❄️
Nefret edeceğini bilsem de benden sana küçük bir armağan olsun istedim. Özür dilerim...
Her ne kadar kitaplardaki veya dizilerdeki aşırı saf, normalden bin kat daha salak, kendini hiçbir anlamda sevmeyen ve içten içe kendini gömmeye meraklı o başrol kızları şiddetle kınasam da, bazı aralar, o kızlar gibi olma isteğimi bastıramıyordum.
İnsan ister istemez özeniyordu. Ne bileyim, ben de o kızlar gibi sabah alarmla kalsaydım mesela? Tıpkı onlar gibi yiyip yiyip kilo almasaydım veya ailem birazcık olsun normal olsaydı da yaptıklarımı umursamasaydı? Hadise'nin de dediği gibi 'Prensesler gibiyim ben baba evinde' diyebileceğim harika bir hayat sürseydim ve tek derdim, film izlerken tıkındığım cipslerin armağanı sivilcelerim olsaydı?..
Bir dakika! Başrol kızların sivilceleri olmazdı. Onlar Barbie'nin ekmeğini yemişlerdi. Lafımı geri alıyorum.
Demek istediğim, o kızların yaşadıkları hayata şükretmeli gerektiği... Ya benim gibi bir aileye sahip olsalardı ne olurdu acaba?
Yahu bilen söylesin: Hangi başrol, abisi tarafından hunharca uyandırılmış ve bu yetmezmiş gibi aç bir mideyle temizlik yapmaya zorlanmıştı?
O an vicdanım dile geldi. Sen masum musun ki?
Eh, ben de abimi kışkırtarak bir miktar kaşınmış olabilirdim ama başka çarem yoktu; söylemeseydim içimde kalırdı çünkü. Benim içime dert olacağına abimin kalın kafasına girsin, değil mi?
Aslına bakarsanız dün akşama kadar her şey normaldi. Bizim ailemiz için fazlasıyla normal bir günün ardından ailecek koltuklara çökmüş, dizi izliyorduk. İzliyorduktan kastım elbette ki ben ve annemdi. Kız kardeşim Evrim telefonda takılıyor, babam uzandığı üçlü koltukta uyku moduna geçiş yapıyor, abim ise orta sehpanın bizim göremediğimiz diğer yanında şınav çekiyordu. Bir süre sonra, kendisinden gelen kademeli horultuların sonucunda, bu hareketinin uyumak adına bir bahane olduğunu anlamıştım.
İzlediğimiz dizi reklama girer girmez mutfağa gidip favori sporumu yapmıştım; buzdolabını açıp, hiçbir şeye elimi sürmeden kapatmak ve telefonumla ilgilenmek. Bunu neden yaptığım hakkında en ufak bir fikrim yoktu ama yapmaktan da vazgeçemiyordum. Ben bunu yapmaktayken, ne ara uyandığını anlamadığım abim de mutfağa teşrif etmiş ve abartısız 20 saniye ifadesizce yüzüme bakmıştı. Üstüne ilaç sıkılmış sinek gibi sağa sola çarpmasından ve boş boş bakmasından huysuz olduğu anlaşılıyordu. "Mal mısın oğlum sen?" demişti huysuz huysuz.
Huysuz olabilme özelliği bende de mevcut olduğundan "En çok senin kadar," diye karşılık vermiştim. Birkaç dakika boyunca birbirine saldırmaya hazır köpekler gibi hırlaşmayı ihmal etmemiştik. Neyse ki asıl hedefi ben değildim; o yüzden benimle uğraşmayı bırakıp dolaba yönelmişti. Annemin yaptığı ve soğuması için buzdolabına koyduğu komposto tenceresini çıkardığında göz devirmiştim. Şaşırmamak lazımdı tabii! O koca göbeği başka nasıl yapmış olabilirdi ki?
Abim diye demiyorum -ki kendisinin normal olmadığını bulabildiğim her fırsatta dile getirimişimdir; normal bir insan olmadığından olsa gerek normal bir davranış sergilememiş, bardağa koymasını beklediğim komposto suyunu, 2 litrelik plastik sürahiye koymayı tercih etmişti. Bu da yetmezmiş gibi yarısını daha mutfaktan çıkarken bitirdiğinde "O yetmez, tencereyi dik kafana, aç mahluk!" diye bağırmıştım.
Hani enerjisi yokmuş tavırları, efendime söyleyeyim, yorgunluğu ve uyku sersemi halleri vardı ya?..
Artık yoktu!
Yavrusunu kartala kaptıran Fatma Girik misali mutfağa girdiğinde, can havliyle kendimi savunmaya aldım. Elindeki bardağı(!) mutfak tezgahına bırakmasına fırsat vermeden, yaptığım şekil şükül hareketlerle dikkatini dağıtıp mutfaktan çıkmam yaklaşık bir dakikamı almıştı. Koşuyordum. Usain Bolt da kimdi benim yanımda?
Tabii bir yandan "Anne, kurtar beni bundan!" diye bağırmayı ihmal etmemiştim. Racon dediğiniz şey bir yere kadar sizi korurdu!
Abimden kurtulup odama gitmek için debelendiğim süre zarfında abim peşimden koşarak söylemeyi ihmal etmemiş, ben ise aksiyon filminin kaçış sahnelerindeki gibi kendisinden kaçmıştım. Babam ve Evrim koltukta uyuyakaldığından bu gösteriyi izleyememişlerdi lakin bizi Firdevs Yöreoğlu gibi kınayan gözlerle izleyen annem, siz iflah olmazsınız bakışları atmaktan çekinmemişti.
Peki bu kadarla mı sınırlıydı yaşananlar? Elbette ki hayır!
Gece geç yattığım için sabah kendi özgür irademle kalkmanın mümkünatı yoktu; gerek de kalmamıştı. Başka zamanlar nefes almaya bile üşenen abim, beni kaldırmayı bir görev bilip, tepemde bitmişti. Odamda fırtına gibi esip "Kalk, bugün temizlik günü!" dediğinde onu ciddiye almamış ve uyumaya devam etmeye çalışmıştım.
Elbette ki boş bir çabaydı.
İlk olarak odadaki her eşyayı kafama atmakla başlamıştı: Yastıklarım, yarısını zorla kendisine aldırttığım pahalı parfümlerim, topuklu terliklerim, makyaj malzemelerim, kremlerim... Yorganı kendime siper edip uyumaya devam etmem elbette ki onu durdurmamıştı. Abimin pes ettiğini düşünüp nefes almak amacıyla yorganı araladığım an, suikaste uğramam kaçınılmazdı. Önce abimin insanlık dışı gülüşünün yankılı sesi kulağımda çınlamış, sonrasında ensemden ve sırtımdan güçlü bir ürperti geçmişti. Sebebini abimin anırmasına bağlamaya çalışsam da, gerçekler bir bardak soğuk su kadar açık ve berraktı!
Ne su ne de bana fırlatılan ıvır zıvırlar... Beni yataktan fırlarcasına kaldıran esas şey, abimin son kozuydu. Nereden bulduğunu bilmediğim küçük bir pet şişeyle yanıma gelip - korkacağımın bilhassa farkında olup - şişeyi patlatmasıydı. Sıkılmadan beş kere şişeyi şişirip şişirip patlatmış, duraksadığı bir an yataktan kalktığımı görmüş ve benden kaçmaya başlamıştı. Şartlar değişmişti. Evin içi kazan biz kepçe gibi olmuştuk bu süre zarfında. Benden kaçmasını sebebi ise çok basitti: Kolonya spreyi silahım!
"Kaçabilirsin ama saklanamazsın abi!"
Kovalamacanın sonunda abimi kolonya yağmuruna tutmuş ve muhtemelen yüzüne sıktığım kolonyayla onu nakavt etmiştim. Bunun üzerine, sanki beni kaldıran ve bu olayı başlatan kendisi değilmiş gibi, gözleri kapalı bir halde beni kovalamaktan çekinmemişti. Bir süre abimden saklanabilsem de sonrasında abime yakalanmam kaçınılmazdı. Şimdi ise buradaydım.
Uzun lafın kısası: Prenses falan yok arkadaşlar. Hepimiz keklenmişiz. Prenseslik falan yok, unutun prensesliği!
"Oğlum ne diye oyalanıyorsun aynı rafta? Alt rafa geçsene!"
Düşüncelerimden sıyrılıp, bana kınayan gözlerle bakan abime dönmeye çalıştım. Bulunduğum sandalye tepesinde, dönebildiğim kadar dönebildim, desem daha doğru olurdu. "Aç ayı oynamaz sözünü bilir misin abi?" Göz devirmesiyle devam ettim. "Açım ben, aç! Kahvaltı yapamadan elime tutuşturdun bezi, temizlik diye. Midem beynime yapışacak neredeyse!"
Hemen yanındaki koltukta duran emoji yastıklardan birini bana nişan alıp fırlattı. "Temizliğe devam etmezsen yapacağımı bilirim ben."
Bilmez olur musun sen!
"Bu evde çocuklara zulmediliyor." Buram buram sirkeli sabun kokan bezimi, temizlik kovasının içine attım. Omzumdaki kurulama bezimi elime alıp, sabahtan beri sildiğim rafı kurulamaya başladım. "Kaç sene geçti, abi terörü bitmedi! Sonra neymiş efendim, abilere hiç anlayış gös-..ağh!"
Attığı yastıkla, akrobat gibi durduğum sandalye tepesinde Nokia 3310 gibi titremeye başladım. Panikle sildiğim dolaba tutundum ama bu da pek güvenli sayılmazdı; bilhassa dolabın duvara sabitlenmediğini biliyorsanız, hiç değildi!
"İnsan öldürmenin daha kolay yolları var, Vedat Yeksan!"
Büyük bir nefes verdi ve boşluğa doğru konuşmaya başladı. "İnsan ne çekerse dilinden çeker dedikleri çok doğru..." Parmağını salladı tehditvari. "Biraz daha konuşursan daha büyük yastıkları fırlatacağım, Berinay. Anladın mı?"
"Tamam, sustum."
"İyi edersin!" Elindeki kirli bezi kovasında güzelce yıkayıp sıktı ve balkon camını temizlemeye devam etti. Gören duyan da gündelik temizliğe geldiğini düşünürdü. Hakkını yememeliydim, gerçekten güzel temizliyordu. "Hadi, boş boş bakma da temizlemeye devam et. Annem, birkaç saate tertemiz olsun ev, dedi."
İyi demiş. Bal döküp yalayalım isterse?
"Ne diye temizlikçi tutmak yerine temizliğimizi kendimiz yapıyoruz bilmem," diye mırıldandım.
"Efendim?" dedi yüksek sesle. "Duyamadım?"
Ses tonu duydum ama sıkıysa bir daha söyle diyordu adeta!
Ultra süper akrobasi hareketlerimi bir tarafa bırakıp sandalyeden indim ve kocaman bir nefes verdim. "Bir şey demedim!" diye bağırdım onun gibi. Ardından, beş kere silip kuruladığım rafın kitaplarını özenle yerleştirdim. Bir diğer rafın kitaplarını masaya koyup tekrar kovaya gitmem on dakika sürdü. Aç olmamla mı alakalıydı bilmiyorum ama sallanıyordum. Es kaza dengemi kaybedip yere yapışabilirdim yani.
Beynimi sükunete davet ettikten sonra, buruşmuş ellerime acımaya fırsat bulamadan, yeni rafı silmeye başladım. Beynim de o sırada kendine geliyordu çok şükür!
Sildiğim rafı hızla düzenleyip yere yığılır gibi çöktüğümde fark edebilmiştim, abimin neredeyse boyu kadar bahçe camlarını sildiğini. Çoğu konuda yetenekli olduğu gibi bu konuda da yetenekliydi kendisi. Kıskanmamak işten bile değildi. Benim ona baktığımı fark edince homurdandı ama benim aksime işine ara vermedi. "Ne var?"
"Sana ne oldu bugün? Sen normalde temizliğe bu kadar düşkün olmazdın da!" Aklıma gelen düşünceyle sırıttım. "Yoksa Nil ablayla kavga mı ettiniz?"
Gözleri kısa bi' an bana dönse de camı kurulamaya ara vermedi. "Ne alakası var şimdi?.. Neden böyle bir soru sordun durduk yere?" Camı hırslı hırslı kuruladı. "Sana şu şom ağzını açma demiyor muyum ben!?"
"Biliyordum!" diye bağırdım. "Kavga etmişsiniz işte."
Elbette bu huysuzluğunun ve ketumluğunun tek sebebi o olabilirdi!
Abim olacak Vedat Yeksan, normal şartlar altında bile çekilir değildi; üstüne bol miktarda öfke tohumları ekilmişti bir de! Bu durum bile olayların ne kadar vahim olduğunu anlatıyordu.
Eee Berinay, artık senin de ölme zamanın geldi demek!
Ben yine kendi hayal dünyama dalmışken, ölümümün ardından ağlayanlar ile kahkaha atanlar arasında mekik dokurken, yüzüme çarpan şeyle olduğum yerde sıçradım. Yetmezmiş gibi popo üstü bir düşüş gerçekleştirdim.
"Bu ne ya!?"
Bağırdıktan sonra, hemen önüme düşmüş nemli bezi elime aldım. "Komik olduğunu mu sanıyorsun abi!?" diye bağırmaktan kendimi alamadım. Bezi kendimden uzaklaştırdım. Sirke kokusuna, deterjanlı olsa dahi katlanamıyordum.
Ben abime ölümcül bakışlar atıyordum fakat bu bakışlarımın abime en ufak bir etkisi olmuyordu. Kovasını koluna takıp salondan çıkarken, son sözünü söylemeyi ihmal etmedi. Giderken susması elbette ki beklenemezdi! "At ağızlılık yapma da işine bak. O dolap bitecek dedim sana! Uyuşukluğa devam edersen, bu pis suyu tuvalete değil, kafandan aşağıya dökerim."
Az evvel yüzüme attığı bezi alıp arkasından fırlatmak istedim ama top haline getirdiğim bez, yarı yolda yere düşüp beni hayal kırıklığına uğrattı. Oturduğum yerde doğrulurken, her yerimin tutulduğunu fark ettim. "Normal bir abi gibi olsan ne olurdu ya! Ne olurdu!?"
"Söylenmeyi bırak! Seni duyuyorum oğlum!"
Evet arkadaşlar, ben abimin oğluyum!
Söylenmeyi bırakıp tekrar rafıma döndüm. Temiz rafa kitapları yerleştirmek ve temizlenecek raftaki kitapları -yani bileğim kalınlığında olan ve asla ama asla okunmamış, hatta kapağı bile açılmamış o ansiklopedileri- masaya koymak bile olan enerjimi sömürmüştü.
Nefes nefese kalmam kaçınılmazdı. Birkaç dakikalık bir mola verip nefeslerimi düzene koymaya çalışırken, elinde su kovası ve kendine has dramatize hareketleriyle abim salona giriş yaptı. Hedefinde ise pineklemekte olan ben vardım kuşkusuz.
"Sen hâlâ bitiremedin mi dolabı?"
Işık hızıyla temizlik bulunmuştu da benim mi haberim yoktu? "Gideli beş dakika olmadı daha!"
"Tabii tabii," dedi imayla. "Seninle alakası yoktur kesin!"
Şeytan diyor elindeki ıslak bezi şak diye kafasına fırlat, mal gibi kalsın. Daha sonra beni yakalayıp kafamı pis suya sokmayacağını bilsem kesin öyle yapardım, lakin söz konusu şahıs Vedat Yeksan'dı. Bok da çıkabilirdi.
Gözlerimi kısarak, evrensel tüm nazarları fırlattım ona. Kahverengi gözlerin nazar değdirebilme özelliği olup olmaması umrumda değildi. "Dünya Üzerindeki Medeni Abiler Seçme ve Seçilme yarışmasında Türkiye'yi temsil etsen, sınıfta kalırsın abi." Peşinen sırıttım. Ben neden asıl silahımı kullanmıyordum ki? "Nil ablaya söyleyeyim de seni affetsin. En azından ben evde zulüm görmemiş olurum." Ukala bir tavırla işime döndüm.
Abimin bir şey söylemesini beklerken, salona korkutucu bir sessizlik çöktü. Abimin önüne gelen her şeyi fırlatma potansiyeline karşı bir çırpıda sandalyeden indim ve kendime koltuğun arkasını siper aldım. Fakat olaylar beklediğim gibi gelişmemişti; işine devam ediyordu. Yine de bana söyleyecek bir cümlesi vardı.
"Kıskançsın."
"Seni niye kıskanayım abi?"
"Bir düşünelim," Bana doğru dönüp elini kaldırdı ve tek tek saymaya başladı. "Dost canlısı, çalışkan, yeteneğini çalışmaya borçlu, başarılı, zeki ve mâkûl bir insanım... Daha da sayayım mı?"
"Mâkûl olmak ve sen?" dedim, soru sorar gibi. "Mâkûl kelimesi dile gelip konuşsaydı eğer, seninle aynı cümlede anıldığı için küfrederdi abi. Kız arkadaşlarıyla doğum günü kutladığı için Evrim'e kızan adamsın sen. Başlatma şimdi..." Bana bir şey fırlatmasına fırsat vermeden tekrar konuştum: "Hem senin kaç arkadaşın var da dost canlısıyım diyorsun? Hepi topu iki elin parmağı kadar arkadaşın var, o da Nil abla sayesinde zaten!"
Ne var ki abim susacak gibi değildi. "Sende o bile yok diye kıskanıyorsun!"
Ahahah! Güleyim de boşa gitmesin. "Ne alaka pardon? Ben elimi sallasam ellisi, kolumu sallasam zincir marketlisi gelir ama ben istemiyorum bi' kere," dedikten sonra hayali bir saç savurma hareketi yaptım. "Nil abladan zengin olduğuna da eminim. Tek dost canlısı insan sen değilsin yani."
"Hı hı," dedi abim, çok da ikna olmamış gibi. "Kesin gelir. Biri gelip sana baksa ne bulacak ki sende?"
Kuş öldü beybi bakışları eşliğinde devam etti sözlerine. "Tip yok, para yok, hadi zeka olsun desen o da yok. Espri yeteneğin desen Mariana çukurunun dibi. Ev işlerini geçiyorum, zaten yok. Hobin de yok doğru düzgün. Burnunu karıştırıp nefes alman dışında pek bi' meziyetini de göremedik şu yaşına kadar."
O an abimin önünde saygı ile eğilip, "Haklısın reis, biz bilemedik," demek istedim; bir insan ancak bu kadar gömülebilirdi.
"Nesin sen, komedyen falan mı?" Yine bir saç savurma hareketi. "Senin tipin yok dediğin kıza sosyal medyada kimler kimler yürüdü haberin var mı abi? Bir tanesi Dubai'den bir iş adamıydı. Hatta bana aşık olduğunu söyledi ama ben pas vermedim. Hem ev işi yapmadığımı söyleyemezsin abicik çünkü sen sadece birkaç gündür buradasın..."
Ben kendimi övmeye öyle bir kaptırmıştım ki, abimin çatılan kaşlarını ve kısılan gözlerini fark edememiştim. Fark ettiğimde ise çok geçti. Söylediklerim arasında takılabileceği şey, elbette ki sosyal medyadan bana yürüyenler kısmıydı - ya da şu Dubai'li arkadaş!
İşi gücü bırakıp kollarını birbirine bağlamış ve normal(!) bir abi gibi duruyordu: Asabi ve meraklı! Avına saldırmaya hazır aslan gibi de olabilirdi tabii! "Eee? Devam et, kimmiş sana yürüyenler? Anlat ki bilelim."
Eyvah! Bu olmadı işte. "Ben öyle söylemek istemedim ama..."
"Yaa, ne söylemek istedin peki?"
Ölü taklidi mi yapsam ki? "Asıl amaçtan sapıyorsun abiciğim. Sonuç olarak ben dost canlısıyım tamam mı?!"
"Sen başlatma ona da şu Dubai'li adama gel. Ne ayakmış o? Daha önce Türk dayağı yemiş mi hiç? İnstagramını bana at, ben ona pratik ve uygulamalı olarak anlatırım nasıl olduğunu!"
Daha da devam edecekti fakat odasından çalmakta olan telefonu yüzünden edemedi. Kaşları çatık bir halde bu iş burada bitmedi bakışları attı bana. "Geliyorum beş dakikaya. Ben gelmeden o dolap bitmiş olsun!" dedi ve pır! Koştur koştur odasına gitti.
O salondan çıkar çıkmaz çeneme şap diye vurdum. "Şu çenemi tutmayı başaramıyorum bir türlü. Şimdi söylenecek tüm gün. Off!" O kadar yıkamama rağmen elimden gelen deterjanlı sirke kokusu burnuma çalınınca, boş boş öğürdüm. "Kendimden soğudum yeminle."
Abimi sinirlendirmekte master yapıp üstüne de doktora almış biri olduğumdan, sinirli olduğunda neler olabileceğini az çok biliyordum. Bu yüzden, tereddüt etmeden dolap temizleme işime döndüm. Çoğu zaman diğer abilerden farklı olan sevgili abim, söz konusu erkekler ve ben olunca, ortalama her abi gibi öfkeleniyordu - mevzubahis yabancı erkekler olunca işler daha karmaşık bir hal alıyordu. Günün geri kalanını abimin gözüne batmayarak geçirmeliydim o yüzden. Maazallah öfkelenirse adaya veda edecek ilk isim şüphesiz ben olurdum.
Ölmeye de niyetim yok şu aralar.
Rafları bitirdikten sonra dolabın etrafını silmeye başladım. Yanları zaten temizdi ama üst kısmı için aynı şeyi söylemem mümkün değildi. Temizliğe başlamadan önce canım abime, boyumun yetmediğini gerekçe gösterip bu devasa dolabı kendisinin temizlemesini söylemiş fakat sözümü dinletememiştim. Vedat Yeksan olmak bunu gerektirirdi çünkü! Onun kuralları varken sizin kurallarınız hiç olurdu; öyle de olmuştu.
Çıktığım sandalyede kendi kendime bir savaş verip dolabın üstümü siliyordum ki, ne olduğunu tam anlayamadığım bir cisim parmak uçlarıma değdi. Ani kalp krizi etkisiyle ufak bir çığlık attım ve hızla sandalyeden indim. Elimi, sanki bana ait değilmiş, benden ayrı bir eşyaymış gibi hızla sallamaya başladım. "O neydi ya?!"
Belki bir böcekti? Kertenkele miydi? Ya da bir örümcek? Tarantula bile olabilirdi!
İlk birkaç dakika bekleyip kendimi gaza getirdim ve besmeleler eşliğinde sandalyeye çıktım. Tekrar o şeyi aramaya başladım. Kenarları demirden olsa da, tahta olduğu belli olan o şey, neredeyse kalp krizi geçirmeme sebep olacaktı! En azından canlı değildi - ya da böcek filan!
"Bunun üstünde bir şey mi varmış? Aklıma gelmez." Yere düşme ihtimalimi unutup, parmak uçlarımın üzerinde o dikdörtgen şeyi almaya çalıştım. "Bu kesin Panter Asiye'nin işi," derken, dikdörtgen olan defteri eline aldım. Bu arada kocaman bir nefes verdiğimi es geçmeyelim lütfen. "Buraya bir şey saklamak onun dışında kimsenin aklına gelmez."
Elimdeki siyah defterle sandalyeden düşmeden indim. Bir dakika kadar kendimi takdir ettikten sonra, merak içinde defteri incelemeye başladım. Gizemli şeyleri severdim; dışından pek bir şey anlaşılmayan bu defter ise yeni gizem kutum sayılırdı. Bu düşüncem, ilk sayfayı açar açmaz havaya karışsa da mutluydum. Defterin ilk sayfasına süslüce yazılan 'Mutlu Aile Defteri' yazısı her şeye netlik kazandırmıştı.
Elimde duran defter, adına Mutlu Aile Defteri dediğim, annemin atmakta olduğu eski fotoğrafların bir kısmını özenle dizdiğim fotoğraf albümüydü. Bir kısmını yapabilmiştim çünkü diğer kısmına abim el koymuştu. Onun ifşalarını ona karşı kullanabileceğimi düşündüğünden olsa gerekti - izin verseydi şayet, onun ifşalarını ona karşı kullanmaktan zevk duyardım!
Biliyorum, çok kötüyüm ama ne yapayım?
Bir ara bu defteri çok aramış ama bulamamıştım. Demek ki buraya saklanmıştı ve işin kötüsü kimsenin aklına buraya bakmak gelmezdi. Çok mantıklı!
Sevinçle olduğum yerde tepindim ve orta sayfalardan rastgele birini açtım. Gördüğüm fotoğrafla gülmemek için kendimi sıkmam gerekti. Abimin bebekliğinden kalma bir fotoğraftı ve o kadar komikti ki moralim bozukken bile güldürebiliyordu beni. Neyse ki abim görmüyordu bunu. Görse kesin kızardı, pis!
Zihnimde yankılanan aksiyon ve gerilim müziğiyle, sinsi sinsi defteri kapattım. Salon kapısına parmak ucumla ilerleyip, abimin sesini dinlemeye başladım. Koridorda değildi; sesi uzaktan ve boğuk geliyordu. Büyük ihtimalle Nil abla aramıştı ve abim kendini affettirmek için sevgi dolu sözcükler söylüyordu.
Zaten kendisi sevgi abidesiydi ya!!
Abimin ufukta görünmemesi, içimdeki hapishane kaçkınını ortaya çıkardı. Aksiyon filmlerinde sıklıkla görülen, bombalı binadan son anda kaçmakta olan bir başrolmüşçesine balkon kapısına koşturdum ve kendimi dışarı attım. Dengemi sağlayamayıp Yılmaz Vural misali çimlere doğru düşmem, fazlasıyla normal ve kabul edilebilirdi. Zihnimdeki prodüksiyon, hemen ardımdaki evi gürültüyle patlatmış, alevlerini gökyüzüne karıştırmıştı. Bu düşünceyle kocaman gülümsedim. Bayağı büyük bir kaçış olmuştu benim için!
Güneşli gibi görünen ama soğukluğu ile nefesimi kesen bir hava hakimdi. Güneşin tepede olması bile soğuğa fayda etmemişti. Temizlik yaparken bu kadar soğuk değildi oysa. Ne ara hava kapanmış ve soğumuştu, anlamak güçtü.
Ankara'da sıradan bir gün!
Üzerimdeki ince kıyafetlerle titresem de, sanki sibirya soğuğunda direnebilirmişim gibi, bahçenin kenarında duran bahçe salıncağına doğru koşturdum. Bu salıncağı abime zorla aldırdığım için hiç ama hiç pişman değildim. Salıncağa, abimin dışarı çıkıp beni kovalaması ihtimaline karşı, evi görebileceğim bir konumda oturdum. Abim geldiğinde defteri kafama siper edip kaçacağımdan önlemimi almam lazımdı. Az evvelki abimi fazla sinirlendirmemem gerek politikam iptal durumundaydı.
Çocuksu bir merakla defterin ilk sayfasını açtım. Kendimin yazdığı birkaç karalamayla karşılaştım önce. Doktor yazısı gibi karalamaları pas geçip diğer sayfalara yöneldim. Defterin ilk sayfalarında eski fotoğrafları koyduğumu hatırlıyordum ve tıpkı hatırladığım gibi anneannem, babaannem ve iki dedemin birer fotoğrafı karşıma çıktı. Siyah-beyaz fotoğraf karelerinin içinde sanki bana bakıp gülümsüyor gibilerdi. Gözlerimin dolmasına fırsat vermeden onlara gitmeyeceğini bilsem de fotoğraflara öpücük kondurdum. "Sizi seviyorum."
Sonraki sayfaların bir kısmı ise pek tanımadığım akrabalarımın düğünü, annem ve teyzemin yanyana çektirdikleri fotoğraflarla doluydu. Tabii annemin kuzenlerimle olan fotoğrafları da vardı. Hangi fotoğrafa baksam annemi herhangi bir kuzenimi gülerek döverken buldum.
Orta sayfalara doğru abimin benim bebeklik ve çocukluk fotoğraflarımız ortaya çıktı. Abimin, benim veya ikimizin birden çekilmiş fotoğraflarına kahkaha atma isteğimi tutuyordum. O kadar tatlı ve komik duruyorduk ki... Özellikle abim! Munzur bakışları ve çatık kaşlarıyla, tam bir facia makinesi olduğunu o zamanlardan belli etmişti. Yine de her fotoğrafı aşırı tatlıydı.
Kuzenler arasında çekilmiş birkaç bebeklik fotoğrafını geçerken, çevirdiğim sayfadaki fotoğrafa kahkaha atmaya başladım. Annemin kucağında, kaşları çatık bir halde kameraya bakan ve 'bana mı didin' bakışları atan bebek, Vedat Yeksan'dan başkası değildi. Döve döve sevmelik bir tipi vardı. Kucağında abimle oturan annemin yanakları, yine neye gülüyordu bilinmez, kırmızıya çalmıştı. Fotoğrafın gözdesi abim ve annem olsa da anne tarafının bir kısmı fotoğraf karesinde mevcuttu. Büyük ihtimalle plastik leğenin üstüne konmuş olan büyük bakır tepsi etrafında, muhtemelen yemek yenirken çekilmiş, sımsıcak bir aile fotoğrafıydı. Tepsinin üzerinde lahmacun vardı sanırım, evim değildim. Annemin yanında ortanca teyzem Hanife ve oğlu, annemin tam karşısı sayılacak yerde büyük teyzem Şerife, yanında kızı oturmaktaydı. Hemen yan masada, elindeki rakı bardağını babamın bardağına çarpmakta olan Hanife teyzemin eşi rahmetli Ekrem eniştem de görünüyordu. Onların önlerinde de bir tepsi vardı fakat o tepside sadece yemek olmadığı bariz ortadaydı.
Aynı karenin bir diğer fotoğrafında ise annem ve Hanife teyzemin oğlu Erman kavga etmiş olacak, annem kuzenimi dövmekteyken(!) kuzenim kameraya doğru sırıtıyordu. Babam ve eniştem, rakının etkisinden pelte kıvamında duruyorlardı. Eniştemin gözü Hanife teyzemin kucağında olan abimdeydi ve gülümsüyordu. Hanife Teyzem abimle ilgilendiğinden net görünmüyordu fakat elindeki bir parça lahmacunu kemirirken, yeşile çalan gözleri flaş görmüş tavşan gibi kameraya bakan abim için aynı şeyi söyleyemeyecektim.
Fotoğrafın her detayını ezberlemek üzere incelemeye devam ettim. Gözüm ara ara bahçeye açılan salon kapısına kaysa da abimden bir iz yoktu.
Fotoğrafta herkese bakıp iç çektikten sonra bir diğer sayfayı çevirdim. Yine karede abim ve annem vardı. İkisine ek olarak bir de siması belirsiz bir kadın ve kardeş mevcuttu; neden tanımadığınız insanlarla fotoğrafımızın olduğu şu günlerde bile gizemini korumakta oaln bir soruydu! Mekan olarak eski gecekondumuzun oldukça geniş balkonundaydılar. Abimin yanında, kendisiyle aynı yaşıtta olduğunu düşündüğüm sarışın bir kız çocuğu vardı. Boylarına bakılırsa maksimum dört yaşlarında olmalıydılar ve oldukça tatlı görünüyorlardı. Tek bir farkla! İlk fotoğrafta ikisinin de kameraya doğru gülümsemiş olmalarına rağmen, ikinci fotoğraf cümbüş gibiydi. Abim, nedeni anlaşılamayan bir sebeple, kızın kafasını kavramış ağzına götürüyor, kız ise kameraya bakarak ağlıyordu. Kızın ağlamaklı ifadesine bakılırsa abim kızın kafasını ısırmıştı veya ısırmaya niyetlenmişti.
Çocukken bile birilerinin kafasını ısırıyordu demek?.. İlginç.
Abimle geçirdiğim dehşet çocukluk anılarıma bakıp güldükten sonra Evrim'in de fotoğraflarının olduğu ileriki kısımlara geçiş yaptım. Kısa olmuştu zira Evrim'in çocukluğu bizim kara günlerimize denk geldiğinden, yokluğun alasını yaşıyordu. Neredeyse hiç fotoğrafı yoktu. Bizim aksimize bebeklik ve çocukluk fotoğrafı iki elin parmakları kadar olan Evrim'in en büyük şansı, şüphesiz düğünsever bir aile olmamızdı.
Bilirsiniz ki her düğünde bir veya daha fazla fotoğrafçı bulunur. Bunların amacı mutlu ânı sonsuzlaştırmak falan değil bu arada: İnsanları ifşalamak. Her zaman ansızın bir yerlerden fırlama ve Chucky gülüşüyle sizi ifşalama özelliklerine sahiplerdir - Şahsen ben özel eğitim aldıklarını bile düşünüyorum. Düğünde bir yerlerden fırlayıp, tipinizi düzeltmenize fırsat bile vermeden sizi çekme özelliğine sahiptirler. Bazen onları görme fırsatınız bile olmaz; taa ki gözünüz flaşın ışığından kısılana kadar...
İş işten geçmiş, fotoğrafçı ifşanıza bakarak pis pis sırıtıp gözden kaybolmuş olur. Sizler ise bu derin utanç kaynağını, maalesef çalan oyun havasında değil, afiş gibi astıkları fotoğraflar arasında gundik kendinizi gördüğünüz an yaşarsınız. E ifşa bu, düşman ellerde bırakamayacağınızdan almak zorunda kalırsınız.
Fotoğrafçı o sırada kıs kıs güler. Hem sizi ifşalamış olur hem de parayı kapar. Kebap iş!
Gundik düğün fotoğraflarıma bakıp kendime güldükten sonra diğer sayfalara geçtim. Bu düğün fotoğrafları defterin sonlarındaydı. Telefonun yaygınlaşmasıyla fotoğraf meselesi kapanmıştı benim için.
Benim olmadığım veya gelemediğim birkaç düğün karesine üstünkörü bakıp, defterin son sayfalarına geldim. Yakın tarihteki bu düğünü az biraz hatırlıyor gibiydim.
Bize düğün olsun zaten! Saniyesinde oradayız!
Ailecek katıldığımız ama adını bile bilmediğimiz birinin düğününde, bizler baş köşedeydik. Düğüne sade bir abiyeyle katılmıştım. Annem şık giyimiyle beni sollamıştı. Abim o düğün klişeden şaşmış ve annemin ona aldığı ama erkeklik kuralları adını verdiği kurallara uymayan lacivert ipek gömlek, üstüne siyah ceket ve pantolonla katılmıştı düğüne.
Düğünde oyun havası çaldığında abimin kendinden geçip çılgınlar gibi oynadığını hatırlayınca gülümsedim. O sırada orada bulunan muhtemel gelin adayları, abimle karşılıklı oynamak veya fotoğraf çektirebilmek için peşine düşmüş, ufak da olsa bir izdiham yaratmışlardı.
Hayır, bu izdihamın sebebi de abim yani. Hani şu içinde küçük öküz çiftlikleri bulunduran Vedat Yeksan!
İnsanın inanası gelmiyordu!
Bir başka düğün fotoğrafına denk geldim bu sefer. Annem ortada olmak üzere abim sağında, ben solundaydım. Abim, tek kolunu Evrim'e, diğer kolunu annemin boynuna dolamıştı. Dördümüzün sevgi yumağı olduğumuz bu fotoğraftaki tek eksik sevgili babamdı. Lakin şeytan ayrıntıda gizlidir sözünü hayat yaşamı haline getirmiş fotoğrafçı, babamı da aynı kareye, sigarasını içerken de olsa sığdırmaya başarmıştı.
Bir diğer sayfayı çevirdiğimde anlık bir şok yaşadım. Sayfa yerindeydi fakat yarısı yırtılmıştı. Önceden fotoğraf yapıştırılmış olan yerler soyulmuş, sayfa sayfalıktan çıkıp adeta kumaşa dönmüştü. Birkaç fotoğraf çıkarılmış ama tam çıkartılamadığından, saçma biçimde boş bir sayfa bırakmıştı. Sanki bu sayfada olan fotoğraflar bilerek yırtılmış gibiydi.
Geçmişimi silmişim gibi...
Şaşkın şaşkın defteri inceleyip, bu sayfaya ne olduğunu hatırlamak için düşüncelere daldım. Geçmişe gitmek istesem de gidemediğimden, anlamsız bir bekleyiş olmuştu. O zaman diliminde soğumakta olan hava, yüzümü soğutacak derecede rüzgarlanmaya başladı; düşüncelerimde boğulduğumu hissettim. Gözlerimi kapatırken, filmlerdeki gibi geçmiş bir sahneyi izleyeceğini zannediyordum.
Bir an abimin, "Oğlum!" dediğini duyar gibi olduğumdan, olduğum yerde korkuyla sıçradım. Hatta sıçramakla yetinmeyip defteri de yere fırlattım. Gözlerim panik içinde etrafı taradı. Yanlış alarm olduğunu anlamam kısa sürdü. Ortada abimden iz yoktu. Zihnim fazla deterjan kokusuna maruz kaldığı için halüsinasyonlar gösterir olmuştu.
Ajan kimliğimle defteri yerden aldığım gibi doğruldum. Elimi kulağıma götürüp hayali kulaklığıma, "Ortalık temiz," dedikten sonra tekrar salıncağa oturdum.
Gözlerim defterin düştüğü yerde duran, biri büyük diğeri küçük iki dikdörtgen şeye takıldı. Çimenin beyaz olma ihtimali olmadığından, eğilip onları aldım. Dikdörtgen olanı, açılmamış bir zarftı. Kimden ve nereden geldiği yazılı olan yeri siyah tükenmez kalemle karalanmıştı. Kimden geldiği şu an için büyük bir gizemdi. Bu kadar karalanmış olması, okunmaması istendiği için olabilir miydi?
"Allah Allah," dedim, merakla. Mutlu Aile Defteri'ni yana bırakıp, zarfı incelemeye başladım. "Hayal görmeye başladım herhalde." Zarfı açmakla vakit kaybetmedim. Bunu daha sonra yapsam da olurdu. Dikkatle bakmadığım fotoğrafa bakmadan evvel, bakışlarım önce evi, daha sonra ise fotoğrafı buldu... "Abimin de sesi çıkmadı. Umarım beni öldürme planı yapmıyor-"
İşte o an soluğum kesildi!
Bazı anlar vardır, bedeninizi üşüdüğünü hissedersiniz... Hatta öyle çok üşür ki sıcacık denizlere girseniz bile ısınamayacağınızı düşünürsünüz. Esasında bedeninizin üşüdüğünü düşünürsünüz lakin esas üşümekte olanın ruhunuz, dolayısıyla kalbiniz olduğunu aklınıza getiremezsiniz. Kalbinizin soğuğu sizi öyle etkiler ki kaskatı kesilirsiniz...
Gördüğüm fotoğrafla kalakaldım. Annemin tabiriyle Azrail titretti denecek şekilde titredim. Parmaklarım sıcak tencereye değmiş gibi fotoğrafı bıraktığında, fotoğrafın deftere düşüşünü izledim. Sanki bir dizi izliyormuşum da, slow motion sahnesine denk gelmişim gibi bir hisle dolmuştum; fotoğrafın 20 saniyede düştüğüne yemin edebilirdim!
Gözlerim, ters çevrili fotoğrafın arkasındaki yazıya takıldı. Tam okuduğumu anlamlandırıyordum ki sol gözümden bir damla sessizce düşüverdi. Kalbimden bedenime güçlü bir acı dalgası yayılıyordu sanki... Ruh acısı böyle bir şey miydi ya da ruh acıtır mıydı bilmiyordum fakat ruhen üşüdüğümü hissediyordum. Kutuplardan daha soğuk, lavlardan bile daha yakıcı bu his, buğulanan gözlerimi kırpıştırmaktan başka bir şey yapmama imkan vermiyordu. Nefes alamıyor, aldığım nefesi ciğerlerime yetiremiyordum...
Okuduğum cümlenin zihnimde sesi olduğunu söylesem, kimler bana inanırdı?
