Zaman, vicdan azabıyla beslenen kaçamak anların üzerine acımasızca aktı. O fırtınalı gecenin üzerinden tam dört ay geçmişti. Yaprakların sararıp döküldüğü sonbahar, yerini Bursa’nın o keskin, ayazı bol soğuklarına bırakırken Alper ile Umay’ın hayatı da aynı kış gibi dondurucu bir gizlilik üzerine kuruldu.
Dört koca ay boyunca Hakan’ın gölgesinde, onun ruhu bile duymadan sürdürülen bu gizli ilişki; ikisi için de hem dünyadaki en sarhoş edici cennet hem de her saniyesi ecel terleriyle dolu bir cehennem oldu.
Alper, o geceden sonra Ece’yle olan yapay ilişkisini tamamen bitirdi, hayatındaki tek gerçeğin Umay olduğunu kabul etti. Fakat bu kabul ediş, içindeki o devasa suçluluk duygusunu hafifletmeye yetmedi. Hakan her yanlarına gelip Alper’in sırtına dostça vurduğunda, "Benim en yakın kardeşim sensin be Alper," dediğinde, Alper’in göğsüne kor bir ateş düştü. Umay da farklı değildi; abisinin gözlerinin içine bakarken yalan söylemek, canından çok sevdiği abisini kendi evinde kandırmak kızın içini için için kemirdi.
Buna rağmen, yalnız kaldıkları ilk anda bütün o vicdan azabı ve mantık kırıntıları bir anda buharlaşıp gitti. Birbirlerine olan arzuları, tutkuları ve aralarındaki o çekim öyle kontrolsüz bir boyuta ulaştı ki, yakalanma korkusu bile bu yangını söndürmeye yetmedi. Fırsat buldukları her tenha köşede, Mimarlık Fakültesi’nin karanlık stüdyolarında, Alper’in arabasında ya da Hakan’ın evde olmadığı kısacık anlarda birbirlerine sarıldılar, kendilerini adeta bir uçurumun kenarındaymışçasına o tutkuya bıraktılar.
Aralık ayının sonlarına doğru, dondurucu bir cuma akşamı Alper’in kendi evinde sessizlik hakimdir. Hakan, kulübün halı saha maçı ve ardından arkadaş grubuyla yapacağı organizasyon yüzünden akşam geç saate kadar dışarıda olacağını söyledi. Bu, haftalardır özlemle bekledikleri o nadir fırsatlardan biriydi.
Umay, abisine "Melis’te ders çalışacağım" yalanını söyleyerek akşam saat sekize doğru Alper’in evine geldi. Kapı açıldığı an, aralarındaki o dört aylık hasret ve gizlenmenin getirdiği gerilim patladı. Alper, kızı içeri aldığı gibi kapıyı kilitledi ve Umay’ı sırtı kapıya gelecek şekilde kendine çekti.
"Çok özledim..." dedi Alper fısıltıyla, dudakları Umay’ın boynunda kayarken. Sesi boğuk, nefesi sıcaktı. Dışarıdaki soğuk havanın aksine, evin içi ikisinin nefesiyle bir anda ısındı.
Umay, parmaklarını Alper’in saçlarına dolayarak başını geriye attı. "Ben de... Aklımı kaçıracaktım Alper. Abimin yüzüne bakarken role girmekten nefret ediyorum artık."
"Biliyorum güzelim, biliyorum..." dedi Alper, kızın montunu çıkarıp kenara fırlatırken. Umay’ın yüzünü ellerinin arasına aldı, gözlerinin içine baktı. "Bu böyle gitmeyecek, farkındayım. Hakan’la konuşacağım. Bize ne derse desin, ne yaparsa yapsın artık bu yalanı taşıyamıyorum."
Umay gözleri dolu dolu Alper’e baktı. "Ya senden vazgeçerse? Ya ikimizi de hayatından silerse?"
"Silsin..." dedi Alper, gözlerinde ilk defa bu kadar net ve kararlı bir ifadeyle. "Seni kaybetmektense bütün dünyayı karşıma almayı tercih ederim. Ama önce bu gece... Sadece biz olalım."
Alper, Umay’ı kucağına aldığı gibi salonun ortasındaki geniş deri koltuğa taşıdı. Aralarındaki o engel tanımayan çekim, vicdan azabını bastıran tek sığınaktı. İkisi de koltuğa uzandılar. Alper’in dudakları Umay’ın dudaklarıyla buluştuğunda, zaman tamamen durdu. Dört aydır yaşadıkları o kaçamak anların acısı, öfkesi ve derin sevgisi tek bir temasta birleşti.
Alper, Umay’ın üzerindeki kazağının düğmelerini yavaşça çözerken, kızın tenine dokunan her parmağı titriyordu. Dudakları Umay’ın boynundan aşağıya, köprücük kemiklerine ve göğsüne doğru süzüldü. Umay, gözlerini kapatıp Alper’in kokusuyla sarhoş olurken parmaklarını adamın sırtına bastırdı. Aralarında cinsel bir birleşme yaşanmasa da, tenlerinin birbirine teması, iç çektiren öpücükler ve vücutlarının uyumu odadaki havayı tamamen değiştirmeye yetti.
Gecenin karanlığı salona çökerken, televizyondan yansıyan hafif mavi ışık ve sehpadaki mumun titrek alevi altında birbirlerine kenetlenmiş halde durdular. Alper’in başı Umay’ın göğsünde, Umay’ın eli ise Alper’in saçlarındaydı.
"Alper..." dedi Umay fısıltıyla, adamın şakaklarını öperek. "Çok korkuyorum."
"Korkma," dedi Alper, kızı daha da sıkı sararak. "Ben yanındayım. Ne olursa olsun seni bırakmayacağım."
Ancak kader, onların bu hülyalı anını ve erteledikleri gerçeği yüzlerine çarpmak için en acımasız senaryoyu hazırladı.
Halı saha maçında bileği burkulduğu için maça devam edemeyen ve arkadaş grubunun organizasyonunu iptal etmek zorunda kalan Hakan, sinirli ve ağrılar içinde eve dönmeye karar verdi. Kendi evine gitmeden önce, Alper’de olan yedek spor çantasını almak ve belki de bileği için bir buz istemek üzere Alper’in dairesine doğru yöneldi.
Hakan, asansörden inip Alper’in dairesinin önüne geldi. Zile basmak yerine, cebindeki yedek anahtarı çıkardı. Alper’le aralarında kapıyı çalmadan girme gibi bir resmiyet hiçbir zaman olmamıştı; senelerdir birbirlerinin evine kendi evleri gibi girip çıkıyorlardı.
Anahtar kilitte döndü. Ses koridorda yankılandı.
Salonda koltukta birbirine sarılmış, Umay’ın kıyafetleri hafifçe dağılmış, Alper’in göğsü çıplak bir halde yatmakta olan ikili, kapının açılma sesiyle bir anda donakalarak dehşetle kapıya doğru baktılar.
Alper hızla doğrulmaya çalıştı, Umay panikle üzerini kapatmaya yeltendi ama artık her şey için çok geçti.
Hakan içeri adımını attı. "Alper oğlum sakatlandım ya, senin şu krem..."
Sözcükler Hakan’ın boğazında düğümlendi. Elindeki spor çantası büyük bir gürültüyle yere düştü.
Salonun ortasında, alacakaranlıkta gördüğü manzara Hakan’ın beynine bir kurşun gibi saplandı. En yakın dostu, kardeşi bellediği Alper... Ve onun kollarında, kıyafetleri dağılmış, gözlerinde suçluluk ve dehşetle kendisine bakan öz kardeşi Umay.
Zaman tamamen durdu. Odaya ölümcül bir sessizlik çöktü.
Hakan’ın gözleri önce Umay’ın kızarmış dudaklarına, ardından Alper’in çıplak omuzlarına ve Umay’ı korumak ister gibi önüne geçmeye çalışan bedenine kaydı. Hakan’ın yüzündeki o samimi, arkadaş canlısı ifade bir saniyede silindi; yerini katıksız bir yıkıma, inançsızlığa ve ardından gözü dönmüş bir öfkeye bıraktı.
"Bu... Bu ne?" dedi Hakan fısıltıyla. Sesi titriyordu ama bu üzüntüden değil, damarlarında patlamaya hazır olan o devasa nefrettendi.
Alper hızla ayağa kalktı, Umay’ı arkasına alarak Hakan’a doğru bir adım attı. Yüzü bembeyazdı. "Hakan... Bak, açıklayabilirim. Yemin ederim düşündüğün gibi değil—"
"Açıklamak mı?!" dedi Hakan, sesi odadaki sessizliği yırtarak. Bu bağırış binanın duvarlarında yankılandı. Hakan’ın gözlerinden yaşlar süzülüyordu ama bakışları soğuktu. "Ne açıklayacaksın lan?! Sen... Sen benim kardeşim dediğim adamsın! Sen benim evime giren, ekmeğimi yiyen adamsın!"
Umay ağlayarak Alper’in arkasından çıktı. "Abi lütfen dinle! Onun bir suçu yok, benim—"
"SEN SUS!" dedi Hakan, Umay’a doğru bir adım atarak. "Öz kız kardeşim ve kardeşim dediğim adam... Siz arkamdan ne işler çevirdiniz lan?!"
Hakan bir an bile duraksamadan, gözü tamamen kararmış bir halde Alper’in üzerine yürüdü. Senelerdir süren o büyük dostluk, yerini tek bir saniyede felakete, kan ve gözyaşıyla yazılacak bir hesaplaşmaya bıraktı.