Lüksemburg’un o hiç bitmeyen, gri ve nemli sonbahar yağmuru otobüsün camlarına vururken, başını annenin omzuna dayamış dönüyordun. Yol sakin, ortam huzurlu, annenin kokusu ise dünyadaki en güvenli limandı. Sonra her şey birkaç saniye içinde mahvoldu. Bir fren sesi, çığlıklar, metalin metalle çatışırken çıkardığı o korkunç gıcırtı ve karanlık...
Gözlerini açtığında Lüksemburg’daki soğuk bir hastane odasındaydın. Başında beyaz önlüklü doktorlar, kapıda kol kollayan hemşireler vardı. Sorularına hep kaçamak yanıtlar verdiler. "Annen yoğun bakımda," dediler, "Baban yolda, geliyor." Oysa baban, haberi alır almaz hastaneye yetişmek için yağmurlu otobanda son hızla sürerken kontrolü kaybetmiş, o da o karanlık geceye kurban gitmişti. Annen ise daha kaza anında son nefesini vermişti.
Günlerce seni o beyaz odada tuttular. Gerçeği parça parça, en acımasız şekilde öğrendin. Önce annenin öldüğünü söylediler, ardından babanın... 17 yaşındaki o neşeli, etrafına gülücükler saçan, anne ve babasının göz bebeği olan Lidya, o hastane odasında öldü. İçindeki o sıcak, enerjik kızın yerini buz gibi, hiçbir şeyi umursamayan, ruhunu kaybetmiş bir sessizlik aldı.
Sonra o deri çantalı, ciddi suratlı avukatlar ve polisler girdi odaya. Lüksemburg’daki muazzam servet, holdinler, gayrimenkuller, banka hesapları tek mirasçı olarak sana kalmıştı. Ama bir sorun vardı: Henüz reşit değildin. Yasal işlemler, vesayet süreçleri derken Lüksemburg kanunları senin Türkiye’deki tek öz akrabalarının yanına gönderilmene karar verdi.
Dayılarının yanına...
Annem hayattayken o adamların adını eve sokmazdı. Onlardan bahsederken yüzü neşeyle değil, nefretle ve kinle kaplanırdı. "Bizi sildiler," derdi annem, "Onlar insan değil, taş kalpli yaratıklar." Şimdi ise yanında Lüksemburg’dan gelen aile avukatı Mr. Harrison ile birlikte, annenin nefretle anlattığı o Karadeniz konağına doğru yol alıyordun.
Karadeniz’in hırçın dalgalarının dövdüğü, sisli dağların yamacına kurulmuş o devasa, tarihi konak kasvetle yükseliyordu. Özel araç konağın avlusuna girdiğinde yağmur sicim gibi yağıyordu. Mr. Harrison kapını açtı, şemsiyeyi tuttu. Araçtan indin. Üzerinde siyah, bol bir kazak, ruhsuz gözlerin ve tepkisiz bir yüz ifaden vardı.
Konağın geniş, ahşap kapısı açıldı. Kapıda yan yana dizilmiş, heybetli, soğuk ve tehditkar duran yedi adam duruyordu.
En baştaki Karan, ailenin en büyüğü. Sert bakışlı, omzunda siyah kabanıyla bir lider gibi duruyordu. Yanında Arden, daha soğuk ve analitik gözlerle seni süzüyordu. Sarp, kollarını göğsünde birleştirmiş, çenesindeki kaslar kasılmış halde bakıyordu. Bora, tehlikeli bir tebessümle geride dururken, Ayaz sanki oraya ait değilmiş gibi mesafeliydi. Atlas, üzerindeki o İtalyan kesim takımla tam bir iş insanı soğukkanlılığı taşırken, en küçükleri Pusat gözlerini senden bir an bile ayırmıyordu.
Mr. Harrison boğazını temizledi, elindeki evrak çantasını sıkıca tutarak Türkçe konuşmaya başladı:
"Ben Lidya’nın Lüksemburg’daki aile avukatıyım. Ailesinin vefatı sonrası yasal vesayet ve koruma süreçleri tamamlanana kadar Lidya burada, öz dayılarının yanında kalacak. Merhum ve merhumenin bıraktığı muazzam servetin tek varisi Lidya’dır ve 18 yaşına basana kadar tüm varlıklar uluslararası bir fon tarafından korunmaktadır."
Avukat konuşurken dayılarının hiçbirinin yüzünde en ufak bir üzüntü ya da acıma ifadesi belirmedi.
Karan bir adım öne çıktı. Sesi Karadeniz’in dalgaları kadar sert ve yoğundu:
"Lüksemburg’dan buraya kadar yorulmanıza gerek yoktu avukat bey. Kız kardeşimizin bize bıraktığı... 'emanet' buysa, içeri girsin. Ama bilsin ki burası o Lüksemburg’daki tatlı, şımartılmış hayatına benzemez. Burada bizim kurallarımız geçer."
Gözleri sana kaydı. Seni süzdü. İçindeki o kırılmışlığı, o yok oluşu görmek ister gibi baktı. Ama senin gözlerinde ne bir korku vardı, ne de bir hayranlık. Sadece katılaşmış bir boşluk.
Pusat öne doğru bir adım atıp alaycı bir tonla konuştu:
"Ablamın prensesi bu mu yani? Hiç konuşmuyor mu bu kız? Şokta herhalde."
Bora araya girdi, gözleri avukattaydı:
"Paranın, mirasın ne olduğu umurumuzda değil. Biz Karadeniz’de kendi kuralımızı koyarız. Ama kız burada kalacaksa, ayağını denk alacak."
Avukat sana döndü:
"Lidya, bir şeye ihtiyacın olursa bana 24 saat ulaşabilirsin. Her şey senin yasal haklarını korumak üzerine kurgulandı."
Hiçbir şey söylemedin. Sadece başını hafifçe öne eğdin. Ne teşekkür ettin, ne de bir veda cümlesi kurdun. Avukat arabaya binip uzaklaşırken yağmurun altında o devasa konağın avlusunda yedi dayınla baş başa kaldın.
Karan sana doğru yaklaştı, tam önünde durdu. Boyu senden çok uzundu, gölgesi üzerine düştü:
"Annem seni bize anlatırken nasıl anlattı bilmiyorum Lidya. Ama onun anlattığı o nefret hikayelerinin hiçbir önemi yok artık. O öldü. Baban da öldü. Artık bu çatı altındasın."
Arden arkadan cold bir sesle ekledi:
"Bize o nefret dolu gözlerle bakmayı kes. Burada yaşayacaksan bizim düzenimize uyacaksın."
Sarp kapıyı işaret etti:
"İçeri gir. Islanıyorsun."
Sen ise sadece Karan’ın gözlerinin içine baktın. İçinde ne bir öfke kırıntısı vardı ne de bir yaşama isteği. Onların tehditleri, annenin nefreti, milyon dolarlık miras... Hiçbiri umurunda değildi.
Sesin, sanki bu dünyaya ait değilmiş gibi, buz gibi ve son derece ruhsuz çıktı:
"İstediğinizi yapabilirsiniz. Beni kırmak ya da canımı yakmak istiyorsanız geç kaldınız. Çünkü ben zaten o otobüste öldüm."
Hiçbirinin cevabını beklemeden, valizini bile almadan ıslak adımlarla konağın kapısından içeri yürüdün.
Arandaki yedi adam, birbirine baktı. Karşılarında ne şımartılmış bir zengin kızı ne de kural tanımayan bir asi vardı. Karşılarında, yaşama dair her şeyini kaybetmiş, hiçbir şeyden korkusu olmayan bir enkaz duruyordu.
İçeri girdiğinde, konağın o kasvetli salona adım attın.
______________________________________________________
Nasıl olmuş kittylerimm 🫧
Bu hikayeyi 2.tekil şahısda anlatmak istedim yani hissederek okuyacaksınız🙂↕️