Kutunun içinde iki kişinin fotoğrafı vardı. İçinde canlı bir gül duruyordu, ancak gül kurumuştu. Gülü incelerken içindeki tarihi farketti.
"01.04.2010 tarihinde ne yaşanmış olabilir ki?"
Arkasını çevirip baktığında bir mektup gördü. Mektup dahil kutudaki çoğu eşyaların fotoğrafnıı çekip kıyafet dolabından Minho'nun pijamalarını aldı ve salona gitti.
"Tuvalete mi gittin?"
Biraz tedirgin bir şekilde başını sallayarak onayladı ve pijamalarını Minho'ya verdi.
"Her neyse, saat kaç acaba?"
"22.09"
"Güzel, şu an yapabilecek bir iş veya başka bir şey var mı peki?"
"Yok diye biliyorum"
Bir anda aklına dank etti. Çerçevenin kenarında yazan tarihle alakalı bir şeylee sorup ağzından laf almaya çalıştı.
"Eğer sorması uygunsa, kaç yaşındasın?"
"28 yaşındayım, sen?"
"Benden büyükmüşsün..."
"Aramızda en fazla kaç yaş farkı olabilir ki?"
"Şey... Ben 23 yaşındayım ama."
Bir an neye uğradığını şaşırdı. Karşısındaki kişi gerçekten 23 yaşındaydı. Fazla gibi gözükse de görmezden gelinecek bir kaç aralığıydı.
"Peki, hangi ayın kaçında doğdun?"
"Dördüncü ayın birinde."
"Dördüncü ayın biri mi..."
Minho uzaklara dalıp gitti. Gözünün önünde bir anı canlanmış gibiydi, gözlerindeki o karanlığın belirtilerinden, ona ömür boyu travma kalmış bir anını hatırladığı az buçuk anlaşılabiliyordu.
"Jeongin... Biricik kardeşim."
Boğazını temizledi ve pozisyonunu düzeltip ona meraklı bir şekilde bakan Han'ın sorusunu cevapladı.
"Jeongin yaklaşık 15 yıl önce vefat etti. Eğer o aptal çocukların oyununa kapılmamış olsaydı şu an çoktan savcı olmuş, cübbesini yüzündeki o tatlı gülümsemeyle giyerek işine gidip geliyor olurdu..."
Acısını kendine yansıtabiliyor oluşu Minho'nun dikkatini çekmişti. Etraf derin bir sessizlik icindeyken tekrardna sordu.
"Eğer seni zorlamıyorsam, bana detaylı bir şekilde anlatır mısın? "
Biraz durup düşüncelere daldıktan sonra onu pür dikkat inceleyen Han'a cevap verdi.
"Jeongin bundan yaklaşık 15 yıl önce sokakta çocuklarla oynuyordu, daha doğrusu oynamaya çalışıyordu çünkü çocuklar onu çelik gözleri ve kısa boyu yüzünden onu sürekli hırpalıyorlardı...
...bir gün, yine Jeongin sokağa çıkmak istedi. Ancak o çocuklar sokaktaydı ve her ne kadar annemi onu dışarı çıkarmaması için ikna etmeye çalışsamda olmadı, annem Jeongin'i sokağa çıkardı ve yine klâsik zorbalıklarına mağruz kaldı o aptal çocukların...
...sonrasındaysa, yerde kanlar içinde yatıyordu. Yüzünü bile tanıyamıyordum. Ölmüştü, son kez yüzünü dahi görememiştim. Çaresizce koşup ambulansı aradım, ben orada ambulansı ararken o çocuklar hala kardeşimin ölüsüyle dalga geçiyorlardı...
...en sonunda dayanamayıp ambulans gelene kadar bekledim. Ambulans geldikten sonra kardeşim sedyeye alındı ve annemle beraber hastaneye gittiler. Çocuklar, Jeongin'i ölmemiş olarak varsayarak hala dalga geçiyorlardı. En sonunda dayanamayıp yanlarına gittim ve oradaki tüm çocukları kardeşime benzettim, umarım onlarda bir travma olarak kalmıştırlar ki böylece bir daha hayatları boyunca kimseye zorbalık yapamamışlardır. "
Duyduklarında gerçekten inanamıştı. Hatta öyleki, gözlerinden yaşlar süzülüyordu adeta.
"Seni anlayabiliyorum"
Demekle yetinebildi sadece.
Ardından yanında tavana boş bakışlar atan Minho'nun kafasını alıp kucağına yatırdı, saçlarını okşayıp rahatlatmaya çalıştı.
"Yeni tanışılan birine kıyasla oldukça sıcakkanlısın, umarım hep böyle sürer. "
"Hep böyle sürecek, sözüm söz. Sözünü tutamayan ölsün."
Birbirlerine sarılıp, ardından yatacakları yerlere çekilerek uykuya hazırlandılar.

