çok hoşuma gitti."

"Ailen..."

"Çok samimi."

Gülümsedim.

"Alışırsın."

"Galiba başladım."

"Daha babam sana kızmadı bile."

"Bugünkü bakışları yetti."

Kahkaha attım.

"Onlar normal."

"Normal mi?"

"Evet."

"Bir gün seni mangal başına tek başına bırakırsa..."

"İşte o zaman aileden sayılırsın."

"Bugün bıraktı zaten."

"Daha başlangıç."

---

Kırmızı ışıkta durduk.

Ercan bana dönüp hafifçe gülümsedi.

"Bir şey soracağım."

"Sor."

"Bugün en çok ne hoşuna gitti?"

Bir an düşündüm.

"Fatma'nın Musab'ın peşinden hortumla koşması."

Ercan kahkahayı bastı.

"Ben de."

"Musab'ın suratını görmeliydin."

"Çamurun içine düştü bir de."

İkimiz de gülmekten konuşamaz hale geldik.

---

Mahalleye girdiğimizde hava iyice kararmıştı.

Apartmanın önünde durduk.

Ben emniyet kemerimi çözdüm.

Kapıyı açacakken...

Ercan seslendi.

"Elif."

"Dönüp baktım."

"Hı?"

"Bugün..."

"Bir an..."

"Kendimi gerçekten bu ailenin bir parçası gibi hissettim."

Gözlerimin içi istemsizce güldü.

"Biliyor musun?"

"Bence onlar da öyle hissediyor."

"Emin misin?"

"Babam seni ikinci kez arabayla gönderdiyse..."

"Tamamdır."

"O büyük olay."

İkimiz de güldük.

Tam arabadan inerken Ercan camı indirip arkamdan seslendi.

"Bu arada."

"Hı?"

"Yarın müsait misin?"

"Neden?"

"Sana bir sürprizim var."

Merakla kaşımı kaldırdım.

"Ne sürprizi?"

"Eğer şimdi söylersem..."

"Sürpriz olmaz."

Dil çıkardım.

"Hiç sevmiyorum seni."

"Evet."

"Yarın yine geleceksin."

"Belki."

"Kesin gelirsin."

"Bakacağız."

Gülerek apartmana doğru yürümeye başladım.

Tam kapıya geldiğimde arkamı döndüm.

Ercan hâlâ gitmemişti.

Direksiyonun arkasından bana bakıyor, gülümsüyordu.

Ben de el salladım.

O da korna yerine farlarını bir kez yakıp söndürdü.

"Bazı insanlar..."

"Hayatınıza öyle sessiz giriyor ki..."

"Bir gün onsuz geçen bir günü hayal bile edemiyorsunuz."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.