İçeriğe geç

Mutlu Masallar Şirketi

Bölüm 1 · 12 dk okuma

Mutlu Masallar Şirketi

Bölüm 1

Mutlu Sonlar

"Herkesin bildiği masallar vardır, değil mi? Külkedisi, Pamuk Prenses, Kırmızı Başlıklı Kız... Peki, bu masalların o kusursuz, parıltılı mutlu sonlarla bitmesi gerçekten kimin sayesinde? Yazarların mı?

Elbette hayır.

Mutlu Masallar Şirketi’ne hoş geldiniz. Bu şirket, trajedilerle ve kötü sonlarla bitmesi kaçınılmaz olan kitapların o arzulanan mutlu sonlarını bizzat inşa eder. Külkedisi’nin o cam ayakkabısını arkasında bırakmasını sağlayan bizdik. Kötü kalpli kurt Kırmızı Başlıklı Kız’ı yuttuğu an, avcıya zamanında haber veren yine bizdik.

Pamuk prenses zehirlendiğinde, prensin durumdan haberdar olup yetişmesini sağlayan da bizden başkası değildi.

Mutlu Masallar Şirketi... Daha fazla bilgi almak ve kefaret şartlarını öğrenmek için lütfen web sitemizi ziyaret edin: www.ma—"

Televizyonu kapattım. Bu aptal reklamları o kadar çok kez görmüştüm ki artık tek bir saniyesine bile tahammülüm kalmamıştı. Şirketin o parıltılı, yalanlarla dolu dünyasını her pazarlayışlarında midem bulanıyordu.

Derin bir nefes alıp masadaki kupaya uzandım. Tam o sert, şekersiz kahvemden büyük bir yudum aldığım an, arkamdaki sessizliği bölen o ses yankılandı.

"Claire, Bay Albert seni odasında bekliyor," dedi Anthony.

Ona sadece donuk bir bakış fırlatıp kısık bir sesle teşekkür ettim. Adımlarımı hızlandırarak ofise doğru yürümeye başladım; koridordaki çöp kovasının yanından geçerken elimdeki yarım kalmış kahveyi içine fırlattım. Bay Albert'ın odasına girmeden hemen önce, koridordaki aynada kendime son bir kez baktım. Ceketimi düzelttim, boynumdaki o lanet olası izi kontrol ettim ve kapıyı iki kez tıklattım.

"Girebilir miyim, efendim?"

"Elbette, Claire. İçeri gel. Sen benim bu şirketteki en sadık, en kusursuz çalışanımımsın. Buraya ilk geldiğin o günü, o ürkek ve ne yapacağını bilemez halini dün gibi hatırlıyorum."

Bay Albert, masasının arkasındaki geniş deri koltuğuna kurulmuş, yüzündeki o sahte ve babacan gülümsemeyle bana bakıyordu. Ben ise kapının eşiğinde, ceketimin önü ilikli bir şekilde duruyordum. Yüzümdeki tek bir kasın bile oynamasına izin vermeden, ona o her zamanki soğuk, donuk ve mesafeli gözlerimle bakmaya devam ettim. Benim bu ifadesiz duvarıma çarpan her insan gibi o da bir süre sonra rahatsızca yerinde kıpırdandı.

"Ah, neyse..." diyerek boğazını temizledi ve sesindeki o sevecen, yapay tonu yeniden takındı. "9999. mutlu sonun için seni canıgönülden tebrik ederim tatlım. Dile kolay, tam dokuz bin dokuz yüz doksan dokuz hikaye... Şirketimiz adına harika bir başarı. Kutlamak için bir kadeh şampanya ister misin?"

"Teşekkürler, efendim," dedim, sesimdeki o düz ve mekanik tınıyı hiç bozmayarak. Bakışlarımı masasının üzerindeki parıltılı şampanya kadehinden çekip doğrudan gözlerine diktim. "İçki kullanmıyorum. Konu açılmışken, 10.000. görevimi, yani sonuncu kitabımı ne zaman alabilirim acaba? Beklemek istemiyorum."

Bay Albert elindeki şampanya şişesini yavaşça masaya bıraktı. Bana doğru uzanıp yüzünde şefkat dolu, ama bir o kadar da bıkkın bir ifadeyle iç geçirdi. "Claire... Biraz yavaşla tatlım. Kendini harap ediyorsun, en sonunda hasta olacaksın. Bu kadar işkolik olma, biraz durup dinlenmek senin de hakkın."

Gözlerimi hafifçe kıstım. Dudaklarımın kenarı, sadece benim görebileceğim kadar alaycı ve buz gibi bir çizgi halinde yukarı kıvrıldı. Sağ elim gayriihtiyari boynumdaki o gizlemeye çalıştığım yanık izine, o meşum kazanın hatırasına kaydı.

"Ben zaten ölüyüm, efendim," dedim, sesim koridordaki boşlukta yankılanırken. "İstesem de hasta olamam. Bana sadece yeni görevimi verin."

Bay Albert, sözlerim üzerine bir anlığına o kusursuz, babacan maskesinden sıyrılır gibi oldu. Göz bebekleri kısıldı, bakışlarındaki o sahte şefkat yerini keskin ve bürokratik bir otoriteye bıraktı. Şirketin o kibar yüzünün ardındaki gerçek yöneticiyi, o tekinsiz gücü bir saniyeliğine de olsa gördüm. Ancak kendini hızla toparladı ve o pürüzsüz, profesyonel gülümsemesini yeniden yüzüne yerleştirdi.

"Hâlâ sana önerdiğim o yöneticilik konumuyla ilgilenmiyorsun, değil mi tatlım?" diye sordu, sesindeki tonu yapay bir hayıflanmayla bükerek. "O koltuk, o yetki sana gerçekten çok yakışırdı. Üstelik biliyorsun... Mutlu Masallar Şirketi'nin senin gibi bir dehaya hâlâ çok ihtiyacı var. Gitmeni hiç istemiyoruz."

"Teşekkürler efendim, gururum okşandı," dedim. Sesime olabildiğince düz ama kurallara uygun yapay bir nezaket katmaya çalışmıştım. "Ama hayır. Teklifiniz için minnettar olsam da ben sadece kendi hayatımı geri istiyorum."

Bu kelimeler dilimden dökülürken, içimde bir yerlerde devasa bir yalanın ağırlığı çöktü. "Kendi hayatım" dediğim o kavram, zihnimde içi boşalmış, soluk bir kelimeden ibaretti artık. O kadar uzun zamandır bu loş koridorlarda, bu tozlu arşivlerin arasında başkalarının yarım kalmış masallarını tamir ediyordum ki... Gerçekte kim olduğumu, aynaya baktığımda gördüğüm bu kadının dünyada nasıl biri olduğunu, buraya düşmeden önce insanlara nasıl davrandığımı, neleri sevip neleri kıskandığımı bile artık sadece hayal meyal hatırlıyordum.

Beni tanımlayan her şey, o karanlık oda kimyasallarında silinip giden bir fotoğraf gibi solmuştu. Sahi, ne kadar zamandır bu kurumsal cehennemin, bu bitmek bilmeyen kefaret zincirinin içindeydim? Şirketin o parlak reklamlarında iddia ettiği gibi birkaç yıl mı?

Kendi kendime acı acı gülümsedim. Muhtemelen hayır. Birkaç yıl değil; Zaman burada akmıyordu, sadece sayfalara hapsedilmiş mutlu sonlarla ölçülüyordu. Ve ben, kendi sonumu görebilmek için yıllardır bekliyordum.

Bay Albert'ın yüzümden geçen o ani, asırlık durgunluğu fark etti. Masasındaki evrakları hafifçe kenara iterek, yapay bir hüzünle omuzlarını düşürdü.

"Sanırım buradan gerçekten nefret ediyorsun," dedi, sesine dramatik bir ton katarak. "Bu sevecen kalbimi derinden üzdü Claire... Ama sen nasıl istersen öyle olsun. En kısa sürede senin için o son, yani on bininci masalı bulacağız. Neşelen artık, bizim sloganımız neydi? 'Mutsuz son kalmayana dek.'"

Yüzüme, şirketin o parıltılı reklamlarındaki kadar yapmacık ve ruhsuz bir gülümseme yerleştirdim. "Elbette efendim, çok haklısınız," dedim, sesimdeki her bir kelimeyi tartarak. "Bana zaman ayırdığınız için teşekkür ederim. Ben sanırım artık yerime, arşive dönmeliyim."

"Elbette Claire," diyerek beni uğurladı Albert, gözleri çoktan önündeki diğer dosyalara kaymıştı. "Lütfen çıkarken Anthony’ye söyle de bana taze bir kahve getirsin."

Odama geçer geçmez, en son görevimin ayrıntılı dosyasını hazırlamaya başladım. Şirketin o soğuk, dijital ekranında beliren başlığı okuduğumda gözlerimi devirmemek için kendimi zor tuttum.

Kitap: Yaz Aşkım

Hedef karakter: Emily Watson

Dosyadaki özete şöyle bir göz gezdirdim. Emily, hayatının en zor kararının tam ortasında duruyordu: Aşkını mı seçecekti, yoksa binbir emekle inşa ettiği kariyerini mi? Her klişe aşk romanındaki gibi, Emily yazın kafa dağıtmak için gittiği o sahil kasabasındaki lüks otelde, otel sahibinin yakışıklı oğluna aşık olmuştu. Yaz bitip şehre dönme vakti geldiğinde, gözyaşları içinde numaralar değiş tokuş edilmiş, sonsuz aşk yeminleri edilmişti. Ancak Emily, o çok sevdiği adamdan tam bir haftadır tek bir mesaj bile alamamıştı. Ve dün akşam, beklediği o arama sonunda gelmişti. Sevgilisi, buz gibi bir ses tonuyla onu terk ettiğini, ailesinin onun için uygun gördüğü zengin bir kızla evlenmek zorunda olduğunu söyleyip telefonu yüzüne kapatmıştı.

Derin bir iç çektim. Sanırım asırlardır bu şirketteydim ve bu ucuz klişeden en az bin tane düzeltmiştim. Formül hep aynıydı.

Saniyeler sonra, hikayenin yazıldığı o boyutsal düzlemde, kasvetli ve hafif çiseleyen bir sonbahar gününün ortasındaydım. Emily, parktaki ahşap banklardan birine çökmüş, gözyaşları sicim gibi yanaklarından süzülürken bir yandan da hınçla elindeki çikolatayı ısırmaya çalışıyordu. Üzerindeki hırkaya sarınmış, hayalleri yıkılmış bir zavallı gibi görünüyordu.

Yüzüme anında o roller için ezberlediğim, sıcak ve şefkatli "eski dost" maskesini takındım. Topuklu ayakkabılarımın parkın parke taşlarında çıkardığı ritmik seslerle ona doğru usulca yaklaştım. Tam önünde durduğumda, yüzümde şaşkın ve endişeli bir ifade belirdi.

"Aman Tanrım, Emily?" dedim, sesime mükemmel bir panik ve sevecenlik katarak. "Nasılsın canım? İnanmıyorum, uzun zamandır görüşemiyoruz!"

Yavaşça yanına, bankın boş kalan kısmına iliştim. Elimle hafifçe omzuna dokunup gözlerinin içine baktım. "Ah... Bir sorun mu var? Neden ağlıyorsun böyle, ne oldu?"

Emily, kızarmış ve şişmiş gözlerini elindeki çikolatadan ayırıp bana doğru kaldırdı. Bakışlarında derin bir yabancılık, hatta bir parça şaşkınlık vardı. Beni tanımaya çalışır gibi gözlerini kıstı ama zihninde bana dair en ufak bir izin bile olmadığını görebiliyordum.

"Ah, beni tanıyamadın mı?" dedim, yüzüme hafif, kırık bir tebessüm yerleştirerek. Sesimdeki samimiyet o kadar kusursuzdu ki, bu kurumsal yalanı asırlardır ne kadar iyi profesyonelleştirdiğimi kendime bir kez daha kanıtlamıştım. "Sanırım epey zaman oldu, değil mi? Ben Amber! Aynı lisedeydik. Yoksa... Yarınki ülke geneli yüzme yarışması yüzünden mi böyle streslisin? Hiç korkma, eminim çok iyi geçecektir. Lisedeki yüzme takımında tam anlamıyla mükemmeldin, unuttun mu?"

Şirketin bana sağladığı karakter bilgi formundaki detayları havada uçuşan kelimeler gibi yakalayıp cümlenin içine serpiştirmiştim. Emily’nin hâlâ beni tanımadığı her halinden belliydi. Tabii ki tanıyamazdı; ben onun geçmişinde hiç var olmamış, bu evrene birkaç dakika önce sızmış bir yabancıydım. Beni hatırlasaydı asıl o zaman bir sistem hatası var demek olurdu. Yine de şu anki çaresizliği, bu mantık hatasını sorgulamasına engel oluyordu.

"Üzgünüm..." dedi, hıçkırıklarının arasından çıkan boğuk bir sesle. Başını iki yana sallarken gözünden yeni bir damla yaş süzüldü. "Hatırlamaya çalıştım ama... Gerçekten hatırlayamıyorum."

Sözünü bitiremeden, içindeki o yoğun acı ve kırgınlık dalgası yeniden yüzeye çıktı. Omuzları sarsılmaya başladı ve elindeki çikolatayı sıkarak hıçkıra hıçkıra ağlamaya devam etti. Dünya başına yıkılmış gibiydi. O otel sahibinin oğlu, bu kızın bütün dünyasını birkaç saniyede yerle bir etmişti.

Yavaşça ona doğru fısıldadım, aramızdaki o buzdan mesafeyi tamamen eritmek ister gibi bir adım daha yaklaştım. Elimle omzunu hafifçe okşayarak güven vermeye çalıştım.

"Hey..." dedim, sesimi olabildiğince şefkatli ve yatıştırıcı bir tona büründürerek. "Sorun değil, hiç önemli değil. Konuşmak ister misin? Sen beni şu an tam olarak hatırlamasan da olur canım... Seni dinleyebilirim. Tabii, sen de istersen ve kendini rahat hissedeceksen."

Birkaç dakika boyunca parkta, sadece çiseleyen yağmurun ve Emily’nin hıçkırıklarının sesi eşliğinde öylece durduk. Sessizliği ilk bozan o oldu. İçinde tuttuğu o devasa yükü daha fazla taşıyamamış gibi, aniden konuşmaya başladı:

"Benim sevgilim... Yarın görücü usulü tanıştığı biriyle evlenecek. Ne yapacağımı, ne düşüneceğimi inan bilmiyorum. Onun beni böylece, hiçbir açıklama yapmadan terk ettiğine inanamıyorum. Arkasında mutlaka başka bir şey olmalı, bir şeyler gizliyor. O... O asla öyle biri değil ama... ama..."

Cümlesinin sonuna geldiğinde sesi şiddetle titredi, nefesi kesilir gibi oldu.

Elimi sakinleştirici bir tavırla omzuna koydum ve gözlerinin içine bakarak, "Sakinleş," dedim, sesimdeki o sahte ama güven veren sıcaklığı koruyarak. "Sadece sakin ol. Seni dinliyorum ve buradayım, yanındayım."

Derin bir nefes almaya çalıştı ama gözyaşları tekrar yanaklarından süzüldü. "Ama yarın onun yanına gidersem, hayatım boyunca hazırlandığım o turnuvayı kaçıracağım. Ben ne yapacağımı gerçekten bilmiyorum... Ya oraya gittiğimde her şey doğruysa? Ya gerçekten benden nefret ediyorsa?"

"Ah canım, seni o kadar iyi anlıyorum ki..." dedim, sesime tarihin en klişe aşk romanlarından fırlamış o bildik, dramatik tonu katarak. "Ama eğer adam gerçekten anlattığın gibiyse, neden kalbinin sesini dinlemiyorsun? Bir yarışma gelir, diğeri gider. Önünde kariyer için daha pek çok fırsat olacak. Ama gerçek aşkı bulmak bu dünyada hiç kolay değil... Git ve o aşkın peşinden koş, Emily Watson. Ve işler yoluna girdiğinde, bana bir düğün davetiyesi yollayıp teşekkür etmeyi de unutma!"

Yüzümdeki o samimi, teşvik edici gülümsemeyi arkamı dönene kadar korudum. Ancak parktan çıkıp sokağın köşesini döndüğüm an, o sahte maske yüzümden tamamen düştü. Dudaklarım buz gibi bir nefesle, alaycı bir şekilde kıvrıldı.

Elbette bana o davetiyeyi yollayabilirsin Emily... Tabii beni bir daha bulabilirsen.

Kendi kendime acı acı gülümsedim. Gerçekten inanılmazdı. Kim sadece birkaç haftalık bir yaz aşkı uğruna, yıllarca emek verdiği kariyerinden ve hayatının turnuvasından bir kalemde vazgeçerdi ki?

Tabii ki sadece Mutlu Masallar Şirketi'nin basiretsiz, iradesiz karakterleri. Bir görev daha tamamlanmak üzereydi. Geriye sadece o zavallı adamı evlenmekten vazgeçirecek küçük bir tesadüf yaratmak kalmıştı.

Emily’yi o nemli park bankında kendi ucuz dramasıyla baş başa bıraktıktan sonra, zaman kaybetmeden hikayenin diğer yarısına, yani onun o biricik aşkı Alex’in yanına ışınlandım.

Mekan saniyeler içinde değişti. Şimdi şehrin en lüks, buram buram pahalı parfüm ve elitizm kokan damatlık mağazalarından birinin tam ortasındaydım. Ve karşımda, tam da tahmin ettiğim gibi, o aptal duruyordu. Aynanın karşısına geçmiş, üzerine geçirdiği o aşırı resmi, ruhsuz damatlıkla kendine bakıyordu. Yüzündeki o sözde çaresiz, kurban edilmiş erkek ifadesini görmek midemi bulandırsa da şirketin bana yüklediği yeni role bürünmem sadece bir göz kırpışı kadar sürdü.

Üzerimdeki kıyafetler anında o mağazanın asil, jilet gibi duran çalışan üniformasına dönüştü. Saçlarımı arkaya doğru tarayıp yüzüme dünyadaki en profesyonel, en ikna edici ve kusursuz satış danışmanı gülümsemesini yerleştirdim. Emily’nin buraya doğru yola çıkacağını biliyordum, bu yüzden zamanlama mükemmel olmalıydı.

Yavaş ve kendinden emin adımlarla Alex’e doğru yaklaştım. Aramızda tam olarak müşteri ile satıcı arasındaki o saygın mesafeyi bırakarak durdum, ellerimi önümde kibarca birleştirdim.

"Merhaba efendim," dedim, sesimi en kadife, en güven veren ve elit tona ayarlayarak. "Gördüğüm kadarıyla hayatınızın en özel, en dönüm noktası olacak günü için hazırlık yapıyorsunuz. Size bu süreçte rehberlik etmekten onur duyarım. Üzerinizdeki model gerçekten asil duruyor ama eğer isterseniz, özellikle aklınızda olan spesifik bir renk veya konsept var mı? Mağazamızda sadece size özel, tamamen sizin ölçülerinizle tasarlanacak özel üretim kumaşlar ve modeller de çalışabiliriz. Sonuçta insan hayatında sadece bir kez gerçekten ruhunu yansıtan o doğru seçimi yapmalı, öyle değil mi?"

Son cümleyi söylerken gözlerinin içine tam olarak bir psikolog gibi baktım. "Doğru seçim" kelimesini zihnine bir kıymık gibi batırmıştım. Şimdi tek yapmam gereken, Emily kapıdan içeri girene kadar bu çocuğun kafasını biraz daha karıştırmaktı.

Tam o esnada, mağazanın sessizliğini Emily’nin telefonunun çalma sesi böldü. Telefonun ekranında Emily'nin ismi yanıp sönüyordu.

"Ah," dedim, yüzüme profesyonel bir şaşkınlık yerleştirerek. "Nişanlınız mı? Eminim o da damatlığınız için oldukça heyecanlı ve meraklıdır, ne de olsa sizin için en mükemmelini seçmek isteyecektir."

Alex bir anlığına duraksadı, omuzları kasıldı. Yüzüne ani bir gölge düştü. "Şey... o... o nişanlım değil," diye kekeledi, gözlerini kaçırarak.

"Ah, gerçekten özür dilerim!" dedim, hemen kendimi toparlayıp mahcup bir ifade takınarak. "Çok patavatsızca davrandım, kusura bakmayın efendim."

Ancak Emily aramaya devam ediyordu. Telefon, mağazanın içerisinde ısrarcı ve yüksek bir tonda çalmaya devam etti. Alex’in huzursuzluğu gözle görülür derecede artmıştı.

"Belki de açmalısınız, efendim," dedim sesimi olabildiğince nazik ve ısrarcı bir tonda tutarak. "Gerçekten önemli olabilir, kim bilir belki de sizi düşünen biridir."

Alex bir an tereddütle telefona baktı, parmakları titredi ama telefonu açmak yerine hınçla reddetti ve ekranı aşağı çevirip masaya bıraktı. O an, hikayenin kırılma noktasının tam merkezinde olduğumu biliyordum.

"Aptal adam," diye fısıldadım sesimin tonunu ayarlayarak. Neyse ki mağazanın asil sessizliğinde bu mırıltımı duyamayacak kadar kendi suçluluk duygusunda boğuluyordu.

Ama sanırım şu aşamada olayların akışına müdahale etmek için yapabileceğim pek bir şey kalmamıştı. Şirketin o kusursuz (!) kurgusunun işlemesi için zamanı ileri sarmam gerekiyordu. Mağazanın loş ışıklarını arkamda bırakarak, doğrudan düğün gününe, o büyük yüzleşme anına ışınlandım.

Büyüleyici bir kilise bahçesi, bembeyaz çiçekler ve sahte gülümsemelerle dolu davetliler... Tam rahip o can alıcı soruyu sorup yeminler edilmek üzereyken, büyük ahşap kapılar ardına kadar açıldı ve Emily içeri daldı. Nefes nefese kalmıştı ama sesindeki kararlılık tüm salonda yankılandı:

"İtirazım var! Bu evlilik gerçekleştirilemez!"

Elbette Emily’nin Amerika’dan Arjantin’e, uçak rötarlarına ve pasaport kontrollerine takılmadan bu kadar hızlı gelmesinde Mutlu Masallar Şirketi’nin —ve tabii ki benim— küçük bir zaman manipülasyonu yardımı vardı. Ama şu an bunun kimin umurunda olduğu tartışılırdı. Emily, salondaki şaşkın bakışları ve fısıltıları hızla arkasında bırakarak koridorda ilerledi ve kimsenin müdahale etmesine fırsat vermeden koşarak Alex’in dudaklarına yapıştı.

"Seni seviyorum Alex ve senin de beni sevdiğini çok iyi biliyorum," dedi geri çekildiğinde, gözlerinde yaşlarla. "O yüzden sana sadece bir kez soracağım... Benimle gel."

Emily elini ona doğru uzattı. Salonda ölümcül bir sessizlik hüküm sürüyordu. Birkaç dakikalık o sinir bozucu, klişe tereddütten sonra Alex üzerindeki damatlık ceketini çekip fırlattı, Emily'nin uzattığı o eli sıkıca tuttu. İkisi birden arkalarına bile bakmadan kapıya doğru koşmaya başladılar. Kilisede büyük bir kaos patlak verirken ben arkalarından bakıyordum.

"Ah... Sanırım burada işim bitti," diye mırıldandım.

Sisteme yüklenen Emily Watson dosyasının o toz pembe final sayfasına göz ucuyla şöyle bir baktım:

“Emily ve Alex, tüm engelleri aşarak Amerika'ya taşınırlar ve hayatlarının sonuna kadar mutlu mesut yaşarlar.”

"Ne tatlı (!)" diye mırıldandım içimden, kelimenin üzerine basarak ve alaycı bir şekilde gözlerimi devirerek.

Asırlardır tam on bin kez okuduğum, hep aynı fabrikasyon mutlulukla biten o kusursuz masallardan biri daha arşivdeki yerini almıştı. Geride bıraktıkları kaosu, Arjantin'de terk edilen o gelini ya da mahvolan turnuvayı kimse umursamıyordu; çünkü sistem sadece ana karakterlerin sahte tebessümleriyle besleniyordu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.