Lyraria
Sabah serinliği üstüme çökmeden önce, içimdeki yük zaten çoktan yerleşmişti. Sarayın ön avlusunda, at arabasının yanındaydım. Kervan hazırdı. Atlar homurdanıyor, askerler eşyaları yerleştiriyordu. Ama benim gözümde her şey bulanıktı. Çünkü birazdan arkamda bırakacağım iki kişi...bütün hayatımdı.
Annem yanıma yaklaştı. Ellerimi tuttu. Ellerini sıcaklığı, titreyen yüreğimi bir an olsun susturdu.
''Lyaria...seni ilk kucağıma aldığım anı hatırlıyorum. Ne zaman büyüdün de savaşlara, akademilere gidecek kadar güçlendin?''
Yutkundum. Onun gözleri doluydu ama ağlamıyordu. Çünkü o bir kraliçeydi. Ben artık onların kızı değil, Taciri Krallığı'nın varisiydim. Bunu unutamazdım.
''Büyüdüm anne. O gün... o yangından sonra büyümek zorundaydım. Siz beni hayatta tuttunuz. Şimdi sıra bende. Ailemi onurlandırmak zorundaydım.'' Annem bana sarıldı. Sıkıca. İlk defa omzuma yaslandı. Kalbimin üstüne.
Sonra babam geldi. Sert adımlarla, ama gözleri yumuşaktı. Bana yaklaşırken bile gurur ve hüzün iç içeydi.
''Yüzündeki yara... seni aciz yapmaz. Seni güçlü yapar.Herkesin taşıyamayacağı bir şey o, Lyaria. Onu saklama. Gururla taşı.'' Başımı eğdim. Gözlerim doldu ama göstermedim. Ben de artık sessizliği öğrenmiştim.
''Benim en büyük savaşım, o yarayla yaşamaktı baba. Şimdi... o yarayla savaşacağım. Herkes için.'' Babam başımı okşadı. O nadiren yapardı bunu. Sonra elime siyah işlemeli bir yay verdi. Kendi yayını. Kendi geçmişini.
''Bunu orada yanında taşı. Biz burada seni bekleyeceğiz. Ama sakın unutma Lyaria... senin adın yalnızca bir isim değil. Sen bir tarihsin.'' Yayımı sırtıma taktım. Kalbimi de içime. Son kez saraya baktım.
Ben bu toprakların kızı değilim artık. Ben, bu toprakların hatırasıyım dedim içimden.
Ve yürüdüm.
Yeni bir hayatın, yeni bir savaşın içine.
***
Rhydar
Daskaryon Sarayı o sabah her zamankinden daha sessizdi. Koridorlardaki meşaleler henüz yanmamıştı; taş duvarlara yalnızca solgun, grimsi bir ışık süzülüyordu. Hava ağırdı, sanki yıllar önce ölmüş birinin son nefesi hala bu sarayın içinde dolaşıyordu.
Rhydar, odasında tek başına duruyordu. Zırhını parça parça giyiyordu; hiçbir yardım almadan, hiçbir tereddüt göstermeden.
Bu bir tören değil, bir zorunluluktu.
Metal soğuktu ama omuzlarına yerleştiğinde, çocukluğundan beri taşıdığı yük gibi tanıdıktı. Odadaki masasının üzerinde paslı bir kılıç kılıfı duruyordu. Henüz ona dokunmamıştı. Gözleri kısa bir süre onun üstünde oyalanırken, kapı açıldı.
İçeri giren kadın, ablası Nyvara'ydı. Sert bakışlı, dudaklarında her zaman bir anlam gizleyen soğuk bir gülümseme vardı ve ellerinde babalarına ait bir kılıç vardı. Aralarında sevgi yoktu, sadece geçmişin ağır bir bağı vardı.
''Babamız bu kılıcı sana veremedi'' dedi Nyvara. ''Çünkü öldüğünde hala zayıftın. Ama şimdi...taşıyacak kadar güçlendin.'' Kılıcı eline aldı. Ağır, yıpranmış, sapı zamanla çatlamıştı. Ama üzerinde hala Daskaryon'un mührü duruyordu. Sanki o mühür, Rhydar'ın kaderine kazınmıştı. ''Bu bir miras değil, Rhydar. Bu bir sınav. Babamız bu kılıçla halkı susturdu. Sen... belki onunla gerçeği konuşacaksın.''
Rhydar sessizce uzanıp kılıcı aldı. Başını eğmedi. Gözlerinde ne öfke, ne acı. Sadece donuk, ölçülmüş bir kararlılık. Kılıcı pelerininin içine sardı, sırtına gizledi. Son bir kez odasına baktı. Duvarlarda çocukken çizdiği eski harita hala duruyordu. Ama o haritadaki yollar şimdi başka bir sona çıkıyordu.
Sarayın kapılarından çıktığında arkasından gelen tek ses, rüzgarın uğultusuydu. Daskaryon halkı onu uğurlamadı. Ne bir asker, ne bir hizmetli, ne bir veda...
Sadece gölgeler ve gri taşlar arasında yürüdü. Her adımı yankılandı, sanki geçmişin kırıkları üzerinde yürüyor gibiydi. Rhydar o sabah yalnız değildi. Ama hiç kimse yanında da değildi.