İçeriğe geç

Mükemmel Çift Aranıyor!

Bölüm 2 · 9 dk okuma

Mükemmel Çift Aranıyor!

Bölüm 2

Bölüm 2| Mutlu Aile Defteri (Part 2)

Çıktığım sandalyede kendi kendime bir savaş verip dolabın üstümü siliyordum ki, ne olduğunu tam anlayamadığım bir cisim parmak uçlarıma değdi. Ani kalp krizi etkisiyle ufak bir çığlık attım ve hızla sandalyeden indim. Elimi, sanki bana ait değilmiş, benden ayrı bir eşyaymış gibi hızla sallamaya başladım. "O neydi ya?!"

Belki bir böcekti? Kertenkele miydi? Ya da bir örümcek? Tarantula bile olabilirdi!

İlk birkaç dakika bekleyip kendimi gaza getirdim ve besmeleler eşliğinde sandalyeye çıktım. Tekrar o şeyi aramaya başladım. Kenarları demirden olsa da, tahta olduğu belli olan o şey, neredeyse kalp krizi geçirmeme sebep olacaktı! En azından canlı değildi - ya da böcek filan!

"Bunun üstünde bir şey mi varmış? Aklıma gelmez." Yere düşme ihtimalimi unutup, parmak uçlarımın üzerinde o dikdörtgen şeyi almaya çalıştım. "Bu kesin Panter Asiye'nin işi," derken, dikdörtgen olan defteri eline aldım. Bu arada kocaman bir nefes verdiğimi es geçmeyelim lütfen. "Buraya bir şey saklamak onun dışında kimsenin aklına gelmez."

Elimdeki siyah defterle sandalyeden düşmeden indim. Bir dakika kadar kendimi takdir ettikten sonra, merak içinde defteri incelemeye başladım. Gizemli şeyleri severdim; dışından pek bir şey anlaşılmayan bu defter ise yeni gizem kutum sayılırdı. Bu düşüncem, ilk sayfayı açar açmaz havaya karışsa da mutluydum. Defterin ilk sayfasına süslüce yazılan 'Mutlu Aile Defteri' yazısı her şeye netlik kazandırmıştı.

Elimde duran defter, adına Mutlu Aile Defteri dediğim, annemin atmakta olduğu eski fotoğrafların bir kısmını özenle dizdiğim fotoğraf albümüydü. Bir kısmını yapabilmiştim çünkü diğer kısmına abim el koymuştu. Onun ifşalarını ona karşı kullanabileceğimi düşündüğünden olsa gerekti - izin verseydi şayet, onun ifşalarını ona karşı kullanmaktan zevk duyardım!

Biliyorum, çok kötüyüm ama ne yapayım?

Bir ara bu defteri çok aramış ama bulamamıştım. Demek ki buraya saklanmıştı ve işin kötüsü kimsenin aklına buraya bakmak gelmezdi. Çok mantıklı!

Sevinçle olduğum yerde tepindim ve orta sayfalardan rastgele birini açtım. Gördüğüm fotoğrafla gülmemek için kendimi sıkmam gerekti. Abimin bebekliğinden kalma bir fotoğraftı ve o kadar komikti ki moralim bozukken bile güldürebiliyordu beni. Neyse ki abim görmüyordu bunu. Görse kesin kızardı, pis!

Zihnimde yankılanan aksiyon ve gerilim müziğiyle, sinsi sinsi defteri kapattım. Salon kapısına parmak ucumla ilerleyip, abimin sesini dinlemeye başladım. Koridorda değildi; sesi uzaktan ve boğuk geliyordu. Büyük ihtimalle Nil abla aramıştı ve abim kendini affettirmek için sevgi dolu sözcükler söylüyordu.

Zaten kendisi sevgi abidesiydi ya!!

Abimin ufukta görünmemesi, içimdeki hapishane kaçkınını ortaya çıkardı. Aksiyon filmlerinde sıklıkla görülen, bombalı binadan son anda kaçmakta olan bir başrolmüşçesine bahçe kapısına koşturdum ve kendimi dışarı attım. Dengemi sağlayamayıp Yılmaz Vural misali çimlere doğru düşmem, fazlasıyla normal ve kabul edilebilirdi. Zihnimdeki prodüksiyon, hemen ardımdaki evi gürültüyle patlatmış, alevlerini gökyüzüne karıştırmıştı. Bu düşünceyle kocaman gülümsedim. Bayağı büyük bir kaçış olmuştu benim için!

Güneşli gibi görünen ama soğukluğu ile nefesimi kesen bir hava hakimdi. Güneşin tepede olması bile soğuğa fayda etmemişti. Temizlik yaparken bu kadar soğuk değildi oysa. Ne ara hava kapanmış ve soğumuştu, anlamak güçtü.

Ankara'da sıradan bir gün!

Üzerimdeki ince kıyafetlerle titresem de, sanki sibirya soğuğunda direnebilirmişim gibi, bahçenin kenarında duran bahçe salıncağına doğru koşturdum. Bu salıncağı abime zorla aldırdığım için hiç ama hiç pişman değildim. Salıncağa, abimin dışarı çıkıp beni kovalaması ihtimaline karşı, evi görebileceğim bir konumda oturdum. Abim geldiğinde defteri kafama siper edip kaçacağımdan önlemimi almam lazımdı. Az evvelki abimi fazla sinirlendirmemem gerek politikam iptal durumundaydı.

Çocuksu bir merakla defterin ilk sayfasını açtım. Kendimin yazdığı birkaç karalamayla karşılaştım önce. Doktor yazısı gibi karalamaları pas geçip diğer sayfalara yöneldim. Defterin ilk sayfalarında eski fotoğrafları koyduğumu hatırlıyordum ve tıpkı hatırladığım gibi anneannem, babaannem ve iki dedemin birer fotoğrafı karşıma çıktı. Siyah-beyaz fotoğraf karelerinin içinde sanki bana bakıp gülümsüyor gibilerdi. Gözlerimin dolmasına fırsat vermeden onlara gitmeyeceğini bilsem de fotoğraflara öpücük kondurdum. "Sizi seviyorum."

Sonraki sayfaların bir kısmı ise pek tanımadığım akrabalarımın düğünü, annem ve teyzemin yanyana çektirdikleri fotoğraflarla doluydu. Tabii annemin kuzenlerimle olan fotoğrafları da vardı. Hangi fotoğrafa baksam annemi herhangi bir kuzenimi gülerek döverken buldum.

Orta sayfalara doğru abimin benim bebeklik ve çocukluk fotoğraflarımız ortaya çıktı. Abimin, benim veya ikimizin birden çekilmiş fotoğraflarına kahkaha atma isteğimi tutuyordum. O kadar tatlı ve komik duruyorduk ki... Özellikle abim! Munzur bakışları ve çatık kaşlarıyla, tam bir facia makinesi olduğunu o zamanlardan belli etmişti. Yine de her fotoğrafı aşırı tatlıydı.

Kuzenler arasında çekilmiş birkaç bebeklik fotoğrafını geçerken, çevirdiğim sayfadaki fotoğrafa kahkaha atmaya başladım. Annemin kucağında, kaşları çatık bir halde kameraya bakan ve 'bana mı didin' bakışları atan bebek, Vedat Yeksan'dan başkası değildi. Döve döve sevmelik bir tipi vardı. Kucağında abimle oturan annemin yanakları, yine neye gülüyordu bilinmez, kırmızıya çalmıştı. Fotoğrafın gözdesi abim ve annem olsa da anne tarafının bir kısmı fotoğraf karesinde mevcuttu. Büyük ihtimalle plastik leğenin üstüne konmuş olan büyük bakır tepsi etrafında, muhtemelen yemek yenirken çekilmiş, sımsıcak bir aile fotoğrafıydı. Tepsinin üzerinde lahmacun vardı sanırım, evim değildim. Annemin yanında ortanca teyzem Şerife ve oğlu, annemin tam karşısı sayılacak yerde büyük teyzem Hamiyet, yanında kızı oturmaktaydı. Hemen yan masada, elindeki rakı bardağını babamın bardağına çarpmakta olan Hanife teyzemin eşi rahmetli Ekrem eniştem de görünüyordu. Onların önlerinde de bir tepsi vardı fakat o tepside sadece yemek olmadığı bariz ortadaydı.

Aynı karenin bir diğer fotoğrafında ise annem ve Hanife teyzemin oğlu Erman kavga etmiş olacak, annem kuzenimi dövmekteyken(!) kuzenim kameraya doğru sırıtıyordu. Babam ve eniştem, rakının etkisinden pelte kıvamında duruyorlardı. Eniştemin gözü Hanife teyzemin kucağında olan abimdeydi ve gülümsüyordu. Hamiyet Teyzem abimle ilgilendiğinden net görünmüyordu fakat elindeki bir parça lahmacunu kemirirken, yeşile çalan gözleri flaş görmüş tavşan gibi kameraya bakan abim için aynı şeyi söyleyemeyecektim.

Fotoğrafın her detayını ezberlemek üzere incelemeye devam ettim. Gözüm ara ara bahçeye açılan salon kapısına kaysa da abimden bir iz yoktu.

Fotoğrafta herkese bakıp iç çektikten sonra bir diğer sayfayı çevirdim. Yine karede abim ve annem vardı. İkisine ek olarak bir de siması belirsiz bir kadın ve kardeş mevcuttu; neden tanımadığınız insanlarla fotoğrafımızın olduğu şu günlerde bile gizemini korumakta oaln bir soruydu! Mekan olarak eski gecekondumuzun oldukça geniş balkonundaydılar. Abimin yanında, kendisiyle aynı yaşıtta olduğunu düşündüğüm sarışın bir kız çocuğu vardı. Boylarına bakılırsa maksimum dört yaşlarında olmalıydılar ve oldukça tatlı görünüyorlardı. Tek bir farkla! İlk fotoğrafta ikisinin de kameraya doğru gülümsemiş olmalarına rağmen, ikinci fotoğraf cümbüş gibiydi. Abim, nedeni anlaşılamayan bir sebeple, kızın kafasını kavramış ağzına götürüyor, kız ise kameraya bakarak ağlıyordu. Kızın ağlamaklı ifadesine bakılırsa abim kızın kafasını ısırmıştı veya ısırmaya niyetlenmişti.

Çocukken bile birilerinin kafasını ısırıyordu demek?.. İlginç.

Abimle geçirdiğim dehşet çocukluk anılarıma bakıp güldükten sonra Evrim'in de fotoğraflarının olduğu ileriki kısımlara geçiş yaptım. Kısa olmuştu zira Evrim'in çocukluğu bizim kara günlerimize denk geldiğinden, yokluğun alasını yaşıyordu. Neredeyse hiç fotoğrafı yoktu. Bizim aksimize bebeklik ve çocukluk fotoğrafı iki elin parmakları kadar olan Evrim'in en büyük şansı, şüphesiz düğünsever bir aile olmamızdı.

Bilirsiniz ki her düğünde bir veya daha fazla fotoğrafçı bulunur. Bunların amacı mutlu ânı sonsuzlaştırmak falan değil bu arada: İnsanları ifşalamak. Her zaman ansızın bir yerlerden fırlama ve Chucky gülüşüyle sizi ifşalama özelliklerine sahiplerdir - Şahsen ben özel eğitim aldıklarını bile düşünüyorum. Düğünde bir yerlerden fırlayıp, tipinizi düzeltmenize fırsat bile vermeden sizi çekme özelliğine sahiptirler. Bazen onları görme fırsatınız bile olmaz; taa ki gözünüz flaşın ışığından kısılana kadar...

İş işten geçmiş, fotoğrafçı ifşanıza bakarak pis pis sırıtıp gözden kaybolmuş olur. Sizler ise bu derin utanç kaynağını, maalesef çalan oyun havasında değil, afiş gibi astıkları fotoğraflar arasında gundik kendinizi gördüğünüz an yaşarsınız. E ifşa bu, düşman ellerde bırakamayacağınızdan almak zorunda kalırsınız.

Fotoğrafçı o sırada kıs kıs güler. Hem sizi ifşalamış olur hem de parayı kapar. Kebap iş!

Gundik düğün fotoğraflarıma bakıp kendime güldükten sonra diğer sayfalara geçtim. Bu düğün fotoğrafları defterin sonlarındaydı. Telefonun yaygınlaşmasıyla fotoğraf meselesi kapanmıştı benim için.

Benim olmadığım veya gelemediğim birkaç düğün karesine üstünkörü bakıp, defterin son sayfalarına geldim. Yakın tarihteki bu düğünü az biraz hatırlıyor gibiydim.

Bize düğün olsun zaten! Saniyesinde oradayız!

Ailecek katıldığımız ama adını bile bilmediğimiz birinin düğününde, bizler baş köşedeydik. Düğüne sade bir abiyeyle katılmıştım. Annem şık giyimiyle beni sollamıştı. Abim o düğün klişeden şaşmış ve annemin ona aldığı ama erkeklik kuralları adını verdiği kurallara uymayan lacivert ipek gömlek, üstüne siyah ceket ve pantolonla katılmıştı düğüne.

Düğünde oyun havası çaldığında abimin kendinden geçip çılgınlar gibi oynadığını hatırlayınca gülümsedim. O sırada orada bulunan muhtemel gelin adayları, abimle karşılıklı oynamak veya fotoğraf çektirebilmek için peşine düşmüş, ufak da olsa bir izdiham yaratmışlardı.

Hayır, bu izdihamın sebebi de abim yani. Hani şu içinde küçük öküz çiftlikleri bulunduran Vedat Yeksan!

İnsanın inanası gelmiyordu!

Bir başka düğün fotoğrafına denk geldim bu sefer. Annem ortada olmak üzere abim sağında, ben solundaydım. Abim, tek kolunu Evrim'e, diğer kolunu annemin boynuna dolamıştı. Dördümüzün sevgi yumağı olduğumuz bu fotoğraftaki tek eksik sevgili babamdı. Lakin şeytan ayrıntıda gizlidir sözünü hayat yaşamı haline getirmiş fotoğrafçı, babamı da aynı kareye, sigarasını içerken de olsa sığdırmaya başarmıştı.

Bir diğer sayfayı çevirdiğimde anlık bir şok yaşadım. Sayfa yerindeydi fakat yarısı yırtılmıştı. Önceden fotoğraf yapıştırılmış olan yerler soyulmuş, sayfa sayfalıktan çıkıp adeta kumaşa dönmüştü. Birkaç fotoğraf çıkarılmış ama tam çıkartılamadığından, saçma biçimde boş bir sayfa bırakmıştı. Sanki bu sayfada olan fotoğraflar bilerek yırtılmış gibiydi.

Geçmişimi silmişim gibi...

Şaşkın şaşkın defteri inceleyip, bu sayfaya ne olduğunu hatırlamak için düşüncelere daldım. Geçmişe gitmek istesem de gidemediğimden, anlamsız bir bekleyiş olmuştu. O zaman diliminde soğumakta olan hava, yüzümü soğutacak derecede rüzgarlanmaya başladı; düşüncelerimde boğulduğumu hissettim. Gözlerimi kapatırken, filmlerdeki gibi geçmiş bir sahneyi izleyeceğini zannediyordum.

Bir an abimin, "Oğlum!" dediğini duyar gibi olduğumdan, olduğum yerde korkuyla sıçradım. Hatta sıçramakla yetinmeyip defteri de yere fırlattım. Gözlerim panik içinde etrafı taradı. Yanlış alarm olduğunu anlamam kısa sürdü. Ortada abimden iz yoktu. Zihnim fazla deterjan kokusuna maruz kaldığı için halüsinasyonlar gösterir olmuştu.

Ajan kimliğimle defteri yerden aldığım gibi doğruldum. Elimi kulağıma götürüp hayali kulaklığıma, "Ortalık temiz," dedikten sonra tekrar salıncağa oturdum.

Gözlerim defterin düştüğü yerde duran, biri büyük diğeri küçük iki dikdörtgen şeye takıldı. Çimenin beyaz olma ihtimali olmadığından, eğilip onları aldım. Dikdörtgen olanı, açılmamış bir zarftı. Kimden ve nereden geldiği yazılı olan yeri siyah tükenmez kalemle karalanmıştı. Kimden geldiği şu an için büyük bir gizemdi. Bu kadar karalanmış olması, okunmaması istendiği için olabilir miydi?

"Allah Allah," dedim, merakla. Mutlu Aile Defteri'ni yana bırakıp, zarfı incelemeye başladım. "Hayal görmeye başladım herhalde." Zarfı açmakla vakit kaybetmedim. Bunu daha sonra yapsam da olurdu. Dikkatle bakmadığım fotoğrafa bakmadan evvel, bakışlarım önce evi, daha sonra ise fotoğrafı buldu... "Abimin de sesi çıkmadı. Umarım beni öldürme planı yapmıyor-"

İşte o an soluğum kesildi!

Bazı anlar vardır, bedeninizi üşüdüğünü hissedersiniz... Hatta öyle çok üşür ki sıcacık denizlere girseniz bile ısınamayacağınızı düşünürsünüz. Esasında bedeninizin üşüdüğünü düşünürsünüz lakin esas üşümekte olanın ruhunuz, dolayısıyla kalbiniz olduğunu aklınıza getiremezsiniz. Kalbinizin soğuğu sizi öyle etkiler ki kaskatı kesilirsiniz...

Gördüğüm fotoğrafla kalakaldım. Annemin tabiriyle Azrail titretti denecek şekilde titredim. Parmaklarım sıcak tencereye değmiş gibi fotoğrafı bıraktığında, fotoğrafın deftere düşüşünü izledim. Sanki bir dizi izliyormuşum da, slow motion sahnesine denk gelmişim gibi bir hisle dolmuştum; fotoğrafın 20 saniyede düştüğüne yemin edebilirdim!

Gözlerim, ters çevrili fotoğrafın arkasındaki yazıya takıldı. Tam okuduğumu anlamlandırıyordum ki sol gözümden bir damla sessizce düşüverdi. Kalbimden bedenime güçlü bir acı dalgası yayılıyordu sanki... Ruh acısı böyle bir şey miydi ya da ruh acıtır mıydı bilmiyordum fakat ruhen üşüdüğümü hissediyordum. Kutuplardan daha soğuk, lavlardan bile daha yakıcı bu his, buğulanan gözlerimi kırpıştırmaktan başka bir şey yapmama imkan vermiyordu. Nefes alamıyor, aldığım nefesi ciğerlerime yetiremiyordum...

Okuduğum cümlenin zihnimde sesi olduğunu söylesem, kimler bana inanırdı

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.