İçeriğe geç

Motorcu'm

Bölüm 2 · 5 dk okuma

Motorcu'm

Bölüm 2

2. Bölüm

“Bazen insan en sessiz anında bile en büyük gürültüyü içinde taşır.
Ve bazı anlar vardır… ne kadar kaçmak istersen iste, seni kendinle yüzleştirir.
Çünkü her yol aynı yere çıkmaz; bazı yollar sadece geri dönülmez olanlara açılır”

Hayatınızda hiçbir şeyin anlamını yitirdiği, ne yaparsanız yapın içinden çıkamadığınız bir boşluğa düştüğünüz anlar olur mu bilmiyorum ama ben tam olarak öyle bir anın içindeydim ve en kötüsü artık bunu değiştirmek için bile içimde bir istek kalmamış gibiydi, sanki uzun zamandır taşıdığım her şey bir anda ağırlaşmış ve beni aşağıya çekmeye başlamıştı ve bugün bunun sonu olmalıymış gibi hissediyordum.

Odaya son kez baktım, duvarlara, masaya, dağınık eşyalarıma… her şey bir anda fazlasıyla tanıdık ama bir o kadar da uzak geldi, sanki yıllardır burada yaşamamışım gibi yabancıydım ve burnuma dolan o koku bile artık bir anı gibi hissediliyordu. Kapıya doğru yürürken adımlarım yavaştı, merdivenlerden aşağı inerken bina her zamankinden daha uzun, daha bitmeyen bir yer gibi geliyordu ve asansör olmamasına bile sinirlenemeyecek kadar boş hissediyordum, sadece iniyordum, kat kat aşağıya.

Dışarı çıktığımda motorum beni her zamanki gibi bekliyordu, Yamaha R1M, kusursuz ve sessiz bir şekilde duruyordu ama ona baktığım an içimde tuhaf bir kırılma oldu, sanki onu bir daha görmeyecekmişim gibi, sanki bu son bakışım olacakmış gibi… elim titreyerek yaklaştım ve dokunduğumda gözlerim doldu, bunu engellemeye çalışmadım bile, çünkü o an artık hiçbir şeyi tutacak gücüm kalmamıştı ve motorun üzerine eğildiğimde sanki sadece bir makineye değil, yıllardır bana eşlik eden tek şeye sarılıyordum, gözyaşlarım depoya düşerken fark etmedim bile ve bir süre orada kaldım, insanların bakışlarını hissettim ama umursayacak halde değildim.

Sonunda kendimi toparlamaya çalışıp kaskı taktım, motoru çalıştırdığımda çıkan ses her zamanki gibi güçlüydü ama bu kez bana güç vermiyordu, aksine içimdeki boşluğu daha da belirgin hale getiriyordu, telefonum çalıyordu ama bakmadım, cevap vermedim, sadece gazı açıp yola çıktım ve şehir arkamda kalırken otoyolun boşluğu önümde uzandı, hızlanmadım, sadece gidiyordum ve bu “gitmek” bile artık bir yere varmak gibi değil, sadece bir şeyi bitirmek gibi hissediliyordu.

Tünele yaklaşırken içimde garip bir sıkışma oldu, sanki orası bir yol değil de bir sonmuş gibi ve tam o sırada yanımdan başka bir motor belirdi, hızla yanıma yaklaştı, beni fark etmişti, bir an kafasını çevirip bana baktı ve rüzgârın içinden sesi zorla duyuldu, “neden ağlıyorsun?” diye bağırıyordu ve o an fark ettim ki gerçekten ağlıyordum ama ne zaman başladığını bile bilmiyordum, sadece gözyaşlarımın kaskın içinde sessizce aktığını hissediyordum.

Ona bakmadım bile, sadece tünele doğru ilerlemeye devam ettim ama o motorcu bir an hızlandı, sonra tekrar bana baktı, sonra önüme geçti, sanki beni durdurmak ister gibi, sanki ne yapmaya gittiğimi anlamış gibi ve başını iki yana salladı, o hareket bile her şeyi yavaşlatmış gibiydi ama ben yine de devam ettim, çünkü o an artık geri dönmek de ileri gitmek kadar zor geliyordu ve tünele birlikte girdik, karanlık bir anda etrafı sardı, sesler boğuldu, dünya daraldı ve her şey sadece motorların uğultusuna dönüştü.

Ve sonra o motorcu aniden hızlanıp önüme kırdı, beni mecburen frenlemeye zorladı, lastikler asfaltı sıyırırken kalbim de aynı şekilde kaymış gibiydi ve o an motoru durdurmak zorunda kaldım, çünkü artık yol yoktu, sadece durmak vardı. O da durdu, kaskını çıkardı, motordan indi ve bana doğru yürümeye başladı.

Ben ise ilk kez gerçekten duruyordum.

Ama o an bitmedi. Çünkü durmak, düşündüğüm gibi bir son değilmiş… sadece gecikmiş bir başlangıçmış. O bana yaklaştıkça içimdeki o ağır boşluk yerini başka bir şeye bırakmaya başladı. Tanımlayamadığım bir şeye. Ne acıydı, ne rahatlama… daha çok “yakalanmışlık” gibiydi.

Bir adım daha attı.

Ve o an ilk kez, kaçmadığım bir şeyle karşı karşıya olduğumu fark ettim.

Ben ise ilk kez gerçekten duruyordum.

Ama o an bitmedi.

Çünkü durmak, sandığım gibi bir son değilmiş… sadece gecikmiş bir başlangıçmış.

O bana yaklaştıkça içimdeki boşluk yerini tuhaf bir gerilime bıraktı. Ne korku vardı tam olarak, ne de rahatlama… daha çok yakalanmışlık hissi. Sanki kaçtığım şey değil de, kendimle yüzleşmek zorunda kaldığım bir anın içindeydim.

Birkaç adım kala durdu. Bir süre hiçbirimiz konuşmadık. Sadece rüzgâr vardı. Ve motorların soğuyan sesi. Sonra o sessizliği o bozdu.

“Ne yapıyordun?”

Sesi sert değildi ama netti. Kaçacak yer bırakmayan bir netlik. Cevap vermedim. Bakışlarımı kaçırdım. O tekrar konuştu.

“Ciddi soruyorum. Nereye gidiyordun?”

Bu sefer biraz daha alçaktı sesi. Daha dikkatli. Yutkundum.

“Bilmiyorum,” dedim sonunda. Sesim beklediğimden daha kısık çıktı.

Kafasını hafif yana eğdi.

“Bilmiyorum diye bir cevap olmaz.”

“Benim için oldu,” dedim, istemsizce.

O an sustu. Bana baktı. Uzun bir süre. Sonra derin bir nefes aldı ve kaskını tamamen eline aldı.

“Bak,” dedi, “seni tanımıyorum. Ne yaşadığını da bilmiyorum. Ama az önce yaptığın şey… normal bir şey değil.”

Gözlerimi yere indirdim. Haklıydı. Ama bunu duymak içimde başka bir şeyi daha ağırlaştırdı. Bir süre sonra sesi biraz yumuşadı.

“Adın ne?”

Duraksadım. Cevap vermek bile garip geldi.

“…önemi yok,” dedim.

Kaşları çatıldı.

“Var.”

O kısa kelime bile tartışmayı bitiriyordu. Ama yine de cevap vermedim. Bir süre daha öyle kaldık. Sonra başını yana çevirdi, tünele baktı.

“Eve gidecek misin?”

Soruyu basit sordu ama içinde emir gibi bir şey vardı. Kafamı hafifçe salladım.

“Evet.”

“Tek başına gitmiyorsun.”

Bunu net söyledi. İtiraz etmek istedim ama ağzımı açmadım. Çünkü içimdeki ben de zaten itiraz edecek halde değildi. Sessizce motoruma yürüdüm. O da kendi motoruna gitti. Birlikte yola çıktık.

Bu sefer hız yoktu.

Bu sefer yarış yoktu.

Sadece iki motor ve aralarında söylenmeyen bir şey vardı.

Şehir geri geldiğinde ışıklar daha farklı görünüyordu. Sanki her şey biraz daha uzak, biraz daha yabancıydı. Bir süre sonra evimin önüne geldik. Motoru yavaşça durdurdum. Sessizlik tekrar çöktü. Motoru kapattım ama inmedim bir an. O da durdu, motorundan indi. Bana baktı.

“İyi misin?”

Bu soru daha önce sorulmamış gibi değildi… ama ilk kez gerçekten “cevap bekleyen” bir soruydu. Omuz silktim.

“Bilmiyorum.”

Kısa bir sessizlik oldu. Sonra hafifçe başını salladı.

“Bugün… kötü bir gündü.”

İlk kez onu yargılamayan bir cümle kurmuştu.

“Evet,” dedim sadece.

Bir adım geri çekildi.

“Eve gir. Dinlen.”

“Emirverir gibi konuşuyorsun,” dedim yarı gülerek.

O da hafifçe gülümsedi.

“Çünkü işe yarıyor.”

Kısa bir sessizlik daha. Sonra ekledi:

“Yarın… daha normal bir gün olur.”

Bu cümle garipti. Çünkü ben artık “normal gün” diye bir şeyin var olduğuna bile emin değildim. Başımı hafifçe salladım.

“Görüşürüz,” dedi.

“Görüşürüz,” dedim.

Motoruna bindi. Ama gitmeden önce bir an durdu. Sanki bir şey söyleyecekmiş gibi. Sonra vazgeçti. Ve gitti. Ben ise olduğum yerde kaldım.

Motoruma baktım.

Eve baktım.

Ve ilk kez şunu düşündüm:

Bugün bitmedi.

Sadece şekil değiştirdi.

Bölüm sonu

3 yorum