
Bazı şeylerin başlangıcını bilemeyiz. Bir insanın hayatımıza ne zaman girdiğini, hangi anda bize dokunduğunu sonradan fark ederiz.
Belki de en tehlikeli karşılaşmalar böyledir. Çünkü insan, hayatını değiştirecek kişiye rastladığım bunu bilmez. Sadece o anı yaşar.
"Bunu söylemekten utanıyorum."
Karşımdaki kadının sesi o kadar kısıktı ki biraz öne eğildim.
"Utanmanız gereken bir şey olduğunu düşünmüyorum."
"Bilmiyorum..."
Parmaklarını birbirine geçirdi. Birkaç saniye boyunca konuşmadı.
"Bazen kendimi çok kötü hissediyorum," dedi.
"Ama nedenini bilmiyorum. Her şey yolundaymış gibi davranıyorum. Sonra bir anda... sanki bir şey olacakmış gibi geliyor."
"Ne olacakmış gibi?"
Omuzlarını kaldırdı.
"Bilmiyorum."
Cevap vermeden önce yüzüne baktım.
"Bilmemeniz, hissettiğiniz şeyin gerçek olmadığı anlamına gelmez."
Gözlerini kaçırdı.
"Peki geçer mi?"
"Bunu birlikte anlamaya çalışabiliriz."
İlk kez biraz rahatladı.
Görüşmenin sonunda ayağa kalktığında kapının önünde oturdu.
"Haftaya gelir miyim bilmiyorum," dedi.
"Karar vermek için vaktiniz var."
Başını salladı ve çıktı.
Kapı kapandıktan sonra birkaç saniye yerimden kalkmadım.
Bazı insanların anlattıkları şeyden çok, sustukları yerleri hatırlıyorum,
Masamdaki saate baktım.
İdil beni çoktan bekliyor olmalıydı.
Telefonumu elime aldığım anda mesaj geldi.
İdil: Asena Neredesin?
Gülümsedim.
Ben: Çıkıyorum.
İdil: Bunu kırk dakika önce söyledin.
Telefonu çantama atıp odadan çıktım.
............................
İdil'i binanın önünde gördüğümde elinde iki kahve vardı.
"Benim mi?"
"Hayır."
"Peki neden iki tane?"
"Biri benim. Diğerini de sen alırsın diye düşündüm."
"Bu mantıkla iki kahve de senin."
"Detaylara takılma."
Kahveyi verdikten sonra koluma girdi.
"Derin nerede?"
"Bize kızgın."
"Neden?"
"Onu bekletmişiz."
"Biz mi?"
"Sen."
"Sen de yanımdaydın."
"Ben seni bekledim."
"Arkadaşlık anlayışın çok güzelmiş."
Gülerek yürümeye devam ettik.
Derin'i köşedeki kafede bulduk. Bizi görünce telefonunu masaya bıraktım.
"Sonunda."
"Abartma," dedim.
"Yirmi dakika."
"Benim suçum değil."
İdil he en araya girdi.
"Kesinlikle onun suçu."
"Teşekkür ederim."
"Rica ederim."
Üçümüz gülmeye başladık.
Bir süre sonra konu işlerden, planlardan, saçma sapan şeylerden açıldı. Derin bir şey anlatırken gözüm istemsizce karşı kaldırıma kaydı.
Kalabalığın arasında bir adam duruyordu.
Gece gibi koyu siyah saçları vardı. Telefonuna bakıyordu.
Sonra başını kaldırdı.
Bakışlarımı kesişti.
Bir an
Sadece bir an.
Yüzündeki ifade değişti.
Tanımış gibi.
Ama hemen toparlandı. Ben de bakışlarımı çektim.
"Ne oldu?" dedi Derin.
"Hiç."
.................................
Bir süre sonra kafeden çıktık.
Yolun karşısına geçmek üzereyken aynı adamı bu kez birkaç metre ilerde gördüm.
İdil bir şey anlatırken adam yanımızdan geçti.
Tam yanımdan.
Bir saniyeliğine durdu.
"Pardon."
Yol vermek için kenara çekildim.
"Pardon."
Bana baktı.
Bu kez gözlerinde az önceki ifadeden hiçbir eser yoktu.
Sadece sakin bir yüz.
"Teşekkürler."
"Rica ederim."
Yürüyüp gitti.
Derin arkasından baktı.
"Tanıyor musun?"
"Hayır."
"Emin misin."
Adamın az önce bana söylediği kelime aklıma takılmıştı.
Pardon.
Bunda garip olan neydi bilmiyordum.
Belki hiçbir şey.
Belki de sadece o günün yorgunluğuydu.
Yürümeye devam ettim.
O sırada onun arkasını dönüp bana baktığını görmedim.
Ve hayatımın en tuhaf tarafı şuydu:
O gün, birbirimizi ilk kez gördüğümüzü sanıyorduk.