Konaktan çıkışım, geçmiş yaşamımda asla cüret edemeyeceğim kadar hızlı ve gözü pek oldu. Lale arkamda, kırılan porselen parçalarının ve halıya yayılan zehirli çayın ortasında donakalmıştı. Şaşkınlığı ve gözlerinde beliren ilk korku kırıntısı, intikamımın ilk tatlı meyvesiydi. Ama vakit kaybetme lüksüm yoktu. Zaman, zannettiğimden hızlı akıyordu.
Gülsoy Konağı’nın ahırından en hızlı atımı çekip fırladım. Başkent Altuntuğ’un süslü, mermer caddelerini geride bıraktıkça havanın ağırlaştığını, soylu parfüm kokularının yerini rutubet ve çamur kokusuna bıraktığını hissettim. Niyetlendiğim yer, krallığın haritalarında bile gri bir leke olarak gösterilen Sisli Vadi’ydi. Sürgün Beyi Ilgar Han’ın krallıktan izole, kendi kanunlarıyla hüküm sürdüğü o tekinsiz diyar.
Güneş batarken Sisli Vadi’nin karanlık çam ormanlarına girdim. Kasvetli kayalıkların üzerine inşa edilmiş, simsiyah taştan Kül Kale belirdiğinde atım huzursuzca kişnedi. Barlas ve babasının 'vatan haini' diyerek sürdüğü Ilgar Han, aslında ordunun en güçlü komutanıydı. Lale ve Barlas’ın zehirli ittifakı geçmişte beni kurbana dönüştürmeden önce, Ilgar’ı da benzer kumpaslarla bu kale içine hapsetmişlerdi.
Sarayın unuttuğu ama korkudan tir tir titrediği tek adam oydu.
Kale kapısındaki nöbetçiler kılıçlarını çekmeye fırsat bulamadan atımdan indim. Silahımı teslim etmemi isteyen muhafızları es geçip ağır ahşap kapıları iterek büyük salona girdim.
Salon, sadece bir iki meşalenin aydınlattığı zifiri bir karanlığın içindeydi. Masanın başında, sırtında kurt kürkünden bir pelerinle oturan adamı gördüm.
Ilgar Han.
Gözleri gecenin içinde parlayan bir kurt gibi üzerime dikildi. Elindeki hançerle masadaki elmayı kesmeyi bıraktı. Yüzündeki keskin hatlar, sol yanağındaki eski kılıç izi ve soğuk bakışları karşısında çoğu soylunun dizleri bağ bağ çözülürdü.
"Gülsoy hanedanının küçük çiçeği," dedi Ilgar. Sesi, derin ve kayaların birbirine sürtünmesi gibi pürüzlüydü. "Sarayın ipek perdeli odalarından çıkıp benim çamurlu kaleme ne cüretle basarsın? Barlas seni aramaya gelmeden önce boynunu kırmam için mi?"
Barlas. O ismi duymak bile cellat satırının boynumdaki soğuk rüzgarını hatırlattı. Yüzümde tek bir mimik bile oynamadı.
"Barlas beni aramaya gelmeyecek," dedim, adımlarımı tam masasının karşısında duracak şekilde atarak. "Çünkü şu an nişanlısının odasında kırılan bir porselen fincanın şokunu yaşamakla meşgul."
Ilgar tek kaşını kaldırdı. Ilımlı, çekingen ve uysal bildikleri Ayşıl Gülsoy’un karşısında duran bu gözü karartmış kadın, besbelli ilgisini çekmişti. Hançerini masaya sapladı.
"Tek satırda sadede gel, Ayşıl. Buraya bir veliaht prensin nişanlısı olarak gelmedin. Bakışlarında saray kokusu yok... Burada kan kokusu var."
"Sana bir krallık teklif etmeye geldim, Ilgar Han."
Görkemli salonda derin bir sessizlik oldu. Ilgar ayağa kalktı. Uzun boyu ve heybetli gövdesi üzerime bir gölge gibi düştü. Bana doğru yavaş adımlarla yürüdü, aramızda sadece birkaç santim kalana kadar durmadı. Eğilip doğrudan gözlerimin içine baktı.
"Bana sürgünümü unutturacak, tahtı vaat edecek neyin var ki? Sen Barlas’ın oyuncağından başka neyine güvenirsin?"
"Geleceğe güvenirim," dedim, sesim sarsılmaz bir kararlılıkla salonda çınlarken. "Barlas’ın önümüzdeki ay çıkaracağı isyan planlarını biliyorum. Lale’nin saray simyacısıyla kurduğu zehir ağını biliyorum. Kralın altı ay sonra uğrayacağı 'suikastın' haritası elimde."
Ilgar’ın gözlerinde çakan merak kıvılcımını gördüm.
"Bunları nereden biliyorsun?" diye sordu, sesi bir fısıltıya dönüştü.
"Cehennemden döndüm," dedim gözlerimi bir an bile kırpmadan. "Öldüm ve geri geldim. Barlas beni idam ettirdi, ailemi yaktı. Bütün bunları yaşamış gibi biliyorum, çünkü yaşadım."
Ilgar bir an duraksadı. Zihnimin yerinde olup olmadığını tartar gibi baktı. Ama bakışlarımdaki o katıksız, soğuk nefret delilik değil, yaşanmışlığın ta kendisiydi. Yalan söyleyen bir kadının gözleri böyle bakmazdı.
"Ve benden ne istiyorsun?" dedi.
"Elimdeki tüm bilgileri, Barlas’ın hamlelerini adım adım sana vereceğim. Onların kurduğu tuzakları, onların üzerine yıkacağız. Karşılığında... senin ordunu, senin kılıcını istiyorum. Barlas ve Lale’yi tahtın önünde, benim diz çöktürüldüğüm o taş zeminde diz çöktüreceğiz."
Ilgar Han’ın dudaklarında karanlık, tehlikeli bir tebessüm belirdi. Masadaki hançerini aldı, elinin ayasına hafif bir çizik attı. Kan siyah taş zemine damladı.
"Kanla yazılmayan sözleşmeye inanmam, Ayşıl," dedi hançerin sapını bana uzatarak. "Eğer oyunun sonunda bana tahtı veremezsen, seni Barlas’tan önce ben öldürürüm."
Hançeri elinden aldım. Tek bir an bile tereddüt etmeden avucumun içini kestim. Sıcak kanım elime yayıldı.
Elini tuttum. Kanlarımız birbirine karıştı.
"Anlaştık, Sürgün Beyi," dedim fısıltıyla. "Ama bir şartım daha var."
"Nedir o?"
"Barlas’ı zehirleme kumpasını yarın başlatacaklar. İlk kurbanı ben değil, Lale’nin kendisi yapacağı bir oyun tasarladım. Yarın gece saray balo salonunda... benim yanımda müstakbel korumam olarak duracaksın."
Ilgar hafifçe güldü. "Sarayın süslü cücelerinin arasına bir kurt sokmak istiyorsun demek?"
"Hayır," dedim pelerinimi düzeltip kapıya doğru yönelirken. "O cücelerin avlanma vaktinin geldiğini ilan etmek istiyorum."
Kaleden çıkıp atıma binerken gecenin rüzgarı yüzüme çarptı. Avuç içimdeki kesik sızlıyordu ama bu sızı, boynumdaki hayali satır acısını yok etmişti.
Geri dönüyordum. Gülsoy Konağı’na, beni zehirlemeye çalışan kız kardeşimin ve beni idama gönderen veliahtın yanına. Ama bu sefer kuzu kılığında değil... kurtlarla anlaşmış bir cellat olarak