1. BÖLÜM: KIRILAN CAMLAR, BİTEN UMUTLAR
Defne için ev, uzun zamandır sığınılacak bir liman değil, her an patlamaya hazır bir bomba gibiydi.
Üniversite sınavına hazırlandığı o tempolu günlerde, odasının kapısını kapatıp ders çalışmaya çalışırken bile alt kattan yükselen sesleri engelleyemiyordu. Babası Adem Bey’in öfkeyle bağıran sesi, annesi Ela Hanım’ın ağlamaları ve bir şeylerin kırılma sesleri... Defne elindeki kalemi defterine o kadar sert bastırıyordu ki kağıt ikiye ayrılıyordu.
Son aylarda babası tamamen değişmişti. Eski, ilgili ve şefkatli adam gitmiş; yerine her şeyden nefret eden, eve her geldiğinde bir bahane bulup olay çıkaran, gözü gözünü görmeyen yabancı bir adam gelmişti.
Defne odasından çıkıp merdivenlerin başında durdu. Yine aynı manzaraydı.
"Yeter artık Adem!" diye bağırdı Ela Hanım. Sesi çaresizlikten titriyordu. "Ben ne yaptım sana? Bu evde ne eksik? Neden her gün bize bu cehennemi yaşatıyorsun?"
Adem Bey, masadaki porselen tabağı duvara doğru fırlattı. Tabağın tuzla buz olan sesleri koridorda yankılandı. Defne irkilerek geriledi.
"Bana hesap soramazsın Ela!" diye gürledi Adem Bey. Bakışlarında öyle ağır, öyle acımasız bir nefret vardı ki bir insan yıllarca aynı yastığa baş koyduğu kadına nasıl böyle bakabilir, akıl alır gibi değildi. "Bıktım ulan sizden! Bıktım senin sızlanmalarından da, bu evden de! Sizin yükünüzü çekmek zorunda değilim ben!"
"Biz sana ne yükü bindirdik?" dedi Ela Hanım gözyaşları içinde. "Ben 18 yaşımda seninle evlendim. Gençliğimi, hayatımı verdim bu eve. Defne daha 18 yaşına yeni bastı, onun geleceği için çabalayacağımıza ne hale getirdin bizi?"
Adem Bey acı bir kahkaha attı. O kahkaha Defne’nin kalbine bir bıçak gibi saplandı. Merdivenlerden yavaşça inmeye başladı. Ela gözleri öfkeyle parlıyordu.
"Baba," dedi Defne. Sesi soğuk ama dikti. "Annemle böyle konuşamazsın."
Adem Bey başını kızına doğru çevirdi. Eski babalık şefkatinden eser kalmamış o gözlerle kızına baktı. "Sen de karılma bu işlere Defne! Çok bilmiş gibi karşıma dikilme! Bıktım senin de havalarından, annenin de bitmek bilmeyen dramlarından."
"Bizden bıktıysan git o zaman!" diye bağırdı Defne. İçinde aylardır biriken o nefret ve kırgınlık bir anda dışarı dökülmüştü. "Bize bu cehennemi yaşatmaya hakkın yok! İstemiyorsan çek git hayatımızdan!"
Adem Bey kızına doğru bir adım attı, parmağını sallayarak: "Merak etme," dedi, sesi ürpertici bir sakinliğe bürünmüştü. "Zaten bu çatı altında geçireceğim son günler. Sizin o acınası halinizi daha fazla izlemeyeceğim."
Adem Bey ceketini alıp kapıyı sertçe çarparak evden çıktı. Arkasında yine kırılmış eşyalar, gözü yaşlı bir kadın ve nefretle dolmuş bir genç kız bıraktı.
Ela Hanım dizlerinin üzerine çöktü. Defne koşarak annesinin yanına gitti, ona sarıldı. Annesinin vücudu titriyordu. Annesi daha 38 yaşındaydı ama şu an o kadar yorgun ve bitkin görünüyordu ki...
"Ağlama anne," dedi Defne, annesinin yüzünü ellerinin arasına alarak. "Ağlama onun için. O bizi hak etmiyor. Biz ikimiz yeteriz birbirimize."kadar götürecekti.Adem Bey’in kapıyı çarptıktan sonra bıraktığı o ağır sessizlik, kırılan porselen tabağın parçalarından daha ürperticiydi. Evin içinde yankılanan tek ses, Ela Hanım’ın tutmaya çalıştığı ama başaramadığı hıçkırıklarıydı.
Defne, annesinin omuzlarından sıkıca tutup onu yerden kaldırmaya çalıştı. Ela Hanım sanki bütün gücünü kaybetmiş, kemiksiz bir beden gibi yere yığılmıştı. 18 yaşında büyük bir aşkla evlendiği adam, 38 yaşına geldiğinde gözlerinin içine bakarak ondan bıktığını söylemişti.
"Anne, kalk hadi. Yere oturma," dedi Defne. Kendi sesindeki titremeyi saklamaya çalışıyordu ama içi alev alev yanıyordu. Babasına karşı duyduğu o eski sevginin yerini, kapkaranlık bir nefret almıştı.
Ela Hanım başını kaldırıp kızına baktı. Gözleri ağlamaktan kızarmıştı. "Biz ne yaptık Defne?" diye fısıldadı. "Yıllardır bu evde tek bir gün huzur vermedi bize. Her istediğini yaptık, her kahrını çektik... Şimdi bir çöp gibi kenara atıyor bizi."
"O bizi atmıyor anne, biz onu hayatımızdan çıkarıyoruz," dedi Defne net bir sesle. Ela gözlerinde keskin bir kararlılık vardı. "Bırak gitsin. Nereye gidiyorsa gitsin. Bize bir daha dokunamaz."
Defne annesini güç belük salondaki koltuğa oturttu. Mutfaktan bir bardak su getirip ellerine tutuşturdu. Sonra yerdeki porselen kırıklarını tek tek toplamaya başladı. Her bir parçayı eline aldığında, babasının o nefret dolu bakışları gözünün önüne geliyordu. Adem Bey sadece evi terk etmiyordu; yıllardır sürdürdüğü o psikolojik şiddeti, bağırışları ve aşağılamaları nihai bir darbeye dönüştürüyordu.
Gece yarısı olduğunda evde çıt çıkmıyordu. Ela Hanım sakinleştirici çayın etkisiyle koltukta sızıp kalmıştı. Defne ise odasındaki pencerenin kenarına oturmuş, dışarıdaki karanlığı izliyordu.
İçinde devasa bir boşluk vardı. Üniversite sınavını yeni kazanmış, hayatının en heyecanlı dönemine girmesi gereken bir yaştaydı. Ama şimdi, evlerinin un ufak oluşunu izliyordu. Babasının yokluğu canını acıtmıyordu; canını acıtan şey, o adamın bu evde bıraktığı enkaz ve annesinin o enkazın altında ezilişiydi.
Ertesi sabah ev, bir cenaze evinden farksızdı.
Güneş doğmuştu ama salona hiçbir aydınlık girmiyordu sanki. Adem Bey gece eve gelmemişti. Masanın üzerinde duran cüzdanını, bazı özel evraklarını ve yedek anahtarını alıp gitmişti. Giderken ardında hiçbir not, hiçbir iz bırakmamıştı.
Defne mutfakta annesine kahvaltı hazırlamaya çalışırken dış kapının kilit sesi duyuldu. Defne elindeki bıçağı tezgaha bırakıp hızla koridora koştu. Ela Hanım da odasından fırlamıştı.
Gelen Adem Bey’di. Ama yalnız değildi. Elinde iki büyük valiz vardı.
Yüzünde en ufak bir pişmanlık, bir mahcubiyet izi yoktu. Aksine, sanki bu andan keyif alıyormuş gibi soğuk ve umursamazdı.
"Sadece kişisel eşyalarımı almaya geldim," dedi Adem Bey, gözlerini Ela Hanım’a bile dikmeden. "Avukatım yakında seninle iletişime geçecek Ela. Boşanma protokolünü hazırladı. Bu evi de en kısa sürede satılığa çıkarıyorum, bilginiz olsun."
Ela Hanım olduğu yerde donakaldı. "Ne... Ne diyorsun sen Adem? Satılığa çıkarmak ne demek? Biz nerede kalacağız?"
Adem Bey acımasız bir alayla gülümsedi. "Orası beni ilgilendirmez. Yıllardır sırtımda yükünüzü taşıdım. Artık kendi başınızın çaresine bakacaksınız. Kızın da 18 yaşına bastı zaten, gidin başınızın çaresine bakın."
Defne artık kendini tutamadı. Adem Bey’in üzerine doğru yürüdü. Boyu 1.70’ti, babasının karşısında hiç de küçük durmuyordu. Ela gözlerinden adeta kıvılcımlar saçılıyordu.
"Sen ne biçim bir adamsın?" diye bağırdı Defne. "Bizi sokakta mı bırakacaksın? Annemin gençliğini çaldın, beni bu yaşımda babasız bıraktın, şimdi bir de evimizi mi elimizden alıyorsun?"
Adem Bey valizlerin sapını daha sıkı kavradı. "Haddini bil Defne! Ben sizin için yıllarca çalıştım!"
"Sen bizim için hiçbir şey yapmadın!" dedi Defne, parmağını babasının yüzüne doğru sallayarak. "Sen sadece kendi bencil dünyanda yaşadın! Git! Nereye gidiyorsan git, o valizlerini de al ve bir daha bu kapının önüne bile basma! Ama unutma, gün gelecek bize çektirdiğin her anın hesabını ödeyeceksin. Senden nefret ediyorum!"
Adem Bey, kızının gözlerindeki o katı ve geri adım atmayan nefreti görünce bir an duraksadı. Zira karşısındaki artık o korkup odasına saklanan küçük kız değildi. Ancak gururunu yediremeyip valizlerini arkasından sürükledi.
"Yazıklar olsun size," diye mırıldandı Adem Bey ve kapıyı son kez arkasından vurup çıktı.
Kapının kapanma sesiyle birlikte Ela Hanım dizlerinin üzerine yığıldı. Bu seferki çığlığı, bir kadının hayatının tamamen mahvoluşunun sesiydi. Ev ellerinden gidiyordu, adam onları tamamen silmişti ve geriye sadece koca bir hiç kalmıştı.
Defne, kapının önünde durup babasının merdivenlerden inen ayak seslerini dinledi. Gözünden tek bir damla yaş aktı ve o yaş çenesinden düşerken zihninde tek bir söz sözledi:
Bu evde ağlayan son kişi annem olacak. Senden de, bize yaşattığın bu hayatın hesabından da nefret ediyorum Adem Bey.
Ancak Defne bilmiyordu... Annesinin bu büyük çöküşü, onları birkaç ay içinde bambaşka bir dünyanın, tanıyamayacakları kadar karanlık ve güçlü bir ailenin kapısına kadar götürecekti.